
Sign up to save your podcasts
Or


AKP’nin kuyusunu kim kazıyor diye sormuştuk ve AKP’ye vurulan MHP kilidini analiz etmiştik. Tüm yönetim kötülüklerini, tüm yoksullukları, derin krizleri AKP’nin üzerine yıkan küçük ortak resmi olarak iktidarda değil ama kendi politikalarını AKP’ye uygulatır bir pozisyona kendisini konumlandırdı. Bir yandan devletin önemli güvenlik kadrolarını MHP’leştirirken görüntüde her şeyde AKP var. Siz sokak röportajlarında veya hadi baş muhalefet CHP’yi de katarak söyleyelim, yaşadıklarımızdan, büyük çöküşken herhangi bir kurum ve etkin kişinin ve halkın MHP’yi sorumlu tuttuğunu gördünüz mü? Halk AKP’yi sorumlu tutuyor, tamamıyla ve bütünüyle. Ama bu sistemi ayakta tutanın da MHP olduğu unutuluyor veya görünmüyor. MHP’nin oyları istikrarlı, yüzde 10’larda. AKP’nin ise yüzde 28 ve altında. Büyük hata! Belki şu anda AKP’nin veya cumhurbaşkanının yapılan ağır hatayı itiraf etmesi veya görmesinin zamanı: MHP’yi resmen adıyla sanıyla hükümet sisteminin içine almaları gerekirdi. Ama onlar, kendilerine olan yüksek güvenin ve muazzam kibirlerinin kurbanı olarak tüm sorumluluğun kendilerinde olmasını büyük bir mutlulukla karşıladılar: Ne güzel, bizi hep dışarıdan destekliyorlar! Ama geldikleri nokta: Adım bile atamamak! İktidarın sürmesi MHP desteğine bağlı. MHP desteğini çektiği anda, Meclis erken seçime gider. Spekülatif seçenekler Veya Saray’ın MHP dışında mesela Saadet Partisi (Gelecek Partisi ile birlikte) 20 milletvekili, DEVA 10, diyelim İYİ Parti’den de bazı katılımlarla, Saray’ın da yetkilerini kısıtlayan yeni bir protokolle resmen bir koalisyon hükümeti kurması gerekir. Belki seçim ayarlı, parlamenter sistem ayarlı... İşte aklınıza ne gelirse... Bu deveye hendek atlatmak kadar zor olsa bile bir olasılıktır. Kendi kendime diyorum ki: Boş konuşuyorsun! Ama Meclis, parlamenter sistemi öngören bir anayasa değişikliği üzerinde anlaşırsa güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçilir. Bunun en büyük düşmanı da MHP kalır geride. Saray’ın bu tür belirsizliklerle dolu hesaplarla işi olmayacaktır. Tek çıkar yol olarak Saray, MHP kilidine, politikalarına boyun eğerek önümüzdeki 3-3.5 yıl içinde uyguladığı ekonomi politikalarının sonuç vermesini beklemek olarak görüyor. Aslında MHP kilidi buna da engel. Ama Saray’ın hesabı şu: Üç yıl sonra dolar biriktiririm, kesenin ağzını açarım, enflasyonu körükleyecek sanal bir saadet zinciri yaratırım ve işte biz demedik mi düzeltirse yine AKP düzeltir ekonomiyi moduna geçerim ve seçimi kazanırım. Peki Saray’da bu hesabın imkânsızlığını ve tutmayacağını söyleyecek kimse var mıdır? Eğer mutlaka iktidarda kalacağım düşüncesi varsa o zaman Türkiye başka bir sarmala sokulmak istenecek demektir. Bugünleri bile mumla aratacak. Küçük ortak buna hazırdır da Türkiye hiçbir zaman hazır olmayacaktır.
