Gerçek gazetesi

Gerçek gazetesi

By GerçekNewsPolitics
Download on the App Store

Gerçek gazetesi episodes

  • DİP Merkez Komitesi Bildirisi: Gizli diplomasiye, Kürt sorununun inkârına, çözümün reddine, emperyalizmin himayesine, gerici ve yayılmacı İkinci Cumhuriyet projesinin dayatılmasına hayır!

    Bahçeli’nin başlattığı ve Erdoğan’la birlikte yürüttüğü süreç Öcalan’ın PKK’yi kongre toplayarak silah bırakmaya ve kendisini feshetmeye çağırdığı açıklama ile ilerliyor. Her şeyden önce tüm süreç gizli kapaklı şekilde ilerletilmekte, varılan sonuçlar, halka tüm tarafların her yana çekilebilecek şekilde kullandığı bir Ezop diliyle aktarılmaktadır. Türk ve Kürt emekçilerini birinci derecede ilgilendiren, milyonlarca işçi, emekçi, köylü geçim sıkıntısı çekerken kaynakları yutan, sayısız gencin canını alan bir mesele ile ilgili olarak, sürdürülen gizli diplomasiye son verilmelidir. Tarafların değişik vesilelerle söylediğinin aksine “gizli diplomasi” hiçbir şekilde önemli sorunların çözümü için gerekli de zorunlu da değildir. Tarihin gördüğü en büyük savaşlardan biri olan Cihan Harbi’nde (Birinci Dünya Savaşı) işçi devletinin başında müzakerelere katılan Bolşeviklerin gizli diplomasiyi reddetmesi, Çarlık Rusyası’nın gizli anlaşmalarını açıklaması, bu gizli anlaşmalarla (başta Türkiye olmak üzere) Rusya’ya vadedilmiş olan topraklardan vazgeçmesi tarihe düşülmüş devrimci bir nottur. Dünya savaşında gizli diplomasi reddedilmişse her savaşta reddedilebilir. Bu, işçi sınıfının ve ezilenlerin tavrıdır, ilkesidir, siyasetidir. Gizli diplomasi; burjuvazinin, sömürgecilerin, emperyalistlerin yöntemidir, reddediyoruz!

    Ne Kürt sorunu çözülmüştür ne de Kürt işçilerinin ve yoksul köylülerinin mücadelesi anlamsızlaşmıştır!

    İktidar cephesi bu süreci “terörsüz Türkiye” çabaları kapsamında tanımlarken Öcalan’ın açıklaması “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyor. Ancak bu tanımlamalar işletilen sürecin gerçek içeriğini yansıtmıyor. İktidar cephesinden gelen Türkiye’de Kürt sorunu yoktur ya da çözülmüştür iddiası, İmralı’dan yapılan açıklamada da “kimlik inkarının çözülüşü ve ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler” gibi değerlendirmelere referansla tekrarlanmaktadır. Öcalan, açıklamasına, bu gelişmelerin PKK’nin anlam yoksunluğuna yol açtığını söyleyerek, kendisini feshini gerekli kıldığını söyleyerek başlamıştır.

    Sömürgeci burjuvazinin gerici İkinci Cumhuriyet projesinin yeni versiyonu

    Kürt sorununun çözüldüğüne dair açıkça ya da ima yoluyla yapılan tespitler gerçeği yansıtmadığı gibi “terörsüz Türkiye” hedefi de bu sürecin gerçek amacını yansıtmamaktadır. Sürecin arka planını oluşturan gerçek amaç, sömürgeci burjuvazinin, Batı emperyalizminin himayesinde Irak’ta ve Suriye’de enerji havzalarının kontrolünü de içerecek şekilde yayılmacı çıkarları doğrultusunda, tarihe “İkinci Cumhuriyet” olarak geçmiş olan projenin yeni sürümünü hayata geçirmektir.

    Başka halklara karşı Türk-Kürt ittifakı değil emperyalizme ve Siyonizme karşı tüm Ortadoğu halklarının ittifakı!

    Turgut Özal’ın ABD’nin Irak’ı işgalini fırsat bilerek “bir koyup üç alacağız” sözleriyle akıllara kazınmış gerici İkinci Cumhuriyet projesi, ABD başta olmak üzere Batı emperyalizminin ve İsrail Siyonizminin Batı Asya (Ortadoğu) coğrafyasını yangın yerine çevirdiği günümüz koşullarında yeniden piyasaya sürülmektedir. Değişik açıklamalarda farklı terimlerle de olsa sürekli vurgulanan “Türk-Kürt ittifakı” kavramı bu gerici proje doğrultusunda bir işbirliğini ifade ettiği sürece halkların kardeşliği ve eşitliği mücadelesinin uzağında ve karşısındadır. İttifak kavramı, “kime karşı?” sorusundan bağımsız anlam kazanamaz! Türk ve Kürt emekçi ve yoksul gençlerinin de sömürgeci burjuvazinin çıkarları doğrultusunda ve emperyalizmin himayesinde, başka halklara, Batı Asya söz konusu olduğunda özellikle Arap ve İran halklarına karşı girişilecek maceralara asker yapılmasının ilerici ve haklı bir yanı olamaz.

    Her ne ad altında olursa olsun sosyalizme çamur atmak sadece emperyalist kapitalizmi ve sömürgeciliği aklamaya yarar


    Asırlar aşan çağrı: Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşin!  

    13 min
  • Levent Dölek: Sloganımızı çalabilirsiniz ruhunu asla!

    Ekrem İmamoğlu “kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” diyerek Çağlayan’da mahkemeye ifade vereceği gün için herkesi eyleme çağırdı. Ümit Özdağ tutuklandıktan sonra taraftarları “kahrolsun istibdat yaşasın hürriyet” sloganları atıyor, sosyal medyada sağa sola “haklıyız kazanacağız” yazıyor. Tersine dünya! Müteahhit Ekrem İmamoğlu, sosyalist şair Brecht’in dizelerinden esinlenerek kamu emekçilerinin eylemlerinde atılmaya başlanmış sonra tüm işçi sınıfına mal olmuş bir sloganı çalıyor. Karşı-devrimci Ümit Özdağ ise 1908 Hürriyet devriminin sloganına, Grup Yorum’un 1 Mayıs marşıyla dilden dile yayılan sözlere çökmeye çalışıyor. Bunların hepsi bizim sloganlarımız, işçi sınıfının, emekçilerin, devrimcilerin sloganları! Ne güzel işte sloganlarımız yayılıyor diye düşünemeyiz. Burjuvaların, gericilerin, faşistlerin sloganlarımızın içini boşaltmasından hoşnut olamayız.

