
Sign up to save your podcasts
Or


Türkiye’de normal geçen bir hafta yok. AKP iktidarında ülke her hafta anormal olaylara şahit oluyor. Son bir haftada da durum değişmedi. Önce İzmir’de sokak röportajında düşüncelerini ifade eden bir vatandaş tutuklandı. Böylece vatandaşın neleri ifade edip edemeyeceğine de hükümet karar verdi, AKP’nin faşist ruhu bir kere daha tescillendi. Arkasından, TİP milletvekili Ahmet Şık TBMM’de kürsüde konuşurken, AKP “milletvekili” Alpay Özalan’ın fiziki saldırısına uğradı. Böylece AKP’nin faşist ruhu bir hafta içinde ikinci defa tescillenmiş oldu. Bu olaylar sayesinde, AKP’lilerin aslında ne kadar korkak ve zavallı oldukları da bir kere daha ortaya çıktı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, düşüncelerden, sözcüklerden, cümlelerden bu kadar korkan, bu nedenle de düşüncelerini ifade edenleri hapishaneye atan veya onlara fiziki saldırıda bulunan, düşünceye düşünceyle yanıt veremeyecek kadar alçalan ve özgüveni zayıf olan bir başka hükümete nadir rastlanır. Düşünceyi ifade özgürlüğüne vurulan bu darbelerin temelinde, AKP’nin teokratik ve monarşik bir düzen kurma amacı yatmaktadır. AKP aslında bu düzeni büyük ölçüde kurmuştur, ancak bu süreci hala tam olarak arzu ettiği ölçüde tamamlayamamıştır. Monarşi, yasama, yürütme, yargı arasında güçler ayrılığının ve düşünceyi ifade, medya, örgütlenme özgürlüğünün olmadığı, yönetme yetkisinin tek kişide ve ailede toplandığı bir düzendir. Teokrasi, laikliğin olmadığı, dinin, devlet, siyaset, hukuk, eğitim alanlarını esir aldığı ve bu alanlara müdahale ettiği, din devletinin geçerli olduğu bir düzendir. Dünyada, yaklaşık 200 ülke içinde, monarşiyle ve/veya teokrasiyle yönetilen çok az sayıda ülke kaldı. Krallık, çarlık, padişahlık gibi monarşik düzenler dünyadaki ülkelerin büyük çoğunluğunda ortadan kaldırıldı, birkaç ülkede de yürütme yetkisi elinden alınarak sembolik bir konuma sokuldu. Dünyada teokrasiyle yönetilen de çok az sayıda ülke kaldı. Suudi Arabistan, İran, Afganistan, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Vatikan bunlara dair örnekler arasında sayılabilir. Malezya, Pakistan, Sudan, Somali, Mısır gibi ülkeler de yarı teokratik ülkeler olarak nitelendirilebilir. Vatikan hariç, teokrasiyle yönetilen ülkelerin tamamı İslam dininin yaygın olduğu coğrafyadadır. Hıristiyan dininin yaygın olduğu coğrafyada Vatikan dışında teokratik bir devlet kalmamıştır. Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler hem teokratiktir hem de monarşiktir. Dünyada teokrasiyle ve/veya monarşi ile yönetilip gelişmiş olan tek bir ülke yok. Bu ülkelerin tamamı, demokraside, insan haklarında, bilimde, felsefede, sanatta geri kalmış ülkelerdir. Bu ülkelerin içinde, petrol ve doğalgaz gibi doğal kaynaklara sahip Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri hariç, ekonomik açıdan gelişmiş tek bir ülke de yok. AKP’nin, dünya gerçeklerinden tamamıyla kopuk yaşadığı ve çarpık zihnindeki bir hayalin peşinden inatla koşmaya devam ettiği için, Türkiye’yi ileri bir noktaya taşıması kategorik olarak olanaksızdır. Alman filozof Karl Marx, din sömürüye dayalı düzenlerin sürmesine katkı sağladığı için, “Din halkın afyonudur, uyuşturucusudur” tezini ortaya atmıştı. Laikliğin geçerli olduğu bir düzende, dinin siyasi bir zararının olmayacağı, kişinin özel ve öznel yaşamının bir parçası olacağı, vatandaşların kendi özgür iradeleriyle dindar veya dinsiz olmayı seçebilecekleri gerçeği dikkate alınacak olursa, Marx’ın bu sözü şöyle revize edilebilir: “Dincilik halkın afyonudur, uyuşturucusudur”. Türkiye bu uyuşturucudan kurtulmadığı sürece, ne demokrasi ve insan hakları alanında, ne bilim, felsefe, sanat alanında, ne de ekonomide, hiçbir ilerleme ve gelişme sağlayamaz.