Google Alerts’tan (Uyarı) göndermişler: 11 ve 13 Ağustos 2024 günlerinde yayımladığım “TRT, İsmail Cem ve Gurkaları” yazılarıma Haluk Şahin cevap vermiş. Yazının başlığı: “TRT’nin Altın Yılları: Özdemir Enişte Bizi Niçin Öptü?” Haluk Şahin’in algılama ve değerlendirme sorunu var. Sorun kişisel değil kurumsaldı; siyasal değil, tek adam zihniyetiydi! TRT’yi kendi “malı” gibi yönetmesiydi. Haluk Şahin, İsmail Cem dönemini (15.2.1974-17.5.1975) “altın yıllar” diyerek abartıyor. İsmail Cem, TRT serüvenini “TRT’de 500 Gün” adıyla süslese de hepsi 456 gün. Bu süre içinde, sıkıyönetim döneminde (1971- 1974) yayınlanamayan malzeme birikimi kullanıldı. Televizyonculukta 456 günde “Altın Yıllar” mucizesi yaratılamaz. Bu mazeret stüdyo programları için de geçerlidir. İkinci yazımda andığım, yayımlamadığımız program ve metinleri de görmek isteyen MİT albayını hatırlayın lütfen! “Tuhaf olan, bu muhalefetin önderliğinin solcu geçinen, iş teorik tartışmaya gelince mangalda kül bırakmayan kimi müdürlerce yapılmasıydı. Oysa biz onlarla yan yana, iç içe iyi çalışabileceğimizi düşünmüş, daha çok, son dönemde TRT’ye yerleştirilmiş emekli askerlerden ve sağcılardan muhalefet beklemiştik. İdeolojik olarak kendimizi yakın gördüğümüz birtakım kimselerin niçin böyle davrandığını anlayamayacak kadar saftık” diyor Haluk Şahin ve bizleri sahte solcu ilan ediyor. Oysa muhalefetin iyi ya da kötü solculukla ilişkisi yok. Sorun ideolojik değil bürokratik! Ancak 12 Mart sıkıyönetimi sahte (!) solculuğumu gerçek sanmış olacak ki beni 1971 Ağustos’unda Ankara Yıldırım Bölge’de 40 gün konuk etti; verilen “yurtdışına çıkma yasağı” yıllarca sürdü. Fransız Radyo Televizyon Kurumu ORTF’nin verdiği bir yıllık staj bursum da güme gitti. Bu sırada İsmail Cem ile Haluk Şahin keyif çatmaktaydı. İsmail Cem genel müdür olduğu zaman, sıkı yönetimin TRT’ye yerleştirdiği asker ve sağcıları neden kurumdan uzaklaştırmadı? İsmail Cem, hangi yetki ile Haluk Şahin’i “program danışmanı” olarak televizyona getirdi ve 7 bin TL aylık maaş ödedi? “Kuruluş ve görev yönetmeliği”nde böyle bir görev yok. Kadrosu olmayan bir göreve Cem nasıl 7 bin TL ödedi ki o tarihte yapımcı şube müdürleri 7 bin TL’nin üçte biri kadar aylık almıyordu. İsmail Cem’e ütopik ve farazi nedenlerle değil paralel kadro kurduğu, Haluk Şahin örneğinde olduğu gibi somut bürokratik yolsuzluklardan dolayı karşı çıkıldı. Yönetmelik tanımamak “gerçek solculuk”un karakteri mi oluyor? Bir başka örnek: Mehmet Barlas’ı da yanında getirip 40 yılın gazetecilerinin görev yaptığı haber merkezinin başına geçirmesi. Bu bizim program bölümünde olduğu gibi haber merkezi için de onur kırıcı idi. İsmail Cem, bizleri, hödük, yeteneksiz, iş bilmez, kültürsüz güruh yerine koyuyordu. Bu nedenle kerameti kendinden menkul paralel kadro kurmaya kalkıştı. 456 günde mucizeler yarattıklarını sanan Haluk Şahin’in, yabancı film ve dizilerin nasıl sağlanıp yayına hazırlandığından haberi yok. Satın alınan bir dizi 1.5-2 yıldan önce yayına giremez. Diziyi satın almak için araştırma yapacaksın ya da pilot bölümlerini seyredeceksin. Karar vermen yetmez. MCA, BBC, ORTF ya da Alman ve İtalyanlardan diziyi satın alacaksın, çeviriye vereceksin, aylar sonra alacaksın, dil denetimi ve redaksiyonu yapılacak, seslendirilecek. En az bir yıl sürer. Cem döneminde hazır program, film ve diziler kullanıldı. Bir örnek: Onun zamanından çok önce, bir başyapıt olan Leonardo Da Vinci dizisi İtalyanlar tarafından önerildi. Satın alındı. Metin çevirisinin onay için bize geleceğini düşünerek “Çevirmeni ben bulurum” dedim ve Doç. Dr. Bedrettin Cömert’e telefon ettim. Dizi danışmanı “prof”un adını söyleyince heyecanlandı, İtalya’da hocasıymış. Çeviriyi yaptı. Dizinin adı biyografisinde yazmaktadır. Seslendirme de güzel oldu.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
* AKP döneminde üç anayasa referandumu yapıldı. 177 maddeden 134’ü değiştirildi.
