Cumhuriyet gazetesi

Cumhuriyet gazetesi

By Cumhuriyet gazetesiNews
Download on the App Store

Cumhuriyet gazetesi episodes

  • Mossad’ın Türkiye’deki suikast hazırlığı - Barış Terkoğlu.

    Sadece ağrıyı konuşanlar büyük hastalıkları da ıskalarlar. Hamas lideri İsmail Haniye, Tahran’da İsrail suikastıyla öldürüldü. Görünür iki bilgi var: Bir, MOSSAD’ın Tahran’ı izlemesi. İki, İsrail’in İran sınırını geçip operasyon yapabilmesi. Peki, Mossad Türkiye’de Hamas hakkında nasıl istihbarat topluyor? Hatırlayın, medyada günlerce yer buldu. Türkiye’deki operasyonlarla Mossad’ın hücreleri çökertilmiş, yakalananlar mahkemeye çıkarılıp tutuklanmıştı. İşte o operasyonların sonucunda, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda tam 57 kişi hakkında bir iddianame düzenlendi. Sanıklara “Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Siyasal veya Askeri Casusluk Amacıyla Temin Etme” suçlaması yöneltildi. İşin ilginci, sanıkların bir kısmı Suriyeli, Filistinli, Afgan, Lübnanlı’ydı. Türkiye’nin nasıl bir dönüşüm geçirdiğinin göstergesi gibiydi. İşte o iddianame İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından iki kez reddedildi, sonra kabul edildi. Önce iddianame... 

    Savcılık tespitlerine şöyle başlamış: “İsrail istihbarat servisinin, internet tabanlı mobil uygulamalar üzerinden uzaktan/çevrimiçi operasyon ekibi oluşturduğu, söz konusu operasyon ekibi vasıtası ile uzaktan kaynak temini, canlı kurye ile kaynaklarına para transferi ve sahadaki hedeflerine yönelik taktik bazda isler yapılmasının amaçlandığı...” Kısacası MOSSAD, İsrail’de bir operasyon ekibi kurmuş. Türkiye’ye gelmeden ancak Türkiye’de bazı isimler aracılığıyla ülke içinden bilgi toplamaya başlamış. Söz konusu sanıklar da işte bu ağa takılmışlar. Kimler hakkında bilgi toplanmış? İddianame yanıt veriyor: “İsrail’in Filistin politikasına muhalif Filistinli aktivistler başta olmak üzere ülkemizdeki Ortadoğulu şahıslara ve anılanlarla bağlantılı vatandaşlarımıza yönelik...” Bu bilgilerin Türkiye’ye maliyeti ne olabilir? İddianamede şöyle yorumlanıyor: “(Mossad’ın) ülkemizde cinayet, adam kaçırma, tehdit/şantaj gibi suçları işlemeyi tasarladıkları değerlendirilmektedir. (...) Eylemin devletimiz aleyhine; - Ülke topraklarında mukim yabancı şahısların kişisel verilerinin korunamadığı, can güvenliğinin sağlanamadığı vb. hususlarda uluslararası kamuoyunda bir algı oluşturacağı, - Ülkemizde üçüncü ülke unsurlarınca organize edilen bu tip faili meçhul yasadışı eylemlerin, Türkiye’nin yabancı ülkelerin operasyon alanı olduğu algısına yol açacağı...” Kısacası savcılığa göre Haniye suikastının benzerleri Türkiye’de de gerçekleştirilecekti. Bunun için Hamas yanlısı kişiler hakkında bilgi toplanıyordu. 

    Eminim merak ettiniz. İsrail’e Mossad ajanı olmadığı halde bilgi verenler kimler? Gelelim duruşmalarda bu isimlerin anlattığına... Örneğin A.Y’nin avukatı şunu anlattı: “Benim müvekkilim emekli polis memuru, malum emeklilik şartlarından dolayı dedektiflik işi ve şirketi kurmuştur. C.C.P’nin avukatı: “Müvekkilimin dedektiflik şirketi vardır...” A.G’nin avukatı: “Müvekkil Google reklamlar kısmında gözükecek üzere dedektiflik faaliyeti gerçekleştiriyor...” M.S’nin avukatı: “Müvekkilimin dedektiflik şirketi vardır, bunlar yasal şirketlerdir, Ticaret Sicil Gazetesi’nde yetkileri yer almaktadır...” İ.Y’nin avukatı: “Türkiye’de dedektif tutmak yasak değil ama yasal olması zorundadır, müvekkilimin şirketi vergiye tabiidir...” H.G’nin avukatı: “Müvekkilimin dedektiflik firması var...” Uzatmayayım... Haberlerde “eski polis Mossad ajanı çıktı” başlıklarının nedeni zaman geçtikçe anlaşıldı. Türk sanıklar, polislikten sonra dedektiflik bürosu kurmuştu. Yurtdışından Mossad bağlantılı kişiler; elbette ajan olduğunu söylemeden, masum görünen taleplerde bulunmuşlardı. Kimi zaman bir İngiliz bankasının avukatı olarak Türkiye’de bulunan bir kişi için icra takibi yapacaklarını bu kişinin adresinin doğru olup olmadığını bu firmalara sordular.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    7 min
  • Bir ‘acayip’ seçimler - Ergin Yıldızoğlu