Ülkemizin içinde bulunduğu coğrafya muhteşem doğasıyla çok özel bir konumda. Peki biz bu verimli toprakların kıymetini biliyor muyuz? Doğayı katleden, tarım arazilerini yanlış enerji projelerine kurban eden, ormanları kesip bitiren, betonu yücelten bir rant kültüründe yuvarlanıp gittiğimiz ortada. Hem de Türkiye’nin iklim krizinden ciddi bir şekilde etkilendiğini, daha da etkileneceğini, kuraklığın da bunun sonuçlarından olduğu yönündeki bilimsel veri ve uzman görüşü eşliğinde uyarılar artarken... Çoğu zaman olduğu gibi yetkililer duyuyor, görüyor ama bildik politikalardan vazgeçilmiyor. Ege, Akdeniz coğrafyasında yangınlar yeni değil. Türkiye gibi Yunanistan, İspanya, Portekiz de yazları sıcaklıkların artışıyla, ihmaller zincirleriyle birlikte yangınlarla boğuşup duruyor. Ancak her geçen yıl yangın riski, kuraklaşma konusunda bir öncekinden daha ağır bir tablonun yaşandığını gösteriyor. Son bir haftadır İzmir, Muğla, Aydın, Manisa ve Bolu başta olmak üzere ülkemizin pek çok bölgesi alevlere boğuldu. İzmir’in ilçelerinde kimi yerlerde alevler yerleşim yerlerine kadar uzandı. Yaralananlar oldu, yüzlerce kişi etkilenen bölgelerden tahliye edildi. Bölgede yaşayan çok sayıda hayvan öldü, doğanın yeşili çorak toprağa döndü. Yöre halkı, itfaiye ekipleri canla başla alevleri söndürmek için uğraştı. İzmir, Manisa ve Bolu’da en az 5 bin hektarlık bir alanın yangınlardan etkilendiğine dikkat çekildi. Uzmanların dediği gibi küresel çapta iklim kriziyle birlikte yangınların artık daha sık çıkma riski var. O zaman akıllardaki soru şu: Bu uyarılara karşın Türkiye’de yetkililer aklın ve bilimin ışığında neden hâlâ kapsamlı bir eylem planı, yol haritası oluşturmuyor, neden her yıl aynı konuda sınıfta kalınıyor?... Yangınlara ilişkin önceki günkü manşetimiz “Önlem alın” başlığıyla çıktı. Konunun partiler üstü bir ulusal birlik anlayışıyla, kutuplaştırıcı siyasetten arınarak ele alınmasının gerekliliği ortada. Kimi haberlerde yangınların çıkmasında elektrik hatlarının da payı olabileceği yönünde görüşler aktarılıyor. Elektrik şirketlerinin özelleşmesiyle fiyatlarda fahiş artışlarla birlikte bakım, kontrol mekanizmalarında yaşanan eksikliklere de işaret ediliyor. “İş’te Gündem” sayfamızda Şehriban Kıraç’a konuşan Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı Mahir Ulutaş’ın şu değerlendirmesi dikkat çekiciydi: “Şebeke sorunlarının, aşırı sıcaklarda yangına, yağışlarda ise ‘elektrik kaçağına’ neden olması normal değil. Ne yazık ki sorumluları belirlemek için sürdürülen adli soruşturmalar dışında ilgili kurumların hiçbiri harekete geçmemiştir. Üretimden dağıtıma kadar tüm süreçleri yönetecek dikey entegre bir kamu tekeli yeniden kurulmalıdır. Birbiri ardına yaşanan fiyaskoların