* CHP Genel Başkanı Özgür Özel, dün Gazianantep’te üreticilerle görüştü.
* Kahramanmaraş merkezli depremlerde çadır satmasıyla gündem olan Kızılay, şimdi de gayrimenkullerini satışa çıkarma kararı aldı.
* Üniversitelerin açılmasına kısa bir süre kaldı.
* 9 Eylül’de yeni eğitim öğretim yılı başlıyor.
* İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Mert Bektaş, sıcak havaların yalnızca fiziksel rahatsızlıklara değil, aynı zamanda sinir ve strese de yol açabileceğine dikkat çekti.
* Arabulucu ülkelerin Mısır’ın başkenti Kahire’de ateşkes ve rehine takasına yönelik görüşmeleri, İsrail ordusunun katliamlarının gölgesinde devam ediyor.
* Fransa’nın güneyindeki La Grande Motte sahil kasabasındaki sinagogun otoparkında dün bir araçta patlama meydana geldi.
* Yüksek üretim maliyetleri çiftçinin topraktan uzaklaşmasına neden olurken 2024 yılına ilişkin dün açıklanan tarımsal destekler de yine tepkilere yol açtı.
* Ticaret Bakanı Ömer Bolat, doğrulanmış ilan düzenlemesinin konuttan sonra kısa sürede otomotivde devreye alınmasıyla yetki belgesi olmayan galericilerin ilan girişi yapamayacağına dikkati çekerek “Sadece ikinci el motorlu kara taşıtı ticareti yetki belgesine sahip işletmelerin yetkilendirilebilmesi mümkün olacak” dedi.
* Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi Zımbıllı Tepe mevkisindeki tarihi Paflagonya bölgesinin başkenti olan Pompeiopolis’te 2006’da başlayan kazılar sonucunda Roma tiyatrosu gün yüzüne çıkarıldı.
* Bursa’nın Karacabey ilçesinin Eskikaraağaç köyünde balıkçı Adem Yılmaz ile kurduğu dostluk nedeniyle tanınan Yaren Leylek ve Yılmaz’ın dostluğu, sinemaya taşındı.
* Trabzonspor, yeni 10 numarasına kavuştu.
* Necip Uysal’ın sakatlığı moralleri bozdu.
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti Anayasa ile güvence altına alınmamış mıydı? Sait Faik Abasıyanık’ın “Medarı Maişet Motoru” isimli romanı 1944’te kahramanlarından birine eski bir asker kaputu giydirmiş olduğu için sıkıyönetim mahkemelerince toplatıldı. Rıfat Ilgaz’ın “Sınıf” şiiri sosyalizm ve komünizmi “çağrıştırdığı” için yasaklandı. Can Yücel’in “Renkahenk” şiiri müstehcenlik suçlamasıyla toplatıldı. Attila İlhan’ın “Böyle bir sevmek” şiiri 12 Eylül darbesi sonrası toplatıldı. Nazım Hikmet, Müjdat Gezen yasaklılar arasında. Yıl 2024 benim son çıkan kitabım HAVALA’nın yayınının durdurulması ve toplanılması isteniyor. Mersin’den yapılmış suç duyurusu. Suç duyurusunda bulunan kişiler Ahmed Ben Khadra ve akrabası Alaa Ben Khadra. Kitabımda bu kişilere hakaret etmişim, iftira atmışım, suç uydurmuşum! Nasıl yapmışım bunları? Elbet hukuki olarak cevap vereceğim. Ancak benim sırtımı dayadığım yegâne güç halktır. Ahmed Ben Khadra… ETC Fruit adlı firmanın sahibi. Fas uyruklu. Yaş meyve sebze ticareti yapıyor. Generations ve Extra Golden adlı firmalarda bu kişiye ait. Bunu resmi makamlardan da doğrulattım. Şimdi bu firmalara ait Zain ve Extrabana adında muz markaları var. Bu markalara ait internet sitesine girdiğinizde muzların bahçeden nasıl yüklendiği anlatıyor. Ahmed Ben Khadra ismini Türkiye ne zaman duydu? Et Kaçakçılığı ile... 2014’te Türkiye tarihinin en büyük et kaçakçılığı yaşandı. Et ithal edip, ithal edilen etleri ihraç ediyormuş gibi gösterip iç piyasaya satıyorlar. İhraç diye gösterdikleri etlerin ise tavuk artıkları olduğu ortaya çıktı. İşte oradaki ismi geçen 7 firmadan birisi ETC Fruit adlı firmaydı. Yargılama daha bu yıl bitmiş ve ETC Fruit ve Ahmed Ben Khadra beraat etmiş. Avukatı Ersan Şen... Aynı zamanda bu kişinin muz ticareti yaptığı birçok konteynerdeki kokain çıktı ve yargının konusu oldu. Aynı zamanda diğer şikâyetçi Alaa Ben Khadra. 