    Perşembe. Son haftalarda ABD başkanlık seçimleri üzerine yazıyorum. Kimi dostlar “Bize ne? Ne halleri varsa görsünler” diyor. Oysa, içinde bulunduğumuz tarihsel dönemde, ABD seçimleri, “süreç olarak faşizm” üzerinde düşünmeye yardım edecek değerli ipuçları sunuyorlar. H Kamala Harris’in, Demokrat Parti’nin kampanyasını ve örgütünü, taban desteğini canlandırmasıyla, birçok kamuoyu yoklamasında Trump’ın önüne geçmeye başlamasıyla seçim yarışı hızlandı. Harris, Trump ile Biden arasındaki yaş ve “baş” (“kim daha az bunamış” gibi) dengesini tersine çevirdi. Demokratlar seçimleri kazanabileceklerine inanmaya başladılar. Trump’ın ve başkan yardımcısı adayı olarak seçtiği Vance’ın “acayiplikleri” daha bir görünür oldukça, Demokrat Parti bu “acayiplikleri” çok etkili bir propaganda teması olarak kullanmaya başladı: “These people are weird” (Bu insanlar acayip). Diğer taraftan, weird, eski (11-16 yüzyıl) İngilizcede, Almanca kökenli wyrd sözcüğü, “kader”, anlamına da geliyor. “Acayip” olanlara yakından bakınca “süreç olarak faşizmin”, hatta Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü’ndeki “Gilead” rejiminin çok bildik özellikleriyle karşılaşıyoruz. 

    “Bir kişiye bir oy bir kez” sloganını, ilk kez Cezayir iç savaşının arifesindeki seçimlerde siyasal İslamın liderliğinin ağzından duymuştuk. Şimdi, aynı anlayış, ABD başkanlık seçimleri öncesinde karşımıza çıktı. Geçen cuma günü Trump, Hıristiyan milliyetçilerine (faşistlere) konuşurken “Güzel Hıristiyanlar sizi seviyorum, gidin bana oy verin. Bir daha oy vermek zorunda kalmayacaksınız, her şeyi o kadar iyi bir şekilde ayarlayacağız ki bir daha oy vermek zorunda kalmayacaksınız.” Gerçekten “acayip” ama, Vance’ın “ABD, Roma İmparatorluğu’nun cumhuriyet döneminin son günlerini (MÖ 75) anımsatıyor” (öyleyse bir Sezar gerekiyor) saptamasıyla uyumlu. “Acayiplikler” bununla sınırlı değil. Trump, cuma konuşmasından bir gün önce, “O kadar çok oyumuz var ki oya ihtiyacımız yok. Halkıma oylara ihtiyacım olmadığını söylüyorum. İhtiyacımız olan tüm oylara sahibiz. Oylara ihtiyacım yok. Hiç kimsenin sahip olmadığı kadar çok oyumuz var. Oy vermek zorunda değilsiniz, endişelenmeyin” diyordu. Sakın, Trump seçimi kazanmak için oya, başkan olmak için de seçimi kazanmasına gerek olmadığını düşünüyor, sonucu oylardan başka bir şeyin belirleyeceğine inanıyor olmasın! Geçen hafta Rolling Stone dergisi, en kritik eyaletlerde seçim güvenliğine, önceki seçimlerin sonuçlarını kabul etmemiş 70 Trumpçı atandığını, atamaların devam ettiğini aktarıyordu. Trump, bu kez eyaletlerin, seçim sonuçlarını tasdik etmeyeceğine, kargaşa çıkınca da yüksek mahkemenin kendisinden yana karar vereceğine inanıyor. Kısacası, ABD’de “süreç olarak faşizm” seçimi kazanmaya değil, darbe yapmaya hazırlanıyor. 

    Bu darbenin ve sonrasının planını da Heritage Foundation’un, devleti ve toplumu yeniden yapılandırma tasarımı “Project 2025” başlıklı kapsamlı metin sunuyor. Trump, şimdilerde bundan “haberim yok” diyor ama önceleri övüyordu: “Heritage Foundation’un sadece iki yıl önce başlamış küçük projeleri inanılmaz bir iş çıkarıyor... hareketimizin, hareketinizin yapacaklarına dair zemin ve ayrıntılı planlar hazırlıyorlar.” Heritage Foundation’un başkanı Kevin Roberts de “Project 2025”in önsözünde “Bu büyük ‘Awokening’e (‘Woke’ faşistler açısından, tüm ilerici değerleri tanımlayan bir kavram- gerçekteyse haklar ve özgürlükler alanında bir uyanış demek- EY) son vermeyi, çocukları bu fikirlerden kurtarmayı, (1970’lerin, sivil haklar hareketinin öncesine dönmeyi) kültürü geri kazanmayı ve Amerikan karşıtı solu içeride ve dışarıda yenmeyi amaçlıyoruz” diye yazmış. Bu Hıristiyan milliyetçi planın kadınların hakları üzerine getirmeyi (kürtajı tüm ülkede kesin olarak yasaklamak gibi) amaçladığı yasakları düşününce de ortaya, klasik faşizm+Gilead gibi adeta kâbus ötesi bir rejim tasarımı ve bunu bir darbe ile kurma projesi çıkıyor.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    6 min
  • Hayvan gibi yas tutamayanlar - Barış Pehlivan

