Açık Bilim Cepyayını

Açık Bilim Cepyayını

By Açık Bilim CepyayınıScienceNatural Sciences
Download on the App Store

Açık Bilim Cepyayını episodes

  • DÜŞÜNCE DÜNYASININ GÖLGEDE KALANLARI: KADIN FİLOZOFLAR – I
    İnsan esasen ne erkektir ne de dişi. Cinsiyetin farklı olmasının amacı, cinse özgü biçim farkını oluşturmak olmayıp yalnızca üremeye yarar... ”
                                         (Marie Le Jars de Gournay: Kadınlarla Erkeklerin Eşitliği Üzerine)  
     
    Bu satırlar, Rönesans döneminin filozoflarından; Marie Le Jars de Gournay’a ait. Bu ismi belki duymamış olabilirsiniz. Gournay, erkek egemen bir dönemde geri planda kalan kadın düşünürlerden sadece birisi. Günümüzde kadın ve erkek eşitliğini savunan bizler, kadınların pek çok konuda ön planda olmasını savunuyoruz fakat tarihte yolculuk yaptığımızda savunduğumuz bu fikirlerden uzak yaşantılar karşımıza çıkıyor. Okuyacağınız bu yazı dizisinde felsefe dünyasının kadın düşünürlerine kısaca değineceğiz.
    Bilim dünyasına baktığımızda ünlü fizikçi Marie Curie  gibi az da olsa kadın bilim insanları karşımıza çıkıyor. Peki, felsefe dünyasına baktığımızda durum nasıl acaba?
    Aristotales, Platon, Descartes… Filozoflar dediğimizde aklımıza gelen ilk isimlerin ortak bir özelliği var; hepsinin erkek olması. Bunun nedenini, düşünebilmenin erkeklere atfedilen bir yetenek olması ile değil, kadınların düşüncelerini erkekler kadar sistematik bir şekilde aktarabilmek için yeterli zaman ve imkânlara sahip olamaması şeklinde açıklamamız mümkündür. Diğer bir neden de kadınların ürettikleri belgelere erkeklerden daha az özen gösterilmesine bağlı olarak savundukları fikirlerin yitip gitmesi olarak  açıklanabilir. Daha önce yayınladığımız “Cadılık mı kötü yoksa insanlık mı? Avrupa’da cadı (kadın) avları” yazısında, kadının cadı olarak yakılmasının ardındaki nedenler üzerinde dururken, kadının nasıl ikinci plana itildiğini ifade etmiştik. Aslında bu yazı da kadın olmanın erkeklere göre daha zor koşullarda mücadele etmek olduğunu anlatıyor. Bu konuda araştırma yaparken faydalandığım en önemli kaynağım; “Kadın Filozoflar Tarihi” isimli eserde, toplamda 44 kadın filozofun hayatından kesitlere ulaşabildim. Bu düşünürlerin tamamını ele almaktan ziyade dikkat çekici isimler üzerinde durmak istiyorum.
    Kadın filozofları ele alırken kuşkusuz, dönemler bazında incelemek daha iyi olacaktır.
    Antik Çağ’ın Güçlü Kadınları:
    Felsefenin başlangıcı pek çoğumuzun bildiğin gibi Antik Çağ dönemine dayanmaktadır. Yaşadığı hayatı sorgulama, insan ve dünyayı nitelendirme çabaları ilk bu dönemde, Eski Yunan’da başlar.
    Bu dönemde hem kadın hem erkek filozoflar için önemli sorular vardır, şöyle ki insan neden dünyaya gönderilmiştir, dünyadaki görevi nedir, düşünme ve eylem ilişkisi nedir?… vb. gibi. Bu sorulara bağlı olarak oluşan düşünceler felsefenin temeli olarak tarih sayfalarında yerini almıştır.
    Krotonlu Theano ve eşi Pisagor'un temsili bir resmi.
    Daha önce de belirttiğimiz gibi bu dönemin ünlü düşünürleri denildiğinde karşımıza erkek düşünürler çıkmaktadır ama bu dönemde düşünce dünyasının önemli kadın isimleri de var olmuştur. Bu isimlere ilk vereceğimiz örnek; Krotonlu Theano’dur. Krotonlu Theano en ünlü Pisagorcu kadın olarak tarihteki yerini almıştır. Neden Pisagorcu olduğunu belirtirsek; ilk kadın düşünürlerin Pisagor’un çevresinden çıktığı inancı vardır.Bu çevredeki düşünürlerin, onun matematik bilgilerini ve felsefeye dair düşüncelerinin destekleyicisi ve yayıcısı olduğu kabul edilmektedir.
    İşte, Krotonlu Theano da bu düşünürlerden birisidir. İÖ. 550 yılından sonra yaşayan Theano, aynı zamanda Pisagor’un eşidir. Eşi gibi matematiğe meraklı olan Theano Pisagor’dan felsefe dersleri de almış ve eşinin ölümünden sonra Pisagor Okulu’nu yönetmiştir.
    Peki, Krotonlu Theano’nun düşünceleri nasıldır? Theano’ya göre, ruh yeniden doğacaktır, bunun için kişi erdemli bir hayat sürmelidir. Sırf madde diye bir şey yoktur, ruh ön planda olmalıdır. Matematik ve müzik önemlidir çünkü ikisinde de sayılar vardır. Öyle ki sayılar düzeni sağlayan tek unsurdur.
    Theano Pisagor Okulu’nda kızlara ders vermiştir. Bu derslerinin büyük bir bölümünü ahlak üzerinedir.
    16 min
  • Süt İçtim “Midem” Yandı…
    Yoğurt, ayran, peynir… Ya da keşkül, sütlaç, puding… Sütlü Nuriye, irmik tatlısı... Dondurma, krem şanti, milkshake... Daha fazla sayamıyorum...
    İnek, keçi ve koyun sütünden mamül pek çok ürün hayatımızın vazgeçilmezlerini oluşturuyor. Mesela ben bu topraklarda yaşayan bir insan olarak peynirsiz bir kahvaltı düşünemiyorum. Bu pek çok Avrupalı için de öyle. Öte yandan ayranın ayrı bir yeri var. Ülkemizde soğuk ve gazlı içeceklere yaygın bir alternatif olarak içecek pazarından büyük bir pasta alıyor. Milli içecek olarak önerilmesi boşuna değil...