16 Nisan 2022 tarihinde eski İçişleri Eski Bakanı Süleyman Soylu sosyal medya hesabından Mersin Limanı’nda 258 kilogram kokain yakalandığını açıkladı. Alıcı firma Extra Golden. Yetkilisi Alaa Ben Khadra yani Ali Sultan’dı. Kokain yakalanan konteynerdeki muzun markası ne: Zain... Ersan Şen bunu da doğruluyor. Hatta Alaa Ben Khadra savcılıktan güvence alarak yurtdışından gelmiş ifade vermiş! Uzatmayayım. Kitapta bu bilgiler ayrıntılı şekilde anlatılıyor. Yani tamamen somut, belgelere dayalı, gerçek bilgiler. Ama ben bunları yazınca iftira atmış hakaret etmiş oluyorum! Hatta yetinmeyip kişilerin avukatı Ersan Şen’i aradım. Sorularımın olduğunu söyledim. Yazılı göndermemi istedi. Gönderdim. Telefonda cevap verdi ve onayı ile de ses kaydı aldım. Aynen sorduğum soruları da kitaba aktardım. Şöyleymiş… Bahçeden Generations topluyor. Temizliyor. Kutuluyor. Sonra konteynere yükleniyor. Konteyner limana geliyor. Sonra birileri ya limanda ya da gemi sefer halindeyken mührü kırıp konteyneri açıyor ve kutulara kokaini koyuyor sonra kopya mührü takıyor. Sevk edildiği limana gönderiliyor. Aslında kokainin adresi Avrupa ancak tacirler orada alamayınca Türk limanına geliyor. Ben de soğutuculu konteynırların içerisinde konteyner kapısının açılıp açılmadığını kayıt altına alan cihazların olduğunu ve kayıt yaptığını, “siz bu kokain yakalamalarında bu kayıtları aldınız mı” dediğimde cevap alamadım. Yani tamamen mahkeme evrakları ve açık kaynaklardan elde ettiğim bilgileri aktardığım ve kişilerin avukatını arayıp röportaj yaptığım kişiler hakaret, iftira, suç uydurma gibi nedenlerle kitabımın toplatılmasını istiyorlar. Daha önce de yazılarıma engelleme kararı çıkardılar.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
Okuyucuma geçen haftadan kalma bir borcum var: 4 Eylül’de Sivas’ta sembolik olarak başlayıp sonra 9 Eylül’e kadar Ankara’da devam edecek olan CHP Olağanüstü Tüzük Kurultayı’nın yapacağı yeni tüzükle ilgili bir yazı daha yazmaya söz vermiştim. O borcumu ödemek istiyorum: CHP tüzüğü parti örgütünde çok konuşulan bir konudur. O yüzden çok öneri dile getirilir. Ayrıca derli toplu çalışmalar da vardır. Ben bugün onlardan söz edeceğim ve yer kalırsa bir de kendi önerimi yazacağım. Biri, CHP İstanbul İl Örgütü’nün 2015’te yani dokuz sene önce üç ayrı komisyon kurarak hazırlattığı ve biri 22, diğeri 14 sayfadan oluşan öneri. Diğeri 55 yıl Almanya’da yaşayan yükseköğrenimini “siyaset bilimi” dalında tamamlayan sonra da bir Alman üniversitesinde 30 yıl öğretim üyeliği yapan, ardından biri eyalet diğeri federal olmak üzere iki dönem milletvekilliği yapan Prof. Dr. Hakkı Keskin’in, CHP tüzüğü ile Almanya’daki üç sol partinin (Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Sol Parti’nin) tüzüklerini karşılaştırarak CHP için hazırladığı öneri. CHP İstanbul İl Örgütü’nün 15 Ağustos’la 15 Aralık 2015 tarihleri arasında CHP’lilere hazırlattığı ve Hülya Alp, Prof. Dr. Tolga Yarman, Derya Beyoğlu, Sevil Becan, Cavit Savcı imzalı öneride temel olarak tüzüğün demokratikleşmesi isteniyor. O bağlamda önce, “yetkin üyelik” kavramı getiriliyor. Ve parti içi seçimlerde, bir göreve seçme ve seçilme hakkı sadece “yetkin üye”ye tanınıyor. Yetkin üye sıfatını alabilmek için üyenin parti aidatını düzenli olarak yatırması, parti etkinliklerinde aktif rol alması, verilecek görevleri hakkıyla yapması, parti içi eğitimlere katılması, aldığı eğitim düzeyi ve partideki kıdemi gibi ölçütler konulması öneriliyor. Keza hem üyenin hem de seçmenin yaşadığı olumsuzlukların veya memnuniyetlerin bildirilebileceği “parti hakemliği” kurulması isteniyor. “Hakemlik”, bir