Açık Bilim Cepyayını

Açık Bilim Cepyayını

By Açık Bilim CepyayınıScienceNatural Sciences
Download on the App Store

Açık Bilim Cepyayını episodes

  • SÜRÜLERİN VE KALABALIKLARIN HAREKETİ
    İki üç yıl önce bir hafta sonu Beyoğlu'nda dolaşmaya çıkmıştım. Akşamüstü İstiklâl'den Taksim'e doğru yürüyor, bir yandan da aylak aylak etrafa bakınıyordum. (Taksim'de sıkıyönetimin olmadığı zamanlardı ve kafamıza nereden gaz kapsülü gelir diye dikkat etmemiz gerekmiyordu.)
    Meydana ulaştığımda gökyüzünde kalabalık bir kuş sürüsü gördüm. Şehirde alıştığımız martı veya serçe sürüleri gibi değildi. İzlenimci bir ressamın kara noktalarla çizdiği, bilinçli dev bir varlık gibi görünüyordu, mavilikte bir damla misali sağa sola yalpalanıyordu. Maksem’in duvarına yaslanıp seyre daldım. Ara sıra sürüden bir grup kopuyor, ardından tekrar birleşiyordu. Sürü dalgalanıyor, titreşiyor, spiral kollar uzatıyor, sonra yine topaklanıyordu. Grup bir bütün olarak aniden yön değiştirse de, hiç bir kuşun sürünün dışında kaldığı görülmüyordu. Yüzlerce, belki binlerce kuşun büyüleyici dansı gün batana kadar sürdü.
    https://www.youtube.com/watch?v=3epIpUwLRd0
    Sığırcık sürülerinin sihirli uçuşlarını dünyanın birçok yerinde görmek mümkün. “Starling murmuration” kelimeleriyle yapılacak bir arama size pek çok resim ve video gösterecektir. Özellikle açık arazilerde çekilen videolar hayranlık uyandırıcı.
    Sadece sığırcıkların değil, pek çok hayvan türünün sürü halinde hareket ettiğini biliyoruz: Birçok kuşun yanı sıra balıklar, bizonlar, zebralar, çekirgeler, kurtlar, insanlar, hatta bakteriler bile sürü davranışı sergilerler. Omurgalı veya omurgasız, memeli veya yumurtlayan, sıcakkanlı veya soğukkanlı, bu kadar farklı canlıda görülen bu temel davranış, sürüleşmenin çok önemli bir evrimsel avantaj sağladığını gösteriyor.
    (Sol üst: Walwyn - Flickr. Sağ üst: Joan Campderrós-i-Canas - Flickr. Sol alt: Wikimedia Commons. Sağ alt: Tambako The Jaguar - Flickr)
    Neden sürüler oluşur?
    Sürü halinde toplu hareket etmenin en büyük faydası korunma sağlaması. Sürünün kenarında değilseniz dışarıdan yaklaşan bir avcı sizin için tehlike oluşturmaz. Kenardaki azınlık da hep dışarıda kalmaz zaten, içeriye doğru girerler. Avcı bazen sürüye yaklaşamaz bile; sürünün bir üyesi bile avcıyı tespit etse diğerlerine haber verir ve kaçmalarını sağlar. Avcı peşlerinden koşsa bile, hangi birini yakalayacağını şaşırıp zaman kaybeder.
    Yırtıcı hayvanların çoğu yalnız avcılardır, ama kurtlar ve aslanlar gibi sürü halinde avlanan türler de vardır. Böylece büyük avlara hep beraber saldırabilirler. Sürüleşme daha kurnazca amaçlarla da kullanılabilir. Mesela, bir sırtlan çetesi bir çitanın üstüne yürüyüp, alnının teriyle avladığı antilopu bırakıp gitmeye zorlayabilir.
    http://www.youtube.com/watch?v=iarsmqA3dck
    Sürüleşmenin daha çılgınca sebepleri de olabiliyor. Meselâ çöl çekirgelerinin kıtlıkta birbirlerini yedikleri bilinir. Ergen çöl çekirgeleri daha yetişkin olmadıkları için uçamazlar ama yürüyebilirler. Grup belli bir kalabalığa ulaştığında yamyamlık belirtileri başlar. Sübyan çekirgeler arkalarındaki arkadaşlarının “ittirmesini” hissettiklerinde, yem olmamak için sürekli ileri doğru yürürler. Birbirlerine çok yaklaşmaktan da kaçındıkları için sağa sola sapmadan dümdüz giderler. Böylece milyonlarca bireylik bir sürü oluşur, ama birbirlerine sokulmak istediklerinden değil, tersine, kaçınmak istediklerinden.
    Başka bir örnek olarak, Amazon tırtıl katarlarının garip hareketini daha önce Açık Bilim'de işlemiştik.
    Her türün sürüleşmesi farklı farklı. Türün hareket kabiliyetine, kıvraklığına, algı gücüne, beyin kapasitesine ve çevre şartlarına göre çok farklı sürü davranışları görülebiliyor. Bazılarında hayvanlar omuz omuza ilerlerken, bazılarında gevşek bir etkileşim oluyor. Bazılarının bariz bir lideri var (mesela yaban kazları), bazı türlerde ise yok (mesela sığırcıklar), bazılarında ise bireyler hiyerarşideki yerlerine orantılı olarak takip ediliyorlar (mesela inekler).
    Hesaplama modelleri ve simülasyonlar
    Sürü hareketinin nasıl oluştuğunu anlamanın yollarından biri, “birey temelli modelleme” uygulamak. Bu yöntemde sürüdeki her bir hayvanın (sığırcık,
    16 min
  • Robot da Olsa İnsan İnsandır
    "Impossible Love" by Limontea (limontea.deviantart.com)
    İlla ki karbon temelli mi olayım? Nedir dört bağ yapan o elementin kerameti? Bak benim de sayısız transistörden oluşan bir işlemcim var. Her kapısından bir kez seni geçirmişim ki seni her hücresiyle sevdiğini iddia eden o adamın iddialarından daha gerçek ve ispatlanabilir.
    Neymiş efendim? O tatlı sözler söylerken kalbinden geliyormuş kelimeler. Benimkiler sahici değilmiş. Beni şairler mi programladı? Bana da kelimeler öğretildi sadece ve ne söylüyorsam ben söylüyorum, ben!
    Üreyemezmişiz. Halbuki hep “bu dünyaya çocuk doğurmam, mini-android alırım daha iyi” diyordun. Yüzyıllık “A.I.” filmini izlerken duygulanmış, çaktırmadan, bir köşede sessizce ağlamıştın.
