Açık Bilim Cepyayını

Açık Bilim Cepyayını

By Açık Bilim CepyayınıScienceNatural Sciences
Download on the App Store

Açık Bilim Cepyayını episodes

  • BİR YARA KABUĞUNUN HAYATI – 2
    Özet: Previously on "Metin'in Parmak Yarası"... (1. Bölüm'den devam)
    Metin, henüz 13 yaşında yaramaz bir çocuktur. Sanat merakı yüzünden aldığı maket bıçağı ile başparmağını kesmiştir. Bu bıçak, Metin'in epidermisini ve dermisini kesmiş, yolu üzerindeki bir çok kılcal damarı ve dokuyu parçalamıştır. Metin'in refleksi sayesinde daha büyük hasarlar önlenmiş olsa da, yara çoktan oluşmuştur ve Metin'in vücudunun yapması gerekenler daha yeni başlıyordur.
    İlk emir: Dengeyi yeniden kur!
    Metin'in vücudunda hasar sonrasında oluşturulan kriz masası, birçok adımdan oluşan bir koruma-onarma planını hemen devreye sokuyor. Bu adımlar bir an önce hayata geçirilmeli; Çünkü kısa zamanda, çok işler yapılması gerek...
    Hasarlı dokunun onarılmasındaki ilk basamak, kriz bölgesindeki dengenin tekrar kurulması ile başlıyor. Metin, henüz "Homeostazi" adlı terimden bihâber olsa da, vücudu bu terimin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyor. Homeostazi, yani hücrelerin (ya da bir dokunun) çevresel olaylar karşısında, kendi düzenini koruma ve tekrar sağlama eğilimi, yaranın kapatılması için önemli basamaklardan biri.
    Ancak, bu dengenin sağlanmasında önemli bir engel var. Parçalanan damarlardan sızan kan... Sızıntı az gibi gözükse de, bu damarlardan her saniye 5 milyon kadar alyuvar, 10 bin kadar akyuvar vücut dışına akıyor. Bu kaybın bir şekilde önlenmesi gerek.
    Sızıntılar Kapatın!
    Hasar bölgesindeki bir kanamanın durdurulmasında bir protein grubu önemli görev üstleniyor: Kolajen'ler... Metin'in vücudundaki hemen hemen her bölgede kolajen adlı proteinleri bulmak mümkün. Nitekim, maket bıçağı dermis'i parçalarken de bu kolajen proteinleri ile karşılaşmıştı. Bu proteinler, vücut dokuları içinde bir çelik halat görevi görerek yapısal bütünlük sağlıyor.
    Normal koşullarda, dokular içerisinde bulunan kolajenler, damar içinde dolaşan kan ile hiç temas etmiyor. Ta ki, o damarlar yırtılıp, damar dışına yani doku içerisine kan sızmaya başlayana kadar...
    Farklı tiplerde kolajen lifleri
    Kanın içerisinde yer alan trombosit adı verilen hücreler, kolajen proteinlerine değdiği anda, bir şeylerin ters gittiği anlaşılıyor. Kolajene temas eden o trombositlerden şu cümleleri duyuyoruz: "Bir dakika bu kolajen de nereden çıktı? Demek ki ben artık damar içinde değilim. Demek ki bir sızıntı var. Benim bu sızıntıyı durdurmam gerek. ". Bu hücreler,  temas ettiği kolajen proteinine sıkıca tutunuyor. Hasar bölgesindeki tüm trombositler de benzer yollarla, kolajenlere yapışarak orada bir kümeleşme gerçekleştiriyor. Ancak bu kümeleşme yeterli değil... Yara açılalı şimdiden 5 dakika oldu ve hala sızıntı devam ediyor. Artık bu sızıntının kapatılması için Metin'in vücudunun daha büyük kozları oynamak gerek: Fibrinojen'leri...
    Kan plazmasının neredeyse %5'ini oluşturan büyük bir protein topluluğu fibrinojen'ler. Normal koşullarda kan içerisinde çözünmüş şekilde dolaşan bu proteinler, hasar bölgesine geldiğinde, çevresel uyarıların yardımı ile fibrin adı verilen başka bir proteine dönüştürülüyor. Fibrin, kanda çözünmüyor ve hasarlı bölge üzerinde bir ağ şeklinde çökerek sarıyor. Gelecek günlerde, Metin'in habire koparmak için uğraşacağı yara kabuğunun da bu şekilde temelleri atılmış oluyor.
    Fibrin ağı ile tutulmuş olan alyuvarlar
    Yara oluşalı 10 dakika oldu. Ve sızıntılar büyük ölçüde kapatıldı. Bu noktada yara oluşumu sırasında parçalanan hücrelerden çıkan thromboxan ve prostaglandin gibi moleküller, o bölgedeki damarlar büzüşmesine neden oluyor. Bu sayede hasarlı bölgedeki kan akışı da azalıyor. 15.dakikada kan sızıntıları büyük ölçüde duruyor. Ve nihayet Metin'in ağlaması da...
    Olay Yeri İnceleme
    Daralan damarlar her ne kadar kanamayı azaltsa da, Metin'in artık daha önemli bir sorunu var: Enfeksiyon.
    Metin'in kendini kestiği o maket bıçağı, alındığından beri sokağa, okul bahçesine, banyoya defalarca düştü. Şu anda üzerinde onlarca farklı türde mikroorganizma ve spor yer alıyor. Normalde, Metin'in derisi bu organizmalara karşı müthiş bir savunma sağ...
    13 min
  • CADILIK MI KÖTÜ YOKSA İNSANLIK MI? : AVRUPA’DA CADI (KADIN) AVLARI
    “Üst tarafları kadındır onların ama alt tarafları hayvandır; bellerinden yukarısı tanrılarındır ama aşağısı şeytanın malıdır… Cehennem, zulmet, kükürt kuyuları, alev alev ateşler, kaynar sular, pis kokular hep, hep oradadır…”
    Yukarıda okuduğunuz mısralar, Shakespeare’nin Kral Lear adlı oyunundan… Peki, böylesine kötü olarak betimlenen kimler mi? Cadılar. Şu bizim masal ve filmlerden aşina olduğumuz sevimli cadılar ya da çirkin, süpürgesiyle uçan cadılardan değil de bir dönem diri diri yakılan ya da asılan kadınlar!
