
Sign up to save your podcasts
Or


Kulun, Allah’a en yakın olduğu yer secdedir. Secde, mü’mini miraca erdirecek ölçüde bir kurbet vesiledir.. ve kulun her secde edişi, şeytanı bin feryada boğar. Eğer cin ve insanlar bu sesi duysalardı, belki kulaklarının zarı patlar, belki de sesin şiddetinden bayılıp yere düşerlerdi. Şeytan, “Secde ile emrolundum, etmedim ve kovuldum. O ise etti, kurtuldu!” der ve çığlık çığlık dövünür.
Nerede ve hangi mevkide olursa olsun, Allah’ın unutulduğu her yer ve Allah’ı unutan herkes, belli ölçüde şeytanla bir dostluk içindedir. Allah’ı unutmak, şeytanla kontak kurmaya bir sebep ve o da ötekine bir netice gibidir. Bu uğursuz dostluk, ahiret âlemine kadar devam eder.. ve meyvesini de orada verir:
Şeytanın insana sızması sessizdir. O gelirken, ben geliyorum diyerek gelmez. Ama az dikkat etsek, ferdî, ailevî ve içtimaî hayatımızın bütün koridorlarında onun ve avenelerinin ayak izlerini görebiliriz. Onun içindir ki, Kur’ân-ı Kerim, bize çeşitli vesilelerle şeytanı izlemeden kaçınmamızı ihtar eder. Kur’ân’ın kullandığı ifadeler aynı zamanda şeytanın her yerde dolaşabildiğini de vurgular.
Şeytan, insana sürekli önden, arkadan, sağdan ve soldan çeşitli telkin ve desiselerle gelerek, onu hak yoldan saptırmak; ümniyelere çekmek ve fıtratı terk ettirerek insanlıktan kaydırmak ister. Şeytanın bu oyununa düşen insan, hemen her zaman, ümniyelerle akıl ve fikrini, şehevî ve gadabî arzularına ulaştıracak sebep ve vasıtalar bulmakla onu meşgul eder; meşgul eder ve onu sürekli marazî bir ruh hâleti içinde tutmaya çalışır. Bu hastalık sebebiyle de, mukaddes saydığı duygu ve düşüncelerinden tavizler verir ki, bu da onun mânevî meshi ve deformasyonu demektir. Çok defa böyle bir değişimden geriye dönmek de mümkün olmayabilir.
Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, vesvese asla korkulacak bir şey değildir. Çünkü herhangi bir şahsa vesvesenin gelmesi, onda güçlü bir imanın bulunduğuna alâmettir. Sahabe-i kiramdan Efendimiz’e gelip, “Yâ Resûlallah, vesveseye müptelâyım.” diyen birine, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) cevabı: “Endişe edilecek bir şey yok; o mahz-ı imandır, imanın ta kendisidir.” şeklinde olmuştu.
Hz. Âdem, dua dua yalvardı. Gözyaşlarını ceyhun etti.. evet, dergâh-ı ilâhiyeden uzaklaştırılması onu o kadar üzmüştü ki, bir türlü kendine gelemiyordu. Nihayet Cennet’ten aklında kalan bir hatıra onda yeniden dirilme ümidini şahlandırdı. Hz. Âdem, henüz Cennet’te iken, Cennet kapısında gördüğü bir levhayı seyre dalmıştı. Levhada “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” yazıyordu. Cennet’in girişi bu cümle ile süsleniyordu. Âdeta “Muhammed” ismi, birden Hz. Âdem’in karşısında temessül etti. “Allahım, beni Muhammed hürmetine affet!” dedi. Cenâb-ı Hak: “Sen O’nu nereden biliyorsun?” diye sorduğunda, Hz. Âdem: “Arş-ı A’zam’da Senin mübarek adının yanında O’nun isminin yazılı olduğunu görmüştüm. Bundan anladım ki, nezd-i ulûhiyetinde teklifsiz biri varsa o da O zâttır.” cevabını verdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Hz. Adem’i affedip kurb-ı huzuruna kabul buyurdu.
İnsanların, cin taifesini kendi emrine alıp kullanabilmeleri mümkün olduğu gibi, bazen de cinlerin insanın emrinde gibi görünüp, onu oyuncak ve maskara hâline getirmeleri de mümkün ve vâkidir. Mazide bunun birçok örneğine şahit olduğumuz gibi, bugün de buna ait pek çok örnekler gösterebiliriz. Şeytanın en büyük hilesi, kendisini kendi tâbilerine inkâr ettirmesidir. O, topyekün beşer üzerinde bir hükümranlık kursa bile, “Beşeri yine beşer idare ediyor.” der ve insanları buna inandırıp, kendisini inkâr ettirebilir.
İbn Mesud: “Efendimiz elimden tuttu, beni dağların verâsına götürdü. Bulunduğumuz yerin tepeleri çok geride kalmıştı. Efendimiz, etrafıma bir çizgi çizerek, ‘Bunun içinde dur ve ben gelinceye kadar ayrılma!’ diyerek benden uzaklaştı. -Zayıf bir rivayette ‘Ben dağlardan aşağıya koşuyor gibi, birçok karaltının Efendimiz’in etrafında hızla bir halka meydana getirdiğini gördüm.’ ifadesi de vardır.- Bir aralık ‘Acaba Resûl-i Ekrem, Havazin’in hücumuna mı uğradı? Hiç olmazsa kılıcımı çekip onlarla savaşayım.’ diye düşündüm. Fakat O’nun bana ‘Yerinden ayrılma!’ fermanı ağır bastı ve yerimde kalmaya karar verdim. Şafak sökünceye kadar da orada bekledim. Etrafta gürültüler, tarrakalar oluyordu.. sanki ben başka bir âlemde gibiydim. Efendimiz tekrar yanıma döndüğünde beni dimdik ayakta gördü ve ‘Hâlâ bekliyor musun?’ buyurdu. Ben de: ‘Yâ Resûlallah, üç ay daha beklemem gerekseydi, senin için yine beklerdim.’ deyince şöyle ferman ettiler: ‘Eğer bir lahza yerinden ayrılsaydın kıyamete kadar bir daha beni bulamazdın.’ ”
Cinler de bizim gibi Allah karşısında sorumlu varlıklardır. Cenâb-ı Hak, ahirette insanlarla beraber cinleri de huzuruna alıp: “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” mealindeki âyetiyle onların bu sorumluluklarını açıklamaktadır.
Cinler, insan suretinde temessül ettikleri gibi, diğer canlılar şeklinde de temessül etme kabiliyetine sahiptirler. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), değişik hadislerinde evlerde görülen yılanlara evvelâ: “Cin isen çık!” denilmesini tavsiye etmesi, eğer çıkmazsa bunun üzerine öldürülmelerini emir buyurmaları, bu gerçeğe ışık tutan başka bir ifadedir.
From the publisher's feed