kişi değil, bir kuruldan oluşuyor. Parti içi seçimlerde “çarşaf liste” kullanımı esas olmalı ama blok liste kullanılacaksa orada sonuçlar “nispi temsil” esasına göre belirlenmelidir, deniyor. Ayrıca parti hesaplarının bağımsız denetleme kuruluşlarına bırakılması isteniyor. “Mahalle temsilcileri atama ile değil, seçimle belirlenmeli, kontenjan adaylığı bir kişi için sadece bir kez kullanılmalı” deniyor. Hakkı Keskin’in önerilerine gelince: Prof. Dr. Keskin, genel başkanın yetkilerini, halen çok şikâyet edilen “tek adam” yetkilerine benzetiyor ve azaltılmasını öneriyor. Örneğin bu yetkilerin pek çoğunun CHP Kurultayı’na veya CHP Merkez Yönetim Kurulu’na aktarılmasını doğru buluyor. Genel başkanın, cumhurbaşkanı adayının, milletvekili, belediye başkan adaylarının, örgütün yetkin üyelerinin oylarıyla belirlenmesini, genel başkan yardımcılarıyla genel sekreter ve genel saymanın doğruca kurultayca seçilmesi istiyor. Ben objektif ve şeffaf bir puanlamaya dayalı olmak kaydıyla “yetkin üyelik” statüsünün getirilmesi kaydıyla Keskin’in önerilerine katılıyorum. Ayrıca 2015 tarihli CHP İstanbul İl Örgütü raporundaki parti içi ve dışı adaylıkların tamamında ve partinin tüm kademelerinde sonuçların -delege değil- doğruca üye oyuyla belirlenmesini destekliyorum.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
* Hekimler, yenidoğan bebeğin sağlık hakkı için mücadele başlattı: Bilime engel
* Valilik Cengiz’in Artvin Cerattepe’deki faaliyetlerini durdurdu: Geç gelen adalet
* 19 bin futbol sahalık alan kül oldu
* İktidarın gerici eğitim politikaları sürerken Diyanet öğrenciler için ‘cennetin şartını’ açıkladı: Din odaklı dersleri seçin
* Sakarya zaferinin 103. yılı: Tarihimizin en şerefli sayfasıdır
* Batı Nil virüsü vakalarının ardından TTB Başkanı Azap uyarılarda bulundu: ‘Etkin bir tedavisi yok
* Özel, tüzük önerilerini anlattı: Kontenjanın üçte biri kadınlara
* Moskova’nın ardından Kiev’e giden Hindistan başbakanı, iki ülke arasında arabuluculuk önerdi: Modi’nin ‘denge’ ziyareti
* Manş’ı aşan Türk sayısı Suriyelileri geçti
* İş insanları ‘Zor durumdayız’ dedi ve önlem alınmasını istedi: Şirketler kapanıyor
* Turizmde yavaşlama sürüyor
* 100. yılda yenilendi
* Moda Sahnesi sezonu açıyor
* G.Saray Başkanı Özbek’ten, Kerem Aktürkoğlu ve kaptanlık açıklaması: Değerini bilmeli
* F.Bahçeli futbolcu 35 milyon Avro rekor bonservisle İngiltere’de: Ferdi Brighton’da
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Sedide Akbulut, dört gün önce Anadolu Ajansı’na röportaj verip eylül ayında açılacak dört yeni Kuran eğitim merkezini anlatmış. Hafızlığını tamamlamış, LGS’ye girmiş öğrenciler Diyanet’e başvurucakmış. Hem liseye gideceklermiş hem de eğitim merkezlerindeki müfredatı da göreceklermiş. Kuran eğitim merkezleri MEB tarafından belirlenen liselerle eşleştirilecekmiş; böylece öğrenci günün yarısında okuldaki derslerini aldıktan sonra diğer yarısını Kuran eğitim merkezlerinde geçirecekmiş. İlk yıldaki hedefleri hem çocuğun hafızlığını pekiştirmek hem de Arapça öğrenmeye sevk etmekmiş. 2. ve 3. sınıfta ise temel İslami eğitimlere geçilecekmiş. Eğitim merkezlerinin müfredatı Diyanet tarafından hazırlanacakmış ve eğitimlerde Diyanet’in uygun gördüğü ders materyalleri kullanılacakmış. Eğitim hizmetlerinin yürütülmesinde ise Diyanet Akademisi, müftülükler ve ilahiyat fakülteleriyle işbirliği yapılacakmış. Ankara, İstanbul ve Rize’deki merkez erkeklere, Bursa’daki ise kız öğrencilere yönelik faaliyet gösterecekmiş. Kuran eğitim merkezlerinde her çocuk burslu olacakmış, Türkiye Diyanet Vakfı ve işbirliğine varılan diğer vakıflar bursları karşılayacakmış.