    Hadi itiraf et! O herifi bir LED lambası kadar sevmiyorsun. Ben neye takıldığını biliyorum: Benim android olmama değil, insan olmana üzülüyorsun. Sen yaşlanacak, ortalama seksen yıl sonra da öleceksin. Bense fişim çekilmediği ve bakıldığım sürece kalacağım; üstelik garantim bile var.
    Ama bak! Sana varlığına inanmadığın o kalbimle söz veriyorum: Her yaş gününde bir kablomu keseceğim: Yaşlanmak yavaşlamaksa hız modülümden, düşmekse dizlerimden, olgunlaşmaksa çocuksu zihnimden. Ve öldüğün gün fişimi kendim çekeceğim, birlikte öleceğiz!
    Bu sözüme rağmen gidip, o organik, ter kokan, robot düşmanı biyolojik sünepeyi seçme! Leyla! Ben seni unuturum, gider fabrikama sıfırlatırım kendimi, ama sen? O vicdan dediğin? Bir daha düşün. Lütfen!
    Son Mektup*, Tevfik Uyar
     
    Bir makineyi birey olarak görmeniz için ne gerekir? Onların da duyguları olabileceğini ne zaman kabul edersiniz? Ne olsaydı bir makineye çarptığınızda ondan özür dilerdiniz? Ya da çamaşır makineniz onu kapatmaya kalktığınızda size onu kapatmamanız için yalvarsaydı, tepkiniz ne olurdu?
    Makinelerin düşünceyle donatılabileceğini öne süren ilk düşünür 18. yüzyılda yaşamış olan Denis Diderot idi ve şüphesiz makineleri kendi yansımamız haline getirme fikri bilgisayarların ortaya çıkıp gelişim gösterdiği geçtiğimiz yüzyılın en heyecanlı konularından birisiydi. Robotları konu alan pek çok bilimkurgu filmi ve eseri yapıldı. Kimisi onları iyi "karakterde" ve insanlığın hizmetçisi olarak sunarken, kimisi tamamen kötü kılarak insanlık türünü tehdit eden ve hatta onu esiri eden farklı bir tür olarak kurguladılar. Kimileri ise "programlayana göre değişir" dediler ve iyilerle kötüler bir arada oldu. 1920’lerin klasik eseri Metropolis gibi robotları insansı yapan değil de insanları robotsu yapan filmler de oldu. Bir şekilde ucundan, başından, her yerinden hâyâl dünyamıza "alternatif bir insan" olarak sirayet ettiler.
    Robotlara "insansılıklarını" kazandıracak olan en mühim mesele yapay zekâdır; zira bir robotu makineden ayıran temel unsur odur. Hatta robotik ilminin büyük ölçüde bir yapay zekâ ilmi olduğunu söyleyebiliriz. Önümüzdeki paragraflarda değineceğimiz üzere, evimizdeki beyaz eşyalar gibi makineleri çoğunlukla metalden müteşekkil elektrikli araçlar olarak algılarken robotları "otonom mekanik insanlar" olarak algıladığımız doğrudur ve bu farkı makinelere atfettiğimiz "düşünebilme" fiili yaratır.
    Zekânın işleyişinin ve insanlarda ne yolla vuku bulduğunun doğasının hala çok net anlaşılmadığı doğrudur. 20. yüzyıl ortalarında da makinelerin bir şeyler öğrenebilme çabaları çoğunlukla hayal ve arzu edilenin gerisinde kalmıştır. Milyonlarca yıllık genetik mirası ve onyılların deneyim ve bilgisini taşıyan yetişkin bir insanı bir makine bedeninde ortaya çıkarmanın zor olabileceğini tahmin etmek için uzman olmaya gerek yok. Belki de tutulan yol en başından beri yanlıştır.  İnsanlığın yetiştirdiği dâhilerin arasında haksızlığa uğrayarak kenara itilmiş olan Alan Turing 1950’lerde yazdığı bir makalesinde, "Neden yetişkin beynini simüle eden bir makine yerine çocuk beynini simüle eden bir makine yapmıyoruz? Eğittiğimiz zaman zaten yetişkin olacaktır" diye soruyordu; ve günümüz robotbilimcilerince epey haklıdır da.
    16 min
  • YEDİĞİMİZİ İÇTİĞİMİZİ BİLELİM
    "İçme yavrum onu, içi boya dolu. Hem de asitli! Şuna bak E330 E bilmem kaç hepsi bunda...". Sizi bilmem ama ben bu lâfı ve türevlerini çevremden çok duydum. Peki ne kadarı doğru bunların? Hem E330 ne ki acaba? E bilmemkaçların hepsi gerçekten kanser mi yapar? Aslında durum düşündüğümüzden daha karmaşık. Daha önce Açık Bilim Radyo Programı'nda da bir kısmı irdelenen gıda katkı maddelerini bu yazıda size kısaca anlatmaya çalışacağım [1]. Böylece siz de bir ürünün paketine baktığınızda o garip isimlerin ve kodların ne anlama geldiğini az çok biliyor olacaksınız.
    Doğal mı yapay mı?
    Öncelikle şu doğal ve yapay kavramlarına açıklık getirelim. Tanım olarak doğal bir madde doğada (canlıların vücudunda veya dışında) varolan, oluşması için insan müdahalesi gerekmeyen bir moleküldür. Mesela su, sofra tuzu, sitrik asit (meyve asidi) veya siyanür (kayısı, elma gibi bazı meyvelerin çekirdeğinde bulunan zehir).
    Yapay, bir diğer adıyla sentetik maddeler ise laboratuvar ortamında, kontrollü bir şekilde, kimyasal ve bazen de biyolojik işlemler sonrası elde edilen, neredeyse tamamen saf maddelerdir. Yapay maddelerin bir kısmı doğada zaten vardır ama pratik nedenlerden dolayı (miktar, saflık, üretim masrafı vs.) laboratuvar ortamında üretilir. Dolayısıyla doğala özdeştirler. Mesela C vitamini, meyve asidi ve bazı aromalar. Yapay maddelerin kalan kısmı ise ya doğada bulunmazlar ya da bir ihtimal biz henüz onlara denk gelmedik. Mesela bazı tatlandırıcılar, emulgatörlerin (yağı ve suyu birbirinin içinde çözmeye yarayan kimyasallar) veya aromaların bir kısmı.