    Ama eğer bundan 8000 yıl kadar önce yaşasaydınız büyük ihtimalle sadece peynir, kısmen yoğurt yiyebilecektiniz... Onları da belki de bir miktar şişkinliği göze alarak…
    Laktoz İntoleransı sütte bulunan laktoz şekerini sindirememe durumudur. Bir hastalık olmaktan çok genetik bir çeşitliliktir (siyah, beyaz ya da sarı ırktan olmak ya da mavi veya kahverengi gözlü olmak kadar olağan bir çeşitlilik).  Üstelik Avrupa ve mezopotamya toplumları dışındaki toplumlarda çok yaygındır. Hatta bazı “kapalı” -yani uzun yüzyıllar boyunca genelde kendi içinde evlilik gerçekleştirmiş olan- kavimlerde hemen hemen herkeste vardır.
    Laktaz enzimi, laktoz şekerini tek şekerli yapıtaşlarına, glukoz ve galaktoza ayırır (Kaynak: chemistry.tutorvista.com).
    Laktoz şekeri bir disakkarit, yani çift şekerdir. Galaktoz ve glukozun birleşmesinden oluşur. Onu tekrar yapı taşlarına ayıran, yani sindiren enzime ise laktaz adı verilir. Dünya üzerinde hangi milletin mensubu olursa olsun -genetik bir bozukluğu olmadıkça- bebeklerin tamamında laktaz üretilir ve laktoz sindiriminde bir sorun yaşanmaz; zira bebekler anne sütünü bu sayede sindirebilirler. Binlerce yıl önce de bebekler laktoz sindiriminde bir sorun yaşamıyorlardı, ancak insanların sütten kesilme zamanları geldiğinde laktaz enzimi üretimi keskin bir biçimde düşüyordu. Bebek zaten artık anne sütünden bağımsız hale geldiği için laktaz eksikliğinin bir sorun yaratması söz konusu değildi…
    Avcı toplayıcı toplumlar tarım ve hayvancılıkla yaşamını sürdüren toplumlara evrildiğinde sabana koşulan, etlerinden ve yünlerinden faydalanılan hayvanların sütleri herhalde sadece bebeklere içiriliyordu. Bir süre sonra insanlar sütten çeşitli türev besinler yapmayı öğrendiler. Yetişkin insanlar süt içemiyorlardı ama peynir, yoğurt, yağ gibi mandıra ürünlerini nispeten daha rahat bir şekilde yiyebiliyorlardı, çünkü o günlerde yediklerinin kimyalarının farkında olmasalar da günlük süt %4,80 oranında laktoz şekeri içerirken, bir çedar peynirinde bu oran %0,07’ye, tereyağda ise %0,51’e düşüyor ve böylece onları süt kadar rahatsız etmiyordu(1).
    Laktoz İntoleransı
    Rahatsız etmek derken onu da açıklayalım: Laktoz intoleransı bulunan bireyler süt içtikleri zaman ne yaşıyordu? Şişkinlik, mide krampı, aşırı gaz çıkarma, ishal, kusma ve karın ağrısı. Üstelik tüm bu belirtiler laktoz tüketiminin miktarına göre artış gösterebiliyor ve şiddetli hale gelebiliyordu. Yetişkinler bu belirtileri atlatsa da çok çok nadiren görülen doğuştan laktoz intoleransına sahip bebekler sırf bu yüzden ölebiliyorlardı.
    Sindirilmeyen laktozun bu sıkıntıları yaratmasının sebebi, bir disakkarit olan laktoz molekülünün ince bağırsak duvarından geçememesi, bu yüzden emilememesi ve emilemeyen laktazın bağırsak floramızda yer alan bakterilerce bir ziyafete dönüştürülmesi. Bu bakteri sindirimi ve fermentasyonu sonunda açığa çıkan gazlar (oksijen, hidrojen ve metan) sindirim sisteminde sıkışır. Ayrıca sindirilmeyen şekerin varlığı ve artan gaz basıncı bağırsak içerisindeki osmotik basıncı  ve bağırsak genişliğini arttırarak ishale sebep olur. Alınan laktoz miktarı arttıkça bu rahatsızlıklar da dolaylı olarak artar. Ne kadar ekmek, o kadar köfte, ne kadar laktoz, o kadar gaz…
    -Damak zevkine- faydalı mutasyon
    Bebeklerde laktozu sindiren laktaz enziminin salgılanmasını kontrol eden gen LCT genidir. LCT geninin aktifliğini ya da pasifliğini kontrol eden gen ise MCM6 genidir(2).
    12 min
  • MEMEDEKİ SAATLİ BOMBA: BRCA GENİ
    Bundan birkaç ay önce, sinema dünyasının ünlü isimlerinden Angelina Jolie, The New York Times gazetesi için hakkında oldukça çok konuşulacak bir makale kaleme aldı. 14 Mayıs 2013 tarihinde yayınlanan bu makalede Jolie, BRCA1 geni taşıdığını öğrenmesinin ardından, kanserden korunma amacı ile sağlıklı olmalarına rağmen iki memesini de aldırarak yerine protez taktırdığını kamuoyuna açıkladı.
    "Çocuklarımla konuşurken, onlara sıklıkla anneannelerinde bahsediyorum, ve onu bizden alan hastalığı onlara anlatmaya çalışıyorum.  Bana, aynısının benim başıma gelip gelmeyeceğini soruyorlar. Şimdiye dek onlara buna üzülmelerine gerek olmadığını söyledim, ama aslında ben de problemli BRCA1 geni taşıyorum. Bu gen meme ve yumurtalık kanserine yakalanma ihtimalimi ciddi oranda artırıyor.
    Doktorlarım, meme kanserine yakalanma riskimi %87, yumurtalık kanserine yakalanma ihtimalimi ise %50 olarak belirlediler. Bu oranlar her kadın için farklı olabilir.
    Meme kanserlerinin küçük bir kısmı bu tip kalıtsal gen mutasyonlarına bağlı ortaya çılıyor. Arızalı BRCA1 geni taşıyanların kansere yakalanma ihtimali ortalama %65 civarında.
    Bunu öğrendikten sonra, bu riski elimden geldiğince azaltmaya çabaladım. Her iki mememi de aldırma konusunda önemli bu kararı aldım."
     
    Makalenin yayınlanmasının ardından Jolie’yi annesinin de ölümüne neden olmuş bu hastalık için önlem aldığı için kutlayanlar ve henüz sağlıklı olan vücut organlarını aldırarak kendisine gereksiz müdahale ettirdiği gerekçesiyle ciddi anlamda kınayanlar  oldu. Bu tartışmalar ile birlikte meme kanseri, kalıtsal kanserler ve BRCA geni konuları gündemin üst sıralarında yerini aldı.