Öncelikle işbirliğine varılan diğer vakıflar hangileridir? Diyanet’in ve MEB’in diğer uygulamalarına bakılırsa tarikatlara ve cemaatlere bağlı vakıflar olduğunu tahmin etmek zor değil. “Sizi burslu okutacağız” diyerek lise aşamasındaki çocukları dini eğitime yöneltecek olan bu uygulama, anayasadaki laiklik ilkesine ve MEB’in uymakla yükümlü olduğu Milli Eğitim Temel Kanunu’na aykırıdır. Laik eğitim vermesi gereken MEB’e bağlı okulların Kuran eğitim merkezleri ile eşleştirilerek çocuğa eğitim gününün yarısında dini eğitim verilmesi ve bunun bursa bağlanarak bir zorunluluk yaratılması açıkça laiklik ilkesini çiğnemektir. Eğitimdeki dinselleşmenin yeni bir uygulaması daha bu şekilde başlatılırken özellikle yoksul ailelerin çocukları hedef alınacaktır. Öğrencileri örgün eğitimden uzaklaştırıp alternatif kurslara yönlendirdiği için eleştirdiğimiz mesleki eğitim merkezleri uygulamasını düşünürseniz, şimdi yoksul ailelerin çocukları iki seçenek arasında sıkıştırılıyor: Ya MESEM’lerde ucuz işgücü olmayı kabul etmek ya da imam hatiplere ve hafızlık kurslarına zorunlu kalmak.
Türkiye’de AKP döneminde eğitimin Diyanet ve sermayeye teslim edilmesiyle gelinen nokta 1924 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanunu’na (Öğretim Birliği Yasası) tümüyle karşıdır. Bu uygulama hakkında derhal dava açılmalıdır. Türkiye’nin içinde bulunduğu hiçbir kriz, eğitimdeki dincileşme durdurulmadan aşılamaz. Çünkü daha önce birçok yazımda hatırlattığım gibi, AKP sonunda bir KARŞIDEVRİM TARİKATI’na dönüştü ve eğitimdeki dinselleşme aracılığıyla kendisine MÜRİT YARATMA operasyonunu da Diyanet üzerinden yürütüyor. Attıkları her adımın arkasında bu hedef var. Toplumun ilerici ve laik güçleri, el ele verip yoksul çocukların ailelerini bu açmazdan kurtarmak zorundadır. Ülkemizin ve laik Cumhuriyetin geleceği için en temel görev budur!