lisans iptalleri için meşru bir gerekçe olduğunu görüyoruz.” Ulutaş, “Ucuz, kaliteli ve güvenilir enerjiye erişim tüm yurttaşlar için temel haktır” vurgusu da yaptı. Geçen haftanın gündem başlıkları arasında kuşkusuz orman yangınlarıyla birlikte “Meclis de yangın yeri” dedirtecek haberler vardı. TBMM’de düzenlenen, TİP milletvekili Can Atalay için “adalet” oturumunda AKP’lilerin kürsüye müdahalesi, yaşanan şiddet görüntüleri demokrasinin evi olan Meclis’e tarihi bir leke düşürdü. Sözün gücünü kullanamayanların yumruklara sarıldıkları bir oturum yaşandı. Oturum, Anayasa Mahkemesi’nin Atalay için verdiği hak ihlali kararının okutulmamasıyla da son buldu. Gelişmelere ilişkin önceki gün Aytunç Ürkmez imzalı haberimizde hukukçuların, kararın okutulmamasına yönelik değerlendirmeleri aktarıldı. Anayasaya uyulması çağrısı yapan hukukçular, “Bu bir çürüme göstergesi. Anayasal düzenimiz bakımından varlık yokluk meselesi yaşıyoruz” dedi.
* Yangınlarla sarsılan İzmir, yaralarını sarmaya çalışıyor.
* Türkiye günlerdir orman yangınlarıyla mücadele ediyor.
* CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas ile bir telefon görüşmesi yaptı.
* Eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, gazeteci Fatih Altaylı’nın kendisine yönelik sözlerine verdiği yanıtta “Ben bu partiyi senin gibi elinde viski kadehiyle partime yön veren alçakların elinden aldım ve halkın partisi yaptım” ifadelerini kullanmıştı.
* Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın 10 yıllık bilançosunu ortaya çıkaran CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut, masrafı gözler önüne serdi.
* 2024-Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) yerleştirme sonuçları sonrası toplam 1 milyon 21 bin 986 kontenjanın 987 bin 388’ine yerleştirme yapıldı.
* Lübnan sınırında yeni bir savaşa yönelik Ortadoğu’da korkular sürerken Amerikan basını İsrail’in Hizbullah’ın üst düzey komutanı Fuat Şükür’e yönelik sarsıcı suikastının ayrıntılarını ortaya çıkardı.
* Ukrayna’nın Rusya’nın Kursk bölgesine düzenlediği saldırı saldırı sonrası çatışmalar büyüdü.
* Emekliye şezlong, şemsiye bedava oldu ama onların otobüs ya da uçak bileti alacak, gidip bir gece tatil yapacak parası yok.
* Ekonomideki yanlış kararların tarıma yansımasının etkileri büyürken çiftçi eylemleri de artıyor.
* Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından devam edilen arkeolojik kazı çalışmalarında, Kütayha ve Mardin’de yeni buluntular ortaya çıktı.
* Bu yıl ikincisi düzenlenen Fındıklı Belediyesi Yeşil Altın Gümüş Deniz Festivali, 15 Ağustos’ta başladı.
* Süper Lig’de Beşiktaş fırtınası esiyor.
* Trabzonspor’da beklenen forma şansını bir türlü bulamayan Orsic ile yolların ayrılma ihtimali bulunuyor.