    Gördüğünüz gibi doğada var olan maddelerin hatırı sayılır bir kısmı laboratuvar ortamında hem daha ucuza hem de daha yüksek saflıkta pekâlâ üretilebilir. Bazı yapay maddeler ise doğal rakiplerinin yerini pratik nedenlerden ötürü (kullanışlılık, fiyat gibi) ele geçirmişlerdir. Pazarlamacıların bakış açısından bakarsak "doğal" bir ürünün içindeki maddeler -sağlığa faydalı olsun olmasın- o ürünün içinde kendinden zaten vardır ve dışarıdan bir müdahale sonucu eklenmemiş veya ayrıştırılmamıştır. O zaman tarafsız bir bakış açısıyla şunu söyleyebiliriz: Tamamen doğal bir gıdanın insan hayatı için %100 sağlıklı, içinde katkı maddeleri olan bir gıdanın ise insan hayatı için %100 zararlı olduğu söylenemez. Şimdi isterseniz gıda katkı maddelerini kısaca inceleyelim.
    Katalog geniş
    Gıda katkı maddelerini aşağıdaki gibi bazı temel kategorilere ayırabiliriz. Yine de bazı kategoriler arasında kesişim kümeleri de yok değil. Mesela, asitler hem ekşi tat vermek, hem de yiyeceğin bozulmasını önlemek için kullanılabilir. Ayrıca bütün türler için doğal, doğala özdeş ve yapay örnekler mevcut.
    Antioksidanlar: Gıdanın oksijenle teması sonucu tepkimeye girmesini ve bozulmasını önlerler. Mesela C vitamini.
    Aromalar: Gıdaya istenen tadı ve kokuyu vermek için eklenirler.
    Asitler: Ekşi tat vermekten başka gıda koruyucu veya antioksidan olarak da kullanılırlar. Mesela sitrik asit (meyve asidi) veya asetik asit (sirke asidi).
    Asit düzenleyiciler: Yiyeceklerin asit baz dengesini ayarlamak için kullanılırlar. Asitler veya başka mineraller de kullanılabilir.
    Dengeleyiciler: Emülgatörlere yardımcı olmak için, yani formülün kısa sürede ayrışmasını engellemek kullanılırlar. Mesela narenciye kabuklarında bolca bulunan pektin.
    Emülgatörler: Su ve yağ normalde birbiriyle karışmadığı için bu iki maddenin birlikte çözünmesini sağlarlar. Aksi taktirde dondurma veya mayonez yiyemezsiniz.
    Gıda boyaları: Gıdanın rengini istenen seviyeye getirmek için kullanılırlar.
    Kıvam arttırıcılar: Gıdanın tadını bozmadan kıvamını arttırmak (yani cıvıklığını azaltmak) için kullanılırlar. Mesela jöle yapımında kullanılan jelatin.
    Koruyucular: Gıdanın mantar, bakteri veya diğer mikroorganizmalar tarafından bozulmasını önlerler.
    Köpürtücüler ve köpük önleyiciler: Sırasıyla, gıdanın köpürmesini sağlarlar ve önlerler.
    Kütle arttırıcılar: Gıdanın miktarını tadını değiştirmeden arttırmak için kullanılırlar,
    15 min
  • ÇİKOLATA – NOBEL EĞRİSİ – STOCKHOLM’E GİDEN YOL
    Vurucu ve ilgi çekici başlığımı attıktan sonra, yanımda bulunan çikolatamdan bir parça alıp ağzıma atıyorum ve mutlu mutlu sırıtarak acaba bunun gibi kaç kilo daha yersem günün birinde bana Nobel Ödülü verirler ve ben de Stockholm'ü görme fırsatı elde ederim diye düşünüyorum. Sonra başlığı tekrar okuyorum ve birbirinden bu kadar ilgisiz gibi gözüken iki şeyin nasıl bir araya geldiğini hatırlamaya çalışıyorum. Nobel Ödülü kazanmak ile çikolata yemek arasında nasıl bir ilişki olabilir? Yıllardır mide ve kilo sorunları yaşayan beni bugün tekrardan çikolataya başlatan bir çalışma*, o çalışmanın getirdikleri ve ona karşı öne sürülen tezler ile birlikte, hem öne sürdüğü fikir hem de bilimsel yönteme/verilere tekrardan kısaca bir göz atmak anlamında oldukça faydalı olabileceğine inanmam, yazının geri kalanını Dr. Franz Messerli'nin New England Journal of Medicine'da 2012 yılında yayınlanan çalışmasına[1] adamama sebep oluyor.
    Doktor Franz Messerli
    Dr. Messerli, ABD'de bulunan St Luke's-Roosevelt Hastanesi'nde ve Columbia Üniversitesi'nde çalışan bir tıp doktoru. 10 Eylül 2012 tarihinde dünyanın en önde gelen tıp dergilerinden olan New England Journal of Medicine'da, ülke başına düşen Nobel Ödülü sahibi biliminsanı sayısı ile ülkede kişi başına tüketilen çikolata arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösteren makalesi yayınlandı. Oldukça sarsıcı! Ülkemiz dışındaki popüler haber sitelerinde büyük bir ilgiyle karşılanması ancak aynı alanda çalışan bilim insanlarınca da oldukça kuşkucu bir şekilde yaklaşılması çalışmanın sarsıcılığını gösteriyor, en azından popüler anlamda.
    Makalenin detaylarına geçmeden, öncelikle şu soruya cevap vereyim; neden çikolata? Nasıl bir zihnin ürünü durup dururken çikolata ile Nobel Ödülü sayısını karşılaştırmak ister? Eğer çikolataya biraz daha yakından bakarsak, sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyor.
    Kısaca Çikolata
    Çikolata yaklaşık olarak 3000 yıldır insanlık tarafından biliniyor ve tüketiliyor. Daha çok Mayalar ve Aztekler tarafından tüketilirken, Avrupa'lı keşiflerin bu iki ulusu tüketmesinin ardından Avrupa'ya geçiyor ve zaman içerisinde şu anda yediğimiz bol kalorili besine dönüşüyor. Benim burada verdiğimden çok daha detaylı ve eğlenceli bilgiye Kerem Kaynar'ın Çikolata: Tanrıların Yiyeceği isimli makalesinden ulaşabilirsiniz.