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
İktidarı öven gazetelerden birindeki haber ülkenin durumunu net olarak ortaya koyuyor: “Japon ev kadınları ‘TL’ dedi.” Ayrıntısı şöyle: “Japonya’da ev kadınlarının ana oyuncu olduğu ‘carry trade kontratları’ yeniden pozitife geçti. Yatırımcılar Yen borçlanıp TL alıyor.” Ne güzel, ne güzel. Para geliyor dışarıdan para. Piyasalarımız Türk halkı için cehenneme dönmüş durumda. Çiftçi karpuzunu, kavununu, domatesini toplamıyor, tarlada bırakıyor. Tarla bozuyor, ürünü toplamadan tarlayı sürüyor. Emek, masraf her şey çiftçinin sırtına yükleniyor. Ama Japon ev kadınları yeniden Türk ekonomisine “yatırım” yapmaya başladı. Çünkü ABD dolarına dünyanın hiçbir yerinde yüzde 10 faiz veren başka bir ülke yok. Faizlerin eksilerde olduğu ülkelerin yurttaşları, Japonya’da olduğu gibi, sıfır faizle kendi paralarını borçlanıp Türkiye’ye getiriyorlar, ballı faizi alıp gidiyorlar. Yağmadır bu ve dünyada başka bir yerde yoktur. Bu fırsatı kimse kaçırmaz. Ne büyük çelişkidir ama. Kendi üreticisini batıran, kıvranarak sürdürdüğümüz yaşamımız üzerinden Japon ev kadınlarının para kazanmalarını sağlayan AKP yönetimi, enflasyonu böyle düşürüyor. Şu ara Türkiye’yi ütmenin adıdır carry trade. Türkçesi çaprazlama yöntemiyle para kazanmak. Özel okulların mevcudu yarı yarıya azalmış kimin umrunda? Gazetemizin dünkü manşetini görmüşsünüzdür. AKP artık siyasette ve ekonomide tıkanmış durumda. “Vergi gelirlerinin artırılması” gerekiyor. Yani para yok. Emekli, emekçi, asgari ücretli, sabit ve dar gelirlide sıkılacak boğaz kalmadı. Bir “tık” daha sıkarsanız elinizde ölüsü kalacak. Bunu Mehmet Şimşek de AKP de biliyor. O zaman, kimde para varsa ondan alacak AKP. Bu yüzden “enflasyon düzeltmesi” diye bir yol bulunmuş. İşadamları feryat figan bağırıyor: “Yatırımı bitmemiş fabrikaya, satılmamış ürüne vergi getirilir mi? Bilseydim yatırım yapmazdım.” Bu yapılan, başka ülke insanları mutlu olsun diye Türk halkına toptan ceza kesmektir. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, TOBB’de tam yedi saat işadamlarını dinledi. Yalnızca dinledi. Bu sükuttan birileri “Geri adım atıldı, cumhurbaşkanı işadamlarını seviyor” diye umutlandı. Ama hemen yalanlama geldi: “Çok kazanandan çok vergi alınacak, cumhurbaşkanımız böyle düşünüyor.” Evet başka yol görünmüyor gibi. Yoksa ekonominin üzerine başka “Şimşekler çakılabilir”. Ekonomist Erdoğan’ın “nas ekonomisi”nin ülkeyi getirdiği nokta burası. Artık, “Benim çektiğim acılar üzerinden Japon ev kadınlarının para kazanmasını kim sağlıyor” diye düşünme ve sorgulamanın tam sırasıdır.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
* Köylünün iki yıl üst üste ekmediği arazileri kiraya verilecek: Tarlalar da ranta açıldı
* Kül olan köy için seferberlik
* Aşı redlilerin sayısının katlanarak arttığına dikkat çeken uzmanlar uyardı: Bağışıklığımız kalmadı
* İBB’nin mühürlediği yapının inşaatına devam edildi, bakanlık harekete geçti: Vaniköy’de kaçak inşaat
* Ankara ve İstanbul’da maymun çiçeği kuşkusuyla karantina başladı iddiası: Paniğe gerek yok
* Eğitim Bakanı Tekin, maarif modelinin hazırlığına 2013’te başladıklarını itiraf etti: Dinselleşme 10 yıllık plan
* Silivri’den mesaj gönderdi: Can Atalay için 10 Eylül çağrısı
* İsrail’in ateşkesi kabul ettiğini öne süren ABD’li bakana Tel Aviv’den tepki yükseldi: Blinken rahatsızlığı
* Sisi Türkiye’ye geliyor
* Üniversiteliye 14 bin TL şart
* Toprağını iki yıl üst üste ekmeyenin arazisi bakanlık tarafından başkasına kiraya verilecek: ‘Kiralık tarla’ rantı
* Altın Koza Film Festivali Yürütme Kurulu Başkanı Samancılar, Cumhuriyet’e konuştu: Koza, şiddete ‘dur’ diyor