    Biz pankartlarımıza “kahrolsun istibdad yaşasın hürriyet” yazdık, bu sloganı 1 Mayıs meydanlarında, sınıf mücadelesi meydanlarında haykırdık. Her zaman peşine kahrolsun emperyalizm ve Siyonizm diye ekledik! Başımıza geleceği biliyoruz çünkü… Ümit Özdağ, İttihat ve Terakki’ye sahip çıkıyor. Ama onun devrimci dönemine değil karşı-devrimci dönemine elbette. Yani İttiihat ve Terakki’nin Hürriyet devrimine yüz çevirip, işçi sınıfının grevlerini ve örgütlenmesini yasakladığı, Alman emperyalizminin himayesinde müstebit bir rejim kurduğu dönemine… Hakkını da veriyorlar doğrusu. Daha dün 2023 seçimlerinde istibdad rejiminin içişleri bakanı olmak için pazarlık eden o! Gazze’de soykırım sürerken İsrail Siyonizminin ekmeğine yağ süren Arap düşmanlığını pompalayan, her fırsatta iktidarı eleştiriyorum kisvesi altında Filistin davasını gözden düşürmeye çalışan o! Uğradığı haksızlığa karşı çıkarız ama bu adamı ve partisini asla hürriyet mücadelesinin bir bileşeni olarak görmeyiz. Sol içinde öyle görenlere de hayret ediyoruz.

    Ne yazık ki İmamoğlu işçi sınıfının ve solun sloganlarının içini boşaltmakta çok daha etkili. Kendisi hakkında istibdadın ısmarlamasıyla açılmış bir soruşturmaya karşı halkı ona destek vermeye çağırıyor. Görüntü bu. Ama içerik seçim mitingi! Kendi imzasıyla bir çağrı bildirisi yazıyor “kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” diye söze başlayıp meseleyi, Cumhurbaşkanı adaylığındaki rakibini alt etmek için ortaya atılan ön seçime getiriyor. “Ya ben ya hiçbiriniz” demeye getiriyor. Elbette onun da uğradığı haksızlığın karşısındayız. Ama yüzüne taktığı maskeyle emekçi halkı kandırmasına da izin veremeyiz. O slogan kapitalizmin yaydığı bireysel kurtuluş hülyasını reddetmeyi anlatır.

    Peki onunla aynı kadraja gireceğim diye omuz omuza mücadeleye giren sosyalistlere ne demeli? Ekrem İmamoğlu’nun arkasına dizilen solcular en iyi niyetli yorumla bunu baskı rejimine karşı bir sorumluluk olarak görüyorlar. Oysa gerçekte CHP içindeki kavgada Mansur’un karşısında Ekrem’in safında dizilmiş oluyorlar. Aynı sosyalistlerin daha önce Ankara seçimlerinde de Mansur’un arkasında dizilmiş olmaları ise en hafif deyimle trajikomik. Yine itiraz edecekler biliyorum. “Tek adam” rejimine karşı, “faşizme” karşı diye başlayan aynı cümleleri duyacağız yine.

    Burjuvalar sloganlarımızın lafzını çalabilir, emekçi ve devrimci ruhunu asla! Biz alanlarda “kahrolsun istibdad yaşasın hürriyet” demeye devam edeceğiz. Arkasından Amerikan ve İngiliz emperyalizmine, Avrupa Birliği’ne lanet okuyacağız! Yıkılsın Siyonist İsrail diyeceğiz! Çünkü emperyalizmin gölgesinde bir hürriyet mücadelesi olmayacağını biliyoruz. Hürriyet işçilerle gelecek diyeceğiz. Çünkü işçi sınıfına güveniyoruz. İstibdada karşı “iş, aş, hürriyet” diyerek direnen Polonez işçisi, grev yasaklarını grevle yırtıp atan metal işçileri yüzümüzü kara çıkarmadı. Biz düzen muhalefetinin müteahhitleriyle değil geçmişte hangi partiye oy vermiş olursa olsun ekmeği için örgütlü mücadelede birleşen işçi ve emekçilerle birlikte haykıracağız: “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!”

    6 min
  • İstibdada karşı nasıl mücadele etmeli: Baskıya karşı çık, tuzağa düşme!

    İstibdada karşı nasıl mücadele etmeli: Baskıya karşı çık, tuzağa düşme!

    Türkiye, iktidara muhalif kurum ve kişilere yönelik bir soruşturma, gözaltı ve tutuklama dalgasıyla sarsılıyor. Bu dalga sosyalist partilerden faşist Zafer Partisi’ne kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Kürt hareketinden ya da onunla dayanışma içinde olan siyasetçilere, sendikacılara, avukatlara yönelik operasyonlar bitmiyor. Geçmişten bugüne soruşturmaların ve kayyımların hedefi olan Dem Partili belediyelerden sonra Esenyurt ve Beşiktaş ile birlikte CHP’li belediyeler de hedef alınıyor. Türkiye’nin en büyük belediyesi olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Başkanı Ekrem İmamoğlu üzerinde “ahmak davası” olarak bilenen bir hakaret davası adeta Demokles’in kılıcı gibi sallandırılıyor. Tutuklama furyasından medya dünyasının ünlü menajeri Ayşe Barım da sokak röportajında Erdoğan’a serzenişte bulunan sıradan bir kadın da nasibini alıyor.

    Tüm bunlar olurken yargının bir sopa olarak kullanılmasını, belirli savcıların, belirli bilirkişilerle adeta bir yargı tezgâhı kurmuş olduğunu teşhir eden haberler yapan gazeteciler de karakola çekiliyor. Yargının savunma kanadı da kırılmak isteniyor. Yoldaşımız Şiar Rişvanoğlu’na yönelik saldırılar güçlü bir dayanışmayla ve mücadeleci işçilerin sahiplenmesiyle boşa çıktı ama savunmaya saldırı bitmiyor. Son olarak avukat Fırat Epözdemir’in tutuklanması ve İstanbul Barosu’nun seçilmiş yönetiminin görevden alınması için savcılık tarafından soruşturma başlatıldı.