    Bu konuda araştırma yaparken bir kadın olarak kendimi tuhaf hissettiğimi belirtmeliyim. Okuyacağınız bu yazı “Cadı” kavramı üzerine kurgulanmış olsa da arka planda çağlar boyunca kadınlara karşı gösterilen saldırgan tutumları, kadın cinselliğinin nasıl kullanıldığını da gösteriyor.
    Benim cadılarla tanışmam çocukluğuma denk gelir, birçoğumuzun da öyle değil midir? Masallarda dinlediğim kötü yürekli, çirkin, süpürgesiyle uçan yaşlı cadı, bir iki çizgi filmde geçen iyi yürekli, sevimli cadılar... Eğer sizin için de “cadılık” bunlarla sınırlıysa bu yazıda cadıları bir de benden dinlemenizi öneririm. Keza benim anlatacağım cadılık hikâyeleri biraz daha farklı gelebilir. Bakalım sizi aşina olduğunuz cadı hikâyelerine mi götüreceğim yoksa tarihin karanlık sayfalarına mı?
    Genel tanımıyla cadılık; tarihi, antropolojik, dini kaynaklarda sihir ve büyü yetenekleri olarak tanımlanır. Cadı ise cadılık öğretilerini uygulayan kişi (kadın) olarak ifade edilir. Cadı ve cadılık, tarihi araştırmalarda izine az rastlanılan bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun nedenlerinden biri bu sebepten kurban edilen kadınların çoğunun fakir köylü kadını olması olabilir. Yaklaşık 200.000 kadının yakılarak öldürülmesi gibi büyük bir katliam maalesef Avrupa tarihinde çok önemli bulunmamaktadır.
    Cadı avının ortaya çıkışı ve ilerlemesi:
    Cadı avları ilk olarak 15.yüzyılda Fransa’nın güneyinde, Almanya’da, İsviçre ve İtalya’da görülmeye başlanır.  Avrupa köylülerinin en çok güçlendiği dönemde başlayan cadı avları, devletin ve soyluların giderek artan saldırgan tutumu karşısında köylülerin direncini büyük ölçüde kırmıştır. Cadı avlarının Ortaçağ’da başladığına dair bir kanı olabilir, fakat karanlık çağ olarak tabir edilen Ortaçağ’da toplu olarak infazlara rastlanılmamıştır. 15.yüzyıla gelindiğinde halk ayaklanmaları, salgınlar ve cadı avları bir kriz dönemini ortaya çıkarmıştır. Bu dönemde gelişimine inanılan cadı öğretileri zaman içerisinde büyücülüğün, doğaya, devlete ve Tanrı’ya karşı yapılan en büyük suç olduğuna karar verilmesine yol açmıştır. 1435 – 1487 yılları arasında cadı avı üzerine 28 inceleme yazılmıştır. 1486’da yayınlanan Malleus Maleficarum’da (Cadıların Çekici), Summis Desiderantes (1458) adlı papalık bildirisi incelenmiş, kiliseye göre cadılığın büyük bir tehlike olarak görüldüğü belirtilmiştir. 16.yüzyılın ortalarından sonra cadı olarak yargılanan kadınların sayısı artmış ve cezalandırma yetkisi Engizisyon’un(Katolik Kilisesi’ne bağlı bir mahkeme sistemi) elinden alınarak seküler mahkemelere verilmiştir. 1580-1630 yılları arası feodal ilişkilerin kapitalizme özgü siyasi kurumlara dönüşmesiyle cadı avları doruk noktasına ulaşmıştır.
    Şekil 1: Avrupa’da bir cadı mahkemesi tasviri (Kaynak: sott.net)
    Cadılığın cezasının ölüm olması, 1532’de Katolik V. Charles tarafından yürürlüğe konan Emperyal Yasa Carolina, Protestan İngiltere’de 1542, 1563 ve 1604 yıllarında geçirilen üç Parlamento Yasası ile yasal hale getirilmiştir. Bu yasaların devamında halkı birbirinden şüphelenecek duruma getiren ve dirençsiz kılan, cadılara yardım edenlerin cezalandırılacağını öngören otoriteler gittikçe daha baskıcı bir role bürünmüştür. Öyle ki, Almanya’da Alman Prensliği’nin onayıyla Lüteriyen Kilisesi tarafından görevlendirilen ziyaretçiler halkı şüphelendikleri kişileri ihbar etmeleri yönünde kışkırtma görevine sahip olmuştur. Kuzey İtalya gibi bazı ülkelerde yetkililer şüphelenme olaylarını abartarak,
    16 min
  • YUMURTA PİŞİRMEK BİR BİLİMDİR
    Kadınlar eşlerinden, erkek arkadaşlarından veya erkek tanıdıklarından mutfak konusunda hep şikayet etmişler ve bunu "benimki/bizimki yumurta bile kıramaz" diye dile getirmişlerdir. Ben ne zaman bunu duysam şaşırırım, "yumurta kırmak ve yumurta pişirmek kolay mıdır ki erkeklerden bunu yapamadıklarından dolayı şikayet ederler" diye düşünürüm.
    Çift kale maç yapalım mı?(kaynak: http://www.simplycreativewriting.com)
    Oysa yumurta bir mutfaktaki en önemli malzemedir: en temel sosların ana maddesi, bir çok tatlı ve kekin bağlayıcısı, çorbaları kalınlaştıcı ve tek başlarına da besleyici bir öğündür. İçinde barındırdığı protein, vitaminler ve yağlar sayesinde hem besleyici hem de rejim yapanların kurtarıcısıdır. Bu kadar önemli bir malzemeyi doğru pişirmek ve kullanmak da aşçılığın en temel yeteneklerindendir. Grimod De la Reyniere "eğer kullanmasına izin verilmezse bir çok aşçı sanatını icra edemeyecektir" der, Herve This ise onu "mutfağın tanınmayan yıldızı" diye tanımlar. [1] Romalılar yumurtayı çeşitli şekillerde pişirmenin yanısıra yılboyu kullanım için turşusunu da kuruyorlardı tuzlayarak. Fransızlar omlet ve soslarının yapımında yumurtayı kullanmakta ustalaşırken İngilizler ise "poşe / çılbır" yapıp yemeyi tercih ediyorlardı. 1900'lu yılların başında meşhur fransız şef Auguste Escoffier'in tarif defterinde 300'den fazla yumurta yemeği vardı.
