Gerçek gazetesi

Gerçek gazetesi

By GerçekNewsPolitics
Download on the App Store

Gerçek gazetesi episodes

  • Yeni Anayasa tuzağı

    “Yeni Anayasa” gündemi istibdad cephesinin mevcut Anayasa’yı hiçe sayan baskıcı ve keyfi uygulamaları dolayısıyla ciddi bir itibar sorunu yaşamakta. Bu sorunu aşmak için MHP, mecliste bulunan 16 siyasi partinin tamamının temsilci vereceği 100 kişilik bir komisyon önerisi ile öne çıktı. İnisiyatifi tamamen elinde tutmak isteyen Erdoğan ve AKP cenahından bu önerinin kuşkuyla karşılanması gayet doğaldı ve öyle de oldu. Öte yandan 100 kişilik komisyonun “Yeni Anayasa” tartışmasına meşruiyet sağlamaya yönelik bir müsamereden öte anlam taşımayacağı, nihayetinde meclis aritmetiğinin ve çok daha önemlisi yarı-askeri rejim içindeki silahlı güç dengelerinin belirleyici olacağı açık. Aksini düşünmek safdillik olurdu. Ne var ki burjuva demokrasisine dair kökleşmiş yanılsamalar ve “tek adam rejimi” illüzyonu dolayısıyla sosyalistlerden gelen olumlu tepkiler, MHP’nin müsameresinin alıcısının olacağını düşündürüyor. Belli ki “Yeni Anayasa” sürecine dair solda da tartışma platformları açıldığına tanık olup alternatif anayasa önerileri duymaya başlayacağız. Oysa doğru politika Yeni Anayasa tartışmasına soldan dahil olmak değil bu gündemin arkasındaki sınıfsal çıkarların teşhir edilmesi ve Yeni Anayasa gündeminin dayatılmasının reddedilmesidir.

    Anayasa tartışmasının gerçek yüzü

    Yeni Anayasa gündeminin Erdoğan’ı üçüncü dönemde yeniden başkan seçtirmeye odaklandığı, diğer her şeyin buna tabi olduğu düşüncesi tamamen yanlıştır. Tam tersi doğrudur. Yeni Anayasa gündemi sömürgeci burjuvazinin yayılmacı çıkarlarına bağlıdır ve bu doğrultuda yürütülen açılım sürecinin gerekleri tarafından belirlenmektedir. Devrimci İşçi Partisi 2023 yılındaki 7. Kongresi’nde bunu önceden ve çok açık biçimde tespit etmiş bulunuyor: “Anayasa tartışmasındaki esas stratejik yön tekelci sermayenin yayılmacı çıkarlarındadır. Bu çıkarlar resmî ideolojinin ‘yurtta sulh cihanda sulh’ sloganında ifadesini bulan ulusal sınırlar içinde kalarak emperyalist dünya sistemine entegrasyon politikasının aşılmasını gerektirmektedir. Bu dış politika eğilimi 12 Eylül sonrasında giderek şekillenmiş kendini 2. Cumhuriyet tartışmalarında ortaya koymuştur. AKP’li yıllarda ise bu tartışma ‘sivil anayasa’ kod adıyla piyasaya sürülmüştür. Bu yöneliş Türkiye’nin millî sınırlarının sadece fiilen değil resmen de genişletilmesine uygun şekilde formüle edilmesine ihtiyaç duymaktadır.” (DİP 7. Kongre kararı: Burjuva cumhuriyeti çöküyor! İşçi sınıfının cumhuriyeti için ileri!)

    Yıllardır şu ya da bu ölçüde gündemde tutulan Yeni Anayasa ile ilgili tek somut taslak metin teklifi (kamuoyuna açıklanmamış olmakla birlikte) MHP tarafından hazırlanmış bulunmaktadır. Son dönemde ise Yeni Anayasa ilk dört madde üzerinden bir ön tartışmayla ısındırılmıştır. Binali Yıldırım’ın ilk dört maddeyi tartışmaya açan çıkışının yarattığı ilk çalkantının ardından ilk dört maddenin aynen kalması ve değiştirilemez oluşuna dair bir genel mutabakat oluşmuştur. Ancak bu tartışma da yanılsamalarla doludur. Zira Anayasa’da neyin nasıl yazıldığının değil hangi maddeyi kimin hangi amaçla kullandığı önemlidir. Bu sadece iktidar açısından değil halk için de geçerli. Örneğin Anayasa’daki sendika hakkı ya da toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı işçiler, emekçiler, gençler tarafından hak arama mücadelesinin meşruiyet kaynaklarından biri olarak da kullanılabilmektedir. İktidar ise aynı maddelerin “ama” ile başlayan bölümünden başlayarak bu hakları kısıtlamaya yönelmektedir. Bahçeli’nin başlattığı açılım süreci bir Anayasa tartışmasına bağlanıyorsa mevcut Anayasa’nın bu sürecin hedef ve amaçları açısından eksik kaldığı yönleri olması gerektir. Bu eksiklik elbette ki demokrasi değildir!

    12 min
  • Levent Dölek: İşsizlik rekor kırdı! İş işten geçmeden işçi çıkarmak yasaklanmalı!

    İşsizlik şu anda Türkiye’nin en büyük sorunu olarak öne çıkıyor. Bunu anlamak için herhangi bir istatistik veri yayınlanmasına gerek yok. Sağınıza solunuza bakmanız yeterli. Her yerde işçi çıkarmalar var. İşten çıkarılanlar çok zor iş buluyor. Çalışanlar her an işten çıkarılma tehdidi altında mesai yapıyor. Ancak işsizlikle ilgili olarak TÜİK sadece resmi ya da dar tanımlı olarak ifade ettiğimiz işsizlik oranını açıklamıyor. Aynı zamanda toplumdaki işsizlik olgusuna dair çok daha gerçekçi bir veri sunan geniş tanımlı işsizlik (Atıl işgücü) oranlarını da düzenli olarak açıklıyor.