    İşçi sınıfını kazanarak istibdadı yeneceğiz!

    Susmayacağız! İstibdada karşı haykıracağız! Ama sesimizi düzen içinde kayıkçı kavgası veren güçlerle, Türkiye’deki baskı rejiminin yarattığı tepkiyi kendi çıkarları doğrultusunda soğurmaya çalışan Batılı emperyalistlerle ve onların sözcüleriyle karıştırmıyoruz. CHP’sinden Zafer Partisi’ne kadar düzen siyaseti istibdada karşı hürriyet kavgasını taşıyamayacağını ve bu kavgayı kazanamayacağını, bulduğu ilk fırsatta istibdadın saflarında yer kapmak istediğini daha kaç defa kanıtlayacaktır? Emperyalistlerin emekçi halkın hürriyeti ile en ufak bir ilgisinin olmadığını, işçiyi sermayelerine köle, yoksul halkı kendi savaşlarına asker, istibdad rejimini de kendi çıkarlarının gardiyanı yapmak istediğini, onca yaşanandan sonra görmemek nasıl mümkün olur? Biz sözümüzü ve eylemimizi bunlardan ayırırız. Yüzümüzü istibdadın hürriyet mücadelesi verenlere karşı ırkçı, mezhepçi, şovenist söylemlerle ve kara propagandayla kışkırtmaya çalıştığı emekçi ve ezilen halk kesimlerine dönüyoruz. Ekmek mücadelesinde birleşen, direnişlerle istibdadın barikatlarını aşan Polonez işçilerine, kadiri mutlak görülen sarayın grev yasağı fermanlarını yırtan metal işçilerine yani işçi sınıfına güveniyoruz. İşçi sınıfı mücadeleyi yükselttiğinde bütün diğer emekçi sınıfların ve ezilen kesimlerin onun mücadelesinin arkasında toplanmaya başlayacağını biliyoruz. Sermayeden ve emperyalizmden bağımsız bir hatta işçi sınıfını kazanarak istibdadı yenebileceğimizi biliyoruz.

    9 min
  • Emperyalizmin, Siyonizmin ve kuklalarının vaadi etnik arındırma ve mezhepçi boğazlaşmadır!

    Emperyalizmin, Siyonizmin ve kuklalarının vaadi etnik arındırma ve mezhepçi boğazlaşmadır! Bizim çözümümüz Batı Asya’yı emperyalizmden ve Siyonizmden arındırmaktır!

    Emperyalizmle uyumlu “kravatlı tekfirci” Ahmet el-Şara (kod adı Muhammed Colani) ve HTŞ (Heyet Tahrir Şam) Şam’da iktidarı aldı ama halen yeni bir düzen kurabilmiş değil. Ahmet el-Şara, 29 Ocak’ta kendi örgütünden ve müttefiklerinden müteşekkil bir “zafer konferansı” toplayarak kendini Suriye Arap Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı ilan etti. Emperyalist hamileri tarafından kravatlı tekfirciye Suriye Arap Cumhuriyeti adını kullanması söylendi. Çünkü bu şekilde halen dünya çapında pek çok ülkenin terör listesinde yer alan HTŞ’nin tanınması daha kolay olacak. Yeni rejimin cumhuriyetle uzaktan yakından ilgisi yok! Anayasası olan her rejime cumhuriyet denmez. Anayasası olan krallıklar (meşrutiyet) da vardır. Suriye’de Anayasa dahi yok. Ve Colani gerçek anlamda yeni bir Anayasa vaadinde bile bulunmuyor. Colani, ne idüğü belirsiz bir “ulusal konferans”, kimleri içereceği belli olmayan ama kimlerin olmayacağı bilinen (Aleviler!) “kapsayıcı bir hükümet” ve çıkmaz ayın son perşembesine atılmış “nihai seçimler”den oluşan bir “geçiş süreci”nden bahsediyor.

    Emperyalist politikanın şeytan üçgeni: “Etnik arındırma, mezhepçi boğazlaşma, emperyalist himaye!”

    Kravatlı tekfircilerin geçiş sürecinin istikameti halen belli değil ama iç savaştan barışa, farklı ülkelerin nüfuz alanlarına bölünmüş Suriye’den birleşmiş bir ülkeye bir geçiş olmayacağı açık. Görünür ufukta, ülkenin, bölge çapında yaşanan çatışma ve savaşların neticesinde değişen yeni güç dengelerine bağlı olarak, yeni nüfuz alanlarına bölünmesi var. HTŞ’nin Şam’a yürüyüşü İsrail’in ABD’nin tam desteğiyle Gazze’den başlayan, Yemen, Lübnan ve İran’la devam eden savaşının gölgesinde gerçekleşti. Arka planda yine NATO’nun Rusya’ya karşı Ukrayna cephesinde yürüttüğü savaş vardı. Türkiye de Erdoğan’ın İran’la bölgesel rekabeti merkeze alan Sünni İslam dünyası üzerinde nüfuz mücadelesi veren, sömürgeci burjuvazinin yayılmacı emellerine yaslanan Rabiacı politikasıyla bulmacayı tamamlayan parça oldu. Suriye’nin yeni hâkim güçleri bu ülkeye ve bu ülkenin halklarına özgür, onurlu, barış içinde bir gelecek vadetmiyor.

    İsrail her daim halkların boğazlaşmasından yanadır!

    Etnik arındırma ve mezhepçi boğazlaşma emperyalizmin Suriye’yi kontrol etme yolu ve kendi aralarında nüfuz alanları olarak bölüştürmenin yöntemidir. Halkların boğazlaşmasından en başta da İsrail çıkar sağlayacaktır. Çünkü İsrail, Gazze’de Arap halkına karşı bir soykırım suçlusudur. HTŞ ve Colani istediği kadar işbirlikçilik yapsın Arapların bunu unutmayacağını en önce İsrail bilir. Bu yüzden Suriye’de izin vereceği tek devlet dişleri sökülmüş ve mezhepsel olarak bölünmüş bir Arap devletidir. Siyonizm, Türklerin ve Kürtlerin nezdinde Arap düşmanlığının kökleşmesini ister. Türkiye’de Arap düşmanı, ırkçı, göçmen düşmanı, faşist oluşumları bu yüzden destekler. Irak’ta ve Suriye’de peşmergenin ya da YPG’nin emperyalistlerin yanında Araplarla savaşmasından memnun olur ve bu iki halkın arasına kan denizi girmesini ister. İran’da Şah rejimi gelsin, gelmiyorsa İran’la Sünni Arap dünyası hiç barışmasın ister.