    Öldünüz ama bundan en yakın arkadaşınızın haberi yok. Bir gün dönersiniz diye hep aynı buluşma noktasında yıllarca sizi bekledi. Siz dönemediniz, o da öldü. Hachiko adlı köpekle ile Profesör Enyo’nun öyküsüdür bu. 1923 yılında doğan Hachiko, Tokyo Üniversitesi’nde çalışan Profesör Eisaburo Enyo tarafından sahiplenilmişti. Profesör, her gün evinden Shibuya istasyonuna yürüyüp oradan da onu üniversitesine götürecek trene biniyordu. Ve köpeği Hachiko da hep yanında onunla birlikte yürüyordu. Enyo’nun sabah treni platformdan ayrıldığında köpek de evine dönüyor, ancak akşam onu karşılamak için yeniden istasyona geri geliyordu. Bir gün Enyo, üniversitedeki odasında aniden öldü. Hachiko, bir daha asla eve dönmeyen arkadaşını istasyonda bekler halde kalakaldı. Öyle ki köpek 10 yıldan daha uzun bir süre bu ritüele devam etti. Her sabah Shibuya istasyonuna gitti ve sessizce bekledi. Yaşlandığında, çok zor hareket eder hale geldiğinde bile nöbetine ve kendisi için önemli olan o tanıdık yüzü aradı. Ve gün geldi, o da 1935 yılında tren istasyonunun kapısında öldü. Japonlar da insan-hayvan ilişkisinin sembolü olarak Hachiko’nun heykelini o istasyonun önüne dikti. Filmlere bile konu olmuş bu gerçek öyküyü bir kitap hatırlattı: Barbara J. King’in yazdığı, Rengin Arslan’ın Türkçeye kazandırdığı “Hayvanlar Nasıl Yas Tutar?” Katliam Yasası’nı tartışırken “can” diyoruz, canları bile yanmadan “zafer” fotoğrafı çekiyorlar. Günlerdir düşünüyorum; öldürülen hayvanların yasını sadece vicdanlı insanlar mı yaşayacak? “Hayvanlar Nasıl Yas Tutar” adlı kitaptan öğrendim ki hayır. Antropoloji profesörü olan King yazıyor: “Bir hayvan, onun için duygusal açıdan önemli olan bir hayvan öldükten sonra gözle görülür sıkıntılı bir şekilde davranıyor veya her zamanki rutinini değiştiriyorsa, o zaman yas duygusunun görüldüğünü söyleyebiliriz.” Yasalaşan o ünlü 5. maddedeki öldürmeye izin veren “olumsuz davranışları kontrol edilemeyen köpek” ibaresi geliyor aklıma. Acaba bir hayvanın yas tutması da “olumsuz davranış mıdır” yani “onun da öldürülmesine neden olabilir mi” diye düşünüyorum. Sormak da yanıt aramak da zül geliyor. Fil Tarra ile sokak köpeği Bella’nın arasındaki bağı anlatan, kitaptan alıntılarla bitirmek istiyorum: “Tarra, bir sokak köpeği olan Bella ile insan bakıcılarının bir yönlendirmesi olmadan kendi kendine bağ kurdu. (...) Sonra bir gün, 2011 yılında Bella, bir veya muhtemelen birden fazla vahşi hayvanın saldırısına uğradı. Saldıranlar çok büyük ihtimalle çakaldı ve onu öldürmüşlerdi. (...) Bella’nın bedenini bulan ilk kişi Tarra idi ve ölü arkadaşının bedenini birlikte keyifli zamanlar geçirdikleri ahırın arka tarafına taşımıştı. (...) Bella aynı gün içinde gömüldüğünde Tarra, törenin yapıldığı noktaya yanaşmadı. Barınak, o gün ve ertesi gün yaşananları internet sitesinde şöyle aktardı: Tarra, Bella’nın cenaze törenine katılmamayı tercih etti. Yakınlardaydı, ağaçların öteki tarafında yaklaşık iki metre uzaklıktaydı ancak daha yakına gelmedi. Barınaktaki bakıcılar, ertesi gün nefes kesen bir şeyin farkına vardılar ve Tarra’nın Bella’nın mezarını gece veya sabahın erken saatlerinde ziyaret ettiğini anladılar. Çünkü Bella’nın mezarının yanında henüz kurumamış dışkı ve mezarın üzerinde de fil ayak izi bulmuşlardı. (...) Tarra’nın bakıcıları Bella kaybolduktan sonra ve bedeni henüz bulunmadan önce onun çoktan bunalımda ve kederli bir ruh haline büründüğünü gözlemlemişlerdi. Fil daha az yiyor ve anormal davranışlar sergiliyordu. Bu tepkilerin görüldüğü zaman açısından bakıldığında, Tarra, henüz arkadaşının ölümünden değil, ortadan kaybolmasından dolayı üzgündü. Bu ayrımı daha önce de yakalamıştık: Hayvanların bir arkadaşını bulamadığı zaman verdiği tepkileri kesin bir yas duygusundan nasıl ayırt edebiliriz?” 


    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    5 min
  • Savaş ve Meclis... - Altan Öymen.

    AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın zaman zaman tekrarladığı bir şarkı sözü var: “Bir gece ansızın gelebiliriz.” Bunu, dış politika ilişkilerinde gerginliklerin oluştuğu ülkelerin yöneticilerine “gözdağı” vermek için kullanırdı. Uzun bir süre boyunca adının harflerini değiştirerek “Eset” diye andığı Suriye başkanına uyarı olarak söylemişti... O arada Suriye’ye girip “Emevi Camisi’nde namaz kılmak” gibi ihtimaller dile getirilmişti. Türkiye-Suriye ilişkileri, bu ve benzeri ifadelerin de katkısıyla giderek daha da gerginleşmişti. İki ülke arasında savaş çıkması olasılığından söz edildiği zamanlar da yaşanmıştı. Şimdi çok şükür Suriye ile aramızda o dönemler geride kalmış ve barış arayışları gündeme geliyormuş gibi bir durum var. Ama birden bire daha başka bir savaş ihtimali ortaya çıktı. Erdoğan, o “şarkı sözü”nü tekrarlamadı. Ama İsrail’in Gazze’deki tutumuna karşı “Biz nasıl Karabağ’a girdiysek, nasıl Libya’ya girdiysek, bunun benzerini aynen onlara da yaparız” dedi. Gerçi Karabağ’da ve Libya’daki durum hayli farklıydı. O konuda değişik yorumlar vardı. Ama bu defa AKP genel başkanının sözleri, iktidar ortağı MHP’nin genel başkanı Devlet Bahçeli tarafından pekiştirildi. Doğrudan doğruya şunları söyledi Bahçeli: “Elbette her türlü senaryo gündemde olmalı, siyasi, stratejik ve askeri tüm hazırlıklar tahkim edilerek Türkiye’nin hafife alınacak bir ülke olmadığı isabetle teyit edilmelidir.” Böylece bazı ülkelerin kamuoylarında da zaman zaman dile getirilmeye başlayan “3. dünya savaşı tehlikesi var mı” sorusuna “Evet” cevabı verenlerin tezine yeni bir gerekçe daha eklendi. Tabii, savaş ihtimali, sadece “dünya savaşları” için değil, yerel savaşlar için de dünyanın birçok ülkesinin göz önünde tutması gereken bir tehlike... Bunun hazırlıklarını hiçbir ülke ihmal edemez. Ama o görevi yerine getirmek için bunu davul zurnayla ilan etmek gerekmez. Tam tersine bu, uluslararası sorunlara, barışçı imkânları kullanarak çare aramak yerine, güç kullanmayı seçmek, konuyla ilgili diğer ülkeleri de aynı yola teşvik etmek olur. Ayrıca tabii, bir şey daha var: Demokratik bir ülkede “savaş” konusunda karar vermek, sadece bir veya iki kişinin değil, parlamentoların işidir. Bizde de bu, anayasal olarak öyledir. “Tek adam sistemi”ni pekiştirmek için pek çok maddesi değişmiş olmakla birlikte, bizim anayasamızın bugünkü metninde de durum öyledir. Anayasanın 92. maddesinin ilk paragrafı şöyledir: “Madde 92: Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına ve Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir.” Gerçi maddenin 2. fıkrasında şöyle bir “istisna” hali var. Onu da hatırlayalım: “Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin ani bir silahlı saldırıya uğraması halinde ve bu sebeple silahlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde, cumhurbaşkanı da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin derhal kullanılmasına karar verebilir.” Tabii, o “istisna hali”, konunun, esas olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin konusu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ülkesinin öyle “ani bir saldırı”ya uğraması halinde de o kararı verecek olan cumhurbaşkanının uygulanmadan hemen sonra Meclis’in toplanmasını ve durumu onun da görüşmesini sağlaması gerekir. Gelelim bugünkü duruma... Meclisimiz, dün tatile girdi. Sayın Erdoğan’ın da Sayın Bahçeli’nin de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çok önemli bir durum karşısında bulunduğunu belirten açıklamalarından önce, konunun Meclis’te görüşülmesini sağlamaları daha münasip olmaz mıydı?


    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    7 min
  • 31 Temmuz 2024 - Günün Manşetleri - Yakınlaşmaya liste gölgesi

    * Suriye’den Türkiye ile 2023’te başlayan ancak sonuca ulaşmayan normalleşme sürecini baltalayacak bir adım geldi.


    * Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta yaptığı “Belediyeleriniz SGK’ye olan birikmiş borçlarını ödesinler” açıklamasıyla başlayan tartışmaların ardından belediyelere haciz işlemleri uygulanmaya başlandı.


    * Diyarbakır’da DEM Partili Silvan Belediyesi sokak köpeklerinin toplanmaya başlandığını duyurdu.


    * Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Paris Olimpiyatları davetini 13 yaşındaki torununun “Dede gitme, orada LGBT gösterisi yapacaklar” demesiyle reddettiğini açıkladı.


    * MetroPOLL Araştırma’nın anketine göre CHP ve AKP arasındaki fark 7 puanı geçti.


    * UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan İzmir Bergama’nın Kaleardıcaber Mahallesi’nde yer alan ve Çobantepe olarak bilinen bölgede milattan önce 4. ve 3. yüzyıllardan kalma olduğu düşünülen sur ve mekan kalıntıları bulundu.


    * İsrail’den Tel Aviv-Ankara hattında gerilimi daha da artıracak ikinci bir açıklama geldi.


    * İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın dün Yunanistan’ın başkenti Atina’ya yapması planlanan ziyaretinin Türkiye tarafından iptal edildiği ileri sürüldü.

     

    * Yüksek enflasyon döneminde ücretlere ara zam yapılmaması açlık sınırı ile asgari ücret arasındaki farkın gün geçtikçe büyümesine neden oluyor.


    * Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre haziran sonu itibarıyla sektörün dönem net kârı, geçen yıl aynı döneme göre yüzde 24.3 artışla, 314 milyar 28 milyon lira olarak gerçekleşti.


    * Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Aydın’da bulunan Aphrodit Tapınağı’nın 50 metre batısında, “kolosal Zeus başı”nın bulunduğunu açıkladı.


    * İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür (İBB) AŞ, İBB Kadın, İBB Çocuk ve İBB Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanlığı’nın işbirliğiyle bu yıl ikincisi düzenlenen Gezici Film Festivali başladı.