    Örneğin en son 30 Mayıs’ta yayınlanan TÜİK bülteninde dar tanımlı (resmi) işsizlik oranı yüzde 8,6 gibi görece düşük bir seviyede iken aynı bültende geniş tanımlı işsizliğin yüzde 32,2 gibi rekor bir boyuta ulaşmış olduğu görülüyor. Bu öyle bir rakam ki pandemi döneminde dahi geniş tanımlı işsizlik en fazla yüzde 29’u görmüştü. Demek ki TÜİK işsizliğin boyutunu gizlemiyor. Ama karşımızda duran gerçekliği anlamak için bu rakamları yorumlamak gerekiyor. Resmi işsizlik oranındaki işsiz: “Son dört hafta içerisinde aktif olarak iş arayan, iş bulduğu takdirde 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olup işsiz olanlar”dır. İşsizlerle istihdamda olanların toplamı da işgücünü oluşturur. Bu tanım dardır çünkü potansiyel işgücünü (iş bulma ümidi olmayanlar, işbaşı yapabilecek olup iş aramayanlar, iş arayıp iki hafta içinde işbaşı yapamayacak olanlar); ev kadınlarını, öğrencileri, emeklileri, yaşlıları, hastalık, engelli olmak ve diğer sebeplerle çalışmayıp iş de aramayanları kapsamaz.

    Dar tanımlı işsizlik önemlidir. Çünkü işsizlerin işgücü piyasasının içinde en aktif olan yedek sanayi ordusunun merkezindeki grubu bize verir. Ancak bizim günlük hayatta işsiz olarak bahsettiğimiz yedek sanayi ordusu bu kesimle sınırlı değil. Geniş tanımlı işsizlik, potansiyel işgücünü ve zamana bağlı eksik istihdamı (geçici, düzensiz, yarı-zamanlı işlerde çalışıp ek ya da yeni iş arayanlar) da işsizlik tanımının içine katar. Bunlar yedek sanayi ordusunun ikinci çeperidir. Bir sonraki çeperde herhangi bir şekilde gelir getirici bir işte çalışma gündemi olmayan ev kadınları, emekliler, öğrenciler, yaşlılar, engelliler vb. vardır. İşsizler içinden ümidini yitirenler dört hafta boyunca aktif şekilde iş aramadı mı işgücünden çıkar potansiyel işgücüne geçer. Yani merkezden ikinci çepere geçer. Aynı şekilde geçim sıkıntısı dolayısıyla iş aramaya başlayan ev kadını, emekli, öğrenci, engelli vb. artık potansiyel işgücünde sayılmaya başlar.

    Dolayısıyla resmi işsizlik azalırken geniş tanımlı işsizlik arttığında ve makas açıldığında ilk akla gelen iş bulma ümidinin azalmasıyla birlikte işgücünden çıkanların olmuş olmasıdır. Gerçekten de TÜİK rakamlarından son bir yıl içinde yaklaşık 1 milyon kişinin iş bulma umudunu yitirerek ikinci çepere geçtiğini ve artık resmen işsiz sayılmadığını görüyoruz. Aynı şekilde en dış çeperden potansiyel işgücüne katılımlar olduğunu da görmekteyiz. Yani geçim sıkıntısı dolayısıyla daha önce iş aramayan ev kadınları, emekliler, öğrenciler, engelliler vb. artık “bir iş olsa çalışırım” demeye başlıyorlar. Böylece TÜİK’in rakamlarından sadece işsizliğin ulaştığı devasa boyutları değil aynı zamanda hayat pahalılığının işgücü piyasasına nasıl yansıdığını da görüyoruz. Bu şekilde analiz ettiğimizde resmi işsizlik oranının yüzde 8,6 olmasına bakarak, işsizliğin düşük olmadığı tam tersine kronikleştiği sonucuna varıyoruz. Bu, İngiliz Mehmet’in Orta Vadeli Programı’nın işçi sınıfına çıkardığı faturadır. İşsizliğin işçi sınıfının en yakıcı gündemi haline geldiği bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bu gündemi ülkenin ve siyasetin de merkezine yerleştirmek zorundayız. Pandemi döneminde işten çıkarma yasağı gelmişti. Göstermelikti, uygulanmadı ama olsun demek ki işçi çıkarma yasaklanabiliyormuş! Bunu hatırlamanın ve hatırlatmanın zamanıdır. İşsizlik pandemiyi de geçti, iş işten geçmeden işten çıkarmaların yasaklanması için mücadele yükseltilmeli!

    7 min
  • Filistin’de soykırım artarak sürerken, düşman cephede iç çatlaklar beliriyor

    Siyonist İsrail’in Gazze’de uygulamakta olduğu soykırım son aylarda doruk noktasına ulaştı. Ocak’ta başlayan ateşkes sürecinin son aşamasında, 2 Mart’tan başlayarak Gazze’ye dışarıdan gelen yardıma tamamen engel olmaya girişen Siyonist İsrail, Gazze’yi açıkça mutlak bir açlığa mahkûm etmişti. Siyonist İsrail’in katil başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Gazze’nin tamamını kontrol etme hedefini dile getirdiği açıklamalarla birlikte ilerleyen bu süreçte günbegün Filistinli bebekler açlıktan ya da hastalıktan ölümle karşı karşıya gelmeye başladı. Aç bırakma taktiğiyle birlikte, Siyonist İsrail ordusu da Gazze’ye karşı savaşın başından bu yana gerçekleştirdiği en büyük askerî operasyonlarından birini başlattı.

    Bu dönemde Siyonist İsrail’in pervasızlığını ve buna karşı gelişen cevabı açıklayan çelişkili iki gelişme var. 7 Ekim 2023’te başlayan El-Aksa Tufanı operasyonu sonrası, yaklaşık ilk bir yıl boyunca Filistin direnişi ve müttefiklerinin ciddi bir askerî başarısına tanıklık etmiştik. Dünya siyasetindeki hava ise en azından ilk altı aylık süreçte bunun tam tersiydi. 7 Ekim sonrasında Filistin davasının düşmanı sayılmayacak bazı güçler dahi tereddütlü pozisyonlar açıklarken, Siyonizmin emperyalist müttefikleri Filistin karşısında tam bir birlik görüntüsü veriyordu.

