Bu bölümde, Atatürk’ün devlet eliyle—üstelik kendi rızası ve katılımıyla—nasıl “tapınılan ilahî bir varlık” mertebesine çıkarıldığını metinler, programlar ve resmî yayım pratikleri üzerinden okuyacağız. Amacımız slogan değil, belge dilinin kendisi.
Önce manzarayı netleştirelim: Sahnede yalnızca bireysel taşkın övgüler yok. Müfredattan tiyatroya, roman ve piyeslerden resmî tören senaryolarına, radyo programlarından ders kitaplarına kadar örgütlü ve sürekli bir dil akışı var. Bu dil, “önder/komutan” söyleminden hızla “kutsal/ilahî” söylemine tırmanıyor ve normalize ediliyor.
Arşivlerde karşımıza çıkan bir miting örneği, kitle dilinin eşiğini gösterir:
“Atatürk mucizelere ve insanlığın üstüne çıkan bir kahraman… Bütün bir gençlik namına söylüyorum: Atatürk, ulu gazimiz, biz sana tapıyoruz… Hepimiz seni yaşatmak için kan vereceğiz, can…”
Bu tür tezahürat, münferit bir coşku değil; resmî dille beslenen, onaylanan ve tekrar eden bir kalıp. “Tapıyoruz” kelimesi, yazınsal ve törensel metinlerle de perçinleniyor.
Atatürk’ün bizzat söylediği şu çerçeve, sonraki dilin dayanağına dönüşüyor:
“Kutsanmaya lâyık olan…” vurgusu, tam da kendisinin devletin zirvesindeyken telaffuz ettiği bir ölçü.
“Büyük meselelerde muvaffakiyet için sarsılmaz bir reisin varlığı elzemdir.” ifadesi, pedagojik ve kültürel metinlerde “eşsiz otorite – seçilmiş lider” şemasını besliyor.
Bu iki mihver, kısa sürede “önder = kutsal” eşitlemesine kapı aralıyor.
İlkokul–ortaokul–lise çizgisinde; Atatürk için “büyük münci, rehber, güneş, ülkü tanrımız, kâbe, put, peygamber” gibi terimler dolaşıma giriyor. Sadece sıfat enflasyonu değil, doğrudan ibadet/mabet metaforları kullanılıyor.
TDK/TTK ve devlet matbaası etiketli derlemelerde, antolojilerde ve “yıldönümü” kitaplarında mukaddes kitap, iman, secde, tapınma söz dağarcığı tekrar tekrar görünür.
Okullara önerilen tiyatro ve piyesler (10. yıl kutlama metinleri, “İnkılâbın İlmihali”, “On Yılın Romanı/Destanları”, “İnkılâp Çocukları” vb.) imanın şartlarına benzetilmiş bir “Altı İnanç/Altı Ok” dili kurar: “Cumhuriyete inanıyoruz, millete inanıyoruz, inkılâba inanıyoruz…” Böylece siyasî bağlılık, dini ritüel kalıbında öğretilir.
Dikkat çekici çifte standart:
“Diktatör” nitelemesi yapan metinler toplatılır, yasaklanır; yazarlar cezalandırılır.
Ama “Tanrı, peygamber, ilah, tapıyoruz” gibi ilahîleştirici ifadeler içeren kitaplar okullara tavsiye edilir, resmî baskılarla çoğaltılır, tören metinlerine girer.
Bu tablo, “haberim yoktu” itirazını boşa düşürür; zira sürecin resmî üretim zinciri bizzat işler hâle getirilmiştir.
Basına yansıyan “İki Mustafa Kemal vardır” anlatısı, “ben (fani) + milletin içindeki Mustafa Kemal (ebedî)” ayrımıyla kişiyi milletin metafizik suretine dönüştürür. Bu çerçeve, “millet = Mustafa Kemal / Mustafa Kemal = millet” özdeşliğiyle ebediyet iddiasını siyasî bağlılığa ekler. Toplumsal benlik, şahs-ı manevî içinde erimeye çağrılır.
1933 başta olmak üzere yıldönümü rejisi, özel komisyonlar, tören senaryoları, heykel–resim–marş–şiir eşgüdümüyle “yeni mabet dili” kurar.
“Nutuk = kitab-ı mukaddes”, anıt = kâbe, saygı duruşu = ibadet metaforları resmî tören repertuvarına taşınır.
Piyeslerde ve destanlarda Atatürk’ün “mucize” yarattığı anlatılır; bu, çocukların zihninde doğaüstü güç atfını normalleştirir.
Hayır. Çünkü:
Metinlerin önemli kısmı devlet kurumlarınca bastırılmış/dağıtılmıştır.
Okul kanalıyla yayılmıştır; öğretmen kılavuzları ve tören kitapçıklarıyla pedagojik bağlayıcılık kazanmıştır.
“İlahîleştirici” dil hiçbir resmî itirazla karşılaşmazken, karşıt nitelemeler hızlıca yasak veya tekzip görmüştür.
Mitingte duyulan cümle ne anlatır?“Kutsanmak” ve “sarsılmaz reis” vurgusuDers kitapları, antolojiler ve resmî baskılarSansürün istikameti neyi ele verir?“İki Mustafa Kemal” söylemi ve ebedîleştirmeTören–ritüel–mabet üçgeni“Devlet bilmiyordu” denilebilir mi?