    * Olimpiyat Oyunları’nda atıcılıkta tarihi madalya... Yusuf Dikeç ve Şevval İlayda Tarhan’dan oluşan Atıcılık Milli Takımımız, 10 metre havalı tabanca karışık finalinde altın madalyayı kıl payı kaçırıp gümüş kazandı.


    * Mete Gazoz, klasik yayda Şilili Andres Ferrada’yı 30-26, 26-25 ve 29-26’lık setlerle 6-0 yenip ikinci tura çıktı.



    * Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.


    12 min
  • Suriye ile barış - Mustafa Balbay

    Dış gündem iç gündemle yarışıyor. Son haftalarda arada bir ısıtılıp çekilen sonra yeniden gündeme gelen konu Erdoğan’ın Esad’la görüşmesi. Artık yeni şarkı şu: Bir gece ansızın görüşebiliriz! Dışişleri bakanı da bu iklimin oluşması için arada demeç gazı veriyor, “Zamanın ruhu barışı çağırıyor” diyor. Özünde sadece bugünün değil, bütün zamanların ruhu barışı çağırıyor ama özellikle bizim coğrafyada barış, savaştan daha zor. Her şeye karşın Erdoğan-Esad görüşmesinin hem Türkiye’nin iç dengeleri hem bölge barışı açısından olumlu olduğunu bir kez daha vurgulayalım. Ancak tıpkı 29 Nisan 2011’de Hatay’ın Yayladağı ilçesinden topraklarımıza giren 300’e yakın Suriyeliyi karşılarken önüne arkasına bakmadan hareket edişimiz gibi yeni dönemin de altyapısını hazırlamadan adım atmamak gerekiyor.

    Geçen hafta Esad Moskova’daydı. Putin’le görüştü. Görüşmeden sonra yapılan açıklamada klasik bölge konularının konuşulduğu ifade edildi. Kremlin sözcüsü Peskov, Rusya’nın Türkiye-Suriye ilişkilerinin normalleşmesini istediğini vurgulamakla yetindi. Dileriz yanlıştır! Bize ulaşan bilgiler Esad’ın Türkiye’den kimse ile görüşmek istemediği yönünde. Gerçi Putin, “Türkiye ile görüş” dediği an Esad elbette görüşür ama Moskova buluşmasında Esad’ın Türkiye’ye ilişkin şu değerlendirmeyi yaptığı konuşuluyor: “Suriye’nin bugünkü noktaya gelmesinde önemli etken Türkiye. Ülkemi mahveden güçlerin önemli bölümü hâlâ Türkiye’de yaşıyor ya da Türkiye tarafından destekleniyor. Şu aşama bu ülkeden herhangi bir liderle görüşmekten yana değilim.” Bu tanıma sadece Erdoğan’ın değil, Özel’in de girdiği anlaşılıyor. Yenide altını çizelim, bu bilginin yanlış çıkmasını dileyelim. Yazının başında, Suriye ile barış süreci oluşturulacaksa altyapısı sağlam kurulmalı değerlendirmesi yapmamızın nedeni bu durumdu. Türkiye’nin Suriye yönetiminin ve Suriyelilerin lehinedir diye düşündüğü ülkenin kuzeyinde briket evler yapma projesi bile Şam’dan farklı görünüyor! Oradan bakış Türkiye’nin, Suriye topraklarında BM’nin kuralları dışına çıkarak hareket ettiği yönünde.

    Geçen hafta sadece Rusya-Suriye diyaloğu yoktu. Aynı zamanda ABD-İsrail ve Çin-Filistin diyaloğu vardı. Netanyahu ABD kongresinde konuştu. Defalarca alkışlandı. Ayakta karşılandı, ayakta uğurlandı. Saat dilimleri de dikkate alındığında aynı süreçte Pekin’de Hamas ve ElFetih temsilcileri buluştu. Çin’in ev sahipliğindeki görüşme sonrası yapılan açıklamada Hamas’la El-Fetih arasındaki 17 yıldır süren ayrılığın son bulduğu, ortak hükümet kurulacağı belirtildi. Netanyahu’nun ABD kongresindeki konuşması Türkiye’de büyük tepkiyle karşılanırken bir istem de öne çıktı: Türkiye de Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı çağırsın. Parlamentoda konuşsun! Erdoğan bu isteme sitemle yanıt verdi: “Mahmud Abbas bu yöndeki teklifimizi reddetti!” Türkiye’nin dış politikasının neredeeen nereye geldiğini gösteren önemli bir durumu Erdoğan’ın ağzından öğrenmiş olduk! Türkiye, bölgede birbiriyle savaşan taraflar dahil, herkesle görüşebilen bir ülkeydi. Bu özelliğimizle bölgemizde tektik. Örneğin, sekiz yıl süren İranIrak savaşında Türkiye, Tahran’la da Bağdat’la da görüşebilen tek bölge ülkesiydi. Esirlerini, ağır yaralılarını Türkiye üzerinden değiştirdiler. Şimdi değil bütün taraflarla görüşmek, ülkelerin içinde bile taraf tutar hale geldik! İşte geldiğimiz tablo! Dış politikanın sonuçları bir günde çıkmaz.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    5 min
  • TTB’de, sağlık hakları savaşımında nerede kalmıştık - Şükran Soner

