
Sign up to save your podcasts
Or


Anlatıldığına göre bir zamanlar, bir kış günü şiddetli bir tipi varmış. Tipide birbirini tanımayan üç adam yolunu kaybedip gördükleri bir kulübeye sığınmışlar. Kulübeye sığınan, birbirini hiç tanımayan üç adamdan biri ipek tüccarı, biri mücevher tüccarı, bir diğeri de yanında yükü olmayan sadece içinde birkaç bıçağın olduğu deri bir torbası olan tahta oymacısıymış. Adamlar bir süre kulübede oturunca sıkılmışlar. Oymacı kulübeyi dolaşırken bulduğu odunları ocağa taşımış. Dumanın çıkması için küçük bir pencere açmış. Açılan pencereden o köşeye gün ışığı girmiş. Oymacı bakmış ki gün ışığının vurduğu köşede uzun bir odun parçası var. Odunu görünce çok istediği ve bir türlü gerçekleştiremediği, hep ertelediği kadın heykelini hatırlamış. Heykeli yapmak için büyük bir istek duymuş. Oduna baktığında sanki odunun içinde bir kadın görmüş. Kadını açığa çıkaracak ve onu özgürlüğüne kavuşturacakmış...
Leonardo Da Vinci, Son Akşam Yemeği adlı eserini resmederken büyük bir zorlukla karşılaşır. Resmi yarıda bırakır ve model aramaya başlar...
Bir zamanlar, çok uzaklarda; kışın karla kaplı, ilkbaharda rengarenk kır çiçeklerinin açtığı yemyeşil tepelerle çevrede bir vadi varmış. Bu vadi "Büyülü Vadi" diye bilinirmiş. Bu isimle bilinmesinin nedeni vadide bulunan bir dükkan ve bu dükkanda yaşanan ilginç olaylarmış. Dükkanın ünü dünyanın dört bir tarafına yayılmış. Herkes bu dükkana "Büyülü Dükkan" dermiş. Dükkan, dört duvarında kırmızı panjurlu pencerelerin olduğu 100 yıllık ahşap bir yapıymış. Dükkana üç basamak merdivenin açıldığı verandadan girilirmiş. Kapıdan girince çok büyük bir oda, odada bir çok kitabın olduğu kütüphane, masa, sandalye, sallanan koltuk ve bir çok eşya bulunurmuş. Eşyalar öyle güzel yerleştirilmiş ki görenler rahatsız olmazmış. Dükkanın arkaya bakan duvarında bir kapı, kapının ardında mutfak banyo ve yatak odası bulunurmuş. Bu kapı her zaman kapalı olurmuş. Beyaz saçlı, beyaz sakallı ihtiyar satıcı gelen hiçbir müşteriyi geri çevirmezmiş. Müşteriler bu dükkandan hayal ettikleri ve istedikleri her şeyi alabilirmiş. Tabii ki bedelini ödemek şartıyla. Bu bedeli satıcı konuşmaya başladıktan sonra belirlermiş. Lakin bu bedel hiçbir zaman maddi, yani para olmazmış...
"Yolunacak kaz" deyiminin anlamı nereden geliyor, hiç merak ettiniz mi? O halde dinleyin!
Bir varmış, bir yokmuş. Küçücük kulübesinde tek başına yaşayan küçücük bir ninecik varmış. Bir gün kulübesinin önünü süpürürken yerde bir bakla tanesi bulmuş. Almış eline baklacığı, düşünmüş ne yapayım diye. Satsam olmaz pişirsem karnım doymaz. En iyisi ben bu baklacığı ekeyim. Baklalar olunca onları toplar, yemek yaparım diye düşünmüş. Baklacığı güzelce toprağa ekmiş. Can suyunu vermeyi de unutmamış. Birkaç gün sonra baklacık başını toprağın üzerine uzatmış. Yalnız baklacık öyle hızlı büyüyormuş ki bir hafta sonra boyu kulübenin boyunu geçmiş...
Gazi Mustafa Kemal Paşa, bir Yalova gezisi sırasında sahilde gördüğü bir çınar ağacını çok sever ve ağacın yanına bir köşk yapılmasını ister. Köşk inşa edilir ve Atatürk köşkü sık sık ziyaret edip köşkte vakit geçirir. Bir gün köşkün penceresinden ulu çınarı seyrederken bahçıvanın elinde testere ile ağaca yaklaştığını görür. Bahçıvan ağacı kesmek üzereyken Atatürk pencereden bahçıvana seslenir ve durmasını emreder...
"Yok devenin başı" deyiminin anlamı nereden geliyor, hiç merak ettiniz mi? O halde dinleyin!
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, diyarın birinde Çoban Ahmet adında biri yaşarmış. Çoban Ahmet’in yaşlı babası avcıymış. Bir gün babası "Oğlum. Vakti zamanı gelince sen de benim gibi avcı olacaksın. Sakın ola ki, şu karşıdaki dağa gitme!" diye vasiyette bulunmuş. Kısa bir süre sonra Ahmet'in babası ölmüş Günler günleri kovalamış. Ahmet o kadar üzgünmüş ki, babasından miras kalan ok ve yayı alıp ava çıkmış. İşte o günden sonra bizim Çoban Ahmet olmuş Avcı Ahmet. Bir gün Avcı Ahmet avlanmaya gitmiş. Sabahtan akşama kadar hiçbir şey avlayamamış. Dolaşırken babasının gitme dediği dağı görmüş. Merak etmiş, neden babası o dağa gitmesini istemiş. Ertesi gün sabahleyin Avcı Ahmet merakına yenilip dağa doğru bir yolculuğa başlamış.
"Ye Mehmet ye" deyiminin anlamı nereden geliyor, hiç merak ettiniz mi? O halde dinleyin!
Zamanın birinde, bir köyde Hasan adında bir adam yaşarmış. Hasan o kadar yoksulmuş ki, köy halkı ona Yoksul Hasan dermiş.Nasıl olduğu bilinmez, Hasan’ın elini üç altın lira geçmiş. Haberi köyün ağası da duymuş. Köy olursa ağası olmaz olur mu! Ağa kıskanmış. Ne yapıp edip Hasan’ın elindeki üç altın lirayı almalı diyerek Hasan'ı yemeğe çağırmış...
From the publisher's feed