Açık Bilim Podcast

Açık Bilim Podcast

By Poddict: Tevfik Uyar - Açık BilimSociety & CultureSciencePhilosophyNatural Sciences
Download on the App Store

Açık Bilim Podcast episodes

  • MUHABBET TEORİSİ #90: KUANTUM ZIRVALARI
    Doksanıncı bölümümüzden sizlere merhaba. Dome İstanbul'da canlı olarak sahnelediğimiz doksanıncı bölümümüzde kuantum zırvalarını ele aldık.



    Müon tomografisi ve piramitlerde keşfedilen yeni boşluk
    Proxima Centauri'deki kuşak
    Mucize nedir? Ne demektir?
    Neden sözdebilimciler kuantuma bu kadar sardılar?
    Fizikçilerin bunda suçu var mı?
    Belirsizlik ilkesi ve kuantumun anlaşılabilirliği.

    Her ayın ilk pazar gününde Dome'da buluşmaya devam ediyoruz. Sosyal medya hesabımızı takip edin. [Yalansavar] [Açık Bilim Facebook] [Açık Bilim Twitter]

    Açık Bilim'i desteklemek isterseniz Patreon hesabımıza bağışta bulunabilirsiniz.

    Youtube'dan izlemek isteyenler bu bağlantıyı takip edebilirler.

    Learn more about your ad choices. Visit megaphone.fm/adchoices

    1 hr 10 min
  • BİLİM ARASI #7: BEYİNDEN BEYİNE…
    İki insanın etkileşimi demek, bir beyindeki elektrik sinyalinin söz, yazı, ses, yüz ifadesi gibi araçlarla diğerinin beynine aktarılması demektir. Şimdi dinlediğiniz bu cümleler, benim beynimde elektrik sinyalleri olarak ortaya çıktıktan sonra, dudaklarım aracılığıyla sese dönüştü ve kulaklarınızdan içeriye girdi. Tekrar elektrik sinyaline dönüştürülerek yorumlandı. Yani iletişim dediğimiz şey, bu sinyalin dolaylı olarak transferidir.

    Peki ya iki beyni birbirine kabloyla bağlayarak da bilgi transfer edebilir miyiz?



    Bu sorunun yanıtını arayan bazı araştırmacılar uzun yıllardır deneylerine devam ediyorlar. Anlatacağım deneylerden ilki "fareden-fareye". 2013 yılında Duke Üniversitesi'nde yapılan bu deneyde iki fare kullanıldı. Farelerden birine kırmızı ve yeşil ışıklar gösterildiğinde, her renk için farklı bir tuşa basarak suyu alabileceği öğretildi. Paralel bir odadaki fare için de aynı düzenek kuruldu. Tek bir farkla... Bu ikinci fare ışıkları göremiyor, eğer su istiyorsa hangi zamanda hangi tuşa basması gerektiğini bilmiyordu. Bu iki farenin beyinleri birbirlerine bir kablo aracılığıyla bağlandı ve 45 saatlik süre sonunda, ikinci fare diğerinin zihninden "hangi tuşa basacağı" bilgisini alabilir hale geldi. Araştırmacılar aynı sonucu fareleri iki farklı ülkeye yerleştirip verileri internetle transfer ederek de aldılar.

    İkinci deneyimiz, "insandan-fareye". Elektroensefalografi (EEG) yöntemiyle yapılan bu deney Harvard Üniversitesi'nde gerçekleştirildi. Bilgisayar başında oturan insan gönüllüler, önlerindeki ekranda bazen kare, bazense daire şekli görüyorlar, başlarındaki elektrotlar yoluyla EEG verileri bilgisayara aktarılıyordu. Bilgisayar bu verileri alıp ultrason dalgalarıyla hemen yan odadaki farenin zihnine gönderiyordu. Bu dalgaların yönleneceği beyin bölgeleri öyle bir seçilmişti ki, insanlar kare gördüğünde farenin kuyruğu yukarı kalkıyor, daire gördüğündeyse yere iniyordu.

    Üçüncü deneyimiz, "insandan-makineye"... 1996 yılında nörodejeneratif bir hastalığa sahip olduğunu öğrenen Jan adında bir kadın, kısa bir süre sonra uzuvlarının kontrolünü hepten yitirdi. 2012 yılında Jan'ın beynine iki adet elektrot yerleştirildi ve bir süre sonra bir robot kolu kontrol etmeyi başardı ve kendi yemeğini kendi yiyebilir hale geldi. Bitmedi... Jan, zihniyle makine dünyasını kontrol etmeyi çok sevdiğinden, ABD savunma teknolojileri ajansı DARPA'yla çalışmayı kabul etti. Bugün Jan, beynindeki elektrotlarla simülatörde F-35 uçurabiliyor.