    Türk Tabipleri Birliği’nin evrensel değerlerle sağlık, insan hakları savaşımında efsane, en uzun soluklu başkanı Erdal Atabek’in aramızdan ayrılışının sıcak günlerinde, TTB’nin yeni yönetim kadroları umutlarımızı tazeleyen sorgulamalar, çalışmaların içindeler. Geleceğe dönük umutlarımızı tazeleyen çıkışları, eylem, duruşlarıyla, duayen başkanlarının dönemindeki uzun soluklu hak arayışlarının, yolunda yürünecek bir dizi çalışma ile karşımızdalar... Yakından tanıklıklarımız, geçmişin uzun soluklu savaşımlarının yaşayan kadrolarını da yanlarına almış olarak adım adım “Nerede kalmıştık?” sorgulamasıyla yoğun çalışmaların içine daldıklarının örneklerini veriyorlar. Erdal Atabek’in yolundan yürüyecekleri söylemlerinin, sözde kalmayacağı, içeriğinin doldurulması çalışmalarının birbirinin üzerine eklemleneceğinin bu değerli ilk sonuçlarıyla, Saray yönetiminin TTB’yi ele geçirme çabalarına karşı TTB Genel Kurulu’nda gerçekleştirdikleri ittifaklarla oluşturdukları yönetimin, hızlı, etkin çalışmalarıyla karşımızdalar... YouTube, “Cumhuriyetten Tanıklıklar” söyleşilerimizin kapsamında, sıcağı sıcağına, “Nerede kalmıştık?” sorgulaması üzerinden, konuğumuz Prof. Dr. Pınar Sahip. Erdal Atabek kimliği üzerinden, TTB’nin ilk anma etkinliği, yıllarını verdiği Cağaloğlu’ndaki TTB salonuna adının verilmesi etkinliğinin düzenlenişinde, İstanbul şubesi başkanı olarak çağrıyı yapmış olan Prof. Dr. Pınar Sahip, etkinliğin yapıldığı gecede, TTB’nin yeni seçilmiş başkanı Prof. Dr. Alpay Azap’ın yanında yeni seçilmiş TTB 2. başkanı olarak karşımıza çıkmıştı. Katlanmış yoğunluktaki yeni çalışmalarına karşın itirazsız sorgulamanın sözcüsü olmayı kabul ettiği için teşekkürlerimizle... HHH Ülkemizde geçmişte sağlık hakları üzerinde verilmiş çok etkin savaşımların sonucunda, elde edilmiş birbirinden değerli kazanımların, hak savaşımları üzerinden ödenmiş ağır bedellerin sonrasında, gününmüzde gelinmiş sorunların boyutlarının ürkütücülüğü boyutları ile yüz yüze kalındığının altının çizilmesi kaçınılmaz. En çok hastaneye başvurulan bir gerçekle yüz yüzeyiz. Tekrar tekrar başvurularla sonuç alınamayan çok çarpık bir tablo ile yüz yüzeyiz. İktidarın sorumlu olduğu kaosta, ne hekim ne hastanın sorunlarının çözülebilmesi söz konusu olmadığı gibi her yandan çaresizliğin çığlık sesleri yükseliyor. Sonuç olarak bedeli sorumlu olmayan vatandaşlara yüklenen, katlanan maliyet, vurgunların sonucunda, hastane yerine, hastanın karşısına çıkarılan birinci kademeden, en yukarılarına doğru her kademe sağlık hizmetinde, canları yanan sağlık çalışanları ile derdi olan hastaların birbirlerine kırdırıldığı bir çarpık düzenin altından çıkılınamaz sorunlar yumağında kıvranılıyor... Söyleşi konuğumuz Pınar Sahip de içlerinde, örgütlü etkinliklerle sil baştan yola çıkmış sözü doğru değil, geçmişin örülmüş taşları üzerinden yürümeye kararlı, çok etkin bir sağlık hakları savaşımcıları kadrolarıyla yeniden yüzleşilen günlerin içindeyiz... Geçmişin verilmiş emekleri, bilimsel olarak atılmış adımları, yapılması gerekenler üzerinden o kadar değerli, çok iş var ki... Olumlu işler yapmak isteyen toplumsal irade için günün koşulları içinde en acillerinden başlanarak yürünecek yollar üzerinden sağlıklı kararlarla toplumsal haklar beklentilerini, en kaçınılmaz boyutları ile saptayıp, öncelikler sıralaması ile yola çıkmak, iyi niyet yeterli olacak... TTB yol göstericilik sorumluluğunda varım diyor... Söyleşimize, günümüzde yapılmaya çalışılan uyarılar yanında, duayen başkan Erdal Atabek ile Dr. Muharrem Baytemür’ün yaptığı söyleşiden de alıntılar eşlik edecek... Bu akşam sonrasında girecek yayını dilediğiniz zaman izleyebilirsiniz.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    10 min
  • 30 Temmuz 2024 Salı - Günün Manşetleri - 4+4+ sisteminde büyük enkaz

    * Tüm uyarılara karşın eğitimde uygulanan sistemde kara tablo.

    * Köpeklerin katledilmesinin yer aldığı 5. maddenin kabul edilmesine tepki.

    * Emekliye dilenci muamelesi…

    * İktidara tepki gösteren ABB Başkanı Yavaş, bakanlıkların belediyeye olan borçlarını tek tek açıkladı: Alacağımız ödenmiyor.

    * Türkiye’den İsrail’e: Soykırımcı Hitler’in sonu nasıl olduysa Netanyahu’nun sonu da öyle olacak. Saddamlı yanıta sert tepki.

    * Netanyahu çocukları cezalandırdı.

    * Anayasayla güvence altında olan sendikada örgütlenme için işinden olan işçiler eylemde. 

    * 2025 turizmde kâbus yılı olabilir.