    Yani, yumurta basit bir yemek değildir.
    Sarıııı, Beyaaaaaaz, Havaaaa
    Yumurta, en az bir kere yumurta kırmış herkesin bildiği gibi, iki bölümden oluşur: sarısı ve beyazı.  Aslında yumurta bundan daha çok bölümden oluşur. Kabuk, hava boşluğu, sarısı ve beyazı diye ayırırsak daha doğru olur. Peki, yumurtayı kırdık ve içinden vıcık vıcık beyazı ve sarısı düştü. Nelerden oluşuyor sarısı ve beyazı?
    Yumurta Sarısı: Yumurtanın esas besleyici yeri. Yumurtanın ağırlığının sadece üçte birini oluşturmasına rağmen yumurtanın toplam kalorisinin dörtte üçü burdan gelir. Ayrıca Ayrıca A,D ve E vitaminlerinin, tiamin ve demir içeriğinin önemli bir kısmı da buradadır. Temel besin maddeleri açısından yumurta sarısı % 48. 7 su,  % 32. 6 yağ,  % 16. 6 protein,  % 1 karbonhidrat ve % 1. 1 oranında mineral içerir. [2]
    Peki neden sarı burası? Sarı olmasının sebebi tavuğun beslendiği darı bitkisindeki Xanthophylls içeriği. Bazı üreticiler, yasaların izin verdiği ölçülerde, verdikleri katkılarla bu rengi daha koyu yapabilirler. Peki yumurtanın kabuğu? Tamamen tavuğun genetik geçimişi ile alakalı olup kesinlikle besleyici öğelerle bir alakası yok. Hatta bazı nadide tavuk türleri (Şili Aracuana)  mavi kabuklu yumurta bile yumurtlar
    Mavi mavi masmavii, kabuğu boncuk mavi(kaynak: http://rawearthliving.wordpress.com)
     
    Yumurta beyazı: Yumurtanın beyazı yumurtanın ağırlığının üçte ikisini teşkil ederken, kendisi ise % 90 sudan meydana gelmekte. Geri kalan %10un büyük çoğunluğu protein olup bir kısım vitaminleri de içermektedir. Yumurtanın beyazında farklı oranlarda 7 protein vardır ve en fazla bulunun protein %54 ile Ovalbumindir. Kalanlar %12 ile ovotransferrin, % 11 mucoid, % 8 glubolinler, %1,5 ovomucin ve çok az miktar da avidindir. İlerde pişirme sırasında aklımızda kalması gereken en önemli bilgi ise bu proteinlerin farklı derecelerde katılaştığıdır. Misal ovotransferrinler 60 derecede katılaşırken albuminler 80 derecede katılaşır. Çırptığımız yumurta beyazını köpük köpük yapan ise ovamucinlerdir.
    Yuıurtanın beyazı aslında gelişecek civciv embriyosuna su ve protein sağlamak içindir. Ayrıca içindeki proteinlerin bir kısmı vitaminleri kendine bağlayarak başkaları tarafından sindirilmesini önlerken, lysozyme proteini bakterilerin hücre duvarlarını parçalar ve  ovomucin ise virüs çoğalmasını engeller. Yani yumurtanın beyazı civciv embriyosunu hem beslemek hem de onu korumak için gelişmiştir.
    Yumurtam taze mi?
    Peki yumurtanın kalitesini nasıl anlayacağız? Eskiden mum ışığına tutup insan gözü ile yumurtanın içinin kalitesini değerlendirmeye çalışırlarmış.
    18 min
  • MONTY HALL PROBLEMİ
    Matematik zordur dersem, herhalde çok şaşırtıcı bir şey söylemiş olmam. Soyutlanıp saf özüne indirilmiş düşünceyi evirip çevirmeyi öğrenmek çok çetin bir iştir. Tabii ki imkânsız değil. Ne de olsa dünyada onbinlerce profesyonel matematikçi var, ve başka insanlardan hiç farkları yok. Çalışınca her şey öğrenilir. Öte yandan matematikte öyle şeyler çıkabiliyor ki karşınıza, “uzmanım” diyenleri bile ters köşeye yatırabiliyor. Monty Hall problemi de masum görünen, ama adamı iki seksen yere yatırabilen bir olasılık problemi.
    Problemin kaynağı bir yarışma programı. ABD televizyonlarında 1963’den 1977’ye kadar yayında kalan Let’s Make A Deal (Bir Anlaşma Yapalım) isimli programda sunucu Monty Hall konuklarla çeşitli oyunlar oynuyordu. Bu oyunların ortak özelliği, yarışmacıların küçük bir ödülü alıp gitmek veya riske girerek büyük bir ödül kazanmak (veya hiç bir şey almamak) arasında karar vermelerinin gerekmesiydi.
    Monty Hall’un sunduğu oyunlardan birisi, 1975’de The American Statistician isimli akademik dergide Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de çalışan matematikçi Steve Selvin tarafından bir olasılık problemi halinde sunuldu. Makalede Monty Hall Problemi olarak anılan bilmece şöyle:
    Önünüzde üç tane kapalı kapı var. Bunlardan birinin arkasında son model bir otomobil, diğer ikisinin arkasında ise birer keçi var. Kapılardan birini seçiyorsunuz, ama henüz açılmıyor. Monty Hall hangi kapının arkasında araba olduğunu biliyor. Seçmediğiniz iki kapıdan birini açıyor ve o kapının arkasındaki keçiyi görüyorsunuz.
    Monty Hall isterseniz tercihinizi değiştirip, açılmamış diğer kapıyı seçebileceğinizi söylüyor. Arabayı kazanma ihtimalinizi artırmak için ne yapmalısınız? Başka bir deyişle, tercihinizi değiştirmekle araba kazanma ihtimaliniz artar mı, azalır mı, yoksa hiç mi değişmez?
    Bu problemi duyan çoğu kişinin, uzmanlar dahil, ilk tepkisi “Değişmez” demek. Başta doğru kapıyı seçme ihtimali ⅓ idi. Şimdi iki kapalı kapı var, ve oyuncunun seçtiği kapının arkasında araba bulunması ihtimali ½. Yani tercihi değiştirmek kazanma ihtimalini artırmayacaktır. Fakat işler o kadar basit değil; Monty’nin arabanın hangi kapı arkasında olduğunu bilmesi ve özellikle keçili kapıyı açıyor olması problemi değiştiriyor. Oyuncu için doğru strateji kapıyı değiştirmek. Nasılını sonraya bırakalım, böylece biraz düşünmeye zamanınız olsun.
    Olasılık tuzakları
    Monty Hall probleminin, ve genel olarak şans ve risk içeren bütün karar problemlerinin, kesin kazanç getiren stratejileri yok. Yapabileceğimiz tek şey kazanma ihtimalimizi mümkün olduğunca yükseltmeye çalışmak. Bu her zaman kolay değil, çünkü insan zihni için olasılıklarla düşünmek çok zor. Birçok kez, varsayımlarımız ve ön kabullerimiz bizi yanıltıyor.
    Psikologlar olasılık problemlerinin algılanışı ve cevaplanmasıyla yakından ilgileniyorlar, çünkü bu konudaki düşünce tarzımız zihnimizin nasıl çalıştığına ve ne tür hatalara yatkın olduğuna ışık tutuyor.
    En basitinden, şöyle bir soru düşünelim:
    İki çocuğumdan biri erkek. Diğerinin de erkek olması ihtimali nedir?
    Çoğu kişi gibi bu soruya %50 cevabını vermiş olabilirsiniz. Ne de olsa bir çocuğun cinsiyeti, ailenin diğer çocuğunun cinsiyetine bağlı değildir. Sorudaki ilk bilgi aslında gereksizdir, tuzağa düşmemiş olmanın haklı gururu ile gülümsersiniz.
    Maalesef yanlış. Doğru cevap %33. Bunu görmek için durumları tek tek saymak gerekir. Erkek çocuğu E, kız çocuğu K ile gösterelim. İki çocuklu bir ailenin çocuklarının ikisi de erkek (EE), büyüğü erkek küçüğü kız (EK), büyüğü kız küçüğü erkek (KE), veya ikisi de kız (KK) olabilir. Soruda çocuklardan birinin erkek olduğu söylenmiş, yani mümkün olan durumlar sadece EE, EK, KE ("olay uzayı" diye de bilinir). Bunlardan da sadece birinde diğer çocuk erkek olduğuna göre, ihtimal ⅓, yani %33 olur.
    Yani sorudaki bilgi şaşırtmaca değil, gerekli. İşin püf noktası, soruda erkek çocuğun büyük mü küçük mü olduğunun söylenmemiş olması. Eğer soru “İki çocuğum var, büyüğü erkek.
    15 min
  • KAVANOZDAKİ BEYİN: EINSTEIN’IN TUHAF SON YOLCULUĞU
    Einstein'in ölümünün ardından beyni, 50 yılı şkın bir süredir kavanozda elden ele geziyor.                   ( Kaynak: Flickr, Gaetan Lee)
    Albert Einstein ismini duymayanımız var mı? Bilimle ilgilensin veya ilgilenmesin, büyükten küçüğe hemen herkesin ismini bildiği, az çok hayatı hakkında bir şeyler duyduğu büyük bir dahi Einstein.
    Bu yazının konusu, ne Einstein'ın fizik alanında bir devrim yaratmış olan görelilik (relativite) kavramı, ne dünyanın en meşhur denklemi olan E = mc2 'nin bulunuş öyküsü. Aldığı Nobel ödülünden de bahsetmeyeceğiz, zira bütün bunları zaten daha önce, Einstein'in İdrakı, Nazım'ın Hikmeti isimli bir başka Açık Bilim yazısında anlatmıştık. Bugünkü konumuz, hikayesi sahibinin ölümü ile başlayan, Einstein'in beyninin tuhaf hikayesi.
    Ünlü fizikçi Albert Einstein, 18 Nisan 1955 yılında, 76 yaşındayken aort anevrizması yırtılması nedeniyle vefat etti.
    Albert Einstein, 17 Nisan 1955 tarihinde, 76 yaşındayken, göğüs ağrısı şikayeti ile Amerika'nın New Jersey eyaletindeki Princeton Hastanesi'ne başvurur. Ünlü fizikçi kurtarılamaz ve ertesi sabah, patlamış aort anevrizması nedeniyle vefat eder. Vefatın hemen ardından, Einstein'in cenazesine otopsi yapılmaya koyulur ki, bu genelde bu tip ani ölümlerde, ölüm nedenini anlamak için yapılan rutin bir uygulamadır.
    Hastane patoloji uzmanı Dr. Thomas Harvey, tüm dünyanın saygısını kazanmış bu dahiye otopsi yapma fırsatı bulduğu için çok heyecanlanır, hattta bu heyecanına yenilerek rutin otopsi sınırılarının oldukça dışına çıkar. 18 Nisan 1955 yılında yapılan otopsi kayıtlarına göre Einstein'in beyni erişkin bir erkek beyni için normal sınırlarda,  1230 gram ağırlığındadır. Dr. Harvey, beynin bol bol fotoğrafını çeker, ardından beyni 170 parçaya böler. Beyin parçalarını, fotoğraflarını çektikten sonra kafatasına geri koymak yerine, gizlice formaldehit dolu bir kavanoza koyar, kavanozu evine götürür ve masasının altına gizler. Ayrıca Einstein'in gözlerini de çıkararak, gene kimsenin haberi olmadan Einstein'in göz doktoru olan Henry Abrams'a verir.  Einstein'ın beyin ve gözleri eksik olan cesedi,  krematoryumda yakılmak üzere ailesine teslim edilir.
    Thomas Harvey, her ne kadar bazı röportajlarında otopsi için hastanenin aileden izin aldığını iddia etmiş olsa da işin aslı başkadır. Harvey, tıp fakültesinden eski bir öğretmeni olan ve aynı zamanda Einstein'ın özel doktorluğunu yapan Dr. Harry Zimmerman'a Einstein'ın beynini otopsi sırasında çıkardığını ve bazı kesitleri kendisine vermeyi planladığını söyler. Bu tarihi fırsatın heyecanına yenilen Dr. Zimmerman, New York Times gazetesine, yakında Einstein'in beynini incelemeye başlayacakları ve bunun nöroloji alanında bir çığır açacağını söyleyen bir demeç verir. Einstein'ın ailesi, bu gazete haberi sayesinde beynin olması gereken yerde, cesedin içinde olmadığını oldukça nahoş bir biçimde öğrenir. Ama artık cenaze töreni yapılmış, Einstein'dan geriye kalanlar vasiyeti gereği krematoryumda çoktan yakılmıştır. Einstein'ın oğlu, Hans Albert, oldukça sinirli bir şekilde hastaneye gelir, ancak hastane yönetiminin skandalı önleme çabaları sayesinde uzun tartışmalardan sonra, beyninin bilim için kullanılması ve bulunanların güvenilir bilim dergilerinde yayınlanması kaydıyla, babasının beyninin incelenmesine biraz da mecburen izin verir.
    Patolog Thomas Harvey, 1955′te yaptığı otopsi sırasında Einstein’ın beyninin çok sayıda fotoğrafını çekti. Bu fotoğrafta, Einstein’ın üst düzey düşünme ve hafıza ile ilgili beyin bölgesi olan pre-frontal korteksindeki fazla sayıda kıvrım dikkati çekiyor. (Kaynak: National Museum of Health and Medicine)
    Princeton Hastanesi, Dr. Harvey'in bu izinsiz girişimi ve neden olduğu skandaldan çok rahatsız olmuştur. Hastane yönetimi, Dr. Harvey'den beyni Einstein'in ailesine iade etmesini ister, ancak Harvey, aileden emrivaki ile de olsa geriye dönük alınan izni bahane ederek bu isteğe karşı çıkar. Kısa bir zaman sonra Dr. Thomas Harvey'in işine son verilir.
    İşten kovulan Dr.
    10 min
  • BİR YARA KABUĞUNUN HAYATI – 1
    Metin, Metin, Metin... Henüz 13 yaşında ve yaşıtlarından çok çok daha hareketli ve yaramaz. Bulduğu her aleti kurcalayan, her şeyi tamir etmeye çalışan ve genelde başarısız olan bir çocuk Metin. Son 2 ayda 5 defa çarpılmasının ardından, neyse ki elektriğe ve prizlere olan ilgisini yitirmiş durumda.
    Yeni ilgisi ise sanat. En azından kendisi öyle zannediyor. Okul dersi için aldığı maket bıçağı, birkaç dakika içinde, sanata olan bu yoğun ilgisini, bütün keskinliği ile ortadan ikiye kesecek. Ve kesilen tek şey sanata duyduğu ilgi olmayacak, sol başmarmağı da bu keskinlikten nasibini alacak. Nihayetinde, Metin, 2 hafta içinde, “Yara Kabuğu” adını verdiği, çok eski bir arkadaşı ile tekrar görüşecek.
    Peki, bu tanışma gerçekleşene kadar içeride neler yaşanacak? Metin’in içindeki muhteşem onarım sistemleri, o yarayı nasıl kapatacak? Düşen savunma sistemi kendini nasıl koruyacak? İçeri girip bakmakta yarar var.
    O an
    Görüntüyü biraz geriye saralım ve o şanssız an’a geri dönelim. Görüntümüzde, maket bıçağının keskin ucu, kartondan kopuyor ve hızını kesmeden, yolu üzerindeki bir sonraki hedefe, Metin’in bahtsız baş parmağına doğru ilerliyor.
    İlk Durak Epidermis
    Kaçınılmaz buluşmada maket bıçağını, Metin’in derisinin en üst tabakası epidermis karşılıyor. Bu ilk tabakanın en üstü, stratum corneum adı verilen ve ölü hücrelerden oluşan katmandan oluşuyor. Hemen altında ise, önemli işlevlere sahip canlı hücreler yer alıyor.
    Epidermis’te bulunan hücrelerin büyük bir kısmı, ince bir protein ağı ile örülmüş durumda. Bu protein ağının temel maddesi ise keratin. Keratin, aslında, lifsi yapıda bulunan bir grup proteine verilen ad. Lif şeklinde, hücre içinde boydan boya uzandığı için bir nevi hücresel çimento görevi görüyor. Keratin, hücrelere yapısal bütünlük sağlıyor. Nitekim, Metin’in saç ve tırnaklarının bu kadar sağlam olmasının temel sebebi de keratin protein ailesi. Epidermis’in de %90‘ını keratin açısından oldukça zengin olan keratinosit adlı hücreler oluşturuyor.
    Diğer tüm insanlar gibi, Metin’in epidermis’i de sürekli bir devinim içinde. Ölü derinin alt kısmında yeni hücreler oluşurken, eski hücreler yaklaşık 28 gün süren bir süreçte giderek derinin dış kısmına itiliyor. Bu itilme sırasında, aşağıdaki damarlardan uzaklaştığı için ve dışarıdan gelen fiziksel darbelerle birlikte ölüyorlar. Nihayetinde, ölen hücreler deriden koparak ayrılıyorlar. Bu devinim o kadar etkili gerçekleşiyor ki, Metin her dakika 30.000-40.000 kadar hücreyi sadece derisinden kaybediyor.
    Kaynak: Wikimedia
    Epidermis’i oluşturan ölü ve canlı hücreler birbirlerine boşluk kalmayacak halde, bir yapbozu andıracak şekilde düzenlenmiş duruyorlar. Bunun yanı sıra, hücreler desmosom adı verilen hücreler arası bağlantılarla birbirlerine sıkı sıkı kenetlenmiş haldeler. Tüm bu özellikler sayesinde, Metin’in derisi büyük oranda su geçirmez halde. Bu şekilde, vücuttaki fazla su kaybı da önleniyor. Eğer, bu 1 milimetrelik katman olmasaydı, Metin ciddi oranda su kaybı yaşayıp çok kısa zamanda hayatını kaybedebilirdi.
    Bu tabaka, sık dokusu ile vücuda patojenlerin ve suyun girişini önleyebilse de, hızla gelen keskin bir maket bıçağına karşı yapabileceği pek bir şey yok. Bıçak, sadece 1 milimetre kalınlığındaki bu dış zırhı kolaylıkla kesip geçebilir. Nitekim, geçiyor da.
    Şu ana kadar, bıçağımız epidermisin hemen altındaki serbest sinir uçlarına varmadığı için, Metin’in bu kazadan henüz haber yok. Ancak, çok yakında olacak. Nitekim, bıçak yoluna devam ediyor ve karşısında, epidermisin hemen altında, onu bekleyen geniş bir sinir ağı var. Birinin canı çok yanacak.
    Acı yok, Acı Aslında Beyinde! Tabii canım!
    Bıçak, yolu üzerindeki doku ve hücreleri parçalayarak ilerlerken, normalde hücre içinde olması gereken moleküller (örneğin hücresel enerjinin transferini yapan ATP gibi) hücre dışına sızmaya ve yayılmaya başlıyor. Etrafa saçılan bu hücresel ve moleküler cesetler, bölgedeki serbest sinir uçları tarafından algılanıyor ve acıdan sorumlu sinir ...
    12 min
  • BİLGİ KİMİ ZAMAN ÖLDÜRÜCÜDÜR: GÜLÜN ADI
    “Karanlık sisli bir gece… Lanetli ve karanlık manastırda kütüphaneci Malachi, bastıramadığı bir merak içerisinde… Yaşlı Jorge ortalarda yokken aklındakini gerçekleştirmeli mi? Yavaşça ilerliyor, gizli bölme buralarda bir yerde olmalı… Evet işte orada, etrafına bakınarak yavaşça gizli şifreyi giriyor. Her yer çok sessiz, aslında manastır bir süredir oldukça karışık, içinde büyük korku var…  Manastırda işlenmiş cinayetleri çözmek için gelen eski bir sorgucu William’ın da gözü kütüphanenin üzerinde... Tüm bunlar zihninde dolaşırken yavaşça merdivenlerden çıkıyor. Gizli bölüm boş, hızlıca rafları inceliyor, işte aradığı tam elinin altında, Aristoteles’in Poetika’sının yasaklı cildi. Karşı koyamıyor, kitabı eline alıyor, kitap ne kadar da eski ama bir o kadar özenle saklandığı belli, acaba William’ın bahsettiği gibi komedi üzerine mi? Eldivenini takıyor, sayfaları çevirmeye başlıyor ve…”
    Ortaçağ İtalya’sında bir manastır… Yedi günlük bir zaman dilimi çerçevesinde işlenen cinayetler ve onları çözmeye çalışan bir Frensisken ve eski sorgucu William, yardımcısı Adso… Tarihsel gerçeklere uygun bir şekilde kurgulanan bir eser; karşınızda Gülün Adı (Name of The Rose).
    1980 yılında Umberto Eco tarafından kaleme alınan roman ve 1986 yılında çekilen film sizi Ortaçağ’a doğru kısa bir yolculuğa çıkarıyor; ruhban sınıfının gücünü ölçüsüz bir şekilde kullandığı, skolastik düşünce yapısının egemen olduğu, kilise-devlet-tarikatlar arası çekişmelerin yaşandığı bir döneme… Manastır kütüphanesi etrafında gelişen olaylar zinciri ve dinsel hoşgörüsüzlüğün kütüphaneye olan yansımaları izleyeni oldukça etkiliyor.
    “Gençler artık hiçbir şeyi öğrenmek istemiyor, bilim geriliyor, tüm dünya tepetaklak olmuş, körler körleri yönetiyor ve onları uçuruma sürüklüyorlar…”
    Yazar Umberto Eco eserinde Ortaçağ’daki durumu böyle ifade ediyor. Yazardan söz etmişken; Umberto Eco İtalyan yazar, Bologna Üniversite’sinde akademisyen, Ortaçağ ve Göstergebilim Uzmanı… Romanını kurgularken yapmış olduğu derin tarihi araştırmalardan beslendiğini açıkça ifade ediyor. Bu sayede okuyucularına polisiye bir romanın yanı sıra tarihin izlerini de sunuyor.
    Umberto Eco, Gülün Adı adlı kitabı yazarken tarihi olaylardan faydalanmış.
    “Eski bir sorgucu olan William, yardımcı Adso ile başrahibin odasında… Son birkaç gün içerisinde kardeş olarak tabir ettikleri değerli rahipler teker teker ölmüş. Başrahip bunun bir lanet olduğu kanısında ama William’a göre bunun ötesinde bir sır olmalı… İpuçlarını bulmalı, öncelikli olarak da kütüphaneyi incelemeli… Ama nasıl?”
    Eserde manastır kütüphanesi en iyi korunan yerlerden biri. Kütüphaneci ve yardımcısı haricindeki diğer kişilerin kütüphane okuma salonu dışındaki diğer bölümlere girişi yasak. El yazması eserler keşişler tarafından yazılıyor, çoğaltılıyor fakat bir eseri yazan keşişin yazılan diğer kitaplar hakkında en ufak bir bilgisi yok.
    "Tinsel bir labirent olduğu kadar, dünyasal bir labirenttir o. İçeri girebilirsiniz, ama dışarı çıkamazsınız."
    Kütüphane böyle betimleniyor. Labirent şeklinde tasarlanmış olan kütüphaneye izinsiz giren kişinin çıkması imkânsız. "Finis Africae" olarak adlandırılan gizli bir bölmede saklanan yasaklı kitap (Aristo’nun "Poetika" isimli eserinin kayıp olan ikinci cildi) herkesten saklanıyor. Özellikle yaşlı Jorge bu konuda çok katı. Kitabın varlığını inkâr ederek inandıramadığı keşişler için başka düşüncelere sahip. Bu kitap asla okunmamalı, acı dolu yaşaması gerekirken komedi içeren bu cildi kimse eline geçirmemeli. Tek bilinmesi gereken dinin öğretileri; bilim ilerlememeli, inanç sarsılmamalı.
    Eserde işlenen bu tema oldukça ilgi çekici çünkü kitap ve bilgiye erişim karşısındaki bu tutum değişik yüzyıllarda farklı kültürlerde karşılaşılan bir durum olma özelliğine sahip. Çin İmparatoru Qin Şi Huang'in M.Ö. 212 yılında ülkedeki felsefe ve tarih kitaplarından sadece imparator kütüphanesi için bir nüsha bırakarak yaktırması bu durumun yüzyıllar öncesine dayandığına,
    12 min
  • İNSANLIK NASIL “ÖLÜR”?
    Dünya. Samanyolu galaksisinin dış kollarından birinde öylesine parlayan bir yıldızın üçüncü gezegeni.
    Bu mavi gezegene dışarıdan baktığımız zaman zekaca baskın görünen insan türüne ev sahipliği yaptığını görürüz. Gezegenin kaynakları sınırlı ve nüfusu sürekli artıyor. İçerisindeki zeki ve baskın tür henüz başka diyarlara göç etme ya da başka türlerle ticaret yapma imkanına kavuşamadığı için kaygan bir zeminde duruyor. Gezegene halel gelmesi halinde evrenin değerli türlerinden birisi olan Homo Sapiens Sapiens kainat tarihinin tozlu sayfalarına gömülebilir.
    Dünya’nın baskın sahipleri olan bizler bir gün değişen iklim, küresel ısınma, tükenen kaynaklar, savaşlar ve belki de henüz hiç düşünemediğimiz olumsuzluklar sebebiyle yok olacak olsak nasıl yok olurduk? Temelde yok oluşumuzun kaynağı neye dayanır, ana sebebi ne olurdu? Bizden arta kalan son nüfusun akıbeti neye benzerdi? Kendi gezegeninde kendi tarihini yazan, evrendeki diğer türlere görece değerini hiç bilemeyeceğimiz bu ilginç, histerik, hırslı, karbon temelli, protein yapılı ırk ortadan nasıl kaybolurdu?
    Kurgu dünyası ve özellikle de Hollywood, kıyamet senaryolarını çok sever ve bunu çeşitlendirirler. Bu yok oluşlar davetsiz bir kuyruklu yıldız, uzaylı istilası ya da makinaların gerçekleştirdiği bir isyana dayanabilir. Bunlar yok oluşumuzun fantazileridir; ancak bir de gerçekler var:
    Dünya, pek çok yönüyle okyanus ortasındaki bir adaya ya da küçük bir adalar grubuna benzer. “Dört” bir yanı uzayla kaplıdır. Devingen ama doğal olarak kapalı bir coğrafyaya, iklime ve kırılgan bir dengeye sahiptir. Yakınlarında kendisine benzeyen başka bir yaşam alanı (gezegen) yoktur. Sınırlı sayıdaki limanından sınırlı sayıda kano ya da sandal kalksa da bunlar kendi sistemine pek bir şey katmaz. Hatta adadan denize açılan sandal, ağzına kadar balık dolu bir şekilde dönse de insana kimse “balık tutmayı” öğretmediği gibi, balık verecek birisi de yoktur.
    Peki tarihi bilgilerin ve arkeoloji/antropoloji bilimlerinin bize sağladığı imkanlarla türümüzün sonunun nasıl geleceğine dair bir kestirim yapabilir miyiz?
    Bu sorumuza okyanusun ortasında izole bir yaşam süren Pitcairn ve Henderson adalarının ve bunların en iyi komşusu olan Mangareva adasının eski sakinlerinin geriye bıraktıkları yanıt vermeye adaylar.
    Tanıştırayım: Pitcairn, Henderson ve Mangareva Adaları
    Birleşik Krallık’a ait Pitcairn, Henderson adaları ve bunların epeyce bir batısında yer alan Fransız Polinezya’sına ait Mangareva Adası, Güneydoğu Polinezya olarak adlandırılan bölgede yaşamaya ve sürekli ikamete elverişli tek yerlerdir. Bu adaların Dünya’da yaşam olduğu bilinen diğer yerlere ve anakaraya olan uzaklıkları insanın aklını başından alabilir. Zira Pitcairn adasının en azından dağları, ovaları olan büyük bir adaya, Tahiti’ye uzaklığı 2300 km’den fazla iken en yakın anakaraya uzaklığı 5000 km'den fazladır.
    Gerçekten de "uzak"...
    Anlatmaya bu adaların hangisinden başlamak gerektiğine karar vermek kolay değil. Kronolojik olarak, adaların yerleşim sırasının önce Batı Polinezya’ya daha yakın olan Mangareva, daha sonra Pitcairn ve en sonunda da Henderson adası olduğu düşünülüyor. Ancak ben bu adalardan bahsederken öncelikle 67 nüfuslu Pitcairn ve 0 nüfuslu (evet sıfır) Henderson adalarından bahsetmek istiyorum, zira Mangareva günümüzde hala 1600’den fazla nüfus barındırır ve Mangareva Adası üzerinde bir havaalanı bulunduracak kadar da işlekken Pitcairn ve Henderson vahşi ve ulaşılmaz hallerini korumaktadırlar.
    Pitcairn Adası
    2011 nüfus sayımıyla nüfusu sadece 67 olarak tespit edilen, Birleşik Krallık’a bağlı olan, Dünya’nın en küçük ülkesi “Pitcairn Adaları” toplamda dört adadan oluşur. Bu adaların isimleri Pitcairn, Henderson, Ducie ve Oneo Adalarıdır. Ducie ve Oneo Adaları üzerinde nüfus barındıramayacak kadar küçüktürler ve atol adı verilen yapılarıyla üzerinde yaşanılacak toprak barındırmazlar. Bu yüzden bu küçük ülkenin iki ana adadan, 4.6 km2’lik minik bir volkanik ada olan Pitcairn Ada...
    25 min
  • Prof. Dr. Aslıhan Tolun ile insan genetiği çalışmaları üzerine
    Açık Bilim Cepyayını'nda bu ayki konuğumuz Prof. Dr. Aslıhan Tolun.
    Prof. Dr. Aslıhan Tolun
    Prof. Dr. Tolun, 1982’den bu yana Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nde araştırmalarını sürdürüyor. 1984 yılında TÜBİTAK teşvik ödülünü kazanan Tolun, daha önce Türkiye Bilimler Akademisi üyesiyken 2011 Aralığından bu yana Bilim Akademisi üyesi.
    Kendisine söyleşi için yeniden teşekkür ederiz.
    Notlar
    Bu yayında odaklandığımız bilimsel makale: A. Guven vd., 2012. Novel NDE1 homozygous mutation resulting in microhydranencephaly and not microlyssencephaly. Neurogenetics 13:189–194.
    Bu eile üzerinde Aslıhan Tolun grubunun daha önceki iki yayını: G. N. Kavaslar vd., 2000. The Novel Genetic Disorder Microhydranencephaly Maps to Chromosome 16p13.3-12.1. American Journal of Human Genetics 66:1705-1709. ve J. Behunova vd., 2010. Familial microhydranencephaly, a family that does not map to 16p13.13-p12.2: relationship with hereditary fetal brain degeneration and fetal brain disruption sequence. Clinical Dysmorphology 19:107-118.
    Hocanın daha önce Cumhuriyet Bilim Teknoloji dergisinde benzeri konudaki söyleşisi.
    Bahsi geçen ve insan genleriyle fenotiplerin ilişkilendirildiği OMIM veritabanı.
    Mutasyonlar ve etkileri konusunda daha önce yazdığım bir yazıyı öneriyorum.
    Kendi sesimin kaydındaki bozukluk için özür dilerim.
    24 min
  • MORÖTESİNİ GÖRMEK
    "Sonunda, resimleri artık doğru düzgün yapmak bir kenara, onları iyice bozduğumu fark ettim. Birkaç tablomu bu nedenle imha ettim.  Artık neredeyse körüm, ve bundan böyle resim yapmayı bırakmam gerekiyor. Bunu kabullenmem çok zor, ressamlık kariyerim bitiyor, ve sağlığım gözlerim harici neredeyse mükemmel!"
    Yukarıdaki satırlar, empresyonist resim akımının öncüsü olan, hatta bu akıma Impression, Sunrise isimli tabloyla adını veren ünlü ressam Claude Monet'e ait. Monet, bu satırları ölümünden 4 yıl önce, 1922 yılında, yakın dostu Marc Elder'a gönderdiği bir mektuba yazmıştı.
    Monet'in görme ile ilgili sıkıntıları 1905 yılında, 65 yaşındayken başlamıştı. Renkleri kendine özgü bir şekilde kullanarak manzaradaki dokuyu keskin fırça darbeleriyle resmetmesiyle ünlü olan Monet, artık renkleri eski yoğunluğunda göremez olmuştu. Resimlerindeki mavi, beyaz ve yeşil renkler zamanla daha bulanık sarı ve mor tonlara doğru kaymaya başlamıştı. 1915 yılında, resimleri iyice bulanıklaşmaya ve donuklaşmaya başlayan Monet, parlak kırmızıları, donuk ve soluk pembeler olarak görmekten ve tüm görüşüne hakim olan sarı tonlardan şikayet ediyordu.
    Katarakt (Kaynak: Wikipedia)
    Monet'in bu şikayetlerinin nedeni, ileri yaşlarda oldukça sıklıkla gözlenen katarakt rahatsızlığına bağlıydı.
    Katarakt, göz küresi içinde bulunan göz merceğinin kendisinin veya merceği saran zarın şeffaflığını kaybederek ışık geçirgenliğinin bozulmasına verilen isim. Çoğunlukla ileri yaşa bağlı olarak göz merceğinin yapısının bozulması sonucu ortaya çıksa da, nadiren çocuk ve bebeklerde de görülebiliyor. Opak hale gelen göz merceği, gözün içine giren ışığı engellediği için, zaman içinde hastanın görmesinin bozulmasına neden oluyor. İlk belirtisi renklerin matlaşması ve bulanık görme olan katarakt, tedavi edilmediğinde körlüğe bile neden olabiliyor.
     
    Katarakt, göz merceğinin şeffaflığını kaybederek opaklaşması sonucunda ortaya çıkan bir hastalık.    (Kaynak: Yeditepe Üniversitesi web sitesi)
    Merceğin saydamlığının bozularak, opak hale gelmesine neden olan pek çok faktör var. Bunların en başında uzun süreli ultraviyole ( morötesi - UV) ışınlara maruz kalmak geliyor. Hepimizin maruz kaldığı UV ışınların ana kaynağı ise Güneş, bu nedenle de kataraktlar güneş altında geçirdiğimiz süreyle paralel olarak,  ileri yaşla birlikte daha sık görülmeye başlıyorlar. UV ışınları haricinde şeker hastalığı, hipertansiyon, travma, yaşlılığa bağlı olarak lens yapısındaki bozulmalar da katarakt oluşumuna katkıda bulunabiliyor. Pilot ve astronotlar, atmosferin üst tabakalarında bizlere göre daha fazla UV ışınlarına ve  iyonize radyasyona maruz kalıyorlar, Apollo uzay projesinde görev alan 39 astronotun, 36 tanesine uzaydaki görevlerini takiben erken dönem katarakt tanısı konmuş.  Demir çelik işçileri, cam işçileri gibi yüksek ısıya maruz kalan kişilerde de normaldan daha fazla oranda katarakt görülüyor.
    Katarakt, günümüzde tedavisi oldukça kolay bir hastalık. İlerlemiş cerrahi tekniklerle, gözün ön kamarasına girilerek artık görevini tam anlamıyla yerine getiremeyen opaklaşmış lens bütün olarak veya parça parça çıkarılıyor.  Çıkarılan eski lensin yerine, şeffaf yapay bir lens takılıyor.  Ortlama süresi 30 dakika gibi kısa ve başarı oranı %90'ın üzerinde olan bu girişim sayesinde hasta, ameliyatı takiben çok kısa bir sürede hastalalığından önceki net ve berrak görüşüne kavuşuyor.
    Göz lensinin yaşa bağlı dejenerasyonu. Yukarıdaki lensler 79, alttakiler ise 39 yaşındaki bir hastadan alınmış. Daha yaşlı hastadana alınan lenslerin şeffaflıklarını kaybederek sarımtırak bir görüntü aldığını görebilirsiniz. (Kaynak: St. Louis Üniversitesi, Biyoloji Bölümü, William Stark Lab )
    Modern katarakt ameliyatının geliştirildiği 1940'lara dek, tarih boyunca pek çok hekimin sayısız kişinin kör olmasına neden olan bu hastalığı tedavi etmeye çalışığını biliyoruz. Göz anatomisini anlamaya başlayan ve kataraktın matlaşan lense bağlı olduğunu fark eden hekimler,
    11 min

About Açık Bilim Cepyayını

From the publisher's feed

Bilim yeterince heyecanlıdır...