    Anlatacağım son deney, "insandan-insana". 2014 yılında Washington Üniversitesi'nden araştırmacılar, Transkranyal Manyetik Stimülasyon adını verdikleri yöntemle, bir insanın başka bir insana ait parmağı oynayabilmesini sağladılar. Hem de bu bağlantıyı internet üzerinden, birbirinden çok uzakta bulunan iki insan arasında sağladılar. Olağanüstü değil mi?

    Peki bu ne demek? Yakında düşüncelerimizi birbirimize bluetooth ya da kablosuz internet aracılığıyla aktarabilecek, bir anımızı bir başkasının gözlerinin önünde oynatabilecek miyiz? Belki... Sinirbilim araştırmacıları, yukarıda saydığım ve benzeri deneyler nedeniyle, gidişatın oraya doğru olduğunu düşünüyorlar. Ancak söylediğim kadar net bir bilgi aktarımının vadesi uzun ve "yakın gelecekte" pek mümkün görünmüyor.

    İnsan-insan ya da insan-makine etkileşiminin bu boyuta gelmesi bildiğimiz dünyayı kökünden değiştirecek gelişmeler aslında. Yüzlerce kitabı bir saat içinde zihnimize yerleştirmek ya da bir başkasının bilgisini ya da deneyimlerini internetten "indirebildiğimizi" düşünün. Bu durum çalışkanlık veya kültürlülük gibi meziyetleri, eğitim ve öğretim gibi faaliyetleri yeniden tanımlamamıza yol açar. Hele ki bunları sadece belli bir kesim insanların yapabilmesi, eşitlik ve adalet kavramlarını baltalar; ve bambaşka bir elit sınıfını ortaya çıkarabilir.

    Ömrümüz vefa ederse, geleceğin neler getireceğini göreceğiz.

    Learn more about your ad choices. Visit megaphone.fm/adchoices

    7 min
  • MUHABBET TEORİSİ #89: DEVRİDAİM MUHALEFETİ
    Muhabbet Teorisi'nin 89. bölümünde pek çok konuda uzun uzun, güzel güzel sohbet ettik. Önce geçen haftanın haberleri turumuzu gerçekleştirdik. Sonra da devridaim makineleri iddiaları üzerine konuştuk.

    Güneş Sistemi'ndeki yabancı nesne.
    Sophia'a Suudi Arabistan vatandaşlığı
    Yapay zeka hata yaparsa, cezalandırılabilir mi? Kasıtlı kötülük yapabilir mi?
    Makaklarda performansı %40 artıran non-invazif yöntem
    Devridaim makineleri: Sahtekârlık mı? İşbilmezlik mi?
    fMRI bizlere neler kattı? Hafızamız manüpile edilebiliyor mu?

    Önümüzdeki hafta programımız DOME'da, canlı gösteri şeklinde olacak. 5 Kasım'da bekleriz.

     

    Learn more about your ad choices. Visit megaphone.fm/adchoices

    1 hr
  • BİLİM ARASI #6: THESEUS’UN GEMİSİ
    Bundan çok uzun yıllar önce Theseus'un gemisi, Girit'e çıktığı seferden muzaffer dönmüş, zaferin bir anıtı olarak Atina'ya demirlemişti. Elbette zaman kimsenin dostu değildir... Her geçen yıl bu geminin bazı parçaları çürümeye başladı. Anıt olduğu için bakımsız bırakmadılar: Bu çürüyen parçalar yenisiyle mutlaka değiştirildi. Ancak gün geldi, Theseus'un gemisinin değiştirilmedik hiçbir parçası kalmadı. Soru şu: Artık Atina'da hatıra olarak duran gemi, zaferi kazanıp da gelen o efsane gemi midir? Yoksa karşımızda tamamen farklı, yeni bir gemi mi vardır?



    Kimine göre gemi artık o eski gemi değildir. Mesela aynı ırmakta iki kere yıkanılmayacağını düşünen Heraklitos'a göre, gemi daha ertesi gün aynı gemi olmaktan çıkar ve artık yeni bir gemi olur... Kimine göreyse insanlar onu Theseus'un gemisi olarak gördüğü sürece, tanım değişmeyecektir.