    * Usta sanatçı, geçirdiği beyin kanaması sonucu 10 yıldır komadaydı. Kenan Işık’a veda.

    * Sabancı Vakfı 9. Kısa Film Yarışması’na başvurular başladı.

    * Milli voleybolcularımız, Hollanda’yı 2-0 geriden gelip 3-2 yendi. 

    * Mete, Abdullah ve Ulaş’tan kurulu takımımız Çin’i yenerek bronz kazandı. İlk madalyamız okçularda.

    * Atıcılıkta tarihi zafer.

    * F.Bahçe tur için.

    * G.Saray transfer müjdesi.

    * Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.


    10 min
  • Devleti esir alan zorbalık - Barış Terkoğlu

    “Zorba bahane aramaz” diyor Burke. Belki de bu yüzden eylemlerinde de anlam aramamalı. Kendi kaderimizi izler gibi günlerce, aylarca, yıllarca izledik. Mafya mensupları, uyuşturucu baronları, çete liderleri, karapara aklayıcılar; İçişleri Bakanlığı koridorlarında poz veriyor, çakarlı arabalarla geziyor, koruma ordusuyla dolaşıyordu. Gelgelelim, asıl korunması gerekenler saldırganlara adeta yem ediliyordu. 15 Temmuz günü, darbeye ilk direnen subayların arasında yer alan, darbecilere esir düşen, ölmekten kendisine doğrultulan silahın tutukluk yapmasıyla kurtulan Güven Şağban’ın hikâyesini bu köşede yazmıştım. Şağban, 15 Temmuz sonrasında, FETÖ’ye karşı çıkan bir grup askerle birlikte tasfiye edilmişti. Tepkisini “FETÖ emekli edemedi ama Süleyman Soylu etti” diyerek göstermişti. Meğer bu kadar değilmiş... Geçen hafta Şağban’ı tanıyanların anlattıkları ve yolladıkları belgeler sayesinde daha fazlasının da olduğunu öğrendim. Şağban, 15 Temmuz öncesinde Jandarma Genel Komutanlığı’ndaki İstihbarat Plan ve Güvenlik Daire Başkanlığı görevindeydi. Tabiri caizse kurumdaki FETÖ’cülerin peşinden koşuyordu. 15 Temmuz gecesi onlarla karşı karşıya geldi. Yetmedi, yargılama süreçlerinde mahkemelerde aleyhlerinde tanık oldu. Bunun elbette bir sonucu vardı. Tehdit altında yaşamak. Her an öldürülme ihtimaliyle burun buruna olmak. Devlet de o günlerde gereğini yaptı. FETÖ’nün “ölüm listesi”nde bulunan Şağban ve karargâha giderek darbeye direnen albaylar hakkında darbeden günler sonra “özel koruma” kararı aldı. Derken...

    Güven Şağban ve darbeye direnen bir avuç Atatürkçü asker jandarmadan tasfiye edildi. Şağban’ın kitabında yazdığı gibi FETÖ ile içiçe olmuş bazı isimler yükseliyor, jandarma başka tarikat ve cemaatlere teslim ediliyordu. Şağban, emekli olduktan sonra da bunu açıkça ifade etti. Sonuçta... Önümde belgeleri duruyor. 11 Eylül 2017 günü Şağban hakkındaki koruma kararı hiçbir gerekçe göstermeden İçişleri Bakanlığı’na bağlı Ankara Valiliği tarafından kaldırılmış. Şağban, açıkça siyasi olan bu karara itiraz etmiş, mahkemeye taşımış. Ankara 17. İdari Mahkemesi, 13 Nisan 2018’de yürütmenin durdurulmasına karar vermiş. Mahkeme, Şağban’ın tehdit altında olduğunu, devletin onu korumakla yükümlü olduğunu hatırlatmış. Fakat... Olay öyle kapanmamış. Bakanlığa bağlı valilik yine kararı kaldırmış. Mahkeme ile bakanlık arasında defalarca gidip gelen karar, her seferinde mahkeme tarafından Şağban lehine sonuçlanmış. Son olarak 26 Şubat 2019 tarihinde mahkeme, koruma kararının kaldırılması işleminin iptaline karar vermiş. Gelgelelim, İçişleri Bakanlığı açık bir hukuk tanımazlıkla bu kararı da uygulamamış. Sonunda...

    Ankara 3. İdari Mahkemesi, 30 Kasım 2020’de İçişleri Bakanlığı’nın Şağban’a tazminat ödemesine kararı vermiş. Mahkeme, İçişleri bakanının hukuk tanımazlığını mahkûm etmiş. İşin ilginci...Buna rağmen karar yine uygulanmamış. Olay Meclis’e taşınmış. CHP milletvekili Murat Bakan, içişleri bakanına çeşitli kereler soru önergesi vermiş. Önergede yazan bazı cümleler dikkat çekici: “15 Temmuz ile ilgili bir kahramanlık hikâyesi yaratılırken hayatlarını riske atarak darbeye karşı direnen kişilerin koruma kararının kaldırılması ve hayati riskle karşı karşıya bırakılmaları nasıl açıklanmaktadır?” Murat Bakan’ın verdiği bilgilere göre maalesef bakanlıktan sorulara ciddi bir yanıt gelmemiş! Sadece eleştirel medyada değil, hükümet medyasında da kahraman olarak tanıtılan, darbeciler tarafından vurulacakken silahın tutukluk yaptığı an defalarca gösterilen Güven Şağban’ın 15 Temmuz sonrası yaşadıkları bu şekilde. FETÖ darbeyi başarsa o gecenin sonunda öldürülecekti. FETÖ başaramadı. Jandarma, İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. İlk iş olarak darbe gecesi karargâh önünde FETÖ’ye ilk kurşunu atan askerler tasfiye edildi. Yetmedi, koruma kararları kaldırılarak FETÖ’ye “Alın vurun” denildi.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    6 min
  • Bizim değilse batsın mantığı - Mine Esen