    Çözüm, bölgeyi emperyalizm ve Siyonizmden arındırmakta!

    Özetle, emperyalizmin ve Siyonizmin Suriye’ye biçtiği kader olan etnik arındırma ve mezhepçi boğazlaşma tüm Batı Asya’ya (Ortadoğu’ya) ve bu coğrafyanın halklarına biçmek istediği kaderdir. Tabii ki bu kader mutlak değildir. Bu kaderi işçi sınıfının Batı Asya’yı emperyalizmin üslerinden, askerlerinden ve tekellerinden arındıracak, Siyonist beladan kurtaracak, Batı Asya’nın tüm halklarının vatanlarında özgür ve eşit olarak yaşayacağı Batı Asya ve Kuzey Afrika (BAKA) Sosyalist Federasyonu programı değiştirebilir.

    9 min
  • Filistin halkı emperyalizme ve Siyonizme yenilmedi, boyun eğmedi!

    Filistin halkı emperyalizme ve Siyonizme yenilmedi, boyun eğmedi!

    İsrail’in Gazze’ye yönelik bir yıldan uzun bir süre sürdürdüğü soykırım, bir ateşkes ile şimdilik sona erdi. Ateşkesin ilk aşamasında Filistinli örgütlerin ellerindeki rehinelerin, Filistinli bazı mahkûmların özgür bırakılması karşılığında salıverilmesi ve bu sırada kalıcı bir ateşkes için müzakereler yapılması, sonraki aşamalarında ise Gazze’nin yeniden inşasının sağlanması öngörülüyor.

    Siyonistlerin hezimeti, Filistinlilerin başarısı

    Ateşkesin ardından Filistinliler sevinçle sokaklara dökülürken, Siyonist kanatta ise kafa karışıklığı hakimdi. Bunu İsrail’de Netanyahu’nun ultra Siyonist hükümet ortağı Ben Gvir ve bakanlarının hükümetten istifası izledi. Birçok Siyonist yorumcu, ABD aracılığı ile gelen ateşkesin İsrail için bir başarısızlık anlamına geldiğini savunuyordu.

    Bunun aksini iddia etmek gerçekten zor. İsrail ordusu 15 ay boyunca Gazze’de taş üstünde taş bırakmamasına, 50.000’e yakın Filistinliyi katletmesine, binden fazla asker ve yine buna yakın sayıda tank ve zırhlı araç kaybetmesine ve ABD’den aldığı 22 milyar dolara ek olarak kendisi de muazzam düzeyde askerî harcama yapmasına karşın, tek bir rehine dahi kurtaramadı. Hamas’ı yok edemedi. Gazze’yi ele geçirip kontrolü altında tutamadı. Gazzelilerin özsavunma için inşa ettikleri tünel sistemini yok edemedi. Sonunda da gelip, Hamas’ın yaklaşık bir yıldır “tamam” dediği bir ateşkes antlaşmasına imza atmak zorunda kaldı.

    Yani, ortada İsrail’in açık bir başarısızlığı söz konusu. Filistin açısından bakıldığında ise, daha önce gazetemizde defalarca kez belirttiğimiz üzere, El Aksa Tûfânı operasyonu, Filistin direniş örgütlerinin yok oluşa, yok edilmeye karşı kaçınılmaz olarak verdikleri bir tepkiydi. İsrail’den toprak almak ya da İsrail ordusunu mağlup etmek için değil, Filistinlilerin bölgeden silinemeyeceğini haykırmak için savaştılar. Bu yüzden, bu aşamada bir zaferden bahsedilemese de Filistinli örgütlerin emperyalizme ve Siyonizme karşı diz çökmemiş olması büyük bir başarıdır. 500 bin Filistinli Gazze’nin en güneyinden kuzeyine, bir zamanlar evlerinin olduğu bölgelere doğru yola çıktı; tüm dünya günlerdir İsrail hapishanelerinden salınan Filistinli tutsakların görüntülerini izliyor. Hamas, İsrailli rehineleri salıverdiği merasimlerde gövde gösterisi yapmayı sürdürüyor. Üstüne bir de ele geçirdiği İsrail özel kuvvetlerine ait silahları ve hatta araçları gibi unsurları da bu törenlerde sergileyerek düşmana moral bozukluğu yaşatıyor.

    Emperyalist / Siyonist tehdit sürüyor

    Öte yandan, Gazze’deki manzaranın umut vericiliğine karşın, Batı Şeria’da Siyonistlerin baskıları artıyor. Mahmud Abbas’ın liderliğindeki Filistin Özerk Yönetimi, saldırılarında Siyonistlere destek olmayı sürdürüyor. Cenin ve Tul Karim Siyonistlerin hedefinde.

    Güney Lübnan’da da halk, Gazzeliler gibi, İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkes sonrasında köy ve kentlerine dönmeye başlamış durumda. İsrail bir aşamada burada evlerine dönen sivillere saldırarak 26’sını katletti. Ama Lübnan halkı büyük bir kararlılıkla, bazı bölgelerde İsrail güçlerinin halen bulunmasına da meydan okuyarak evlerine yürümeyi sürdürdü. Lübnan cephesinde Suriye’deki gelişmelerin etkisi büyük, yine de Hizbullah ve Emel hareketleri teslim olmuş değiller.

    Emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadeleye devam edelim

    Trump’ın bu yeni “çılgın projesi”ne karşı Filistin halkının yanında olmamız şart. Öncelikle, Gazze ya da Batı Şeria’ya yönelik yeni bir Siyonist saldırganlık olmaması için Filistin halkının tüm dostları elinden geleni yapmalı. Aynı anda, İsrail ve Siyonist soykırımın sponsoru ABD’nin Gazze’deki tüm yıkımdan sorumlu tutulması ve Gazze’nin imarının ABD bütçesinden karşılanması sağlanmalı. Ardından, Gazze’nin yeniden inşası için, Gazze’nin siyonist yerleşimciler değil de Filistinliler için imarı için ne gerekiyorsa yapılmalı. Yani ateşkes sürse de sürmese de, emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadele sürmeli.