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
AKP’nin en büyük çelişkilerinden birisi de Yüksek Askeri Şûra’daki (YAŞ) tavrıdır. İlk yıllarda Erdoğan ihraçlara şerh koydu. AKP kadroları, “inançlı subaylara haksızlık edildiği” propagandasını yapıyordu. Sonra FETÖ darbe girişiminde bulundu. Türkiye’nin sınır güvenliğinin ihmale gelmeyeceğini anlamak için Suriye, Irak ve İran’la komşu olduğumuzu bilmek yeter. Üstüne, dinsel bir grubun askeri yapıda örgütlenerek mevcut iktidara darbe girişiminde bulunduğu tek ülke olduğumuz gerçeğini ekleyin. Nasıl manzara ama? Bu ahval ve şerait içinde ağustosun ilk haftasında YAŞ toplandı, asteğmenlikten gelen, hukukçu kökenli Albay Fevzi Orkunt Canyaş generalliğe terfi ettirildi. Canyaş’ın bir başka akademisyenle yazdığı “akademik” makalede Fethullah Gülen’i övdüğü ortaya çıktı. Canyaş, CHP hakkında da yorum yaptı, “sosyal demokrat parti olmadığı” kehanetinde bulundu. Yani siyaset yaptı. Emekli, görevdeyken de akademisyen olan generallere sorduk, “Bizim dönemimizde böyle bir makale yazmayı kimse aklına getiremezdi” dediler. Canyaş’a her şey serbest. TSK, muharip bir ordu. Irak’ın, Suriye’nin kuzeyinde çok önemli görevler üstlenmiş durumda. Dünyanın başka bölgelerinde de farklı misyonları var: Katar, Somali, Libya, kardeş Azerbaycan... Şimdi soru şu: Bulunduğu görevini yapmaya devam edecek bir subayı niye generalliğe yükseltiyorsunuz? İdlib’de tugay mı yönettireceksiniz? Bir de Canyaş’ın generalliğe yükselmesini, YAŞ’ın asker üyelerinin gündeme getirdiği iddiaları doğruysa... Geçelim başka bir örneğe. Bando Albay Özcan Özhun da generalliğe terfi etti. Bu da hayret konusu bir gelişme. İktidar yakın zamana kadar bando mızıka okulunu kapatmak istiyordu. Bu general de şu an yaptığı görevi yapmaya devam edecek. Pençe Kilit bölgesinde operasyon yönetmeyecek ki. O zaman bu albayları niye terfi ettirdiniz? Nedenini açıklayın kamuoyu tatmin olsun. Erdoğan sık sık, FETÖ ile mücadele vurgusu yapıyor. Cumhuriyet gazetesi bu konuda herkesten önce tehlikeyi sezmiş kurumdur. O zaman bize gelen ve ciddiye alınması gerektiğini düşündüğümüz iddiaları, uyarıları yapmayı sürdürelim. FETÖ, TSK’de varlığını koruyabilmek için başka kisvelere bürünüyor, bu kisve üzerinden YAŞ denetimini yapan bürokratları aşmak için her yolu deniyor. Bir uyarı da harp okullarına ilişkin. Okullardan mezun olan teğmenlerin sınıflara ayrılmaları kritik bir süreç. Türkiye’nin yaşadığı deneyimler doğrultusunda uyanık olmak gerekiyor. Bazı grupların TSK’nin kritik birimlerini hedefledikleri söyleniyor. Benzer hatalara düşülmemeli. Asker, komutanından başka kimseden emir almamalı. TSK bu ülkenin güvencesi, herkes gereken özeni göstermeli. Yaşadığımız bölge ve sorunlar düşünüldüğünde anlam verilemeyen terfiler değil, TSK’ye “savaşçı” asker gerekiyor.