    Bu tablo, farklı zamanlamalarla da olsa değişti. Tüm dünyada ama özellikle emperyalist ülkelerin içindeki kitlelerin Filistin davasına verdiği destek, bir öğrenci kuşağının bu davanın bayraktarlığına da soyunmasıyla birlikte, Batı’daki Siyonist yanlısı fikir birliğini yavaş yavaş aşındırmaya başladı. Fakat Filistin davasının bu uzun erimli siyasi başarısına askerî bir gerileme süreci eşlik etti. Özellikle emperyalizmin bütün istihbarat gücünün de seferber edilmesiyle, öncelikle Filistin direnişinin askerî ve siyasi önderlerini hedef alan bombalama ve suikastlar Siyonistlere ilk askerî başarıyı sağladı. Bununla birlikte, savaşın ilk döneminde Gazze’deki Siyonist işgalcilere sokak sokak kök söktüren silahlı direniş, dışa kapalı küçük bir alanda kendi imkânlarıyla savaşmanın doğal bir sonucu olarak, başlangıçtaki yüksek yoğunluklu askerî eylemleri sürdüremez hale geldi. Direnişin özellikle yeni savaşçılar edinmekteki büyük başarısını Siyonist basın dahi dile getiriyor, dahası hala askerî eylemler de gerçekleştiriyorlar fakat bunların yoğunluğunun ciddi biçimde azaldığı da bir gerçek. Bunlara ek olarak, Lübnan Hizbullahı’nın Siyonistler karşısındaki askerî başarısızlığı ve Suriye’de Beşar Esad iktidarının devrilmesi, Siyonistleri hemen hemen hiçbir askerî tehdit ile karşılaşmadan hamle yapabilir hale getirdi. İran ise İsrail’e yönelik Ekim 2024’teki başarılı saldırısının ardından, Hizbullah ve Esad gibi müttefiklerinin de yenilgisiyle daha düşük profilde bir pozisyona geçti. Bu gelişmelerin istisnası olan Yemen’deki Ensarullah hükümetinin hamleleri etkileyici olsa da sahada belirleyici olabilecek düzeyde değil.

    Fakat Siyonizmin şimdilik elinde tuttuğu bu askerî üstünlüğe, belki de tarihinde görmediği düzeyde bir siyasi yenilgi eşlik ediyor. Özellikle emperyalizmin merkezindeki ülkelerde halkın Filistin’e artan desteği, emperyalistlerin Siyonizme olan desteğini de siyasi olarak daha zorlayıcı kılıyor. Özellikle son aç bırakma hamlesi sırasında, Fransa, Britanya ve Kanada hükümetlerinin ortak açıklamalarla İsrail’i hedef alması, dahası Almanya, Avusturya ve Hollanda gibi geleneksel olarak en Siyonizm yanlısı Avrupa ülkelerinin dahi İsrail’i açıktan eleştirir hale gelmesi, kitle eylemleri ile başlayan sürecin yarattığı etkinin açık bir göstergesi.

    Filistin direnişi zor günlerden geçiyor olsa da, tarihinde işgale hep mücadeleyle cevap veren Filistin halkı yine direniş destanları yazacaktır. Tüm dünyadaki Filistin dostlarına bu süreçte düşen görev ise Filistin davasına daha da sıkı sarılmak ve Siyonist terörü siyasi olarak daha da fazla köşeye sıkıştırmak.

    5 min
  • Ertuğrul Oruç: İstanbul Tabip Odası Filistin’le Dayanışma Çalışma Grubu kuruldu

    Dünyada ezilmiş, hakkı yenmiş pek çok halk vardır. Bizim de yaşadığımız Batı Asya (Ortadoğu) coğrafyasında yaşayan Filistin halkı da bu halklardan biridir. Filistin halkı, dünyanın en büyük baş belası olan ABD destekli işgalci İsrail tarafından yüzyılı aşkındır sömürgecilik, ırk ayrımcılığı, yerinden edilme ve işgal politikalarına karşı direnmekte ve mücadele etmektedir. Filistin halkının emperyalizme ve Siyonizme karşı verdiği bu kahramanca mücadele dünyada simge haline gelmiş, ezilen halklara ilham kaynağı olmuştur.

    Ekim 2023’ten sonra işgalci İsrail, aynı öncesinde olduğu gibi Filistin halkının teslim olması, haklarından vazgeçmesi ve yurdundan göç etmesi için onun tüm yaşam koşullarını yok etme saikiyle hareket etmiş ve soykırım uygulamıştır. Hâlâ da bu uygulamalarına tüm şiddetiyle devam etmektedir.

    İşgalci İsrail, soykırımın başladığı Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de en az 36 hastaneyi bombalamış ve kullanılamaz hale getirmiştir. Ayrıca işgalci İsrail devleti, binden fazla sağlık çalışanını doğrudan hedef alarak infaz etmiş veya işkence altında öldürmüştür. Kayıt altına alınan öldürdüğü Filistinli sayısı en az elli bini, yaralı sayısı ise yüz on bir bini aşmıştır. Bombardımanın yoğun şekilde devam ettiği, ağır kuşatmanın sürdüğü koşullarda, doğrudan hedef alınmalarına rağmen Filistinli doktorlar ve sağlık emekçileri var güçleriyle yaraları iyileştirme mücadelesi vererek insanlığın yüz akı olmuşlardır.

    İstanbul Tabip Odası, geçmişten beridir Filistin halkının tarihsel haklı ve meşru mücadelesini desteklemeyi, maruz kaldığı baskılara ve zulme karşı durmayı her zaman enternasyonal bir görev bilmiştir. Bu anlamda her yıl İstanbul Tabip Odası olarak farklı kurumlardan jüri üyelerinin katılımıyla belirlediğimiz, ismini 23 Mayıs 1980 yılında TTB Merkez Konseyi üyeliği yaparken emek ve demokrasi düşmanlarınca katledilen Dişhekimi Sevinç Özgüner’den alan İnsan Hakları, Barış ve Demokrasi ödülüne, bu yıl, direnişleriyle ve mücadeleleriyle simgeleşen Filistinli Dr. Hussâm Ebu Safiyye nezdinde tüm Filistinli sağlık emekçilerini layık gördük. 23 Mayıs’ta yapacağımız törenle gıyaben ödüllerini vereceğiz.

    Ayrıca tarihsel ve insani yaşam hakları için meşru mücadele veren Filistin halkının yaşadığı her yerde dayanışmayı örmek, Filistin meselesinin yalnızca savaşta değil “barışta” da gündemde tutulmasını sağlamak, Filistinli doktorlar ve sağlık emekçilerine destek olmak, mümkün olduğu ölçüde ulusal ve uluslararası sağlık örgütleriyle beraber dayanışmayı örgütlemek ve Türkiye devletinin İsrail’e tam ambargo uygulamasını sağlamak ve bunu dünya çapında örgütlemesi yönünde baskı oluşturmak üzere İstanbul Tabip Odası bünyesinde Filistin’le Dayanışma Çalışma Grubu’nu kurduk ve çalışmaya başladık.

    Son yapılan ateşkesin İsrail tarafından bozulduğu günden beri Gazze, belki de tarihinin en ağır ablukasını yaşıyor. Sınır kapılarından hiçbir geçişe İsrail tarafından izin verilmiyor. En temel insani ihtiyaçlar dahi karşılanamaz durumda. Hastalara iyileşmesi için verilen serum sıvıları su kıtlığı nedeniyle içme suyu için kullanılmak zorunda kalıyor. Salgın hastalıklar hortlamış durumda. Dünyanın gözü önünde bir insanlık dramı yaşanıyor.