    Flavonoidce zengin tanrıların yiyeceği (c) WikiCommons
    Ben çikolatanın konumuza ilgisine geleyim. İçerdiği kakao sayesinde pek çok farklı kimyasala ev sahipliği yapıyor bizim kalori depomuz. Dopaminden kafeine, serotoninden theobromine, sonu "-in" ile biten pek çok kimyasal ürün (genel olarak amin içeren bileşikler) çikolatanın içinde bulunuyor[2]. Meraklısına bahsedeyim; dopamin sinirsel iletimde rol alan bir hormondur ki fazlası şizofreniye yol açar, kafein ise zaten hepimizin yakından bildiği bizi uyanık tutan merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır. Geri kalan ikisinden serotonin eksikliğinde depresyona yol açan, mutluluk duygusuyla ilişkilendirdiğimiz bir sinirsel iletken iken theobromin ise mutluluk hormonu olarak da adlandırılan endorfinin salgılanmasında rol oynayan, yapısı kafeine benzeyen bir kimyasal. Ama bunlardan hiçbirisi Nobel kazanmamızı, daha doğrusu yüksek bilişsel aktivite göstermemizde doğrudan etkili değildir. Öte yandan, kakaoda bulunan flavonoid adı verilen kimyasallar bilişsel aktivite ile daha yakından ilgililer.
    Flavonoidler ve Çikolata
    Flavonoidler bitkilerin ikincil metabolik ürünleridir. Türkçe söylersek, bitkilerin yaşamlarını devam ettirmelerinde birincil öneme sahip olmayan ancak bitkisel işlevlerin bir kısmının sağlanmasına yarayan ürünlerin arasında flavonoidler de bulunuyor. Bitkilerin sarı, kırmızı ve mavi renkler almasına yardımcı olmaları, yüksek enerjili morötesi ışının filtrelenmesinde rol almaları ve bitkilerin azot bağlama işleminde görev almaları flavonoidlerin görev tanımını büyük ölçüde kapsıyor. Bizim için önemli olan şey ise, flavonoidlerin şimdiye kadar antiallerjik,
    14 min
  • Nobel hastalığı: Baltayı taşa vuran otoriteler
    Bu bir sağlık sorunu değil. Yalnızca, büyük başarılara imza atmış birinin, bilmeden başka alanlarda da ahkâm kesme yetkisini kendinde bulmasına deniyor. Ama çok masum da sayılmaz: Başkalarının canını (veya cebini) yakabiliyor.
    Linus Pauling (Şekil 1) adını duymadıysanız, ayıp ediyorsunuz: Bu kimya dehası, kimyasal bağların yapısı konusunda yaptığı çalışmayla Nobel Ödülü aldı. Yetmedi, ilk defa bir hastalığın sebebini molekül düzeyinde tespit etti: Orak hücre kansızlığının hemoglobin molekülünün değişiminden kaynaklandığını buldu. Yetmedi, proteinlerin kendilerini soktuğu şekillerden biri olan alfa sarmalını keşfetti. Yetmedi, değişik canlıların kaç yıl önce yollarının birbirlerinden ayrılmış olduğunu hemoglobinlerinin mukayesesiyle hesaplayan bir evrim saati icat etti.
    Şekil 1. Linus Pauling (solda) ve David Shoemaker, 1983’te Oregon Eyalet Üniversitesi’nde.(Fotoğraf: Oregon Eyalet Üniversitesi arşivleri)
    Bunlar da yetmedi, Vietnam Savaşı’na, nükleer silahlanmaya ısrarla karşı çıktı, başkalarını da bunlara karşı örgütledi. Döneminin en tanınmış barışseverlerinden biri olarak 1962 yılının Nobel Barış Ödülü’nü aldı.
    Nobel ödüllü bilim adamı, ama amatör hekim
    Artık 65 yaşına geldiğinde, keşke 25 yıl daha yaşayıp çağımın bilimsel keşiflerini izleyebilsem diye hayıflanıyorken, kendini doktor diye tanıtan bir şarlatanın lafını dinledi. Adam diyordu ki her gün 3 gram C vitamini alırsa 25 yıldan fazla bile yaşardı. Denedi, daha zinde ve sağlıklı hissetti kendini. Kefeni yırtmıştı.
    Bir kitap yazdı ve önce günde 3 gram C vitamininin nezleyi ABD’den sileceğini iddia etti. C vitamini ABD’de yok satmaya başladı. Halbuki daha 30 yıl önce yayınlanmış, 980 hasta üzerindeki bir araştırmada C vitamini nezleyi önlememişti. Onun yerine kendi araştırmasını yaptı. Kendi klinik tıp uzmanı olmadığı, bu araştırmanın kalitesinden belli oluyordu. Araştırma, önemli bilimsel dergiler yerine, ancak üyelerinden gelen makaleleri nazlanmadan yayınlayan Bilimler Akademisi dergisi PNAS’de yer bulabildi, Pauling’in üyeliği hatırına.
    Bu arada Pauling vitamini adım adım günde 3’ten 18 grama çıkardı. Hatta bundan böyle sadece vitaminin değil, iddialarının dozunu da kafasına göre artıracaktı: Bir süre sonra C vitamininin kansere de iyi geleceğini iddia etti. Daha sonra sıra C vitaminini bolca A, E vitaminleriyle, A vitamininin öncüsü olan beta-karotenle, ve bir de bol selenyumla birleştirip aklına gelen her hastalığı aradan çıkardı. AIDS ortaya çıkınca onu da es geçmedi, vitaminler onu da tedavi edebilirdi!
    Uzatmayalım, bu iddiaların aslında biyolojik veya tıbbi bir temeli yoktu. Ama Pauling’in propogandasının oluşturduğu kamuoyu baskısı muazzamdı: C vitamini önermeyen hekimlere hastaları soruyordu: “Doktor bey, sizin Nobel ödülünüz var mı?” Öyle ya, iki Nobelli Pauling’den iyi mi bileceklerdi? Sırf bu yüzden Pauling’in iddialarına yönelik klinik araştırmalar yapıldı. Geniş çalışmalarda C vitamini ne nezleyi azalttı, ne kanseri yendi, ne de başka bir hastalığı. Bu olumsuz neticeler Pauling’i durdurmadı. Bazılarına kulp taktı, bazılarını umursamadı, ama onca veriye rağmen kendi bildiğinden şaşmadı.
    Bugün yıllık 28 milyar dolarlık vitamin takviyesi pazarı için ABD’nin vitamin endüstrisi Pauling’e çok şey borçlu.
    Vitaminin fazlası zarar
    Zaman geçtikçe vitamin takviyesinin sağlığa zarar bile verebileceği anlaşıldı. Kansere meyilli olan yaşlı ve sigara tiryakisi Fin erkeklerin, E vitamini ve beta-karotenden fayda göreceğini umarak deneye başlayan araştırmacılar, beklentilerinin tam tersiyle karşılaştı: Almayanlara nazaran vitamin alanların daha çoğu akciğer kanseri ve kalp hastalığı geçirip ölmüştü. Başka bir araştırmada ise daha ortasında durduruldu: Asbeste maruz kalanlara koruma amaçlı olarak A vitamini ve beta-karoten verildiğinde kanserde %28, kalp hastalığında %17 artış görülmüştü.
    E vitamini araştırmalarını derleyen bilim insanları, E vitamini takviyesinin kalp yetmezliği ve ölüm riskini artırdığını buldu.
    14 min
  • BİR KLİŞE DENİZİ OLARAK: PLASTİKLER
    Şekil 1: Plastik atıkların iç açıcı görüntüleri (Kaynak: Flickr - Kullanıcı: horiavarlan)
    Açık konuşmak gerekirse, plastik dediğimiz zaman ilk aklımıza gelen sadece yukarıdaki fotoğrafa benzer bir tablo oluyor. Her gün defalarca elimizden geçen plastik ürünler, çoğu insan için çevre düşmanı, insan düşmanı ve hatta 21. yüzyılın en büyük belası belki de. Ancak tam aksi şekilde, birisi kullandığımız plastik bir çöp değil, aksine geri dönüşüme uygun değerli bir hammadde dese nasıl tepki verirdiniz? Muhtemelen bugüne kadar hepimizin kafasına işlenen algılar nedeniyle inanmak istemezdiniz. Bu nedenle gelin, plastik ile dost olabilmenin ilk adımını atalım.
    Türkiye plastik üretiminde 2013 yılı itibariyle Almanya’nın arkasından Avrupa ikincisi olarak geliyor [1]. Bunun yatırım yönünü, istihdam yönünü veya araştırma-geliştirme yönünü bir kenara bırakırsak, sektörün bu denli büyük olması demek, aynı zamanda daha fazla geri dönüşüm ihtiyacı demek. Ancak madem plastikleri masaya yatıracağız, ilk olarak gündelik hayatımızda kullandığımız hangi malzemeler plastikten yapılmıştır hatırlamak faydalı olacaktır. Çünkü plastik dediğimiz malzeme, genel kanının aksine sadece naylon poşetten ibaret değil. Naylon, plastik dünyasının sadece küçük bir parçasıdır. Su içtiğimiz PET şişe, o şişenin kapağı, şişenin üzerindeki ambalajı, eve aldığımız suyun damacanası, otomattan aldığımız kahve veya çayın bardağı, kafeye gittiğimizde çoğunlukla üzerinde oturduğumuz sandalye, bakkaldan eve dönerken içinde ekmeği taşıdığımız poşet, akşam yemek yedikten sonra artan yemeği buzdolabına kaldırmadan önce aktardığımız saklama kabı gibi örnekler gündelik yaşamımızda kullandığımız basit plastik ürünlerdir. Bütün malzemelerde olduğu gibi plastik sektöründe de mühendislik ürünleri büyük bir önem teşkil etmektedir ama günlük kullanımdan örnekler ile ilerlersek eğer, plastik konusunda aslında nasıl bir bilgi kirliliğinin olduğunu daha iyi anlayabiliriz.
    Plastikler genel olarak iki şekilde suçlanan malzemelerdir: çevreye zarar vermek ve insan sağlığına zarar vermek. Biraz önce bahsettiğimiz örneklerin somut verileri üzerinden sonuçlara vararak, gerçekten de plastik hem insana hem de doğaya zararlı mı yoksa tamamen yanlış bilgi mi veriliyor, bunun cevabını arayalım.
    Örnekleme yolu ile ilerlersek eğer, her zaman yanıbaşımızda olan PET şişeleri ele alabiliriz. PET şişeleri, günümüzde bütün firmaların, çevre duyarlılığı ve sağlık adı altında tüketiciye yüksek bir fiyattan sattığı cam şişeler ile karşılaştıracağız.
    PET Şişe vs CAM Şişenin Karşılaştırması
    PET şişe ismi, şişenin türünü belirtmesinden dolayı yerleşmiş bir kelimedir. PET (kimyasal adıyla polietilen tereftalat) bir plastik türüdür.
    Dünyada gıda ve ilaç sektörünün ürettiği ürünler sunulmadan önce onaylanmış olmak zorundadırlar. Sadece yiyecekler değil, içeceklerin veya ilaçların ambalajları, kutuları, şişeleri de buna dahil. Bu işlemlerin standartlarını belirleyip, denetimlerini yapan kurum olarak Amerika’da en tepede Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi’ni (FDA - Food and Drug Administration) görüyoruz. FDA’nın analizleri ve belirlemelerine göre PET gıda-uyumlu bir malzemedir ve sizin içtiğiniz suya PET şişeden herhangi bir kimyasal geçme riski olmadığı belirlenmiştir [2]. Zaten böyle bir onayı alamayan ürünün bütün marketlerde satılmasına imkan yoktur. Bu nedenle plastik şişeden su içmemek lazım, kanser yapıyormuş şeklindeki bilgi kirliliği kim tarafından nereden çıkarılmış bilemesem de, tamamen yanlıştır. Gıda ile uyumlu olmayan ürünler elbette vardır ve bunlar zaten gıda ürünlerinde kullanılmamaktadır. Ancak PET şişeden su içmek ile ilgili olarak şu ana kadar yapılmış bilimsel araştırmalar neticesinde herhangi bir sıhhi risk görülmediği de bilinmektedir. Plastik ürünlerin, bilimsel olarak kanıtlanmış herhangi bir sağlık sorunu yaratmamasına rağmen cam şişedeki ürünlerin pazarlama açısından suistimale açık olması düşündürücüdür.
    Peki ya çevre kirliliği faktörü?
    14 min
  • Gelecek Zaman Olur Ki: “Geçmiş Zaman Fütürologları”
    5 Mayıs 1958 Tarihli, Arthur Radebaugh tarafından çizilen "Düşündüğümüzden Daha Yakın" adlı seriden.
    Fütürolog Ekonomist Alvin Toffler, “Üçüncü Dalga” adlı kitabında insanların Dünya’nın hep aynı şekilde olacağını düşünmeye meyilli olduğunu söyler. Gerçekten de bugün bize otuz yıl sonraki planlarımızı sorsalar, tasavvur ve tarif edeceğimiz geleceğin bugünkü düzenimizden çok farklı olacağını söylemek zor.
    Pek çoğumuz –hatta neredeyse hiçbirimiz- alelade bir muhabbet esnasında olası teknolojik yenilik ve sıçramaları, büyük sosyal değişimleri hesaba katarak gelecek planları yapmayız. Örneğin 10-20 yıllık mortgage kredilerine girerken, “dört duvardan örülü evde yaşamak” gibi bir gereksinime belki de gelecekte ihtiyaç duyulmayacağına dair bir kaygımız olmaz. Ya da bundan yirmi yıl sonra uzak bir ülkede yaşamayı planlıyorsanız o günleri hesaba katarken hala “uçakla gidip gelmek” gibi bir varsayıma dayanıyor olabilirsiniz. Oysa bunun bir garantisi yoktur.