Artık çok eskimiş bir eski dostum, eskimemiş bir eski dostuma Avrupa Birliği’ne girmeyi kafasına koyduğu için başlangıçta AKP’yi desteklediğini söylemiş. AKP kurulduğu sırada üçümüz de aynı gazetede çalışmaktaydık. Aynı şeyi bana söylediklerinde ben şöyle derdim: “Lan oğlum, bir dernek düşünün ki o derneğin bütün kadınları denize bikini ile girmekteler, sizinkiler derneğin kapısına çarşaflı kadınlarla dayanıyorlar. Kapıcı ‘N’olamaz!’ deyince de ‘Bizim kadınlarımız namusludur, bikini giymezler!’ diye kasalıyorlar ve kostaklanarak geri dönüyorlar.” Biraz önce televizyondan öğrendim: 14 Ağustos 2001 günü kurulan parti 23 yaşına girecekmiş. Bu cenaze törenine, 16 Eylül 2001 günü Hürriyet Pazar’da yayımlanan “AK Parti’nin Kollektif Aklı” yazımla kutlamaya katılacağım: [Franz Kafka’nın “Değişim” adlı romanının kahramanı Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendini hamamböceği olarak bulur. Bizim teokratik devlet mecnunu, şeriat düşkünü, ümmet meftunu, Arapperest siyasal İslamcılarımız da tıpkı Gregor Samsa gibi, bir sabah uyanınca kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak bulmuşlar. “Bulmuşlar” diyorum, çünkü bu değişimin herhangi bir tanığı yok. Kendi sözleri. Kendi sözleri olunca da, sabıkaları olduğu için, inanmak biraz zor. Kimse kendilerinden değişmelerini istemedi. Çok önemli bir nedeni olmalı ki, ağır suç işledikleri için yıllarca hapiste kalmış sabıkalılar gibi “Biz değiştik!” diyorlar. R.T. Erdoğan&Arkadaşları’nın değişip değişmemelerinin aslında beni ilgilendirmemesi gerekir. Ne var ki, Cumhuriyet ve başta laiklik olmak üzere cumhuriyet ilkelerini içlerine sindirmeleri hem kendilerinin hem de ülkenin yararına. Bu nedenle, değişim bu bağlamda ise, buna kayıtsız kalmam olanaksız. Bu konuda düşünmeyi sürdürelim: AK Parti’sinin başkanı R.T. Erdoğan, roman kahramanı Gregor Samsa gibi bir mutasyona uğrayıp değişti diyelim. Abdullah Gül, Abdüllatif Şener, Bülent Arınç ve öteki zevat nasıl olup da hep birlikte koro ve kitle halinde değiştiler? Aynı anda yumurtadan çıkarak kanatlanıp uçan kelebekler gibi. Bunun da cevabı hazır. Akılları gibi (akılları kollektifmiş) değişimleri de kollektif bunların. Her şeyleri kollektif: Gözleri, kulakları, ağızları, elleri, ayakları... Her şeyleri kollektif! İlk kez partinin kuruluş basın toplantısında “kollektif akıl”dan söz etmişti R.T. Erdoğan. 26 Ağustos 2001 tarihli Akit gazetesinde yayımlanan röportajında da bu kavramı kullanıyor. Gazetenin muhabirleri Serdar Arseven ile Kenan Kıran ortaklaşa soruyorlar: “AK Parti, seçime kadar herhangi bir koalisyonun içinde yer alabilir mi? Böyle bir teklif gelse...” R.T. Erdoğan yanıtlıyor: “Bu benim tek başına karar verebileceğim bir konu değil. Az önce de söyledim. Biz kollektif aklın temsil edildiği bir parti olacağız. Bu konu gündeme gelirse oturup kendi aramızda konuşuruz. Bu konuda konuşmak için çok erken.” R.T. Erdoğan’ın “Daha önce söyledim” dediği cümle de şu: “Bir diğer özelliğimiz, tekelci liderlik anlayışına son vermektir. Kollektif aklın temsil edildiği bir liderlik anlayışını benimsiyoruz.” “Kollektif akıl!” kavramı gündemin hayhuyu arasında dikkatlerden kaçtı. Oysa basının, öteki politikacıların, siyaset bilimcilerin, toplumbilimcilerin duydukları zaman tüylerini diken diken etmesi gereken bir kavram bu. R.T. Erdoğan bu kavramı anlamını bilerek mi kullandı, bilimsel konuşma merakını tatmin için mi, yoksa “ilmi malûmat-ı zaruriyye” sahibi olduğunu dosta düşmana kanıtlamak için mi? “Kollektif akıl” kavramını kullanma gerekçesi ne olursa olsun, yandık ki nasıl yandık. “Kollektif akıl”ı temsil eden liderlik ebedidir. Kendisini seçen kollektif aklı temsil ederken, kollektif akla dönüşüp bizzat kollektif akıl olacağı için bir daha yerinden kımıldamaz. Kollektif akılla tekelci liderlik anlayışına son vermek bir yana, kollektif akılla tekelci liderliğin daniskası kurulur.