    Geçmişte yaz demek, siyasetten ekonomiye hayatın her alanına yayılan sorunlardan biraz olsun kaçış, hararetli tartışmalara küçük bir mola demekti. Şimdi ise halimize bakın... Yazın sıcaklığı gibi siyasi kriz ikliminde de derece artıkça artıyor. Geçen haftanın gündem başlıklarının arasında yerel seçimlerden ağır yenilgiyle çıkan iktidarın, CHP yönetimindeki belediyeleri hedef alan mali kıskaç adımı vardı. “Tasarruf genelgesi” tartışmaları sürerken iktidar cephesi bu kez CHP’li belediyelerin Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) olan borçlarını ödemesini istedi. CHP’den ise buna “Yönetimimizdeki belediyeleri hizmet veremez gibi gösterme çabası. Mali darbe yapmaya çalışıyorlar” tepkisi yükseldi. Gelişmelere ilişkin Sarp Sağkal imzalı kulis haberimizde CHP’li kurmayların değerlendirmeleri yer aldı. Buna göre belediyelerin SGK borçları üzerinden sıkıştırılması konusu Burdur’da 1-3 Ağustos arası genel başkan Özgür Özel’in de katılacağı toplantıda ele alınacak. İktidar kaybettiği belediyeler üzerinden CHP’nin elini kolunu bağlayıp, yurttaşın desteğini alma hesabı yapıyor olabilir. Ancak temel yaşam maliyetlerinin her geçen gün arttığı, çarşı pazarın el yaktığı bir ortamda sosyal belediyecilik sunan ana muhalefetteki yerel yönetimlere yönelik baskı girişiminin ters tepmesi olasılığı hiç de öyle yabana atılır gibi değil. Hele ki yurttaşlık görevini yapmış, sandığa gitmiş, tercihini göstermişken iradesinin sorgulanması noktasında... Yurttaş kavgadan ve çözümsüzlükten bıkmış durumda. Şimdi iktidarın CHP’li belediyelere göndereceği “borç bildirimleri”yle sürecin daha da gerileceği gözüküyor. Peki ama iktidarın bunca yıldır yönettiği belediyelerin borçlarını, seçim aralarında “kapanan” borç defterleri iddialarının hesabını kim verecek?...

    Yazarımız Barış Terkoğlu’nun duyurduğu, MHP’nin Sinan Ateş davasına ilişkin mahkemeye yazar, gazeteci, siyasetçilerin de bulunduğu 154 kişilik isim listesi vermesinin yankıları sürüyor. Terkoğlu yazısında MHP’nin cinayeti sorgulayanlardan şikâyetçi olmasını gündeme taşımıştı. Mahkeme bu listeyi reddetmişti ama MHP lideri Bahçeli’nin gözdağına varan çıkışları dikkat çekti. Cumhuriyet gazetesinin “Olayların Ardındaki Gerçek” köşesinde yer alan ifadeleri bir kez daha vurgulamakta yarar var: “Liste yayımlayıp zamanı gelince gereği yapılacaktır demenin hukuk devleti ve demokrasi ilkeleri içinde yeri yoktur.”

    Siz değerli okuyucularımızın da bildiği gibi referans gazetesi Cumhuriyet, büyük önder Atatürk’ün ilkeleri izinde, demokratik, laik, hukuk devletinden yana çizgisiyle ilk günkü gibi yayınlarına devam ediyor. Aydınlanmanın izinde, bilim ve akıldan yana. Bu çerçevede ülkemizdeki yaşamsal krizlerden birinin de eğitim konusunda olduğunun bilincinde. Okullara tarikatları, imamı sokan zihniyete, ÇEDES uygulamasının yarattığı sorunlara yönelik sıklıkla uzmanların, eğitimcilerin tepkilerini ve uyarılarını aktarıyoruz. Geçen hafta “Din dayatması sonuç vermedi” başlıklı haberimiz geniş yankı buldu. Eylül Barut imzalı haberimizde, iktidarın okulöncesinden yükseköğretime kadar yaşama geçirdiği uygulamalarda dini temel alan politikasının tutmadığına işaret edildi. Bu çerçevede ÖSYM’nin Yükseköğretim Kurumları Sınavı’na ilişkin açıkladığı istatistiklere göre din kültürü ve ahlak bilgisi dersinde doğru yanıt ortalamasının 6 soruda 1.275 olduğuna işaret edildi. Yani AKP, “dindar nesil hedefli kendi eğitim modelinde” bile başarılı olamamıştı. Bir önceki hafta da Eğitim Şefimiz Figen Atalay’ın haberinde, yaklaşık 3 milyon öğrencinin girdiği Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nın sonuçlarına göre fen bilimleri netlerinin düştüğü aktarılmıştı. Matematik, fizik, biyoloji, kimyada da durum parlak değil. “Bilimden sadeleştirme yapıldı, dini içerikli derslerin dayatıldığı bir gerçek var.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    6 min

About Cumhuriyet gazetesi

From the publisher's feed

Cumhuriyet'in 100. yaşında yapay zeka desteğiyle seslendirilen podcast yayınlarımızı her gün siz değerli okuyucularımız ile buluşturuyoruz.