    6 min
  • Başyazı: Ekmeğin kokusu (Şubat 2025)

    Baskıcı ve keyfî yönetim yani istibdad rejimi yargıyı bir sopa gibi kullanarak kendisine muhalif olarak gördüğü herkesi bastırmaya çalışıyor. Belediye başkanlarından teğmenlere, siyasi parti başkanlarından gazetecilere kadar çok geniş bir kesim bu baskıdan nasibini alıyor. Böylesine keyfî yönetim ve baskı rejimi elbette ki haklı bir tepkiye neden oluyor. İstibdad bu tepkinin sokaklarda ve meydanlarda kendini ifade etmesini bir suçmuş gibi göstermeye çalışıyor. Halkın haklı ve meşru mücadelesinin bir örneği olan Gezi ile başlayan halk isyanı, her fırsatta sanki bir darbe girişimiymiş gibi gösterilerek bugün hakkını sokakta arayan insanlara gözdağı veriliyor. Devlet Bahçeli çıtayı yükseltiyor ve “yüreğiniz yetiyorsa sokağa çıkın da görelim” diyerek hak arayan insanları tehdit ediyor. “Kınında beklemekten yorulmuş kılıç gibi buradayız” diyerek yaptığı şiddet iması faşizmin alametifarikası olan paramiliter tedhiş yöntemlerini gündeme taşıyor.

    Bu baskılar ve tehditler kimseyi yıldırmamalıdır. Toplantı ve gösteri yürüyüşü, hak arama, örgütlenme, sendika ve grev anayasal haktır. Anayasal hakların kullanılmasının engellenmesi, hele ki hak arayanları kitlesel şiddetle tehdit etmek suçtur. Bununla birlikte temel hak ve hürriyetleri savunmak bu hak ve hürriyetleri kullanmaktan geçiyor. Kullanmadığın hak, hakkın değildir. Korkmadan yılmadan haklarımızı kullanmalıyız. “Nasıl korkmayalım?” diyecekler olabilir. Koskoca belediye başkanları, büyük medya kuruluşlarına bağlı gazeteciler hapse giriyor. Hakkımızı mahkemede savunacak avukatların kendisi parmaklıkların ardına konuyor. Eli silahlı teğmenler tek bir kararla ordudan atılıyor. En kudretli görünen siyasetçiler dahi tutuklanabiliyor, haklarında soruşturmalar açılarak baskı altında tutulabiliyor. Koca profesörler, aydınlar, sanatçılar susuyor, sütre gerisine çekiliyor. Sıradan vatandaşlar haklarını nasıl savunacak?

    Cevabımız şudur: Belki de o çok güçlü ve kudretli gördüğünüz kişiler, ünlü olduğu için, zengin olduğu için, makam mevki sahibi olduğu için dokunulmaz zannettiğiniz kişiler o kadar da güçlü ve kudretli değildir. Paraları, malları, mülkleri, makam ve mevkileri, şöhretleri onların gücü değil zaafıdır. Düzenin muhalifleri, bir yandan hak mücadelesi verirken bir yandan da bu düzen sayesinde elde ettiklerini kaybetmekten korkuyor. Bu korku onları bu düzene bağlayan hareketsiz ve güçsüz bırakan bir zincir oluyor. İstedikleri kadar heyecanlı nutuklar atsınlar, onların korkusu etrafa bir burjuva kokusu yayıyor. Bu burjuva sınıfının kokusudur ki emekçi halka “onlar yine kendini kurtarır olan bize olur” duygusunu veriyor. Bu yüzden daha dün bu düzenden nemalanan burjuva siyasetçiler, daha dün istibdad rejimiyle normalleşme ve yumuşama dansına kalkanlar, müteahhitlikten siyasete sıçramış belediye başkanları, işçi sınıfının içinde olması gerekirken bunların arkasına katar katar dizilmiş solcular emekçi halkı hürriyet mücadelesinde seferber edemiyor. Edemezler de! Düzen siyaseti hürriyet mücadelesinin zayıf karnıdır… Erdoğan’ı işçi düşmanı İngiliz Mehmet’in ekonomi yönetimine karışma diye uyaranlar, işçiyi emekçiyi cahil görüp ona tepeden bakanlar, Batı’ya hayran olup emperyalizmin himayesinde demokrasi arayanlar, işçinin, köylünün, yoksulun derdiyle dertlenmeyip, kendi derdinin peşine düşenler istibdadın baskılarının arkasında sermayenin ve emperyalizmin çıkarlarının yattığını teşhir edemez. Edemiyorlar da!

    Hürriyeti kazanacak güç ve kudret işçi sınıfının ve emekçi halkın saflarında mevcuttur. İşte grev yasağını yırtıp atan grevci metal işçileri! İşte sendika hakkını her türlü baskıya rağmen savunan, yürüyüş hakkını polis barikatlarını aşarak kazanan Polonez işçileri! İşte istibdadın açık çek verdiği, OHAL’i sizin önünüzü açmak için ilan ettik dediği, “millî güvenlik” gerekçesiyle fabrikalarındaki grevleri yasakladığı Amerikan, İngiliz, Fransız, Alman, Japon tekellerine karşı göze göz dişe diş sınıf kavgası veren Türküyle Kürdüyle Sünnisiyle Alevisiyle bu memleketin işçisi!

    6 min
  • Ertuğrul Oruç: ABD, dünya halklarının sağlığına zararlıdır

    Donald Trump, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başkanlık koltuğuna oturduğu 20 Ocak günü pek çok kararnameye imza attı. Kararnamelerden biri ABD’nin, Dünya Sağlık Örgütü’nden (DSÖ) ayrılmasını öngörüyordu. Trump’ın DSÖ’den ayrılma kararı, DSÖ’yü finansal açıdan zayıflatacağı ve böylece küresel sağlık göstergelerini olumsuz etkileyeceği gerekçesiyle pek çok örgüt ve yorumcu tarafından eleştirildi. Oysa ABD, sağlık alanında da dünya halklarına en büyük tehdit konumunda. Dolayısıyla Trump’ın bu hamlesini dünya halkları fırsata çevirmelidir.