* İktidar “şaheser” olarak nitelediği şehir hastanelerine sadece 2024’te 83 milyar 697 milyon TL ödenek ayrırken acil sağlık hizmetlerinde cimri davranıyor.
* Dünya 2019’da COVID-19 kâbusu yaşadı. Çin’den yayılan virüs milyonlarca can aldı. İki yıl süren koronavirüs pandemisinin ardından şimdi de maymun çiçeği virüsü (monkeypox/Mpox) alarmı veriliyor.
* Ankara kulislerinde; CHP’de eylül ayında tüzük değişikliği gündemiyle kurultay yapılacağının açıklanmasının ardından eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun il gezileri ve partililerle yaptığı buluşmalar üzerinden “Tüzük kurultayı seçimli kurultaya döner mi?” iddiası konuşulmaya başlandı.
* 31 Mart yerel seçimlerinde Türkiye’nin ikinci partisi konumuna gerileyen AKP 23’üncü kuruluş yıldönümüne ilişkin program önceki gün AKP Kongre Merkezi’nde düzenlendi.
* Muğla ve çevre illerde SGK ve İşKur’a bağlı olarak çalışan yüzlerce memurun Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın katılımıyla yarın saat 15.30’da Sıtkı Koçman Üniversitesi Atatürk Kültür ve Merkezi’nde düzenlenecek etkinliğe katılımı zorunlu tutuldu.
* Çanakkale Eceabat’ta orman yangını çıktı
* TBMM Genel Kurulu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın daveti ve Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un çağrısı üzerine dün Filistin gündemiyle olağanüstü toplandı.
* Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Iraklı mevkidaşı Fuad Hüseyin ile dün Ankara’da TürkiyeIrak Yüksek Düzeyli Güvenlik Mekanizması 4. Toplantısı’nın ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuştu.
* Enflasyonist ortama karşın yetersiz kalan ücret artışları yurttaşın alım gücünü sürekli eritirken açlık ve yoksulluk sınırları da yükselmeye devam ediyor.
* Okul alışverişlerinin başladığı bugünlerde yurttaş fiyatlardan yakınırken Ticaret Bakanlığı, kırtasiyelerde güvenli ürün denetimine başladığını duyurdu.
* İzmir’in Kemalpaşa ilçesindeki Ulucak Höyüğü’ndeki çalışmalarda, kilden yapılmış 8 bin yıllık kadın heykelciği bulundu.
* Kadıköy Belediyesi’nin bu yıl dördüncüsünü düzenlediği “Mahallemde Çocuk Tiyatrosu” etkinlikleri başlıyor.
* Trabzonspor, UEFA Avrupa Ligi 3. ön eleme turu rövanş maçında deplasmanda Rapid Wien’e 2-0 yenildi.
* Ferdi Kadıoğlu’nun ayrılığı artık çok yakın...
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Kasım ayında yapılacak ABD başkanlık seçimleri, “Sosyal demokrasi, ‘süreç olarak faşizm’i sandıkla durdurabilir mi” sorusunu test etmeye uygun bir laboratuvar sunuyor.
ABD, 1990’ların sonunda dış politikasında, uluslararası ilişkilerinde rıza almaya değil daha çok şiddetle dayatmaya dayanan bir “imparatorluk” projesine yöneldiğinde birçok tarihçi, imparatorluk projesinin ABD’de haklar ve özgürlükler olarak demokrasiyi aşındırmasının, egemen ideolojiyi, hatta kültürü “yozlaştırmasının” kaçınılmaz olduğunu vurguluyorlardı. Filozof Rorty, 1998’de neoliberalizmin faşizme açılan dinamiklerine değinerek adeta Trump’ın ve “süreç olarak faşizm”in gelişini haber veriyordu: “İşçi sendikalarının üyeleri ve örgütsüz vasıfsız işçiler, er ya da geç hükümetlerinin ücretlerin düşmesini ya da işlerin ihraç edilmesini engellemeye çalışmadığını fark edeceklerdir... kendileri de statü kaybetmekten korkan banliyö beyaz yakalıları, başkalarına sosyal fayda sağlamak için kendilerinden vergi alınmasına izin vermeyecekler... İşte o noktada bir şeyler çatırdayacak... seçmenler sistemin iflas ettiğine karar verecek ve oy verecekleri güçlü, seçildikten sonra kendini beğenmiş bürokratların, hilekâr avukatların, fazla maaş alan borsacıların, postmodernist profesörlerin artık kararları vermeyeceğini garanti edecek, bir adam aramaya başlayacaklar.” ABD’de, neoliberalizm, emperyalizmin başarısız savaşlarının, ülke içinde artan güvenlik önlemlerinin, körüklediği paranoya, İslamofobi, yabancı düşmanlığı ve ırk ayrımcılığına, kadın bedeni üzerindeki baskılara son veren sivil haklar hareketi öncesine yönelik nostalji, tam da beklendiği gibi, “süreç olarak faşizm”i doğurdu. Aimé Césaire’ın daha 1955’te vurguladığı gibi şiddete dayanan emperyalizm de emperyalist ülkede faşizme yol açıyordu.
ABD’de “Sosyal Demokrasi” yerine, “demokrat”, “liberal” ya da “ilerici” kavramları kullanılır. Karşısındaki akım da kendini “Cumhuriyetçi”, “muhafazakâr” kavramlarıyla tanımlar. Bu iki akım arasındaki fark, 2016 başkanlık seçimlerine kadar, “statükoyu” etkilemeyecek kadar azdı. Her ikisi de emperyalist küreselleşmeyi, neoliberalizmi savunuyorlar, İsrail’i kayıtsız şartsız destekliyorlardı. Donald Trump ve “süreç olarak faşizm” ile birlikte, özellikle bu son seçimlerde, ırkçılık, kadın hakları, işçi hakları, gelir dağılımı, sağlık eğitim sistemleri, sosyal yardımlar, sanayi politikaları hatta İsrail konusunda kimi farklar ortaya çıkmaya başladı. Cumhuriyetçi parti Trump’ın etkisi altında geleneksel çizgisinin çok sağına “süreç olarak faşizmin” etki alanına kaydı. Demokratlar, Biden adaylığı Kamala Harris’e bıraktıktan, Harris de yardımcı adayı olarak Tim Walz’ı seçtikten sonra hızla, haklara ve özgürlüklere önem veren, işçi sınıfın sendikalaşma hakkını vurgulayan, sağlık, eğitim alanlarında halkçı reformlar vaat eden, dolayısıyla klasik sosyal demokrasiyi andıran bir siyasi platform inşa etmeye başladılar. Emperyalizm alanında bir değişim olmamakla birlikte Gazze’de acilen ateşkes çağrısı yapmaya başlamaları da yeni bir tutuma işaret ediyordu. Harris, Walz, “Proje 2025” üzerinden faşizm tehlikesini vurgulayarak, hakları, özgürlükleri kastederek “Geriye gitmeyeceğiz” sloganını benimsediler (2007 ve 2010’de CHP böyle yapsaydı bugün farklı bir yerde olabilirdik). Demokrat Parti, seçmenini heyecanlandırdı. Ülkede hâlâ derin bir kutuplaşma egemen ama seçmen tercihini ölçen istatistiklerde eğilim Harris’ten yana dönmeye başladı. Bu süreç Trump’ın Biden’a karşı programlanmış kampanyasını adeta bir kaosa itti. Şimdi, Trump, seçmene bir şeyler vaat eden konuşmalar yapmak yerinde, biteviye, Harris-Walz ikilisine hakaret ediyor, sahtekâr, hırsız olduklarını, seçimleri çalmaya hazırlandıklarını ileri sürüyor.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
From the publisher's feed