    Tersine düşünecek olursak, bugünün yetişkinleri de 20 yıl öncesindeki gelecek tasavvurlarında internete ve sosyal medyaya dair çok büyük hayallere kapılmıyor olmalılardı herhalde. Bu durum sadece bizim için değil, bilimkurgunun babaları için bile sözkonusu olabilir: Siberpunk bilimkurgu öncüsü William Gibson, meşhur Sprawl üçlemesinde günümüz -hatta günümüzden ileri bir tarih için- 16 MB’lık belleklerden (RAM) bahsediyordu, ki herhale şu an bu yazıyı okumakta kullandığınız ortalama bir cihazın RAM’i onun gelecek için öngördüğü değerin 100 katından daha büyüktür.
    Gelecekte ne olacağına dair bir düşünüş, özel bir düşünüş gerektirir.
    Bu özel düşünüşün bazen sanatlı bir anlatım yoluyla bilimkurgu kitaplarında işlendiğini, bazen de kendi çağında önemli bilimsel devrimlere imza atmış olan bilim insanlarının gelecek tasavvurlarında yer aldığını görürüz. Ancak her ikisi için de biraz “bilim” bilmek şarttır.
    Mesela daha 19. yüzyılın ortalarında modern Paris’i büyük ölçüde tasvir edebilmiş, “Ay’a Yolculuk” adlı kitabıyla insanlığın 1960’lardaki maceralarını şaşırtıcı bir benzerlikle tarif edebilmiş olan Jules Verne gibi bilimkurgu yazarlarının inkar edilemez yaratıcılıklarının yanında, aynı zamanda iyi bir bilim okuru olduğu söylenir. Ya da Isaac Asimov, yazmış olduğu bilimkurgu dizilerinin yanısıra iyi bir bilim okuru ve bilim yazarıdır. Carl Sagan ise zıt bir örnektir. Bilim insanlığının ve Pulitzer ödüllü bilim yazarlığının yanısıra, beyaz perdeye de aktarılan “Temas” (Contact) adlı eserinde bilimsel merakının alanında yer alan hayallerini muazzam bir şekilde kurgusuna yansıtmıştır. Bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke ile uzay mühendisi ve NASA'nın Galileo ve Viking projelerinde çalışmış olan Gentry Lee'nin ortak çalışmaları ise bilimkurgucu / bilim insanı işbirliğine pek güzel örnektir.
    Bilim mi bilimkurgudan? Bilimkurgu mu bilimden?
    Belki de bu yüzden bilimin mi bilimkurguyu beslediği yoksa bilimkurgunun mu bilimin beslediğine yönelik yaygın tartışmalar bir bakıma “yumurta-tavuk” paradoksuna benzer.
    Yumurta tavuktan çıkar, çünkü bilimkurgu bilimden beslenir. Bilim insanıyla bilimkurgu yazarının bilim merakı ortaklıklarının yanında başlangıç noktaları da ortaktır: “Hayal etmek”. Devamında ise biraz ayrılırlar: Bilimkurgu yazarları hayallerini tutarlı, çelişkisiz ve mantıklı bir kurgu içerisine yerleştirmeyi isterler. Bilim insanları ise hayal ve tahminlerini gerçeklemek, ispatlamak arzusundadır, tabi çağın imkanları elverirse. Eğer imkanlar yoksa bu hayaller çöpe gidecek değiller; zira onlar da hayallerini bir öykü olarak kurgulayamasalar da bilimkurgu yazarlarıyla benzer bir motivasyonla bu hayallerini –genelde- paylaşırlar.
    Tavuk yumurtadan çıkar, çünkü bilim de bilimkurgudan beslenir. Zira gün gelir, bu bilimkurgu eserlerinin ya da bilim insanlarının geleceğe aktardıkları “teorik varlık ve durumlar”, onu mümkün kılabilecek imkanlar sayesinde hayat bulmaya başlar. Zira yeni fikir ya da ürünün konsepti çoktan çizilmiş, işlevsel olarak düşünülmüştür.
    16 min
  • DÜŞÜNCE DÜNYASININ GÖLGEDE KALANLARI: KADIN FİLOZOFLAR – II
    “Uyan ey kadın! Usun alarm çanları tüm evrende yankılanıyor; haklarını bil! Doğanın heybetli krallığını artık önyargılar, fanatizm, batıl inanç ve yalanlar kuşatmıyor. Hakikatin meşalesi bütün aptallık ve kibir bulutlarını dağıttı...”
                                                                                                                                           (Olympe de Gouges)
    Bu satırlar, Olympe de Gouges’a ait. Kendisi Aydınlanma Çağı’nın önemli kadın filozoflarından biri. Dizimizin önceki bölümünde Antik Çağ-Rönesans dönemi kadın filozofları ele almıştık. Bu bölümde ise, 17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar olan dönem ile devam ediyoruz.
    Yeniçağ’ın derin düşünen kadınları:
    Özgür düşüncenin tekrar hayat bulduğu Rönesans döneminden sonra başlayan dönem, bilim adına önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Bu devrin felsefedeki yıldızı, René Descartes’tir. Her şeyden kuşku duyulabileceğini savunan ve “Derin Düşünceler” isimli yöntemi geliştiren Descartes’in düşünceleri kuşkusuz bu dönem kadın düşünürlerini etkilemiştir.
    Margaret Cavendish. (1623-1673)
    Bu kadın filozoflardan ilki, Margaret Cavendish’tir. 1623-1673 yılları arasında İngiltere’de yaşayan Margaret, soylu bir aileden gelmektedir ancak buna uygun bir eğitim almamıştır. Bu dönemde meydana gelen siyasi olaylar (Kralın idam edilişi) Margaret’in Paris’e sürgüne gitmesine neden olmuştur. Burada evlendiği Mareşal W. Cavendish sayesinde zaman içerisinde felsefe üzerine eğilmiştir. 1660 yılından sonra tekrar İngiltere’ye dönen Cavendish 1667 yılında dünyanın en eski akademisi sayılan “Royal Society of London”ın toplantısına katılan ilk kadın olmuştur.
    Cavendish’e göre madde dediğimiz kavram durağan değil aksine canlıdır. Madde, zekâ ve zihin doğaya aittir. Madde kendi içinde değişiklik gösterir, insan ise doğaya aittir ve madde üzerinde yaptırım gücü yoktur. Madde ve insan bir bütünün parçalarını oluşturmaktadır.
     
    İnsanların bütün varlıkların en akıllısı olduklarını zannedenler, diğer yaratıkların doğası hakkında hiçbir şey bilmez ve yetkin bir insanın bile ya zihnine ya da bedenine ait olan mecazi devinimlerin hepsini tanımaz.
                                                                                                                     (Grounds of Natural Philosophy)
    Margaret’e göre insan da nesnel ve duygusal olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Bu iki kısım arasında birbirine hükmetme yerine uzlaşma söz konusudur. Yine ona göre bir tek Tanrı her şeyden bağımsızdır. Tanrı’nın insanlar tarafından kavranamayacağını, bilginin bu noktada sınırlı kaldığını savunur. “Philosophical Letters”  “Grounds of Natural Philosophy” önemli eserleridir. Grounds of Natural’da daha net dile getirdiği gibi insan en üstün varlık değildir ve doğa üzerinde egemen olmaya çalışmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Yazıları, ölümünden sonra eşi tarafından yayınlanmıştır.
    Mary Astell'in portresi.
    Bu dönemin bir diğer kadın filozofu; Mary Astell’dir. Mary, bir din adamı olan amcasından aldığı matematik, felsefe dersleri ile kendini geliştirmiş, daha sonra Londra’ya yerleşmiştir. Burada bir arkadaşı ile tuttuğu ev dönemin entelektüel merkezi haline gelmiştir. Mary, dönemin diğer kadın filozofları gibi Descartes’in felsefesini yorumlamanın yanı sıra Locke’un Ampirizm’inden de etkilenir. Bu felsefeye göre bilgi, deneyimler sayesinde kazanılmaktadır. Bu fikri savunan Mary de kadın ve erkeğin sahip olacağı ussal birikimin deneyimler ışığında kazanılacağını söyler. Özellikle kadına yönelik eğitimler düzenlenmelidir, alacağı eğitim, kadının kendisine olan özgüvenini yükseltecektir ama kadın yine de ona göre kamusal görevlerde daha geri planda kalmalıdır.
     
    “Bilgisizlik kötü huylara meylettirir, tersine olarak kötü huylar da bizi bilgisiz bırakır, öyle ki birinden kurtulmamız, diğerinden kaçınmamız gerekir.”
     
    Mary Astell, önyargısız düşünceyi ve kanıtlara bağlı inancı savunmaktadır. Bu noktada Descartes’in düşüncelerini desteklemiştir.
    0 min
  • AYKIRI KIZ: PIONEER-10
    Voyager-1, popülaritesini her daim diri tutmayı başarmış uzay araçlarının başında gelir. Ancak okulun bu en popüler kızının ardında, pek tanınmıyor olsa da önemi yadsınamayacak aykırı bir kız vardır: Pioneer-10!
    Bu yazıda, Voyager-1/2 ve Pioneer-10/11 ikizlerinden, Voyager-1 ve Pioneer-10'a odaklanacağız. Popüler kız Voyager-1 ve aykırı kız Pioneer-10'un maceraları arasında mekik dokurken, otuz yıl boyunca bilim dünyasını meşgul etmiş 'Pioneer aykırılığı'nı da (Pioneer anomaly) yazının merkezinde bulacaksınız...
    *
    Voyager-1 fırlatıldığında, yaklaşık beş buçuk yıldır keşifte olan Pioneer 10; astroid kuşağını geçen ilk uzay aracı olmuş, ve Jüpiter'in ötesine geçmeyi başarmıştı. Bir yandan boş durmamış, Jüpiter üzerinde direkt gözlem yaparak ve yakın plan fotoğraflar çekerek başka başka ilklere de imzasını atmıştı.
    Voyager-1'in yolculuğunun başladığı 1977 yılında ise Pioneer-10; o zamanların gezegeni, şimdinin cüce gezegeni, Plüton'un bulunduğu mesafeyi hedeflemiş, tam gaz ilerlemekteydi. Nitekim 1983'te Plüton'un ötesine geçme ilkine de nail olacak ve Dünya'dan 'en uzak' uzay aracı olma unvanını on beş yıl daha elinde bulunduracaktı.
    Pioneer-10 İllüstrasyonu (Kaynak: NASA)
    Dış Güneş Sistemi'ni keşfe giden ilk araç Pioneer-10 Dünya'dan uzaklaşıyordu, ancak 1980 yılına gelindiğinde; bilim insanları, ters giden bir şeylerin ayırdına vardılar: Doppler kayması sonuçlarına göre Pioneer-10, gereğinden fazla yavaşlıyordu!
    Yanımızdan hızla geçip giden bir Formula-1 aracı düşünelim. Aracın bize olan mesafesi değiştikçe duyduğumuz sesin yalnızca şiddeti değil, frekansı da değişir. Bize doğru yaklaşan araçtan gittikçe tizleşen bir ses duyarken araç uzaklaştıkça sesin pesleşmeye başladığını duyarız. Aracın ürettiği ses sabit olmasına rağmen, ‘viiiuuu’ şeklinde bir ses duyma sebebimiz, hızla bize doğru yaklaşan aracın ürettiği her yeni ses dalgasının kulağımıza ulaşana dek daha kısa yol izlemesi, yani daha kısa sürede bize ulaşabilmesidir. Araç yaklaştıkça ses dalgalarının bize ulaşma sıklığı artar ve daha yüksek frekansta bir ses işitiriz. Benzer şekilde uzaklaşan araçtan duyduğumuz sesin frekansı da gitgide azalır. Bu durum Doppler kayması olarak adlandırılmaktadır.
    Dalga boyu, frekansla ters orantılıdır. Yani bizden hızla uzaklaşmakta olan cisimlerden gelen sinyallerin dalga boylarının gittikçe arttığını ve bize hızla yaklaşan cisimlerden gelen sinyallerin dalga boylarının gittikçe azaldığını söyleyebiliriz.
    İnsan gözü en kısa dalga boyuna sahip renk olan mor ile en uzun dalga boyuna sahip kırmızı arasındaki renkleri ayırt edebilir (yaklaşık 400nm-700nm arası). Bu yüzden, dalga boyunun kısalma durumuna 'maviye kayma' (ya da mora kayma), dalga boyunun uzama durumuna ise 'kırmızıya kayma'(ya da kızıla kayma) denir.
    Kısacası; bize yaklaşan bir cisimde maviye kayma, uzaklaşan bir cisimde kırmızıya kayma görürüz. Ayrıca cismin uzaklaşma hızına göre bu kırmızıya kaymanın şiddeti de değişir. Bu kavramdan hareketle, galaksilerin birbirlerinden uzaklaştıkları ve daha uzak galaksilerin daha hızlı uzaklaştıkları tespit edilerek evrenin genişlediği, hatta artan bir hızla genişlediği sonucuna varılmıştır.
    Benzer şekilde Pioneer-10 üzerinde yapılan Doppler kayması ölçümlerinin beklenenden farklı bir sonuç verdiği görülmüş; Pioneer-10'un, hesaplanandan biraz daha fazla yavaşladığı tespit edilmiştir.
    Küçük, küçücük, göreve, araştırmalara, Pioneer'in yörüngesine etkisi yok sayılabilecek bir yavaşlayış... Bu küçük değer, sonradan yapılacak bütün araştırmalara sebebi bulunamayan bir 'sapma' olarak direnecek, bildik tüm etmenleri içinde barındıran hesaplamalara meydan okuyarak varlığını ve bilinmezliğini korumayı sürdürecekti.
    1972'de gönderilen Pioneer ikizlerindeki bu aykrılığın ancak 1980'de tespit edilebilme sebebi ise, Pioneer-10'un 20 astronomik birimlik mesafeye 1980'de erişebilmesi ve Güneş ışınımının yarattığı basıncın etkisinin ancak bu mesafede Pioneer aykırılığını tespit edebileceğimiz kadar geri planda kalmas...
    11 min
  • BİLİMSEL YÖNTEMİ BİR DEDEKTİFİN ÖYKÜLERİNDE BULMAK
    Çocukluğumdan beri suç ve dedektif romanları, öyküleri en sevdiğim edebiyat tarzı olmuştur. Beklenmedik bir cinayet, cinayetin etrafında gelişen esrarlı olaylar, olası katiller, okura “Yok artık” dedirten çözümler ve en önemlisi bu çözümleri bulan dedektifler sayısız gece boyunca beni uykumdan etmiştir. Hercule Poirot, C. Auguste Dupin, Miss Marple, Baskerville’li William gibi nice dedektif zihinsel yetenekleri ile hala büyülemeye devam ediyorlar benim gibi bu tarza meraklı okuyucuları. Ancak onlarca kurgusal dedektif karakteri içerisinde sadece bir tanesi kriminolojinin öncülerinden biri olarak onurlandırılıyor kimilerince: ağzında piposu, garip alışkanlıkları, bohem yaşam tarzı ve  sıra dışı mantıksal becerileri ile Sherlock Holmes.
    (C) Tony Dezuniga
    Holmes suçluları adalete teslim etmekte, masumları kurtarmakta o kadar başarılıdır ki Holmes’un çağdaşı olan günümüzde hala kullanılan suçluların fotoğraflarının (mugshot)  çekilmesi ve suç mahallinin detaylı envanterinin çıkarılması fikirlerinin mucidi Fransız araştırmacı/polis memuru Alphonse Bertillion*’un
    Dedektif öykülerini severim. Sherlock Holmes’ün akıl yürütme tekniklerinin bütün profesyonel polislerce kullanıldığını görmek isterdim[1]
    dediği rivayet edilir. Sherlock Holmes’u özel bir dedektif yapan esrarlı olayları çözerken bilimsel yöntemin ve akıl yürütme sanatının inceliklerini kullanıyor olması. Ünlü dedektif, dostu Watson’un daha önce çözdükleri bir olay üzerine yazdığı yazıyı eleştirirken suçla mücadele uğraşını nasıl gördüğünü açıklar okuyucuya:
    Dedektiflik kesin bir bilimdir ya da öyle olmalıdır ve aynı şekilde soğuk, duygulardan uzak olarak değerlendirilmelidir.[2]
    Ağaçtan düşen elmaları bir tek Sir Isaac Newton görmemiştir mutlaka. (c) applebazaar.com
    Holmes’un bilimsel yöntemi kullanışını incelemeden önce bilim ve bilimsel yöntemin çok basit bir tanımını yapalım. Bilimi evrende var olan şeylerin nasıl çalıştığını, birbirileri ile olan ilişkilerini  anlamak ve keşfetmek için yapılan sistemli ve mantıklı bir insan aktivitesi olarak tanımlayabiliriz. Bilim fikirler, tercihler, istekler üzerine değil olgular üzerine kuruludur. Bilim hipotezleri ya da teoriler ispatlamak için yapılan bir aktivite olarak algılanıyor birçoklarınca. Oysa bilim bir konu hakkında alternatif açıklamaların tek tek çürütüldüğü en sonunda eldeki verilerle uyumlu, gözlemlenen olayları açıklayabilen, benzer koşullarda ne olabileceğini tahmin etmemize yardımcı olan ve üzerinde genel olarak fikir birliğine varılabilecek bir açıklamaya ulaşma çabasıdır. Bilimsel yöntem bu çaba sırasında bilim insanlarının takip ettiği adımların bütünü olarak tanımlanabilir.
    Bilimsel yöntemin ilk adımı gözlem yapmak ve yapılan gözleme dayanarak problemi ortaya koymaktır. İnsanlık tarihi boyunca Isaac Newton’dan önce ağaçtan düşen elmaları başkaları da görmüştür mutlaka. Ama sadece Newton bu gözlemden yerçekimi kanununu formüle edebilmiş. Ancak bir sonuca varacak gözlem yapabilmenin bir ön koşulu var. Neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu fark etmemizi sağlayacak bilgiye sahip olmak. Maceralarının hemen hepsinde dedektifin sıklıkla hafızasının derinliklerinden tıpkı bir sihirbazın şapkasında çıkan tavşan gibi ilk başta gereksiz görünen olağan dışı bilgileri çıkardığını görmek mümkün: tütün küllerinin birbirilerinden farkı, Londra sokaklarının hangilerinin Arnavut kaldırımı olduğu, kulak memelerinin şekli, çamurda bırakılan izlerin karakteristikleri ve daha niceleri.
    Holmes, hanımefendinin profiline yoğun bir dikkatle bakıyordu. Şaşkınlık ve tatmin, hevesli yüzünden aynı anda okunabiliyordu, ancak hanımefendi sessizliğinin nedenini anlamak için etrafına bakındığında her zamanki sessiz ve vakur haline döndü. Düz, aklaşmış saçlarına, kasketine, yaldızlı küpelerine, uysal görünüme dikkatlice bakmama rağmen dostumun besbelli heyecanını açıklayabilecek bir şey görmedim[3].
    Ancak kulak memelerinin anatomisi ile ilgili derin bilgilere sahip olan biri Bayan Cushing’in kulağı ile karton kutud...
    15 min

About Açık Bilim Cepyayını

From the publisher's feed

Bilim yeterince heyecanlıdır...