    Sovyetler Birliği ve diğer işçi devletleri dağıldıktan sonra ABD, DSÖ’ye yön veren esas aktör haline gelmiştir. 2024-2025 bütçesinde ABD, yaklaşık 1 milyar dolar katkıyla en yakın rakibi ülke olan Almanya’yı üçe, sonraki ülke olan Çin’i ise beşe katlamaktadır. ABD’nin DSÖ içinde finansal liderliği ortadadır. Ama mesele bununla kalmaz. ABD sermayesinin sağlık alanında ana yönlendiricisi olan Gates Vakfı’nın (aşıda patent haklarının yılmaz savunucusu Gates Vakfı’nın kuruluşu GAVI ile birlikte) bağış miktarı ise 1,2 milyar dolardır. Buna Dünya Bankası, Rotary Vakfı gibi ABD politikasına destekçi kuruluşları da eklersek toplamın DSÖ’nün bütçesinin neredeyse yarısına tekabül ettiğini görürüz. Bu kuruluşların hiçbiri DSÖ’ye hayrına bağış yapmıyor. Amerikan sermayesinin, sağlığı kendine temel almış temsilcilerinin kârlarını arttırmak ve bu döngüyü sürdürmek için yapıyorlar.

    Çok geçmişe gitmeye gerek yok. Covid-19 pandemisi tüm gerçekliği bir kez daha gözler önüne serdi. Covid-19’a karşı olabildiğince hızlı, etkili ve patent hakları olmayan bir aşı geliştirmek için oluşturulan bilgi havuzuna ABD ve yandaşları tek bir bilgi aktarmadı. Aşı bulunduktan sonra da zengin ülkeler aşıları depoladığı ve aşılar çok pahalı olduğu için zengin olmayan ülkeler aşıya zamanında ve yeterince ulaşamadı. Tahminlere göre eğer aşıda patent olmasa ve dünyaya eşit şekilde dağıtılabilseydi Covid-19’dan ölen insanların en az 500 bini -muhtemelen çok daha fazlası- kurtarılabilecekti. İlaç şirketleri milyarlarca dolar kazanırken dünya kaybetti.

    Ancak Trump’ın DSÖ’den ayrılma hamlesini, yürüttüğü genel politikasından ayrı düşünmemeliyiz. Bunu, Çin’i dünyadan yalıtma politikasının sağlıktaki izdüşümü olarak görmek gerekir. Trump gerçekten DSÖ’den ayrılır mı bilinmez ama ABD, sağlığı piyasacı yönde yönlendirmekten geri duramaz. ABD burjuvazisi, Gatesgiller buna müsaade edemez. O nedenle yüksek ihtimalle Trump’ın bu hamlesi, DSÖ yönetimini ve DSÖ’nün yardımına şimdilik muhtaç ülkeleri Çin’in nüfuzundan uzaklaştırıp tehditle yanına çekme hamlesidir.

    ABD’nin yürüttüğü politikalardan hiçbir çıkarı olmayan dünya halkları Trump’ın DSÖ’den çıkma kararını fırsata çevirip patent anlaşmalarını yırtıp atarak, yüksek teknolojiye sahip Çin, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerin başı çektiği, diğer yoksul ülkelerin destek vereceği bir dayanışma ağı/kuruluşu kurup aşı, ilaç vb. tıbbi malzemeleri üretmek için gerekli bilgi ve teknolojiyi en kısa zamanda elde edecekleri süreci başlatıp, ABD’den bağımsız olarak kendi kaderlerini çizmelidir. Elbette, zengin ülkelerin dışında kalan dünyanın kendi başına burjuvazinin iktidarı altında emperyalizmden kurtulma atılımı yapamayacağı açıktır. Yapılması gereken, işçi devletleri kurulması ve bunların dayanışma içinde kurtuluşa doğru yürümeleridir.

    6 min
  • Sungur Savran: Blitzkrieg

    Hitler’in İkinci Dünya Savaşı’ndaki savaş stratejisine Blitzkrieg ya da Türkçe olarak “yıldırım harbi” adı verildi. Cihan Harbi’nde (1914-1918) siper savaşı yöntemi hâkim doktrindi. Orduların karşı karşıya gelerek siperlerde mevzilenmesine dayanan bu yöntem, birkaç kilometre toprak için çok uzun süren savaşlarla sonuçlanıyor, kâh bir taraf ilerliyor, kâh öteki taraf ilerlerken diğeri geriliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda (1939-1945) Nazilerin stratejisi ise ani saldırılarla düşmanı şaşırtmak, farklı alanlarda farklı silah sistemleriyle kafaları karıştırmak, rakibi ambale ederek nasıl bir savunma uygulaması gerektiğine karar bile verecek zaman bulamadan bozguna uğratmaktı.

    Trump yeni dönemine bu stratejiyi uygulayarak başladı. Biz Trump’ın başkanlık görevini devraldığı 20 Ocak günü bir yazı yayınlayarak şöyle demiştik: “Zaten hiç hak edilmemiş bir özgüvene sahip bu zırcahil şimdi çevresince de şımartılacaktır. Ayrıca yaşı ilerlemiş bir faşistin ne yapacağını ve ne kadar hızlı davranacağını tahmin etmek zordur. Trump şu anda geri geldiği için muhtemelen bir ego patlaması yaşıyor. Hayallerini gerçekleştirmek için bu faktörlerin de etkisiyle çok hızlı hareket etmesi neredeyse kaçınılmazdır. Biz Trump’ın Amerikan geleneğinde sadece bir defa, o da İkinci Dünya Savaşı esnasında (Franklin D. Roosevelt) yaşanan, onun dışında tamamen çok tepki çekecek olan üçüncü bir dönemi zorlayacağı kanısındayız. Ama doğal hayatının çok uzun olamayacağı, en azından sağlığını yitireceği bir yaşa girmiştir. Bu yüzden elini çabuk tutmak isteyecektir.” (Vurgu sonradan)

    Kristal dükkânındaki fil!