    İstanbul Tabip Odası ezilenin, haklının, güçsüzün yanında saf tutar; tarafsız değildir. Dolayısıyla Filistinlilerin yaşadığı bu insanlık dramına sessiz kalamazdı. İşgalci ve soykırımcı İsrail’in karşısında Filistin halkının haklı ve meşru mücadelesini desteklemek, özgürlüğünü savunmak insani ve enternasyonalist bir görev olmasının yanında, tıbbın ve hekimlik değerlerinin de bir gereğidir. Filistin halkının özgürleşmesi, bölgedeki ve dünyadaki her türden ezilenlerin; işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların, kadınların da özgürleşmesi yolunda büyük bir adım olacaktır.

    Yaşasın halkların kardeşliği!

    Nehirden denize özgür Filistin!

    5 min
  • Armağan Tulun: Ne aileyi ne kadını ne çocuğu koruyan bir iktidar

    İstanbul’un en işlek yerlerinden birinde, güpegündüz, bir kadını, Bahar Aksu’yu, eski eşi Rüstem Elibol, üç arkadaşıyla birlikte kaçırmaya kalktı, Bahar Aksu ellerinden kurtulmayı başarınca da arkasından ateş ederek öldürdü. 2025’in ilk dört ayında işlenen 165 kadın cinayetinin çoğunda olduğu gibi, Bahar Aksu da tanıdığı bir erkek tarafından öldürüldü. Tıpkı 2024’te öldürülen her 10 kadından 7’sinde olduğu gibi.

    Kadın cinayetlerine ilişkin verilerin kadın örgütleri tarafından tutulmaya başladığı zamandan bu yana 2024, kadın cinayetlerinin rekor seviyeye ulaştığı yıl olmuştu. Kadın cinayetleri artıyorsa ve kadınlar en çok aile fertleri tarafından, tanıdıkları erkekler tarafından öldürülüyorsa, iktidardan beklenecek şey kadınların korunmasına yönelik politika ve önlemlerin arttırılması, özellikle de aile içinde kadınların korunması ve güçlendirilmesi olurdu. Ama iktidar ne yaptı? 2025’i aile yılı ilan etti. Kadını değil, sözde aileyi güçlendirmeyi önüne koydu. Ve 2025’in, evet iktidarın aile yılı ilan ettiği 2025’in ilk dört ayında 165 kadın erkek şiddeti sonucu hayattan koparıldı.

    Kadınlar koruma kararlarına rağmen öldürülüyor. Daha birkaç gün önce, 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkılmasını engellemek için devletin polisinin ablukaya aldığı, kuş uçurmadığı bir yerde öldürüldü Bahar Aksu. Kadınlar boşanmak istediği, çalışmak istediği, kendi hayatı ile ilgili karar almak istediği için öldürülüyor. Ve iktidar her gün en az bir kadının öldürüldüğü bir ortamda aile yılı laflarına utanmadan devam edebiliyor.

    Sağlık Bakanı Kemal Memiş çıkıp “Aileyi anne, baba, çocuklar oluşturur. Eğer çocuğunuz yoksa, aile olamıyorsunuz sadece karı-koca oluyorsunuz” dedi. Nisan ayında öldürülen kadınların en az %55’inin çocuğu vardı, en az %3’ünün hamile olduğu biliniyor. Aileyi anne, baba, çocuklar mı oluşturur demiştiniz? Annelerini koruyamadığınız çocuklara söyleyecek sözünü var mı?

    Niğde’de okulu bırakıp çalışmak zorunda kalan ve 14 yaşında çalıştığı plastik geri dönüşüm tesisinde makineye kaptırdığı kolu omuz hizasından koptuğu için hayatını kaybeden Abdurrahman Özkul’un annesine babasına ne diyeceksiniz? Aile değil, karı-kocasınız mı?

    Memleket sevdasıyla ayağa kalkan, en temel haklarını kullandıkları için sorgusuz sualsiz gözaltına aldığınız, tutukladığınız çocukların mahkeme koridorlarında, hapishane kapılarında yüreği ağzında bekleyen analarına, babalarına sorun bakalım 2025 nasıl bir aile yılı olmuş onlar için!

    İktidarın, istibdadın kadını değil, aileyi merkezine alan, ama onu da kadın ve işçi düşmanı emellerini gizlemek için maske olarak kullanan politikaları var, kadına yönelik şiddet var da bunlara karşı mücadele yok mu, elbette var! Öncesinde de 1 Mayıs meydanlarında da gördük. Emekçi kadınlar, erkek şiddetinin karşısında hesap sormak için, tek bir kadın daha eksilmesin diye talepleri ile alanlara çıkıyor. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerine dair istatistiklerde bir sayıdan ibaret olmayı reddediyor. Sadece şiddete karşı da değil, evin, çocukların, yaşlılarının bakımının yalnızca kadınların üzerine yüklenmesine karşı, doğru dürüst bir iş güvencesi olmadan, sigortasız, sendikasız çalışma koşullarının dayatılmasına karşı mücadele ediyor, bu mücadelelerde en öne çıkıyor. 1 Mayıs meydanlarında olduğu gibi her kadına iş, her işyerine kreş diyerek mücadele edeceğiz. Sendikalı, güvenceli çalışma hakkımızı savunacağız. Ve haklarımızı savunurken yaşamlarımızı da savunacak, tek bir kadın daha eksilmesin istiyorsak öz savunmanın bir hak olduğunu, öz savunma örgütlenmelerinin bizi bugün korumak için yasalardan, mahkeme kararlarından da etkili olduğunu söyleyeceğiz.

    6 min
  • Başyazı: İşçinin çekiç tutan eli, öğrencinin kalem tutan eliyle nasıl kavuşur? (Mayıs 2025)

    Önce üniversite öğrencileri ardından da liseliler çıktı meydana. Onlara gemisini kurtaran kaptan olmayı öğütleyen bencillik çağının biçtiği renkli ama dar gömleği yırtıp attılar. Memleketi kurtarmaya soyundular. Tıpkı 68 kuşağından dedeleri, nineleri gibi… Heykelinin önünden geçip gittikleri ama şimdi tanıdıkları Hürriyet şehidi ağabeyleri gibi… Hiç yüzünü görmedikleri artık kitaplarda bile okutulmayan ama bir asır önce memleket elden gidiyor diye istibdada karşı hürriyet yoluna düşen Jön Türkler gibi… 20’lerinde canlarını memleket, hürriyet, devrim uğruna feda etmiş Denizler gibi… Bu daha başlangıç!

