
Sign up to save your podcasts
Or


Pelin Batu'dan dinlediğim, fakat yoğunluktan zamanında yükleyemediğim, 21 Aralık'ta kutlanan "Nardugan" günü hakkında kısa bir bilgi. İyi dinlemeler!
Zamanın birinde, ülke padişahının kömür gözlü, gece karanlığı gibi uzun saçları, dolunay kadar güzel yüzlü ve sülün gibi uzun boylu güzeller güzeli bir kızı varmış. Padişah kızının üzerine titrer onu çok ama çok severmiş. Prenses güzel olduğu kadar becerekiliymiş de. Elinden dikiş, nakış gibi ince bir çok iş de gelirmiş. Bir gün bahçede dikiş dikerken parmağındanki dikiş yüzüğünü dikiş tablasına bırakmış. Bir anda gökten beyaz bir güvercin uçuverip dikiş yüzüğünü kapmış ve uçup gitmiş. Bu olay takip eden birkaç günde de beyaz güvercinin bir anda gökten bitip Prenses’in çeşitli eşyalarını alıp götürmesiyle devam etmiş. Beyaz güvercin o kadar güzelmiş ki, Prenses ona aşık olmuş ve aşkından yataklara düşmüş. Dadısına her şeyi anlatmış. Lakin padişah babasına söylememesi için ondan söz almış. Ülkedeki en iyi hekimleri tutan padişah ne yaptıysa kızını iyileştirememiş. Çaresiz padişah’ın huzuruna bir gün bir alim çıkmış ve ondan şehrin ortasına şifalı suları olan bir hamam yaptırmasını tavsiye etmiş…
Bir zamanlar, çok uzaklarda bir ülkede Akiko ve ailesi mutlu mesut yaşarlarmış. Gelin görün ki, Akiko’nun annesinin vefat etmesiyle yaşamlarına bir gölge düşmüş. Zaman içinde Akiko’nun annesine olan özlemi ve dolayısıyla kederi artmış. Bir süre sonra Akiko’nun babası başka bir kadınla evlenmiş. Bu kadın, Akiko’nun güzelliğini kıskanırmış. Ona en zorlu ev işlerini yaptırır ve bir şekilde onun hep canını sıkmaya çalışırmış. Kadın ne yapmış etmiş ve Akiko’yu evden kovdurmuş. Üzgün ve çaresiz Akiko evden ayrılıp bir bilinmezliğe doğru yola çıkmış… Bir kasabadan başka birine yürüyüp bir iş ve barınak bulmaya çalışsa da başarılı olamamış ve umudunu tamamen yitirmiş. Bitap bir halde bir ormandan geçerken oracığa uzanıverip bir kurtun gelip kendisini yemesi beklemeye başlamış. Bilinci yarı açık, hayal ve gerçek dünya arasında zihni gidip gelirken insan boyunda mor renkli bir kurtun yanı başında dolaştığını fark etmiş…
Bir varmış, bir yokmuş… Uzaklarda yemyeşil ağaçlarla kaplı bir ormanda bir karga yaşarmış. Siyah tüyleri, siyah gagası, siyah gözleri varmış. Gelin görün ki, ne görünüşünü ne de karga sesini hiç beğenmezmiş. Bir gün ağzındaki peyniri kurnaz tilkiye kaptıran karga zekasını da beğenmez olmuş. Günlerden bir gün, ormanda uçarken bir tavus kuşuna rastlamış ve onun güzel tüylerinden, ihtişamından çok etkilenmiş…
Eski zamanlarda bir köyde, Viktor adında bir delikanlı yaşarmış. Bir gün yolda giderken güzeller güzeli bir kızla karşılaşmış Viktor. Adi Hanna imiş. Sürpriz bir şekilde evlenmeye karar vermişler. Mutlu mesut yaşıyorlarmış. Ta ki ülkenin hükümdarı Hanna’yı görüp O’na aşık olana kadar…
Evvel zamanda yaşlı adam ve oğlu yaşarlarmış. Bir gün yaşlı adam hastalanmış. Vasiyet olarak ise oğluna vefatından sonra bir akıl hocası bulmasını ve ondan üç öğüt almasını tembihlemiş ve kısa bir zaman sonra yaşlı adam hayata gözlerini yummuş. Babasından kalan 300 parayı da yanına alan oğlan, babasının vasiyet ettiği üç öğüdü almak için yollara düşmüş...
Bir dağın eteklerinde yaşayan anne tilki ve üç yavrusu varmış. Üç yavru tilki de biraz korkaklarmış. Mağaralarından dışarı her çıktıklarında, yavrular başlarını yukarı kaldırıp dağın zirvesini görmeye çalışırlar ama bir türlü başarılı olamazlarmış. Annelerine sorduklarında ise anne tilki onlara dağın zirvesinde bilge bir kurt olduğunu ve onun bir cesaret sandığı taşıdığı hikayesini anlatmış. Günlerden bir gün anne tilki yemek aramaya çıktığında yavrular kararlarını vermişler. Dağın zirvesine varıp bilge kurtu bulacak ve cesaret sandığından kendilerinde eksik olan cesareti alacaklarmış...
Bir zamanlar, ülkenin birinde çok varlıklı, zengin ve asilzade bir adam yaşarmış. Adamın bir de bir oğlu varmış. Adı Osman’mış. Osman delikanlılık çağına geldiğinde babası hayata gözlerini yummuş. İyi kalpli ama tecrübesiz Osman, kötü arkadaşlarının sözlerine uyup tüm servetini saçmış savurmuş ve beş parasız kalmış. Ne iş bulsa yapmaya başlamış. Irgatlık, inşaat işçiliği ve daha birçokları… Günlerden bir gün, dinlenen Osman’ın yanına iyi giyimli bir delikanlı yaklaşmış ve inşaatta çalışıp çalışmadığını sormuş. Biraz konuşmadan sonra delikanlı Osman’a çok çekici bir teklifte bulunmuş…
Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit atarken hamam içinde.. Ülkenin birisinde Mesut adında bir zanaatkar yaşarmış. Çelik çömlek satarak geçimini sağlarmış. Yağmur bir günde, Mesut, dükkanına giren bir sarraftan borç almak zorunda kalmış. Karşılığında ise sarrafa babasından kalan elma işlemeli gümüş bir tabağı rehin vermiş ve sarraf dükkandan ayrılmış. Olayları dışardan izleyen dükkan komşusu hemen Mesut'un yanına gelerek O'na iki akçe borç vermiş ve gidip tabağı sarraftan geri almasını söylemiş. Çünkü Mesut'un bilmediği bir şey varmış. Padişah elma işlemeli gümüş bir tabak almak istiyormuş. Tam da Mesut'un babasından yadigar kalan o tabak gibi...
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Cinler cirit oynarken eski hamam içinde... Yaşlı adamın karısı vefat etmiş. Adam kızıyla bir başına kalmış. Sonrasında yaşlı adam tek bir kızı olan dul bir kadınla evlenmiş. Fakat bu kadın kötü niyetli bir kadınmış. Yaşlı adamın kızına pek iyi davranmazmış.
Aylar aylar geçmiş... Günlerden bir gün kadın yine kocasına kızını bu evden uzaklaştırmasını söylemiş. Yaşlı adam karısının ısrarlarına dayanamamış ve kızını uzaklarda bir bozkıra götürüp bırakmış. Kız babasının yaptığına o kadar üzülmüş ki, bir ağacın altına oturup ağlamaya başlamış. Hıçkırıkları izin verdikçe ağaçtan gelen çıtırtıları duymuş. Çıtırtılar gittikçe yaklaşmış ve arkasında bir ses işitmiş. "Korkma güzel kız!"
From the publisher's feed