    Başlangıçta yapacağını söylediğimiz şeylerin biri hariç (zenginlerin vergi tarifelerinin düşürülmesi) hepsine ilişkin adımlar attı Trump, ilk günden başlayarak. Örneğin Kanada ve Meksika’ya yüzde 25, Çin’e ise yüzde 10 oranında gümrük vergisi uygulamasına geçti. Bu üç ülke ABD’nin mal ithalatının üçte birini sağlıyor (Meksika yüzde 15,6, Çin yüzde 13,5, Kanada yüzde 12,6). Üçünden ithalatın toplam değeri 1 trilyon doları aşıyor! Trump arkadan da Avrupa Birliği’nin geleceğini söyledi. Yani sanki elinde bir balta, dünya pazarını paramparça etmeye hazırlanıyor!

    Ne yapmalı?

    Yapılacak hazırlık hayatidir. Sendikalardan, mahallelerden, üniversite ve okullardan başlamak üzere birleşik savunma hattı temelinde örgütlenmek, işçi sınıfı ve yoksulların, ezilen bütün grupların haklarına saldırılara karşı gösteri ve toplantılarla kazanımları korumak, faşistlerin yarın sokakta oluşturacakları çetelerin, milislerin saldırılarını püskürtmek üzere hazırlık ve beyaz üstünlükçü ideolojiye karşı halkların kardeşliğini savunmak.

    Ortadoğu’da (Batı Asya’da) görev

    Bizim görevimiz ise yaşadığımız bölgeyi, halkları kan ve soykırım ile boğmaya çalışan emperyalizm ve Siyonizmden arındırmaktır. Bunun için savaşmayan, İncirlik ve Kürecik’i kapatmayı ana hedef olarak görmeyen, emperyalizmle karşı karşıya gelmeyi merkeze almayan, insanlığı yeniden barbarlığa sürüklemekte olan bir sürece destek oluyor demektir. Biz bu satırları, 2 Şubat 2025 tarihinde yazıyoruz. Bundan tam 80 yıl önce bu hafta, Anglo-Amerikan orduları hâlâ geviş getirirken, tarihin ilk işçi sınıfı devrimi Ekim devriminin ordusu Sovyet Kızıl Ordusu, Nazi ordusunu bozguna uğratarak Auschwitz toplama kampının tutsaklarını özgürleştirmişti.

    Barbarlığı bir kez daha mağlup edeceksek, fabrikada, tarlada, grevde, direnişte her yerde emperyalizm-Siyonizm-kapitalizm üçlüsüne karşı işçi sınıfını örgütlemek büyük insanlık mücadelesinin temel taşıdır.

    10 min
  • Sungur Savran: ABD’nin 51. eyaleti Kanada

    Trump konusunda ilk başkanlık döneminde solun yaşadığı şaşkınlıkların listesi say say bitmez. Bunlardan biri de sırf Trump küreselciliğe karşı Amerika’nın çıkarlarını savunan bir politika izliyor, “America First” (“Önce Amerika”) sloganıyla açık milliyetçilik yapıyor, NATO’yu bile Amerika’nın başına bela gibi sunuyor olduğu için bir “içe kapanma” politikası izleyeceğine dair bir kanaatin gelişmesi idi.

    Trump, ilk döneminde, Danimarka’ya ait olan Grönland adasını satın alma fikrini ortaya atmıştı. Şimdi adanın “sahipliği ve kontrolü”nün Amerikan çıkarları için gerekli olduğunu açıkladı. Bununla yetinmedi, bir de Panama Kanalı Amerikan gemilerini “kazıkladığı” için kanalın kontrolünü Panama’ya veren 1970’li yılların sonundan kalan antlaşmayı feshederek kanalı eline alacağını söyledi. Sanki bütün bunlara biraz mizah katmak için de Kanada’nın aslında ABD’nin 51. eyaleti olması gerektiğini belirtip sosyal medyada bu ülkenin başbakanından ABD eyaletlerinin en üst düzey yöneticileri için kullanılan unvana uygun olarak “Vali Justin Trudeau” olarak söz etti!

    Bu salvoların gürültüsü Amerika’nın liberallerinin ve “solcu”larının mışıl mışıl uyur iken uykularından bir sıçramayla uyanmalarına yol açtı. “Aaa” dediler, “milliyetçilik içe kapanma değilmiş!” İnsan bu kadar budalalığın nereden kaynaklandığına şaşıyor. 2025 İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinin 80. yıldönümü. O savaşın en önemli müsebbibi Hitler adında meczup bir milliyetçi idi. Ve nihai programı bütün dünyanın fatihi olmaktı. Hiç mi tarih bilmezsiniz? Trump ilk döneminde Kuzey Kore’yi yerle bir etmekle tehdit etti. Şimdi İran’ın nükleer tesislerini kendisinin bombalayacağına ya da İsrail’e bombalatacağına ilişkin öngörüler dolaşıyor. Bu adamın “içe kapanmacı” olduğunu hangi yüksek zekâ düşündü acaba?

    Emperyalizm 2008 finansal çöküntüsünden ve onu izleyen Üçüncü Büyük Depresyon’dan hareketle geleceğini hep birlikte, el ele kurtaramayacağını anladı. Şimdi her ülkenin emperyalist burjuvazisi “her koyun kendi bacağından asılır” politikasına döndü, “önce ben” demeye başladı. Trump bunların en deli dolusu. Çin Trump için bir saplantı haline gelmiş durumda. Rusya ile dalaşmayı bunun için bir sapma olarak görüyor. Ortadoğu’ya (Batı Asya’ya) saplanmayı bunun için yanlış buluyor. Varsa yoksa Çin!

    Pek az insanın ufkuna girmiş olan Arktik Bölgesi’nin önemini Ukrayna savaşı dolayısıyla gündeme getirmiştik. Fosil yakıtlardan nadir toprak elementlerine, oradan buzulların çözülmesi dolayısıyla dünya ticaretini kendine çekecek olan Kuzey Buz Denizi yoluna kadar çok büyük ekonomik çıkarların konusu olan Arktik bölgesi, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılması amacına hizmet ettiği ölçüde Ukrayna savaşının da dinamiklerinden biri.