    İlla bir milat olacaksa gelin bunu 19 Mart’a değil 17 Temmuz’a koyalım. Çünkü Polonez işçilerinin mücadelesi kendi iş ve aş kavgasıyla kalmadı. Yaz ve sonbaharda “zordayız, geçinemiyoruz” şiarıyla son yılların en kitlesel işçi mitingleri yapıldı. Orada kalmadı. 2024 yılının Aralık ayında başlayan metal fabrikalarının grevleriyle ve istibdadın bu grevleri keyfi ve hukuksuz şekilde yasaklamasıyla kapattık. Metal işçileri 2025’e grev yasaklarını yırtıp atarak girdi. Türkiye’nin son çeyrek yüzyılında ilk defa yasağa rağmen bir aydan fazla süren ve zafer kazanan grevleri gördük! Grev yasaklarıyla birlikte, her şeyin tek bir adamın iki dudağı arasında olduğunu anlatan “tek adam rejimi” efsanesi de yerle bir oldu.

    İşçi mücadeleleri iş, aş, hürriyet mücadelesidir. Ne mutlu ki 2025’te istibdada karşı hürriyet mücadelesine gençlik de yetişmiştir. Hem de ne yetişme! Ama gençliğin hürriyet kavgası işçinin sınıf kavgasıyla henüz buluşmuş değildir. Mücadele İmamoğlu vesilesiyle başlamışsa da öğrenci gençlik içinde bu çerçeveyi aşma yönünde önemli eğilimler vardır. Bunlar çok önemli ve doğru eğilimlerdir. “İşçi, öğrenci el ele genel greve genel direnişe” sloganı dillerdedir. Öğrenciler hürriyet mücadelesini kazanmak için kendi çabalarının yetmediğini görmekte, her geçen gün daha fazla işçileri nasıl kazanabiliriz sorusunu sormaktadır. Bunun için CHP’den kopma eğilimlerinin ete kemiğe bürünmesi, fiziki polis barikatlarının aşıldığı gibi patron partisi CHP’nin mücadeleyi sınırlayan siyasi duvarının da aşılması gerekiyor. İşçileri kazanmak isteyen, patron partisinden kopmak zorunda. Öğrenciler önce işçi sınıfını tanımayı, işçi sınıfını dinlemeyi ve anlamayı önüne koymalı.

    Öğrenciler hürriyet sevdasıyla, memleketi kurtarma davasıyla işçileri kazanmanın yollarını tartışmaya başlamışken işin diğer tarafına da bakmak gerek. Neden işçiler, öğrencileri kazanmanın yollarını aramasın? Neden işçiler iş ve aş mücadelesini kazanmak için öğrencileri yanlarına kazanmanın derdine düşmesin? Neden işçinin çekiç tutan eliyle öğrencinin kalem tutan elinin kavuşması hepimizin ortak derdi olmasın? Birlikten kuvvet doğar! İşçilerin AKP’den olduğu kadar CHP’den de duydukları sınıfsal bir tiksinti var. Ama öğrenciler başka CHP başka… İşçiler de öğrenci gençliği anlamaya çalışmalı.

    Ve varsa yoksa örgütlenmek, örgütlenmek, örgütlenmek gerekiyor! Ne dedik 2025’i örgütlenme ve mücadele yılı yapacağız! Hareketler örgütsüz ve kendiliğinden başlayabilir ama kazanması için er geç örgütlenmek zorundadır. Moralsizliğin, dağınıklığın, hayat gailesinin (işçi için geçim derdinin, öğrenci için okul işlerinin) enerjiyi soğurup yok etmesinin ilacı örgütlenmedir. İşçiler, sendikasına üye olmalı, sahip çıkmalı denetlemelidir. Öğrenciler forumlardan, kulüplere, temsilci konseylerinden adı ne olursa olsun birleştikleri, tartıştıkları, ortak kararlar aldıkları örgütlenmelere sahip çıkmalı ve onları sürdürmelidir.

    Ve nihayet işçi ve öğrenci el ele hürriyet kavgasını kazanmaya yönelecekse bu, lamı cimi yok bir siyasi mücadele demektir. Bu siyasi mücadele düzen partilerinden bağımsız, iş, aş, hürriyet kavgasını bir bütün olarak kavrayan bir örgütü yani devrimci bir işçi partisini gerektirir. İşçileri kazanmak isteyen öğrencilerin, öğrencileri kazanmak isteyen işçilerin, hürriyet kavgasını kazanmak isteyen herkesin adresi burasıdır!

    7 min
  • İstibdadın zulmü hem bir güç gösterisi hem de bir güçsüzlük göstergesidir!

    İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali ve ardından, çok sayıda belediye görevlisi ile birlikte rüşvet, yolsuzluk ve terör suçlamalarıyla gözaltına alınıp tutuklanması, 19 Mart süreci olarak adlandırılan bir siyasi çalkantı ve toplumsal hareketlilik dönemini açtı. Süreci kurgulayan, başlatan ve devam ettiren irade tümüyle siyasi iktidara aitti. Yargı ve polis teşkilatı bu süreçte bir araç olarak kullanıldı. İstibdad dört koldan bu taarruzu yürütürken mutlaka bir dirençle karşılaşacağını hesap ediyordu. Bu yüzden gözaltılarla eş zamanlı olarak İstanbul Valiliği şehirde fiilî OHAL ilan etti ve her türlü gösteriyi yasakladı. Ancak eylemler sürdü. Özellikle üniversitelerde öğrenciler büyük bir mücadeleye giriştiler. Mücadele liselere de yayıldı. Kitle mücadelesinin ilk etkisi CHP’nin pazarlık gücünü arttırmak oldu ve İBB’ye kayyım atanması, yargının bir “ince ayar” ile İmamoğlu’nu terör suçlamasından değil de rüşvet ve yolsuzluktan tutuklamasıyla engellendi. Bundan sonra CHP, eylemleri sönümlendirmek ve süreci İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı kampanyasına eklemlemek için çabalarken, istibdad da eylemleri bastırmak için polis şiddetinin dozunu gittikçe arttırdı. Kitlesel gözaltılara, hukuksuz ve keyfi tutuklamalar eklendi. Ne var ki CHP’nin tutumu gençliğin düzen siyasetinden uzaklaşma dinamiklerini güçlendirirken, istibdadın baskısı da öfkeyi ve dayanışmayı pek çok yerde daha da arttırdı.

    İstibdad cephesi, muhalefeti parçalamaya çalışırken kendi içinde bölündü

    İstibdad cephesinin en önemli argümanı bu işin iktidarla ilgisinin olmadığı, operasyonların kaynağında CHP’nin içinden çıkan insanların itiraflarının ve şikâyetlerinin yer aldığı idi. İstibdad cephesi belli ki İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığının engellenmesi ile Mansur Yavaş üzerinden bir tartışmanın derinleşeceğini, CHP kongresinin iptali ile birlikte ise Kemal Kılıçdaroğlu çevresinin atağa kalkarak partiyi böleceğini umuyordu. İkisi de olmadığı gibi CHP’de oluşması beklenen çatlaklar, istibdad cephesinin kendi içinde görüldü. Devlet Bahçeli’nin sürecin kısa sürede sonuçlanmasına yönelik açıklamaları bir iç tartışmanın göstergesi olarak yorumlandı. Bahçeli’nin bir erken seçimi gündeme getirebileceği dahi konuşulmaya başlandı. AKP’liler kendi içlerinde birbirlerini suçlamaya başladılar. Nihayet İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, eleştirilerin odağında olduğu, Ümit Özdağ’ın tutuklanması ya da Genel Merkezi Ankara’da olan Eğitim Sen merkez yöneticilerine dava açması gibi görev alanının dışına çıkmakla eleştirildiği bir aşamada Ankara Cumhuriyet Savcılığı çıkıp istibdadın propagandistlerinden Rasim Ozan Kütahyalı hakkında soruşturma açıp gözaltı kararı verdi. AKP kurucularından Bülent Arınç bu parçalı hali fırsat bilerek bir kez daha ortaya çıktı ve kendine yakıştırdığı özgül ağırlığı ile basına açıklamalar yapmaya başladı. Unutulmasın, AKP saflarından dışlanmış gibi gözükse de Bülent Arınç ve Abdullah Gül gibi figürler Erdoğan’ın ordu ve MHP ile kurduğu (kurmak zorunda kaldığı) taktik ittifaktan kaçış kapısını açık tutan görevli rolündedirler.

    İstibdad bölünürken CHP’nin burjuva sınıf karakteri de emekçi halkı bölüyor

    Ne var ki tüm bunlar istibdadın inisiyatifi tamamen elden kaçırdığı bir duruma da işaret etmiyor. Halen istibdad rejimi yargıyı ve polisi kullanarak, İmamoğlu operasyonunu eşeleyerek, CHP’nin iç fay hatları üzerinde tepinerek taarruzunu derinleştirmeyi sürdürüyor. CHP’ye ilk kayyım hamlesi olağanüstü kongre hamlesiyle püskürtülmüş gözükse de yine CHP delegelerinin açtığı dava ile Özgür Özel’in üzerinde yeni bir Demokles’in kılıcı sallandırılıyor. Bu sefer açılan iptal davası yeni bir kongre yapılmasından önce yönetimin doğrudan Kılıçdaroğlu’na ve ekibine devredilmesini talep ediyor. CHP saflarında henüz açık bir dağılma emaresi görülmüyor olsa da alttan alta çelişkiler sürüyor. Ayrıca bu, partinin burjuva ve düzen içi karakteri, kitlelerin istibdada karşı hürriyet talebinin zayıf karnını oluşturmaya devam ediyor.

    9 min
  • Levent Dölek: Deprem sarsar, sistem yıkar: Depreme değil sisteme karşı savaş!

    Depremin ardından uzmanlar (jeofizik mühendisleri, deprem bilimciler, jeologlar vb.) İstanbul depremiyle ilgili farklı tezler üzerinden kamuoyu önünde tartışmaya başladılar. Bu tartışmalara da deprem uzmanlarına da aşinayız. Halkın bu tartışmalarda adeta takım tutar gibi hoca tutmaya başlamasına da alıştık artık. Celal Şengör, Şener Üşümezsoy, Naci Görür en popüler figürler olarak öne çıkıyor. Bir aşamada bu profesörlerin depremle ilgili yorumlarına göre Şener hocacılar evlere giriyor, Naci hocacılar dışarda kalıyor, Celalciler şehri terk ediyor diye sosyal medyada espriler dahi yapıldı. Televizyonda, sosyal medyada, fayların çizgilerle çizildiği haritalar önünde yapılan yorumları izleyen herkesin aklında aynı soru vardı: Bu nasıl bilim? Aynı haritaya aynı faya bakıp nasıl tam karşıt yorumlar yapabiliyorsunuz? Siyaset değil ki bu! Felsefe değil ki bu! Ekonomi değil ki bu!

    Depremin bilimsel analizi ve geleceğe dair öngörülerde farklılıklar olması, bu alanın kendine özgü belirsizlikleri ve yerin kilometrelerce içinde cereyan eden fiziksel süreçlere dair veri toplamanın zorlukları dolayısıyla bizim gibi konunun cahilleri için dahi anlaşılabilecek bir şey. Ama zaten sorun da burada değil. Depremde taraf olmak depreme dair kötümser ya da iyimser öngörülerde bulunmakla olmuyor. Açıkça İstanbul depremine dair kötümser öngörülerin inşaat patronlarının, arazi ve konut spekülatörlerinin ekmeğine yağ sürdüğü bir gerçek. O ekmeğin üstüne Celal Şengör gibi bal süren tiplerin gayrimenkul sektöründeki şirketlerle ortaklıkları ortaya çıkınca insanın iyice midesi bulanıyor haliyle. Öte yandan İstanbul Üniversiteli olduğu için tabii ki ayrıca bir yakınlık duyduğumuz Şener Üşümezsoy’un çizdiği iyimser senaryolar da emekçi halkı kurtarmıyor.

    6,2’lik depremde yıkılan ev olmadı. Ama emekçi halkın haneleri yine de tarumar oldu. Evde kırılan dökülen eşyalar dışında da büyük bir ekonomik yıkım var yoksulun evinde. Deprem olduğunda sadece depreme dayanıklı diye emlak spekülatörlerinin reklamını yaptığı semtlerde ve sitelerde mi kiralar artıyor zannediyorsunuz? Evine güvenemeyen, dahası deprem ardından bu güvensizliği daha da artan emekçi ve yoksul ailelerin, güvenli konutlara taşınmaya ekonomik gücü yetmiyor. Ama durdukları yerde de mal sahiplerinin fırsatçılığından kurtulamıyorlar. Yıllardır aynı evde oturan aileler için yeni bir yere taşınmak sadece kiranın katlanması anlamına gelmiyor. Emlakçı parası, depozito, taşınma masrafları derken yerinden kıpırdamak en az 100 binlik olmak demek İstanbul’da. Bunu bilen mal sahipleri zeminden çatıya kadar çürük binalarda bile, kiraya basıyorlar zammı! Depremin büyüklüğü ile şiddetinin farklı olduğunu öğrendik. Depremin merkez üssüne uzaklığına, zeminin yapısına, binanın konumuna göre aynı büyüklükteki depremin yarattığı etki yani şiddeti değişiyor. Böyle düşününce depremin şiddetinin sınıfsal olarak da farklılaştığını söyleyebiliriz. Örneğin depremden sonra yazlığa göç etme imkanına sahip olan ya da depremden bir süre sonra parkta sabahlamak yerine güvenli evine dönebilenin yaşadığı psikolojik sıkıntı ile bu imkanlara sahip olmayan emekçi ailesindeki çocukların ve ebeveynlerin yaşadığı psikolojik yıkım bir olabilir mi?

    İşte bu yüzden mesele, depreme dair jeofizik bilimi alanına giren öngörülerdeki farklılıklarda değil. İşte bu yüzden mesele, depremin sosyal ve sınıfsal boyutuyla ilgili taraf olup olmamakta. İşte bu noktada biz Celalci de, Nacici de, Şenerci de değiliz; biz Savaş Karabulutçuyuz dedik. Çünkü depremciler içinde bilimsel çalışmalarını ve tezlerini ortaya koyarken, açıkça sınıfsal bir konum ve siyasal bir tutum alan hoca Savaş Karabulut’tur. Savaş hocanın olası İstanbul depremine dair öngörülerinin Celal Şengör’den çok farkı yok gibi görünebilir. Ama bence aralarında okyanuslar var. Celal Şengör “hepiniz öleceksiniz” diyor. Savaş Karabulut “hepimiz öleceğiz” diyor. Celal Şengör Anadolu Hisarı’nda çelik konstrüksiyonla inşa edilmiş villada oturuyor, Savaş Karabulut Avcılar’da oturuyor.

    7 min
  • Netanyahu, Trump ve istibdadın kalemşorları tek ses: Gazze’yi Filistinlilerden arındıralım!

    ABD emperyalizmi, Trump’ın dümene geçmesinin ardından Batı Asya’da (Ortadoğu) vites arttırmış durumda. Trump bir yandan Filistinli direniş örgütleri üzerindeki baskıyı arttırırken, diğer yandan Yemen’in halen İsrail’e saldırmakta olan tek Direniş Ekseni unsuru olan Ensarullah’ın egemenliği altındaki bölgesinde askerî ve sivil pek çok hedefe saldırıyor. Lübnan’da Hizbullah’a yönelik Siyonist saldırıların da Suriye’de İsrail’in giderek derinleşen ve etkisini arttıran operasyonlarının da ABD’nin isteği dışında meydana gelmediği anlaşılıyor. İran’a yönelik ABD tehdidi ise sürüyor. ABD ve İran arasında önce Umman’da, sonra da İtalya’da devam eden görüşmelerin olumlu bir havada sürdüğü belirtiliyor. Ama bir yandan da ABD emperyalizminin bombardıman uçakları Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia üssüne konuşlanmış durumda.

    Trump ve Netanyahu ikilisinin Gazze’ye dair planları açık. Netanyahu, Gazze’de başlattığı soykırımı bir etnik arındırma ile taçlandırıp Gazze’yi İsrail toprağı yapmak istiyor. Üzerinde tek bir Filistinli kalmayana dek durmayacak. Trump’ın Gazze planı ise, Netanyahu’nun Siyonist planlarının Trump’a yakışır bir soytarılıkta tekrarından ibaret. 51.000 kişinin katledildiği, taş üstünde taş bırakmaksızın bombalanmış, insanlığın yeni utancı Gazze’de, üstelik soykırım sürerken, bir tatil merkezi yapacağını iddia ediyor!

    Netanyahu ve Trump’ın küstahlıklarına, haksız birer gaddar oluşlarına öfkeleniyoruz. Yumruklarımızı sıkıyoruz. En ağır bedduaları ediyoruz. Bakın, şimdi Erdoğan’ın dümeninde olduğu istibdad rejimi, birkaç isme “hicret” adı altında bu emperyalist ve Siyonist projeye “İslamî” bir destek vermeye kalksak halkımız ne der?” yoklaması yaptırıyor. Biri “İlmiye Vakfı” kurucusu, diğeri Yeni Şafak yazarı iki şahıs, Gazze’nin derdine dertlenir görüntüsü ile süsledikleri yazılarında geçtiğimiz ay, Gazzelileri Gazze’den çıkarmak gerektiğini, bunun bir “hicret” olacağını, bunun taarruz için geri çekilmek anlamına geldiğini söylüyorlar.

    Böyle bir utanmazlık tarihte ender görülür cinsten. Gazze’ye aylardır tek koli yardım giremiyor. Bunu yaparak Gazzelileri dizlerinin üzerine çöktürmek, sonra da kapıları açıp, “isteyen gidebilir” demek istiyorlar. Kapının kolunu tutan da anlaşılan bizim istibdad rejimi olacak. Filistin halkının yarısı Gazze’de yaşıyor, böyle bir şeyin bırakın geri dönüş hakkını, iki devletli çözümü dahi tamamen olanaksız kılacağını bilmiyor olamazlar! O halde?

    Öncelikle şunu ifade edelim. Gazze’yi terk etmek isteyen Filistinlilerin geri dönüş hakkı da gittikleri yerlerdeki yaşamları da bizim için önemlidir. Ama bugün, emperyalizm ve Siyonizm etnik arındırma konusunda gemi azıya almışken, Filistin halkı ise mücadeleye devam ediyorken bu Siyonist planla aynı kapıya çıkacak şeyleri söylemek, ihanettir!

    Peki nerden çıktı bu hicret lafı? Neden şimdi?

    Bir hafta öncesine kadar Türkiye ile İsrail’in Suriye üzerindeki rekabetleri dolayısıyla karşı karşıya geldikleri, hatta İsrail’in TSK’nin yerleşeceği üsleri bombaladığı konuşulurken, istibdad rejimi neden bu tür hamlelerle denemeler yapıyor?