    Kanser ve kanserleşme
    Normal hücreler tamir edilemeyecek şekilde hasarlandığında apoptosis (A) tarafından elimine edilirler. Kanserli hücreler apoptosis'ten uzak dururlar ve gelişigüzel çoğalmalarına devam ederler (B). (Kaynak: Wikimedia)
    Kanser, çoğunlukla tek bir hastalıkmış gibi algılansa da, aslında kontrolsüz hücre çoğalması ile karakterize bir hastalıklar grubudur. Tüm hücreler, bölünerek çoğalırlar. Sağlıklı hücrelerde bu bölünme oldukça kontrollü bir süreçtir ve pek çok kimyasal sinyaller aracılığı ile düzenlenir. Kanser hücreleri ise bu düzenleyici mekanizmalar tarafından engellenemeyen, kontrolsüz şekilde çoğalan hücrelerdir. Çoğalan kanser hücreleri, önce yakın dokuları sarar, daha sonra da lenf ve kan dolaşımları sayesinde uzak organlara yayılabilir.
    Genlerimizin bu kontrolsüz üreme sürecine katkısı farklı şekillerde olabilir. Onkojen denen "kanser yapıcı genler" hücrelerin kanser hücresine dönüşerek kontrolsüz çoğalmasına neden olur. Tümör baskılayıcı bir başka grup gen ise, bu süreci durdurarak, kanser hücrelerinin çoğalmasını önlemeye çalışır.  Onkojenler, hücrenin ne zaman ve ne sıklıkta bölüneceğini kontrol eden ve proto-onkojen denen genlerin mutasyona uğraması ile oluşurlar. Bu mutasyon sonunda, hücreler bölünme mekanizmasındaki kontrollerini kaybederek kontrolsüz çoğalır hale gelirler. Tümör baskılayıcı genler ise, hücre bölünmesini yavaşlatan, hücrelerin ne zaman öleceğini belirleyen ve hücredeki DNA hasarını tamir eden genlerdir. Bu genlerin çalışmasının aksaması da benzer şekilde kontrolsüz bölünme ve kanseleşme ile sonuçlanır.
    Sağlam genlerle doğmuş olsak bile, taşıdığımız genler zaman içinde mutasyona uğrayarak değişebilirler. Hücrelerin kontrolsüz çoğalmasına neden olan mutasyonların çoğu sonradan edinilmiş mutasyonlardır ve genelde çevresel faktörlerden biri veya birkaçının kombinasyonu ile ortaya çıkarlar. Bu tip kanserojen mutasyonlara neden olan faktörlerin başında tütün ve benzer kanserojenik maddeler, beslenme alışkanlıkları, bazı enfeksiyonlar, radyasyon, şişmanlık ve çevresel kirlilik gelir.
    Tüm kanserlerin yaklaşık %5-10’u ise kalıtsal kanserlerdir. Bu durumda, anne veya babamızdan zaten kanserleşme olasılığı yüksek olan bir mutant geni miras alırız. Bu genlerin ilave mutasyonlarla onkojenlere dönmesi, normal genlere göre çok daha kolaydır. Bu durumda,
    15 min
  • #DİRENTRPV1
    Biz söylemiştik
    Mayıs sayımızdaki “Apartman Çocuğu Olmak” başlıklı yazıda söylemiştik: Şehirlerde büyüyen ve yaşayan insanların şizofreni gibi ruhsal rahatsızlıklara yakalanma riskleri kırsal kesimdeki insanlara göre daha fazla. Beynin şiddet ve öfke içerikli davranışlarla ilişkilendirilen amigdala bölgesindeki etkinliğin kontrolü, şehir hayatına bağlı faktörlerden dolayı kayboluyor. Şehir planlamaları bu ayrıntı göz önüne alınarak yapılmalı. Daha fazla yeşil, daha çok doğa, daha sakin ortamlara ihtiyaç var şehirlerde.
    Biz bunları ay başında söylerken ay sonuna doğru dünyadaki diğer metropollerin parklarıyla karşılaştırılamayacak kadar küçük ama yine de İstanbullunun yeşile duyduğu hasreti biraz olsun gidermesine yardımcı olan Gezi Parkı’nın yıkım çalışmalarına başlanacağından haberimiz yoktu. Tesadüf oldu. Ağaçların kesilmesine direnenlerin ne kadar haklı olduğunu bilimsel çalışmaları göz önünde bulundurarak anlatmış olduk.
    Olaylar sırasında biber gazı bol bol kullanıldı. Peki nedir bu biber gazı ve çalışma mekanizması nasıldır?
    Biber gazı ne kadar acı?
    Biber türlerinin acılık ölçeği. Dolmalık biber acı değilken, biber gazının acılığı dayanılmaz boyutlarda (9).
    Biber gazının içindeki etken madde bibere de acı tat veren kapsaisindir. Kapsaisinin yoğunluğuna göre farklı biber türlerinin acılığı da değişir. Biberlerinin yakıcılığı Scoville Acılık Birimi (SHU) kullanılarak yandaki figürdeki gibi ölçeklendirilebiliyor. Bu ölçeğe göre dolmalık biber hiç acı değilken, yani 0 SHU iken, Türk sofralarında sıkça kullanılan acı biberler 100-500 SHU kadar acı olabiliyor. Biber gazının acılığı ise kapsaisin yoğunluğuna göre 2 milyon ile 5 milyon SHU arasında değişiyor. Yani ağzınızı yakan acı biberin onbinlerce kat daha acısını düşünün... Bir terleme hissettiniz mi? :-)
    Kapsaisin nasıl acı verir?
    Çağrı Yalgın’ın Şubat 2012 sayısında bahsettiği gibi kapsaisin, TRPV1 (VR1) isimli bir reseptör tarafından algılanıyor. Aynı zamanda sıcaklığa da duyarlı olan bu reseptörü üreten C-fibre ve Aδ denen sinir hücreleri deri, dil, omurilik, eklemler, iç organlar, solunum yolları ve mesaneden gelen bilgileri beyne iletiyor1,2.
    TRPV1, en basit tanımıyla, bir kalsiyum iyonu (Ca2+) kanalı. Yani, sinir hücreleri arasındaki sinyal iletimi sırasında gerekli olan Ca2+ iyonunun hücre içine girişini sağlayan bir geçit.  Sıcaklık ve kapsaisin varlığına bağlı olarak uyarıldığı zaman kanal açılıyor ve hücre dışındaki Ca2+ iyonlarının hücre içine girmesini sağlıyor. Örneğin, TRPV1, 42˚C sıcaklığa maruz kaldığı zaman çalışmaya başlıyor. TRPV1’e sahip olmayan farelerden elde edilen sinir hücreleri üzerinde yapılan deneylerde, hücrelerin 42˚C’ye tepki vermediğini, fakat 55˚C’den sonra TRPV2 denen başka bir reseptörün devreye girmesiyle hücrelerin sıcaklığı algılamaya başladığı gözleniyor3,4. Acı biber yediğimizde, yaptığımız yaramazlıktan sonra annemiz ağzımıza acı biber sürdüğünde veya direndiğimizde devlet babamız üstümüze biber gazı veya kapsaisinli su sıktığında sıcaklık-yanma hissetmemizin sebebi kapsaisinin ve sıcaklığın aynı mekanizma tarafından algılanıyor olması.
    Kapsaisin, madde-P ve astım şeytan üçgeni
    Kapsaisin sadece yanma hissine neden olmuyor. Aynı zamanda sinir hücrelerinden “madde-P” isimli bir “mesajcı”nın hücrelerden salgılanmasını sağlıyor. Madde-P’nin iltihap başlatma özelliğinin yanı sıra akciğerlere giden havayollarının daralmasına neden olduğu biliniyor5. Bu yüzden biber gazına maruz kalan insanlarda solunum zorluğu görülebiliyor. Astım hastalarının madde-P’ye karşı hassasiyetinin daha yüksek olduğu tespit edilmiş5. Buna bağlı olarak astım hastalarının biber gazına tepkileri çok daha kuvvetli olabiliyor ki ölüme kadar giden sonuçlar doğurabiliyor. Bu yüzden protestolar sırasında astım hastalarının da olabileceği göz önünde bulundurularak göstericilere müdahale edilmesi hayati önem taşıyor. Türkiye’de coğrafi konuma bağlı olarak astım görülme sıklığının %2-6 arasında değiştiğini düşünürsek; 1000 insanın olduğu ...
    7 min
  • Yaşayan, Biyolojik Işık: Biyolüminesans
    Gecenin karanlığında denizden yükselen garip mavi ışıklar eski Yunanlılara göre yıldırımlar ile aynı doğaya sahipti. Zeus’un yıldırımlarına inananlar bir yana çoğu, bu yıldırımların bulutlarda meydana gelen patlamalar sırasında oluştuğuna inanıyordu. Denizden yükselen bu mavi ışıklar elektrik ile haşır neşir bir hayat süren Benjamin Franklin'in de dikkatini çekti. Başta bu ışıkların elektriksel etkileşimlerden meydana geldiğini düşündüyse de kıyısına gittiği o ışıklı denizden aldığı bir şişe su ile bu fikri anında değişti. Şişeyi salladığında içindeki su mavi renkte ışıldıyor, su durağanlaştığında ise ışık kayboluyordu. Denizlerin gündüzleri emdikleri ışığı geceleri geri verdiğine inanılan bir dönemde elindeki bir şişe deniz suyuna bakan Franklin bu ışığın suyun üst yüzeylerinde yoğunlaşan canlıların oluşturduğunu düşündü.
    Yakamoz (Wikimedia Commons)
    Colobonema denizanası (Flickr)
    Ateşrengi algler (dinoflagellatlar) olarak bilinen bu canlıların bir çok türü vardır ve genellikle rahatsız edildiklerinde ışık yayarlar. Halk arasında yakamoz, genelikle Ay’ın su yüzeyinde oluşturduğu parıltılara denmekle birlikte balıkların sudaki kımıldanmalarıyla oluşan parıltılara denir. Bu, yaygın bir yanlıştır. Oysa günümüzden üç asır önce Franklin’in keşfettiği şey yakamozun gerçek sebebidir. Yakamoz, biyolojik ışık üretme özelliğine sahip alglere verilen isim olmasının yanında onların meydana getirdiği parıltıyı da ifade eder. Geceleri yüzmeyi seviyorsanız onlarla birlikte yüzme keyfini, her hareketinizle daha da parlayan mavi suları hiç beklemediğiniz bir anda deneyimleyebilirsiniz.
    Latince "bios" (yaşam) ve "lumen" (ışık) kelimelerinden oluşturulan biyolüminesans kelimesi, canlılar tarafından meydana getirilen biyolojik ışıldamayı ifade eder. Bu tür ışığın yani biyolüminesansın temel özelliği çıplak gözle görülebilir olmasıdır. Lüminesan canlılar genel olarak 440 - 480 nanometre dalga boyu arası ışık yayar ve bu da insan gözü ile görebilidiğimiz mavi-yeşil ışık aralığına denk gelir.
    Panellus stipticus (Wikimedia Commons)
    Canlılar neden ışık yayar?
    Henüz tamamı keşfedilmemiş olsa da bilinen lüminesan canlıların çoğu derin denizlerde ve okyanuslarda bulunur. Güneş ışığının ya ulaşamadığı ya da çok azının ulaşabildiği okyanus bölgelerinde yaşayan canlıların, karanlıkta yaşıyor olsalar dahi biyolüminesansı aydınlatma amacı ile kullanmayı pek tercih etmedikleri görülür. Avlarını çekmek, karşı cinsi cezbetmek, sürü içi iletişim bu ışığın yaygın kullanılma sebeplerindendir. Bunların yanında doğanın bizlere sunduğu bir hayli ilham verici kullanımları da vardır. Bazı balıklar, lüminesan tepkime ürünlerini vücut dışına açılan salgı bezlerinden suya püskürerek, avcıların kendi yerlerini bulmasını zorlaştırarak hayatta kalırlar. Daha dolaylı bir savunma yöntemi olarak, saldırı altındaki lüminesan bir canlı ışık yayarak daha büyük bir avcının dikkatini kendi bulunduğu bölgeye çeker ve kendi yaşamını tehdit eden avcıyı av konumuna düşürerek hayatta kalır.
    Karada ise bazı bitkiler, mantarlar ve ışıldayan canlı denildiğinde hemen herkesin aklına gelen ateşböceği gibi bazı böcekler bu özelliğe sahiptir. Lüminesan bitki ve mantarlar uyaranlardan bağımsız, karanlıkta sürekli olarak ışıldar. Böcekler ise belirli aralıklarla ve uyarıldıkları zaman ışıldarlar; bu uyarmalar dokunmayla, ışıkla, kimyasal veya elektriksel olabilir. Yaygın bilinen lüminesan canlı ateşböcekleri, bu özelliği tür içi iletişimde kullanır. Belirli aralık, uzunluk ve miktarlardaki bu parlamaları kendi aralarında özel iletişim kodları gibi kullanırlar.
    Waitomo'da bir mağarada ateşböcekleri (Flickr) ve küçük resimde İngiltere'den bir ateşböceği (Lampyris noctiluca) kurtçuğu (Flickr)
    Yolunuz Yeni Zelanda, Waitomo'ya düşerse oradaki ateşböceği mağaralarını mutlaka ziyaret edin. Mağaranın duvarlarında yüzlerce ateşböceği larvası yıldızlar gibi parlayarak size gökyüzü manzarasını aratmayacaktır.
    Canlılar nasıl ışık yayar?
    Oksilusiferin,
    9 min
  • OTİZM, ATALARIMIZA FAYDA SAĞLAMIŞ OLABİLİR Mİ?
    Raymond: 82, 82, 82.
    Charlie: 82 ne?
    Raymond: Kürdanlar.
    Charlie: Orada 82 kürdandan çok daha fazlası var Ray.
    Raymond: Toplam 246 tane.
    Charlie: Kaç tane?
    Sally Dibbs: 250.
    Charlie: Çok yakın.
    Sally Dibbs: Kutuda 4 tane kalmış.
    Bir neslin otizm ve otistik spektrum bozuklukları (OSB) ile tanıştığı filmdir Yağmur Adam (Rain Man). Sosyal etkileşim bozuklukları, iletişim eksikliği ve sürekli yinelediği davranışları ile biz nörotipik insanlardan oldukça farklı olan Raymond inanılmaz zihinsel yetenekleri ile farklı olanın her zaman kötü olmayacağını bizlere hatırlatır. Geçtiğimiz günlerde otizm ve otistlere yönelik önyargı ve yanlış düşüncelerin toplumumuzda var olmaya devam ettiğini öğrendik[*]. Oysa belki de bu farklı fakat güzel zihinlerin günümüz modern toplumunun şekillenmesinde önemli bir payları var.
    Otizm sosyal etkileşim bozuklukları, iletişim eksikliği ve sürekli yinelenen davranışlar ile karakterize, bireyleri erken çocukluk döneminden itibaren etkileyen bir zihinsel gelişim bozukluğu olarak tanımlanıyor. Otizm, otistik spektrum bozuklukları adı verilen ve yaşam boyu süren güçlükleri tanımlayan yaygın gelişimsel bozukluklar arasında yer alıyor. Dünyada otizmin görülme sıklığı 1.000 bireyde 6 civarında. Ülkemizde sağlıklı istatistikler bulunmasa da bu oranlar kullanılarak 0 – 14 yaş aralığındaki 125.000 çocuğumuzun otistik olduğu tahmin ediliyor.
    Birçok gelişimsel bozukluk gibi otizmin de yüksek oranda kalıtsal olduğu bilinirken farklı genetik ve çevresel risk faktörlerinin etkileri tartışılıyor. Otizmin karmaşık kalıtsal yapısı ve evrimsel bakış açısı araştırmacıları “Eğer bu gelişimsel bozukluklar bireyin hayatta kalma şansını olumsuz şekilde etkiliyorsa doğal seçilim yoluyla otizme yol açan genlerin gen havuzu içinde görülme sıklığının azalması gerekirdi. Oysa dünya popülasyonu içerisinde otizmin yüksek oranda görülmeye devam etmekte. Bu durumun nedenleri ne olabilir?” sorusunu sormaya yöneltiyor.
    Bu soruya yanıt olarak bazı araştırmacılar otizme yol açan genlerin avcı-toplayıcı atalarımıza fayda sağlamış olabileceğini, hatta otistik genlere sahip atalarımızın avantajlı bir durumda olduğunu öne sürüyorlar. Bu araştırmacılardan Jared Edward Reser, 2011 yılında Evolutionary Pscyhology isimli dergide yayınlanan makalesinde avcı – toplayıcı toplumlarda otizme yol açan genlerin doğal seçilim tarafından tercih edildiğini öne sürerken, otizmle ilişkilendirilen bilişsel ve sosyal yetersizliklerin evrimsel ve uyarlanmacı avantajları olabileceğini belirtiyor. Ancak modern toplumun sosyal ve üreme davranışlarının bu avantajları gizlediğini düşünüyor.
    Arkeolog Penny Spikins de, atalarımızın garip ve farklı düşünen bireyleri (otistik spektrum bozukluklarına sahip olanları) kucaklayarak, uyum sağlama ve yeni icatlar yapma yeteneklerini arttırdıklarını ve diğer insansılara karşı üstünlük sağladıklarını öne sürenlerden.
    Otistik Avantaj
    Atalarımızın 2,6 milyon yıl önce ilk kaba taş aletleri yaptığını ve sadece 100.000 yıl öncesine kadar aynı aletleri kullandığını belirten Penny Spikins yeni ve daha hassas aletlerin arkeolojik kayıtlarda aniden ortaya çıktığına dikkat çekiyor. Spikins bu ani değişimin diğer bir deyişle atalarımız ölçüsündeki teknolojik devrimin avcı-toplayıcı topluluklarda otistik spektrum özellikleri gösteren bireylere daha fazla tolerans gösterilmeye başlanmış olması ile açıklanabileceğini öne sürüyor. Yeni icatların ve inovatif gelişmelerin daha çok sistematik, detaycı ve hassasiyete odaklanan bireylerce gerçekleştiriliyor olmasını ise iddiasını destekleyen bir kanıt olarak sunuyor.
    Spikins günümüzden 35.000 – 100.000 yıl öncesine ait kalıntılarda taş devri toplumlarında otizmin oynadığı role dair olası kanıtların bulunacağını aktarıyor. Özellikle Üst Paleolitik döneme ait kalıntılardaki doğal olayların, özellikle astronomik sistemlerin kayıt edilmesindeki odaklanmanın ve detayın bugün Aspergers sendromu ile teşhis edilmiş bireylerin detaylara odaklanması ile paralellik gösterdiği...
    12 min
  • Yatak odasından geçen bir Nobel hikâyesi
    Rita Levi-Montalcini (1909-2012) (Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Becker Tıp Kütüphanesi’nin özel izni ile kullanılmıştır. Courtesy of Becker Medical Library, Washington University School of Medicine.)
    Kapılar, genç bir hekim ve parlak bir araştırmacı olan Rita'nın yüzüne kapanıyordu. Mussolini İtalyası'nın üniversitelerinde, hastanelerinde artık Yahudilere yer yoktu. “Aryan” olmayanlar kütüphanelerin de kapısından içeri adım bile atamayacak, İtalyan akademik dergilerinde makale yayınlatamayacaktı.
    Halbuki Rita Levi-Montalcini'nin aklında yapılması gereken deneyler vardı. Genelde merak ettiği, sinir hücrelerinin nasıl olup da tam olarak nereye gideceklerini ve uzanacaklarını bildikleriydi. Tam o zamanlarda Washington Üniversitesi'nden Viktor Hamburger bu konuda önemli bir araştırma yayınlamıştı: Bir tavuk yumurtasının içindeki embriyonun ileride kanat olacak kısmını körelttiğinde, oraya gidecek sinirlerin sayısında büyük bir azalma görülüyordu. Bu körelttiği dokuda sinir hücrelerinin oluşumunu sağlayan bir madde olmalıydı.
    Genç Rita'nın elinde bu yorumu sınayabilecek bir yöntem vardı. İtalyan hekim Camillo Golgi'nin icat ettiği ve İspanyol hekim Ramon y Cajal'ın geliştirdiği yöntemle, bu gelişmeyen hücrelerin şekillerini görebilir, onların ne hücresi olduğunu anlayabilirdi. Bu yöntemi avucunun içi gibi biliyordu.
    İyi ama işinden olmuştu, bir laboratuvarı da yoktu. Kendi yatak odasını laboratuvara çevirdi. Bir mikroskop satın aldı, evdeki dikiş iğnelerinden aletler imal ederek tavuk embriyoları üzerinde cerrahi işlemler gerçekleştirdi. Onca aksilik yetmezmiş gibi bir de yumurta sıkıntısı baş göstermişti. Etraftaki çiftliklerden yumurta satın alıyor, embriyolarını çıkarıyor, geri kalanı ise akşam yemeğine saklıyordu.
    Viktor Hamburger'in deneyini Cajal'ın yöntemiyle birleştirince Rita Levi-Montalcini çok önemli bir yeni bulgu elde etti: Evet, Hamburger'in dediği gibi kanat öncülü hücreler köreltilince oraya gidecek sinirlerin sayısı azalıyordu. Ama bu azalma sinirlerin  gelişme yetersizliğine bağlı gibi görünmüyordu. Sinirler yine gelişiyor ve çoğalıyordu, ama sonra bunların birçoğu ölüyordu. Yani hedef organda ne varsa, sinir hücrelerinin gelişmesine değil, gelişmiş sinir hücrelerinin hayatta kalmasına destek oluyordu.
    İsviçre, Belçika ve Vatikan'daki dergilerde yayınlanan bu araştırmalar Viktor Hamburger'in dikkatini çekince Hamburger onu St. Louis şehrindeki Washington Üniversitesi'ne, kendi yanına davet etti. Birkaç ay çalışıp bu zıt sonuçları açığa kavuşturacaklardı. Rita Levi-Montalcini orada 30 yıl geçirdi (Şekil 1).
    Şekil 1. Rita Levi-Montalcini 1963'te Washington Üniversitesi'ndeki laboratuarında. (Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin Becker Tıp Kütüphanesi'nin özel izni ile kullanılmıştır. Courtesy of Becker Medical Library, Washington University School of Medicine.)
    Burada ilk yaptığı çalışmalar önceki bulgularını doğrular nitelikteydi: Çok sayıda sinir hücresi üretiliyor, bunlardan bazıları uzandıkları yönde bir maddeyle karşılaşıyor ve hayatta kalıyordu. Bu maddenin olmadığı yerlerde ve yönlerdeki sinir hücreleri ise ölüyordu (Şekil 2).
    Şekil 2. Bir grup sinir hücresinin sinir büyüme etmeni (NGF) yokluğunda ve varlığında çeklimiş görüntüleri. (Resimler: D. B. Hoover Laboratuarı, Doğu Tennessee Üniversitesi)
    Peki bu madde neydi? O sırada aynı laboratuvarda çalışmaya başlayan biyokimyacı Stanley Cohen ile öncelikle bu maddenin bir protein mi, yoksa (DNA'nın birimleri gibi) nükleotit yapısında mı olduğunu bulmaya karar verdiler. Yılan zehiri nükleotitleri yok ediyordu, eğer yılan zehiri kullanarak sinirleri öldürebilirlerse bu madde nükleotit yapısında demek olacaktı. Deneyin sonucu ise tam tersiydi: Sinir hücrelerinin uzantıları coşmuştu, yani aradıkları maddeden yılan zehirinde bolca olmalıydı. O zaman memelilerin benzeri organı olan tükürük bezlerine de bakıp bu maddeyi orada bolca buldular ve yalıttılar. Buldukları bir proteindi,
    5 min
  • İNSANLIĞIN DOĞA KARŞISINDAKİ ÇARESİZLİĞİ-1: YILDIRIM ÇARPMASI
    İnsanoğlunun, onbinlerce yıldır üzerinde yaşadığı yerküreye iyi davrandığı söylenemez. Doğanın bu yapılanlara kayıtsız kalmadığından mıdır bilinmez, doğal olarak yaşadığımız pek çok olay afet derecesinde sonuçlar doğurabiliyor. Gerek yerküredeki değişimlerin sonucu olarak gerekse doğal hayatın bir parçası şeklinde ilerleyen bu olaylar biz insanoğlunu tehdit etmekte. Bu ayki sayımızda, doğanın insan hayatını tehdit eden ve en çok ölüme sebep veren doğa olaylarından birini yıldırım çarpmalarını inceleyeceğiz.
    Şekil 1: Toulouse, Fransa'da çekilmiş bir şimşek çakması (Kaynak: Wikipedia)
    Bilinenin aksine, her yıldırım çarpmasının sonucunda insanlar kül olmuyor. Çarpılma neticesinde olayın ölümle sonuçlanması  ihtimali dünya genelinde yaklaşık olarak %20'lerde[1]; yani kurtulma şansınız daha yüksek. Hatta yere düşen yıldırım hizası boyunca -tabi mümkünse- üst üste dizilmiş insanlar olmadığı sürece de herhangi bir yıldırım çarpması toplu ölümlere sebebiyet vermiyor. Toplu ölümler, tarih boyunca yıldırımla etkileşen patlayıcı maddelerin oluşturduğu tahribatla yani dolaylı yollarla gerçekleşmiş[2].
    Konuya ilginç bir Guinness dünya rekoruyla başlayalım; yıldırım çarpması olayıyla ilgili en ilginç rekor, Roy Sullivan adında bir Amerikalı'ya ait[3]. Roy Sullivan tam tamına 7 kez yıldırım tarafından çarpılmasına rağmen hayatta kalmayı başararak bir rekora imza atmış ve bu konuda onunla kapışabilecek birinin varlığına da pek ihtimal verilmiyor. Zira, yapılan araştırmalara göre 80 yıllık ortalama bir insan ömrü süresince, bir insanın yıldırım tarafından çarpılma ihtimali 1:10000[4]. Ne olur ne olmaz diyerek yıldırımın kötü etkilerinden korunmak için yapılması gerekenleri ilerleyen satırlarda paylaşacağım.
    Gelelim işin bilimsel boyutuna... Yıldırım olarak adı geçen hava olayı terimi aslında bir şimşek çeşidi. Bulutların içinde yer alan elektrik yüklü bölgeler arasındaki devasa elektrostatik boşalmalar şimşek olarak adlandırılıyor ve bu tür boşalımlar bulutlar arasında olabildiği gibi bulutlar ile yer arasında da gerçekleşebiliyor. Bu yolla atmosferin, kendi içinde bulunan ve fakat farklı elektriksel yoğunluğa sahip bölgelerinin enerji yoğunluklarını eşitlediği biliniyor. Bulutlar arasındaki bu enerji etkileşimi çakma(şimşek çakması), bulutlarla yer arasındaki enerji etkileşimi ise çarpma(yıldırım çarpması) olarak söylenegeliyor.
    Şekil 2: Yıldırım çarpmasının fiziksel olarak animasyonu (Kaynak: http://regentsprep.org)
    Yıldırım öncesinde bulutun içinde üst bölge pozitif yüklü iken yere bakan kısmı ise negatif yükle yüklüdür. Bu yüklerin dağılım süreci tam olarak açıklanamasa da bulutların üst bölgesindeki buz kristallerinin görece pozitif yüklü, alt kesimdeki -yağışa hazır- su taneciklerinin de görece negatif yüklü olduğu tespit edilmiştir. Negatif yüklerin bulutların alt kısmında yoğunlaşması bulutun altında kalan yerküre alanındaki negatif yüklerin o alandan uzaklaşmasına sebebiyet verir. Böylece bulutun altına denk gelen yerküre alanı pozitif yüklü hale gelir. Bulutun altındaki negatif yükler yerdeki pozitif yüklerden etkilenir ve aşağı doğru bir akıma zorlanır. Yere doğru uzanan negatif yükler yere yakın kısımdaki molekülleri de bir anlığına -negatif yükleri uzaklaştırdığı için- pozitif yüklü hale getirir. Ancak yere doğru uzanan akım öylesine kuvvetlidir ki yere ulaştığı anda yerkürenin o alanını yeniden nötr hale getirecek negatif akımı iletir. Bu -saniyenin üç ila dörtte biri kadar sürede gerçekleşen- iletim esnasında açığa çıkan enerji, hava moleküllerinde bir anlık basınç artışı neticesinde havanın akımdan dışarı doğru ani bir şekilde genleşmesine sebep olur. Sonrasında da duyulabilir bir şok dalgası meydana getirir ki bu sesi bizler gök gürültüsü olarak biliriz. Bu olay kinetik teorinin doğal bir sonucudur. Animasyondaki(Şekil 2) yerden yukarı doğru hareket ediyormuş gibi görünen pozitif yükler sizi yanıltmasın; bilindiği üzere akımı yaratan negatif yüklerdir ve o pozitif yükler negatif akımın yere yakın kısımdan ...
    6 min
  • BİR SİVİLCENİN HAYATI
    - Metiiiiiiiin.... Kime diyorum ben! Gel, çabuk kahvaltını yap.
    - Tamaaaam anneee. (of!)
    - Nerdesin sen? Hemen gel buraya. Servisin gelecek şimdi!
    - Banyodayııım. Geliyorum şimdiii. (of! of! of!)
    15 yaşında genç bir çocuk olan Metin'in banyoda bu kadar uzun kalmasının sebebi, yapmakta olduğu cerrahi müdahaleler. Metin'in son 1 aydır, başta yüzü olmak üzere birçok yerinde kırmızı kırmızı noktalar oluşmaya başladı. Ve Metin bu kırmızı noktaları hiç sevmiyor. İçgüdüsel olarak bu noktaları patlatarak bunlardan kurtulabileceğini umuyor. Ama nafile... Her gün yenileri çıkıyor. Yanaklarında, çenesinde ve hatta burnunun tam ucunda... İşte Metin'i banyoya hapseden şey burnunda çıkan o kırmızı nokta.
    Dilerseniz biraz daha geriye, Metin'in ilk sivilcelerinin çıkmaya başladığı günlere dönelim. Bakalım, Metin'in vücudundaki hangi değişiklikler, bu kırmızı noktalara neden olmuş.
    Ergenliğe Giriş 101
    Metin, genç yaşının getirdiği genç bir vücuda sahip. Vücudunun tüm katmanlarındaki yenilenme hızı, hayatı boyunca bir daha bu kadar yüksek olmayacak. Vücudu canla başla, büyümeye ve gelişmeye çabalıyor. Buna derisi de dahil. Metin'in derisi, dışarıdan basit bir örtü gibi gözükse de, ayrıntılı olarak bakıldığında bir çok yapıyı barındırıyor. Kıl foliküleri, ölü deri parçaları, yağ bezleri, gözenekler vs. Her biri büyük bir düzenin birer parçası.
    Metin'in derisi, onu birçok dış etkenlere karşı başarıyla koruyabiliyor. Mikropların içeri girmesini önlerken, vücuttan atılan su miktarını da kontrol edebiliyor. Sıcak ve soğuk durumlarında yapısını değiştirerek, vücut ısısını korumada yardımcı oluyor. Elastik özelliği sayesinde, fiziksel darbelere karşı bir kalkan görevi görüyor.
    Ancak tüm bu özelliklerini sağlayabilmesi için, derinin nemli kalabilmesi şart. Kurumuş bir deri, ne fiziksel direnç gösterebiliyor ne de mikroorganizmalara karşı bir savunma gerçekleştirebiliyor. Yani su yoksa, savunma da yok. Öte yandan, deri üzerinden her saniye su kaybı gerçekleşiyor. Ve Metin'in vücudu, deriyi nemli tutabilmek ve su kaybını düzenlemek için akıllıca bir yol izliyor. Derinin üzerini koruyucu bir sıvı ile kaplıyor. Sebum ile...
    Vıcık Vıcık Sebum'lar, Gelir Derimi Kaplar!
    Sebum, derinin hemen altında yer alan yağ bezleri tarafından salgılanan, yağlı bir sıvı. Yoğun bir işgününden sonra, elinizle alnınızı sildiğinizde, elinizde hissettiğin yağlı sıvı sebum'un ta kendisi. Biliyorum, pek sevmiyorsunuz o yağlı şeyi. Metin de sevmiyor zaten...
    Sebum, deri üzerinde bulunan gözeneklerin içindeki yağ bezlerinden üretiliyor ve gözeneklerden dışarıya atılarak deri yüzeyine yayılıyor. Metin'in derisinde bu gözeneklerden yaklaşık 5 milyon adet olsa da, hepsindeki sebum üretim miktarı aynı değil. En yüksek miktarda yağ bezi yüz ve saç derisinde bulunurken; el ayası ve ayak tabanında neredeyse hiç bulunmuyor. Metin'in saçlarının yağlanmasının sebebi de işte bu sebum. Pis Metin!
    Normal koşullar altında, bu yağlı sıvı gözenek içinde üretilmekte ve akabinde deri dışına atılsa da, bu durum her zaman böyle işlemiyor.
    Önceki yazımızda da (Bir Yaranın Hayatı - 1) değindiğimiz gibi, Metin'in derisi sürekli bir devridaim içinde. Üstteki hücreler ölürken, alttan yeni hücreler oluşturuluyor. Aşağıdan yukarıya doğru sürekli bir hareket var.  Bu hareket süresince, üsstteki ölü derinin vücuttan atılması gerekiyor. Bunun en iyi yolu da yıkanmak. Ama burada Metin'den bahsediyoruz. Kendisinin suyla da hiç mi hiç alakası yok.
    Az yıkandığı için, yüzündeki ölü hücreler deri yüzeyinde birikiyor. Bu birikme, yukarıda bahsettiğimiz, gözeneklerden birini kapadığında da o kırmızı sivilcelerin de başlangıcı verilmiş oluyor.
    Metin gerçekten de son 4 gündür yüzünü yıkamıyor. Annesi henüz farkında değil. Aslına bakılırsa Metin de değil. Ancak biri farkında... Burnunun tam ucundaki deri gözeneği. Bu gözeneğin ağzı, 4 gündür biriken ölü hücrelerle neredeyse tıkanmak üzere. Üstüne üstlük, Metin, yeni yeni ergenlik çağına girdiği için,
    10 min
  • İNSANLIĞIN YAPAY ZEKAYLA İMTİHANI
    Kuşkusuz ki, yapay zeka alanındaki bilimsel araştırmalar ve eşzamanlı yürütülen teknolojik gelişmeler insanlığın yararına ilerleme kaydediyor. Hatta potansiyel faydalara bazen kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki, madalyonun diğer tarafında yer alan yıkıcı etkileri de görmezden gelebiliyoruz. Toplumdaki konumumuz ve gelişmelere bakış açımız ışığında safımızı belirliyoruz: “Yapay zeka ve bu temelde çalışan teknolojik sistemler hayırdır/şerdir!”  O halde bu yazıda biraz da "öteki"nin perspektifinden bakmayı deneyelim.
    Bazıları teknolojiye insanları sıkıcı ve zorlu işlerden özgürleştirip, daha eğlenceli ve keyifli bir yaşam sürdürebilmelerine olanak sağladığı için, adeta insanlığa sunulmuş bir hediye gözüyle bakıyor. Diğer tarafın argümanları da sağlam: teknoloji en genel haliyle insanların işlerini ellerinden alıyor; güçlüyü daha güçlü zengini daha zengin kılıyor. Mahatma Gandhi, Hindistan’ın refahı için devasa makinelerle dolu tekstil atölyeleri yerine, her köylünün evine yerleştirilecek yün eğirme aletleri ve dokuma tezgahları vermeyi savunuyordu. Bu sayede az sayıda insana iş imkanı sağlayan, merkezi bir seri üretimden ziyade, toplulukların yararına olan dağıtılmış seri üretim sağlanmış olacaktı.
    Yıllar geçtikçe, zamanın teknolojileri yerini yepyeni teknolojilere bıraktı, ancak tartışma baki kaldı. Bu sorunun yakın zaman teknolojileriyle vücut bulmuş en somut halini, fabrikaların üretim bantlarında çalışan insan işçilerin sorumlu oldukları işlerin, artık robotlara teslim edilmesi ile ilgili yazımızda görmüştük. Tarih, temeli gelir ve imtiyazların orantısız dağılımından kaynaklanan sıkıntılara dayanan devrimlerle doludur. Eğer ki gelecek teknolojileri bu amaca hizmet edecek şekilde kullanılacaksa, nice felaketler bizi bekliyor olacaktır.
    Ancak zekası artan makineler üretmek, toplumun farklı katmanları arasında yaşanan güç savaşından daha da önemli bir sorun teşkil ediyor: Benlik bilinci. Diğer bir deyişle kişinin kendisi hakkında hissettiklerinin ve düşündüklerinin toplamı. Örneğin, 19. yüzyılda Charles Darwin’in evrim teorisini ve insanların (görece) daha değersiz yaşam formlarından evrildiği fikrini ortaya atması zamanında fırtınalar yaratmıştı. Hatta bu teorinin üzerinden geçen neredeyse 2 yüzyıl sonrasında bile, insanlık bu düşünceyle  cebelleşip durmaktadır. Olur da geleceğin hızla ilerleyen teknolojisi, insanla kapışabilecek zihinsel yetilere sahip makineler üretebilirse toplum nasıl bir tepki verecektir?
    Geçmişte teknolojinin daha yavaş adımlarla ilerlemesi, benlik bilincimizin “zeka” kavramına adapte olarak kendisini korumasına olanak sağladı. Zeka ile şunu kastediyorum: Ağaçlardan meyve toplayarak hayatını idame eden veya mızrak, kılıç sallayan atalarımız 19. yüzyıldaki pistonlu, manivelalı, dişli, çarklı, buhar çıkaran sıradan makineleri görse, muhtemelen doğaüstü bir zekayla karşı karşıya kaldıklarını düşüneceklerdi.  Ancak günümüzde bu aletlerin herhangi bir zekaya sahip olmadıklarını bildiğimiz gibi, oldukça karmaşık otomatlar olan günümüzün otomatik içecek ve bilet satış makinelerini veya para çekme makinelerini bile yapay zekaya sahip makineler olarak tanımlamıyoruz. Peki ya teknolojik gelişmelerin korkunç bir ivmeyle arttığı günümüzde veya yakın gelecekte bu makinelerin insan zekasına meydan okuduğu durumlarla karşılaşsak ve hatta bizim "adapte olamayacağımız hızlarda" zekamızı geçtikleri gerçeğiyle yüzleşecek olursak, acaba biz nasıl bir tepki vereceğiz?
    İnsanlığın buna vereceği tepkiyi tahmin etmek için, insanlığın geçmişte başına gelmiş benzer bir olaya verdiği tepkiden yola çıkacağız ve elimizde kökleri 20. yüzyıla dayanan ufak bir ipucunu takip edeceğiz: Zeka Katsayısı (ZK) veya İngilizce’deki karşılığıyla Intelligence Quotient (IQ) testleri. Bu testler çocukların zekasını ölçmek için kullanılmaya başlanmıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nde çocuklar bu testteki performanslarına göre sınıflandırılır ve eğitimlerine bu test sonuçları baz alınarak yön verilirdi.
    10 min

About Açık Bilim Cepyayını

From the publisher's feed

Bilim yeterince heyecanlıdır...