    Grönland, yukarıdaki haritaya bakarsanız göreceksiniz ki Arktik Okyanusu’na kıyısı olan dev bir ada. Üstelik elektrikli taşıtlardan rüzgâr türbinlerine kadar yeni teknolojilerde çok önemli bir girdi olarak kullanılan 50 tür nadir toprak elementinin 43’ünde çok zengin olan bir el değmemiş coğrafya. Şimdilik Çin, Afrika’nın bazı ülkeleri ve Güney Amerika bu elementler bakımından en zengin bölgeler. Grönland ve daha genel olarak “Yüksek Kuzey” bu durumu değiştirebilecek zenginlikte. Trump jeostratejik öneminin yanı sıra bu nedenle de “Amerika için Grönland üzerinde kontrol ve sahiplik mutlak bir gerekliliktir” yazıyor sosyal medyada (vurgu bizim).

    Ha, Kanada konusunda şaka mı yapıyor zannediyorsunuz? Yukarıdaki haritaya yeniden bakın. Bir de bunlar gerçekçi değil demeden önce ABD’nin 19. yüzyıl sonlarına doğru Alaska’yı nasıl olup da sahiplendiğini, 20. yüzyıl başında, bütünüyle kendi sınırları dışında olan Panama’da uluslararası ticaretin yolunu belirleyen Panama Kanalı’nı nasıl inşa edebildiğini ve Kanal’a 1999’a kadar nasıl hâkim olabildiğini sorun.

    Aman, siz siz olun, uykularında dönüp sonra yeniden horlamaya başlayan liberallerle birlikte uyumaya devam eden Amerikan “ilericileri” gibi rehavete kapılmayın.

    6 min
  • Öcalan açılımı ne Kürt ne de Türk yoksulunun hayrına

    Gerçekten Erdoğan-Bahçeli paradigmasından ve Öcalan açılımından Türk ve Kürt halkları için hayırlı bir sonuç çıkabilir mi? Her şey gizli, her şey saklı iken, tüm tarafların açıklamaları ezop diliyle yapılırken, nerede, ne için, kimlerle pazarlık yapıldığı bilinmiyorken ve geçmişin deneyimi ortadayken, daha dün Suriye’de yaşananlar belliyken kim bu açılımın hayırlı olacağı iddiasında olabilir? Kelepçeli bir muhatapla değil müzakere, hakiki bir diyalog dahi kurulamayacağı açık değil midir? Öcalan’ın tecriti kaldırılırken Kürt siyasetçileri, sendikacıları, gazetecileri, insan hakları savunucuları şafak operasyonlarıyla tutuklanıyorken, İmralı’da görüşme haberini yayınlayan kanallar alt yazıyla sınır ötesi operasyon haberi veriyorken, Öcalan’ın pozitif katkı sunmaya hazırım dediği paradigmanın sahibi Bahçeli barış ve kardeşlik dedikten iki paragraf sonra insanları gömmekten bahsediyorken Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan neye dayanarak “önceki süreçlerden çok daha umutluyuz” diyebilmektedir?

    Öcalan açılımı ile ilgili konuşan herkes mutlaka meseleyi Suriye’deki ve genel olarak bölgedeki gelişmelere bağlarken, derin analizler parçalarken adı geçmeyen ABD, İngiltere, NATO ve İsrail bu sürecin dışında mıdır? Yoksa bu suskunluk bu emperyalist şer odaklarının meselenin tam merkezinde olmasından mıdır? Amerikan ve İngiliz emperyalistlerinin, dünyanın en büyük terör örgütü NATO’nun ve soykırımcı Siyonist İsrail’in sadece diplomatlarıyla ya da istihbaratçılarıyla da değil, askerleri, tankları, savaş uçakları ve askeri üsleri ile merkezinde olduğu bir süreçten ne zaman kime hayır gelmiştir? Perde gerisinden oyun kuran, tavşana kaç, tazıya tut diyen, halkları bölüp, birbirine düşürüp, kardeş kanı döküp tüm Batı Asya halklarının üzerine kâbus gibi çöken bu emperyalistlerin tuzağına daha kaç defa düşülecektir?

    Sömürgeci burjuvazinin yayılmacı hayalleri, Türk ve Kürt halklarına kâbusu yaşatacaktır

    Bu soruların cevabı bizler için açıktır. Erdoğan-Bahçeli paradigması denen şey her ne ise reddediyoruz. Çünkü istibdad cephesinin, Kürt partilerini kapatıp Kürt siyasetçilerini hapse tıkıp askerî operasyonlar düzenlerken de, DEM Parti’nin elini sıkıp Öcalan’la açılım yaparken de halkın çıkarını gözetmediğini biliyoruz. Açılımları petrol açılımı, savaşları sömürge savaşlarıdır. Bahçeli’nin “Türkiye iki asırlık ağırlığından kurtulmak için inisiyatif almıştır” diyerek sömürgeci burjuvazinin yayılmacı hayallerini okşuyor. Ama 200 yıl önce Türkiye’yi parça parça eden, halkları birbirine kırdıran, ülkeyi borç batağına sürükleyip İngiliz, Fransız bankerlerinin elinde bir yarı-sömürgeye dönüştüren, kendi vatanında vergi bile toplayamaz hale düşüren, Kafkasları, Orta Asya’yı, Balkanları fethetme hayalleri ile çıkılan seferlerde milyonlarca vatan evladının kurban verilmesine neden olan felaketlerin sebebinin aynı yayılmacı hayaller olduğunu onlar söylemez, söyleyemez!

    Emperyalizmin himayesindeki açılımların da savaşların da karşısındayız. Kürtlerle barıştan, ABD’yle savaştan yanayız!

    Gerçekleri sadece çıkarı her milletten, memleketten işçilerin, emekçilerin, yoksulların çıkarından ayrı olmayanlar konuşabilir. Biz konuşabiliriz. En büyük terör örgütleri NATO ve İsrail’in olduğu yerde CIA jargonuyla hakikatin sesinin kısılmaya çalışılmasını, daha dün terör listelerinden çıkartmadıkları insanlara kravat, ceket giydirip gezintiye çıkanların, Kürt sorununda konuşanların ağzına terör ve terörist kavramlarının sokuşturulmasını reddediyoruz. Emperyalizmin himayesindeki açılımların da savaşların da karşısındayız. Kürtlerle barıştan, ABD’yle savaştan yanayız! Türk ve Kürt kardeşliğinin temeli, Türk ve Kürt eşitliğinde, emekçilerin ve yoksulların sermayeye, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı kader ve mücadele birliğindedir.

    7 min

About Gerçek gazetesi

From the publisher's feed

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri