
Sign up to save your podcasts
Or


Bir zamanlar, anne ve babasıyla mutlu mesut yaşayan güzeller güzeli bir kız varmış. Ne yazık ki, bir gün kızın annesi ölmüş ve babası başka bir kadınla evlenmiş. Bu kadın çok kötü kalpli bir kadınmış ve kızı da hiç sevmezmiş. Kocasının iş için uzaklara gittiği bir vakitte kıza bir tuzak kurmuş. Kötü kalpli üvey anne, kızını kız kardeşine bir şeyler alması için yollayacakmış, fakat kadının kız kardeşi aslında Babayaga adında bir cadıymış...
Bir varmış, bir yokmuş... Çok uzaklarda, insanların ağaçları kesmediği, onlara zarar vermediği kocaman bir orman varmış. Ağaçlar, bitkiler ve bir sürü hayvan bir arada yaşarmış. Bu hayvanlar arasında bir de karga varmış. Bir gün, karga gecenin karanlığında uçarken bir papağanla çarpışmış ve onun rengarenk tüylerinden çok etkilenmiş. Kendi tüylerinin de böyle rengarenk olmasını istiyormuş. Düşünmüş, düşünmüş, düşünmüş... ve bir çözüm bulmuş. Terzi baykuşun yanına gidecekmiş...
Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanlarda alçak gönüllü ve adaletli bir hakan yaşarmış. Bir de kızı varmış. Ancak kızı hiçbir şeyden mutlu olmaz, hiç kimseyi beğenmezmiş. Bu sebeple ülkede kimse Sultan'ı sevmezmiş. Kibirli Sultan ile evlenmek isteyen çokmuş, ancak O kimseyi beğenmezmiş. Hakan, artık kızının evlenip barklanmasını istiyormuş. Bunun için diğer ülkelerin hakanlarını çağırtıp bir ziyafet verdirmiş. Ziyafet sırasında Sultan'a misafirlerden birisini seçmesini ve onunla evlenmesini istemiş. Sultan, gece boyunca misafirlere bakıp her birini bir sebepten elemiş. Ancak bir misafir var ki, onun yüzüne baktığında kahkahalarla gülmeye başlamış...
Bir varmış, bir yokmuş... Yaşlı balıkçı, sabah erkenden nehrin kenarına
iner ve bütün gün balık avlarmış, ancak tüm gün uğraşsa da 1-2 tane balık ancak yakalayabilirmiş. Bir gün yine nehir kenarında avlanırken gökyüzünde kırmızı kanatlı büyük bir kuş görmüş. Bunun özel bir kuş olduğunu hemen anlamış. Gördüğü, kırmızı kanatlı bir baykuşmuş. Bu kuş fakirlere yardım edermiş. Baykuş, bütün gün balıkçıyı izlemiş. Balıkçı sadece bir küçük bir balık yakalayabilmiş o gün. Baykuş, balıkçının tüm gün çabalayıp tek bir balık yakalamasına razı olmamış ve balıkçıya söz vermiş.Ona her gün bir altın getirecekmiş...
Ayakları olan yürür, kanatları olan uçarmış. Kanatları olup uçan kuşların arasında küçük bir kuş varmış. Gelin görün ki, Karakuş'un hiç arkadaşı yokmuş. Ne zaman konuşmaya başlasa çirkin sesi yüzünden herkes ondan kaçarmış. Sadece hayvanlar değil. Papatyalar, göller... Hiçbirisi onunla arkadaşlık etmek istemezmiş. Derken birgün ormanda yaşlı bülbüle rastlamış...
Zamanın birinde, ülkelerin birinde güzeller güzeli bir prenses varmış. Prenses başka bir ülkenin prensi ile evlenecekmiş. Kraliçe kızına birçok ve bir nedime vermiş. Yolculuk zamanı gelmiş ve Prenses ile Nedime Prensin ülkesine doğru yola çıkmış...
Gazi Mustafa Kemal Paşa, bir Yalova ziyareti sırasında sahilde gördüğü çınarı çok beğenir ve yanına bir köşk yapılmasını ister. Köşk tamamlanır ve Atatürk ziyaretleri sırasında köşkü sıkça kullanmaya başlar. Bir gün köşkteki odasından çınar ağacını seyretmektedir. Ağacın yanına elinde testeresiyle bir bahçıvanın yaklaştığını görür. Bahçıvan ağacı kesmeye başlamak üzereyken Atatürk pencereden seslenerek durmasını emreder...
Çok uzaklarda bir köy varmış. Köy, kırmızı kiremitli damlı evleri, tarlalarında ürünleri, yemyeşil ağaçların olduğu çok güzel bir köymüş ve bu köyde insanlar çok mutlu yaşarmış. Ta ki, bir gün çayı fareler istila etmiş. İnsanlar nereye baksa fareleri görüyormuş. Evlerde, sokaklarda, tarlalarda çalılarda her yerdelermiş. İnsanlar farelerle mücadele edemeyince köyün muhtarına gitmişler. Farelerden kurtulmanın çözüm yollarını konuşurlarken akıllarına ilk gelen kediler olmuş. Evet, kediler farelerle mücadele edermiş, lakin fareler o kadar çokmuş ki yeterli sayıda kedi yokmuş. Bir gün köye elinde kavalıyla uzun boylu sert bakışlı bir adam gelmiş. Adam köyün muhtarının yanına gitmiş. "Merhaba muhtar bey! Duyduğuma göre köyü fareler istila etmiş. İsterseniz sizi farelerden kurtarabilirim. Tabii ki bedelini vermek şartıyla..."
Siz diyin doğuda, ben diyeyim batıda bir ülkede, Keloğlan ile anacığı yaşarmış. Keloğlan'ın anası saray mutfağında aşçıymış. Birbirinden güzel, birbirinden lezzetli yemekler yaparmış. Keloğlan pek çalışamazmış. Oduncuda çalışsa baltayı savuramaz, değirmende çalışsa çuvalı kaldıramazmış. Çünkü çok cılız, çok zayıfmış. Lakin bizim Keloğlan şehzadenin en yakın arkadaşıymış. Bolca sohbet edip konuşurlarmış. Bir gün Şehzade ile Keloğlan sarayın bahçesinde dolaşırlarken Padişah yanlarına gelmiş. "Oğlum artık büyüdün, bir yetişkinsin. Saraydan çık, ülkeyi gez dolaş, öğren. Ama sakın ola ki huysuz devin ormanına gitme! Farzedelim ki gittin. Sakın ola ki bir şey yiyip içme! Bunları unutma!" demiş...
Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanlarda bir balıkçı yaşarmı. Balıkçı, sabahın tazeliği kadar genç, ayın 14’ü kadar yakışıklıymış. Balıkçının sevdalandığı, güzeller güzeli bir kız varmış. Lakin kız, balıkçıya hiç değer vermezmiş. Kız çevresindekilere "Kadın güzel olmalı, erkek yiğit, mert, güçlü ve kuvvetli olmalı" der, balıkçıyı aşağılarmış. Balıkçının peşinde onu seven, onunla evlenmek isteyen onlarca kız olmasına rağmen onun gönlü sevdiğinden başkasını görmezmiş. Sevgisine karşılık bulamayan balıkçı üzüntüden uyku uyuyamaz olmuş. Geceleri sandalında geçirmeye başlamış. Bir gece sandalında sırtüstü uzanmış yıldızları seyrederken sudan çıkan uçan bir balık sandala düşmüş. Altın gibi parlayan balık Balıkçı'nın ödünü patlamış. Üstüne üstük bir de konuşunca balıkçının gözleri faltaşı gibi açılmış...
From the publisher's feed