    Soruyu çetrefilli hale getirmek de mümkün. Mesela Theseus'un gemisinden sökülen eski parçalarla hemen yanıbaşında yeni bir gemi inşa edilseydi... Hangisi "daha çok" Theseus'un gemisi olurdu?

    Antik Yunan felsefesi deyip geçmeyin. O zamandan bugüne uyarlanabilecek bir "tanımlama sorunuyla" karşı karşıyayız.

    Örneğin beynimizi, içindeki tüm düşünce ağı ve hatıralarla birlikte bir robotun zihnine nakledebilseydik, o robot biz olur muyuz? Beden tamamen farklı ama zihin aynı zihin! Eğer bizi biz yapan düşünce dünyamız, anılarımız, yani zihnimizse, bu soruya yanıtımız evet olmalı... Yok eğer biz kendimizi ancak "insan bedenimizle" tanımlayabiliyorsak, yanıtımız "hayır" olmalı.

    Daha çetrefilli bir soru sorayım: Diyelim vefat ettik ancak tıp öyle ilerlemiş ki... Bizi vakit kaybetmeden kök hücrelerimizden yeniden vücuda getirebilmişler. Üstelik az evvel robota naklettiğimiz tüm o veriler de, yeni kafatasımızın içindeki yeni beynimize bir şekilde nakledilebilmiş. Bu defa hem beden hem de zihin bir öncekinin aynı... Peki bu taze beden biz olur muyuz?

    İşte başka bir kafa karıştırıcı soru daha: Diyelim ışınlanma makinesi bir şekilde mümkün oldu. Biz de bayram ziyareti için memlekete ışınlanacağız. Aksilik bu ya, tam biz ışınlanırken bir arıza meydana geldi makinede. Ancak bu arıza öyle bir arıza ki, biz gurbette yok olmadık ama sılada da bir kopyamız oluşuluverdi. Şimdi bizden iki tane var... Aynı beden. Aynı zihin. Her şeyiyle biri diğerinin kopyası. Hangisi biziz? Bu iki şahıs aynı kişi midir? İlk andan itibaren farklı deneyimlere sahip olacaklarından, artık bambaşka iki kişi midir? Sizce hangisi daha "biz"dir? Giden mi? Kalan mı?

    Bu soruların doğru yanıtları yok elbette. Her birine "evet" demek için de "hayır" demek için de pek çok neden var. Evetler de, hayırlar da mantık yürütmeleriyle desteklenebilir ya da çürütülebilir... Kim ne derse desin, en nihayetinde bir yanıtı diğerine tercih etmek için bireysel nedenleriniz olabilir. Zira aslnda bir şekilde bu soruların hepsi "ben kimim?" sorusuyla da ilişkili... Kimi zihninden, kimi bedeninden bilir kendini...

    Konu da soru da "bizimle" alakalı olunca, bir yanıt bulmak kolay gelebilir. Peki ya sevdiklerimiz için konuşacak olursak? Sevgili, eş, anne, kardeş... Tüm senaryoları bir de yakınlarınız için düşünün. Kimi, hangi şartlarda, aynı kişi olarak kabul ederdiniz?

    * * *

    Bu hafta Bilim Arası'nda yanıtlarla değil, sorularla geldik. Belki bir kez daha dinleyip her bir soru üzerinde uzun uzun düşünmek isteyebilirsiniz.

    Bitirmeden önce son bir soru daha: Eğer bu metni ben yazıp okumuş olmasaydım, yani bir bilgisayar yazmış ve sesimi taklit ederek bu kaydı üretmiş olsaydı, sizin için bir şey değişir miydi?



    Yazan ve Seslendiren: Tevfik Uyar

    Kurgu ve Montaj: Kübra Karacan

    Müzik: http://www.bensound.com (CC)

    Learn more about your ad choices. Visit megaphone.fm/adchoices

    6 min
  • AÇIK BİLİM PODCAST “EKONOMİ NOBELİ” ÖZEL YAYINI
    2017 Ekonomi Nobeli'nin ilan edildiği gün yayıncılarımızdan Tevfik Uyar'ın Periscope hesabından yaptığı canlı yayını Podcast abonelerimize de ulaştıralım diye kanalımıza koyduk.

    Nobel Ekonomi ödülü neden Richard Thaler'e verildi? Kendisinin literatüre katkıları neler? Dürtme teorisi nedir? Nerelerde kullanılmıştır?



    İyi seyiler.

     



    Youtube'dan izlemek isterseniz:

    https://www.youtube.com/watch?v=N1eWw4jVqwg

     

    Learn more about your ad choices. Visit megaphone.fm/adchoices

    31 min
  • NB #10: SİNİRBİLİM VE SİNEMA
    NöroBlog Podcast'in 10. Bölümünde sinirbilim ve sinemayı, bir başka deyişle nörosinemayı konuştuk.

    Sinirbilim teknikleri sayesinde tüm insanları etkileyebilen filmler yapmak mümkün mü?
    Propaganda filmleri ve nöromarketing bu işin neresinde?
    Nörosinema nasıl gelişti? Kuleshov etkisi nedir?
    Gelecekte nörosinema nereye doğru gider, etik ihlaller nerede başlar?

    Karşınızda tüm bunları konuştuğumuz NöroBlog Podcast bölümümüz.

    İyi izlemeler, iyi dinlemeler...

     

     

    Learn more about your ad choices. Visit megaphone.fm/adchoices

    39 min
  • MUHABBET TEORİSİ #88: BİTKİLER… BİTKİLERİMİZ!
    Sentetik ama faydalı program Muhabbet Teorisi'nde bu hafta dolu dolu geçti...

    Köpekler insan duygularını gerçekten anlıyor mu? Duyguların türler arası aktarımı.
    Tarım sanılandan on binlerce yıl önce başlamış olabilir mi?
    Muhafazakârlıktan liberalizme...
    Açık Bilim hareketi ve bilim yayıncılarının haksız kazançları
    "Pek faideli" otların ortaya çıkan zararları...
    David Cox'un "Bilincin Bilimi" konferansı davetine yanıtı.

     

    Learn more about your ad choices. Visit megaphone.fm/adchoices

    1 hr 2 min
  • BİLİM ARASI #5: PEKİ BİZ ŞİMDİ SİMÜLASYONDA MIYIZ?
    Her geçen gün daha gerçekçi olan bilgisayar oyunlarına bakınca, insan merak ediyor: Acaba bir gün oyunlarda tüm bilincimizle sanal bir karakter olarak yer alabilir miyiz... Peki... Ya zaten böyle bir oyunun içindeysek?



    Çağımızın önemli girişimcilerinden Elon Musk'ın simülasyonda yaşıyor olabileceğimizi söylemesiyle milyonların gündemine oturan bu şüphe yeni değil. Bugünlerde popüler olan "dijital simülasyon" fikri... Oysa tarihte, başka akıllı canlıların tiyatrosunda yaşadığımızı öne sürmüş olan pek çok hipotez var.

    Mesela dinler. Aslına bakarsanız cennet cehennem fikrine dayanan bütün dinler, insanların geçici bir simülasyonda olduklarını varsayar. Bu dinlere göre esas sonsuz yaşam, bu fani simülasyonu terk ettikten sonra başlayacak. Başka bir deyişle: Bu dinlerin mensuplarına göre Tanrı'nın simülasyonundayız.

    Bir de hayvanat bahçesi hipotezi var. Uzayı keşfimizin hızlandığı 20. yüzyıl başlarında öne sürülen bu hipoteze göre; Dünyamız başka bir gelişmiş medeniyetin laboratuvarı olabilir...

    Peki günümüzde simülasyon hipotezi dediğimizde neyi anlıyoruz?

    Siberpunk edebiyatının büyük ustası William Gibson'un Sprawl üçlemesinde "siberuzay" olarak kurguladığı, meşhur Matrix üçlemesine de zemin oluşturan, "dijital fiziksel gerçekliği" anlıyoruz... Yani dünyamızın ve hatta tüm evrenin bilgisayar ortamında yaratıldığı, bizlerin de bu bilgisayar içerisindeki "simüle edilmiş bireyler" olabileceği fikrini. Elbette "somut kanıtı" olmayan bu fikir, o kadar da imkânsız değil. Beynimizin gerçekliği duyu organlarımızdan aktarılan elektrik sinyalleriyle algıladığını biliyoruz. Şizofrenlerde olduğu gibi, beyin kimyası değişince bu gerçekliğin değişebileceğini de. Teknoloji böyle ilerlemeye devam ederse insan beyni ile bilgisayarlar arasında muazzam bir iletişim kurabileceğimizden de ümidimiz var. Yani, bu dünyada bir simülasyonda olalım ya da olmayalım, bir gün bizlerin gerçekçi simülasyonlar oluşturmayı başaracağından şüphe yok. Peki ya bu noktaya zaten ulaşıldıysa?

    Eğer bir simülasyondaysak, sorumuz "simülasyonu yapan ve bizleri içine tıkanlar kimler?" haline geliveriyor.

    Hayvanat bahçesi hipotezine göre "gelişmiş uzaylı medeniyetler"di. Bunun bir türevi olan, Stephen Baxter tarafından ileri sürülmüş "Planetaryum Hipotezi"ne göre, zaten gezegenimiz başlı başına bir simülasyon içerisinde ve bizler de deney faresiyiz. Gözlemlediğimizi sandığımız evren de bize izletilen bir film (ve bu yüzden de uzayda başka bir medeniyet olmadığını düşünüyoruz. Yani "madem uzaylılar bu kadar bol, hani neredeler?" diye soran Fermi'ye de bir yanıt aslında).

    Felsefeci Nick Bostrom'a göreyse, simülasyonun mimarları bizzat torunlarımız olabilir. Teknolojide çok ilerilere erişmiş torunlarımızın, geçmişini anlamak istedikleri için atalarını simüle etmeleri gayet olası. Hatta torunlarımız artık insandan öte bir forma geçmiş olabilirler ve bu simülasyonu "önceki formlarını" merak ettikleri için kurmuş olabilirler.

    Bilimkurgu dünyasına bakarsak konunun daha başka açılardan işlendiğini görüyoruz. Mesela Matrix üçlemesinde, simülasyonu kontrolden çıkmış yapay zekâ toplumu yaratıyor. Amaçları da insanlardan enerji elde etmek ve bunu yapabilmek için de insanları "gerçek dünya" sandıkları bir hapishanede tutuyorlar.

    Daha kötüsünü de ben söyleyeyim: Belki de bizim simülasyonumuz herkesin simülasyon üretebildiği bir çağda, simülasyon dersi için proje hazırlayan bir çocuğun ürünüdür. Ve siz bunu dinlerken dersin öğretmeni projeyi beğenmeyerek "kendi gezegenini bu kadar hor kullanan ve yok eden gerizekâlı bu tür hiç mantıklı olmamış. Bence bunu sil ve git ödevini yeniden yap" diyebilir.

    Yeri gelmişken, planetaryum hipotezini konu alan "Yüz Elli" adlı bir öyküm var. Ödül de alan bu öyküyü internetten ve "Tek Kişilik Firar" adlı kitabımdan okuyabilirsiniz.



    Learn more about your ad choices. Visit megaphone.fm/adchoices

    6 min
  • MUHABBET TEORİSİ #87: LIGO, HAUMEA VE BAĞDAT PİLİ!
    Gezegen öncesi diskte oluştuğu ilk dakikalardan bu yana halkaları olan Podcast yayını Muhabbet Teorisi'nde bu hafta önce yakınlarda gerçekleşen bilimsel gelişmelere değindik. Sonrasında da programımızın konusu olarak "Bağdat Pili" mevzuunu ele aldık.



    Muhabbet Teorisi'nde bundan sonra tüm programı tek bir konuya ayırmamayı, öncesinde 15-20 dakika kadar çıkan haftanın haberlerini ele almak istiyoruz. Bu program da yeni formata geçiş basamağı niteliği taşıyor.

    Bu arada artık Patreon'dayız ve kısa sürede ilk hedefimize ulaştık. 1 Kasım'dan sonra sizlere yeni sunucumuzdan sesleneceğiz.

    İyi haftalar!

     

    Learn more about your ad choices. Visit megaphone.fm/adchoices

    1 hr
  • BİLİM ARASI #4: ON ÜÇÜNCÜ CUMA
    Dün tarihlerden 13 Ekim 2017 idi ve günlerden de cumaydı... Türkiye için değil ama, batı ülkelerindeki bazı kesimler için bunun bir önemi var.



    Bu ülkelerde ayın 13'ünün cumaya denk gelmesi "uğursuzluk" sebebi olarak sayılır. 13. cuma olarak adlandırılan bu günlerde bazı insanların "talihsizlik" korkusu o kadar yoğundur ki, literatüre yunanca adıyla paraskevidekatriaphobia, yani 13. cuma korkusu olarak geçmiştir.

    Aslında bu korkunun esas bileşeni 13 sayısıdır. Yani 13 korkusu (ki o da triskaidekaphobia olarak anılır). Tahminlere göre on üç sayısını uğursuz saymanın kökeni hristiyanlığa dayanır ve sebebi İsa'nın son akşam yemeğinde kendisine 12 kişinin eşlik etmesidir. Ortaçağ'da ortaya çıktığı düşünülen bu korkunun "on üç kişi bir araya gelirse başlarına bir şey gelir" gibi batıl bir inançla başladığı düşünülüyor.

    Cuma gününün uğursuz olarak addedilmesinin nedeniyse, İsa'nın bir cuma günü çarmıha gerilmesidir. Ancak bu iki farklı uğursuzluğu kombine edip 13. cumadan korkmanın örneklerine 19. yüzyıla dek rastlanmıyor.

    13 korkusu bazı batı ülkelerinde tahmin edemeyeceğiniz kadar yaygındır. ABD'deki otellerde asansöre bindiğiniz zaman 13. kat olmadığını görerek şaşırabilirsiniz. Bazı havayolu şirketleri, koltuk sıralarında 13'e yer vermez. Bu havayolu şirketleri öyle küçük havayolu şirketleri değil. 2009 yılına ait bir makaleye göre AirFrance, Iberia, Ryanair, AirTran, Continental, Air New Zealand, Lufthansa ve Alaska Havayolları bu gruba dahil. Havayolu yönetiminin ve orada çalışan emniyet mühendislerinin bu sayının gerçekten uğursuz olduğuna inanarak böyle bir karar aldıklarını düşünmeyin. Konu tamamen "yolcu algısı" ile ilgili. Zira bu şirketlerin bazılarında 17 no'lu koltuk sırası da yok, çünkü İtalyanlar için uğursuz sayı 13 değil 17... Evet yanlış duymadınız. Ülkemizde özellikle Amerikan sineması izlendiği için hep 13. cumayı duyuyoruz. Oysa batı kültüründe bu "uğursuz gün" batıl inancı çeşitlilik gösteriyor. İtalyanlara göre 17. cuma uğursuzken, İspanyol ve Yunanlılara göre 13. Salı!

    Havayolu şirketleri bir yana... Devletler de bazı düzenlemelerinde 13'ün uğursuzluğunu, -ya da en azından vatandaşlarının bu uğursuzluğa olan inançlarını- dikkate alabiliyor. İrlanda Cumhuriyeti'nin 2013 yılında araç plaka sistemini değiştirmesi buna iyi bir örnektir. Plaka verirken aracın tescil yılını plakanın ilk iki hanesinde gösteren İrlanda Cumhuriyeti, 2013 yılındaki plakaları "araç alımında çekince yaratır" gerekçesiyle "üç haneli" sisteme geçmiş ve o yılın plakalarını 13 yerine, yılın hangi yarısında tescillendiğini gösterecek biçimde, 131 ve 132 ile başlatmış.

    Böylesine irrasyonel bir inancı besleyen tarihi olaylar yok değil. Örneğin Apollo 13 kazası, 13 korkusuna sahip Amerikalılar için bir delil niteliğine sahip. 2015 yılında Paris'te gerçekleşen terörist saldırının 13 Kasım'da bir cuma günü gerçekleşmesi de bazı Avrupalılar için öyle... Tarihte daha gerilere gidildiğinde bir triskaidekafobiğin sizi ikna etmek için buabileceği daha pek çok örnek var. Elbette bunların hepsi "teyit önyargısı" içerir: Yani inanç veya iddia sahibinin, sadece kendini teyit eden örnekleri seçmesinin sonucudur. Zaten düşünürseniz, şu hayatta 13 sayısı ve Cuma günüyle hiç ilgisi olmayan bir çok felaket bulabileceğiniz gibi, 13 ve Cuma ile ilişkili pek çok güzel hadiseye de rastlayabilirsiniz. 13'ün ya da cumanın neden uğursuzluk getireceğiyle ilgili mantıklı bir nedensel açıklama da mevcut değildir.

    Türkiye'de dile getirilen ilginç bir argümana da yeri gelmişken yer verelim: Türkiye'de bazı dini çevreler, batılıların 13. cumayı uğursuz saymalarını başka nedenlere bağlarlar. Bu çevrelere göre 13'ün batılılarca uğursuz sayılmasının nedeni, islam peygamberinin 571'de doğması ve İstanbul'un 1453'te fethedilmesidir, ve bu yılların sayı değerleri toplamı 13'tür.

    Uğur ve uğursuzluk inancı tamamen batıldır. Altında mantıklı,

    Learn more about your ad choices. Visit megaphone.fm/adchoices

    7 min

About Açık Bilim Podcast

From the publisher's feed

Açık Bilim Podcast, bağımsız bir bilim medyasıdır. Sesli podcast yayınlarıyla hemen her hafta güncellenir.