* Shakespeare’in geçmişine açılan gizli kapı
* Avrupa Ligi Play-Off turu ilk maçında Lugano’yla 3-3 berabere kaldı: Kartal kaçamadı
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Dünyanın en kötü insanı kimdir? Kimi katili kimi hırsızı gösterir. Ben bilmiyorum. Ama milletin kendisine emanet ettiği üniformayı başkalarına kiralayanların, hırsızlardan da katillerden de daha aşağılık olduğunu düşünüyorum. Önce haberi verelim. Yargıtay 5. Ceza Dairesi resmen açıkladı. Adnan Oktar örgütü ile ilişkileri nedeniyle savcı ve hâkimler ilk kez yargı önüne çıkarılacak. Dairenin duyurusuna göre eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu, İstanbul Bölge Adliyesi 1. Ceza Dairesi eski üyeleri Ahmet Mahnaoğlu, Derya Bayburtluoğlu, Reyhan Yaman ve dairenin eski savcısı Ali Parlar resmen sanık oldu. Önümüzdeki günlerde görülmeye başlanacak duruşmalarda, örgütün mağdur ettiği yedi kişi de müşteki olarak yer aldı. Sanıklara savcı ve hâkimlik görevini, örgütün çıkarları için kullanma suçlamasında bulunuluyor. Böylece Oktar örgütünün cezasının Yargıtay’da kesinleşmesinin ardından, örgütün yargıdaki ayaklarına da ilk dava açıldı. Gelelim detaylara…
Aslında onu da ilk kez bu köşede okumuştunuz. 18 Ocak 2024’te yazmıştım. Üç HSK müfettişi, Oktarcıların yargıdaki ilişkileri hakkında 680 sayfalık bir rapor yazmıştı. Mahkeme kâtibinden itirafçılara kadar tam 140 kişiyle görüşmüştü. Soruşturma yapılan yargı mensuplarının ve yakınlarının mal varlıkları incelenmiş, telefon kayıtlarına bakılmıştı. Eski başsavcı Hadi Salihoğlu ve ilgili dairenin savcısı Ali Parlar’ın Oktarcılarla organik ilişkisi, Salihoğlu’nun geçmişte Oktarcılar aleyhindeki dosyaları kapattığı resmi rapora yansımıştı. İncelenen HTS kayıtlarından Ali Parlar, Önder Yaman ve Hadi Salihoğlu’nun, örgüt lehine verilen karar sürecinde, örgüt sanıkları ve avukatları ile telefon trafikleri görülmüştü. Mübaşir tanık G.Ü., verdiği ifadede, kararın mahkeme dışında yazılıp getirildiğini ikrar eder şekilde konuşmuştu. Mahkemenin daha önce verdiği 4100 kararı inceleyen müfettişler, ilk kez, delil incelemeden, duruşma açmadan, kimseyi dinlemeden böyle bir karar verildiğini tespit etmişti. Mahkemenin operasyon sabahı polise açılan ateş için “uyku sersemi” kararı vermesi, silahı da iade etme kararı almasının hukukta görülmemiş bir uygulama olduğu sonucuna varılmıştı. Örgüt üyelerini serbest bırakarak yurtdışı yasaklarının kaldırılması sonucu sekiz sanığın kaçtığı ve üç sanığın yurtdışına firar ettiği not edilmişti. Mahkemenin karar dışında bırakılan kıdemli üyesi, kararı veren üç hâkime, şaşkınlıkla, “Hep sanık lehine düşünmüşsünüz, mağdur dosyada hiç yok gibi davranmışsınız, ahlaklı bir sanık avukatı bile sizin yazdığınızı yazmamıştır” demişti. Küçücük kızların ifadeleri tek tek incelenmiş, toplu tecavüz eylemlerine “Rızası var” kararı vermek için, hâkimlerin cımbızlama yaptığı, dosyada olmayan delilleri kullandığı görülmüştü. Öyle ki itirafçıların kabul ettiği suçları bile yok sayılmıştı. En önemlisi, tam da karar sürecinde, sözü edilen yargı mensuplarının, kendileri ve yakınları üzerinden, olağandışı zenginleştikleri tespit edilmişti. Sanıkların örgüte destek faaliyetleri nedeniyle yargılanması istenmişti. İşte o isimler yargı mensubu olduğu için, herhangi bir adliyede değil, Yargıtay’da yargılanacak.
Bütün bunların beni ilgilendiren bir yanı var. Hayır, bu kez bir gazeteci olarak sadece yargılanmayı beklemiyorum. Son dönemdeki moda deyimle “yargısal aktivizm” de yapıyorum.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
From the publisher's feed