    Cevabı, Trump’ın Netanyahu’yu ağırladığı gün söyledikleri ve Türkiye ile İsrail’in Azerbaycan’da yürüttüğü görüşmelerde aramak gerekiyor. Trump, Netanyahu’nun yanında Erdoğan’ı övüp, “Türkiye ile bir sorununuz varsa, sanırım bunu çözebilirim” derken, ABD emperyalizminin İsrail ile Türkiye’yi belirli bir çizgide uzlaştırmak amacında olduğunu açıkça ifade etti. Azerbaycan’da yürüyen görüşmeler de bu anlamda düşünülmeli. Direniş Ekseni’nin boşalttığı alanları Türkiye ile İsrail arasında paylaştırmak, bir aşamada Filistinlilere ait doğalgazın çalınmasında yarım kalan ortaklık projesine geri dönmek, Batı Asya’yı emperyalistler için dikensiz gül bahçesine çevirmek.

    Önce “One minute” deyip, sonra Mavi Marmara davasını satmışlardı. El Aksa Tûfânı’ndan bir hafta önce Siyonistlerle görüşüyor, Herzog’u ağırlıyor, Netanyahu’yu ağırlamaya hazırlanıyorlardı. Gazze’de taş üstünde taş kalmamışken yapmazlar mı diyorsunuz?

    5 min
  • Sungur Savran: Dünyaya savaş açan adam

    Donald Trump Nisan sonunda ABD başkanı olarak 100 gününü doldurdu. Bütün dünya bu 100 günü tartışıyor. Ama hiçbir şey anlayamadan. Tam körlerin fili tarifi öyküsündeki gibi: Herkes hangi nokta kendi dikkatini çekerse onu öne çıkarıyor. Trump ekonomiyi batırıyor, devlet adabını bozuyor, ABD’yi dünyadan koparıyor, demokrasiyi çiğniyor, Amerikan üniversite sistemini mahvedecek, göçmenlerin haklarını çiğniyor falan filan. Şu soruya cevap arayan yok: Neden?

    Bizim, Türkiye’de Trump’a karşı nasıl bir politika izlenmesi gerektiğini tartışabilmemiz için önce bunu anlamamız lazım. Trump neden bu kadar Amerika’nın da çıkarlarına aykırı olduğu iddia edilen bir politik program uyguluyor?

    Trump kaprisli ya da deli mi?

    Biz bu soruya Trump daha ilk dönemine başlarken cevap verdik. O yüzden şimdiki deli dolu politikaların her birini yerine oturtabiliyoruz. Trump’ın sapık politikaları dünya kapitalizminin ta 1970’li yılların ortalarından beri uygulamaya giriştiği neoliberal stratejinin, hem de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra uygulamaya konulan “küreselleşme” olarak anılan politikalarla de güçlendirilmesine rağmen 2008’de yeniden çok derin bir ekonomik krize düşmesine bir yanıttır. Trump diyor ki, kapitalizmin sorunlarına dünya ölçeğinde bir cevap bulunamıyor. Ben Amerika’nın çıkarına bakarım. Amerika için iyi olan dünya için de iyidir.

    Altın kimdeyse…

    Trump savaşa sadece silahla gidilmeyeceğini biliyor. Ekonomik gücün savaşan ülkelerin en önemli kozu olduğunu, o olmadan silahların ve orduların gücünün ancak geçici olacağını anlıyor. Bunun son işaretini kendi kurduğu sosyal medya ortamı olan Truth Social’da son günlerdeki bir paylaşımı ile verdi. Yazdığı şu: “Altın kimdeyse kuralları o koyar.” (İngilizcesiyle “He who has the gold makes the rules.”) Bir bakıma “parayı veren düdüğü çalar” anlamına gelen bir söz. Amerikan popüler kültürünün çok içinden söylüyor bunu. Amerika’da savaş sonrası kapitalizmin en pürüzsüz gelişmekte olduğu 1960’lı yıllarda bir gazetede neşredilmeye başlanan, çok popüler olmuş “Wizard of Id” (yani “İd Büyücüsü”) başlıklı mizahi çizgi roman türü karikatür dizisinde “İd” ülkesinin kralının tebaasını toplayıp beyan ettiği bir “Altın Kural”a dayanıyor. Karikatürün orijinalini bu yazının başındaki fotoğrafta görüyorsunuz. Kral “Altın Kural’ı hatırlayın!” buyuruyor. Halktan biri “neymiş o?” diye soruyor. Bir başkası “Altın kimdeyse kuralları o koyar” diyor. Bu, Amerikan kültüründe yarım yüzyıl önce çok yayılmış ve hâlâ yaygın olarak konuşulan bir laf. Hani bizde diyelim Porof Zihni Sinir ya da Avanak Avni ya da Muhlis Bey hâlâ bilinir ya, öyle işte. Trump halkla iletişim kurmayı bilen bir milyarder. Popüler kültürden bir sayfa açmış. Zaten başka bir kültürü de yok.

    Trump karşıtı burjuva ve sözde sol cepheden sefalet manzaraları

    ABD’de güya sola yatkın Demokrat Parti nakavt durumda. Daha parmaklarını bile kıpırdatamadılar. Aralarında bir tek Bernie Sanders hayat emaresi gösteriyor: Bu beyefendi 2016 ve 2020’de bu partinin ön seçimlerine katılmış ve yenilse de epeyce başarılı olmuştu. ama sonunda Hillary Clinton ve Joseph R. Biden gibi Wall Street hizmetkârlarına biat etmiş, seçimlerde onları desteklemişti. Sınıf sorunlarını öne çıkaran ve kendine “demokratik sosyalist” sıfatı takan biri. Yanına aynı zamanda Democratic Socialists of America (Amerikan Demokrat Sosyalistleri) olarak anılan, ABD’nin en büyük sözde “sosyalist” örgütünün üyesi olan, Temsilciler Meclisi üyesi, Alexandra Ocasio-Cortez’i alarak Amerika’yı turluyor. On binlerce insanın katıldığı çok büyük toplantılar düzenliyor. Turun adı “Oligarşiyle Mücadele”. Dolar milyarderlerini (Elon Musk’ı, Jeff Bezos’u, Mark Zuckerberg’i ve benzerlerini) püskürtecek Sanders.

    “Komşuda pişer bize de düşer” mi?

    Filistin meselesi bizi Türkiye’ye getiriyor. Şimdi Trump, Esad’ı devirip yerine kravatlı tekfircileri geçirdiği için Erdoğan’ı övdü ya, AKP-MHP blokunun aklı evvelleri ellerini ovuşturuyor, “komşuda pişer, bize de düşer” hesapları yapıyorlar.

    11 min

About Gerçek gazetesi

From the publisher's feed

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri