
Sign up to save your podcasts
Or


1967’de İsrail ile bir dizi Arap ülkesi arasında yaşanan “Altı Gün Savaşı” hatırlanınca, İsrail’in İran’a açtığı, ABD’nin de bir günlüğüne karıştığı savaş için en uygun ad “12 Gün Savaşı”. İran’ın, gerek İsrail’in ilk günkü bombalamasından ve hedefini on ikiden vuran suikastlarından itibaren çok zayiat vermesi, gerekse Amerika’nın B-2 uçağından attığı dünyanın en ağır bombasının Fordo nükleer tesisinde ciddi hasar yaratması dolayısıyla bu savaşta ciddi bir dayak yediği izlenimi pek yaygın. Oysa ilk izlenimler her zaman en isabetli sonucu vermez.
Savaş tarihi açısından çok özel bir yer tutan bir davranışla karşı karşıyayız: Trump neden bir gün dünyanın en tahripkâr bombasını İran’ın tepesine fırlattı, ama ertesi gün her iki ülkeyi de ateşkese zorladı? Bunu doğru yorumlamadan bu savaşın kazananını kaybedenini tespit etmek mümkün değil. Bunu doğru yorumlamak için de İsrail’in bu savaşı neden başlattığını ve (Trump’ın baskısı altında) neden bitirdiğini anlamak gerekiyor.
İsrail için bu savaş, Ortadoğu’yu (Batı Asya’yı) “direniş ekseni”nden arındırma savaşının yeni (ve umuluyordu ki belirleyici olacak) bir evresi idi. Hamas’ı yenilgiye uğratamamakla birlikte Gazze’yi yerle bir etmişti. Hizbullah’ı, çok geniş bir lider kadrosunu öldürerek hareket edemez hale getirmişti. Suriye’deki Baas rejiminin varlığına (Erdoğan Türkiye’sinin yardımıyla) nihayet son vermişti. İran’a saldırı, rejimin devrilmesi için ortam hazırlamayı hedefliyordu. Gerekçe olarak da İran’ın nükleer silah geliştirmesinin yarattığı “hayati tehlike” kullanılıyordu. İran’ın ilk günden sonraki yanıtı bu ülkenin kolay yutulacak lokma olmadığını gösterdi. İsrail İran’da ağır zayiata yol açtı ama karşılığında kendisi de esaslı bir sille yedi. Belki bundan da önemlisi, İran halkının hatırı sayılır muhalif kesimleri, rejime karşı son derecede tepkili olmasına rağmen İsrail’in saldırısı karşısında vatan savunması uğruna safları sıklaştırdı.
İki bölgesel düşman arasındaki ilişkiler bu minvalde iken Trump’ın “bir gece ansızın” B-2 ile İran semalarında görünmesinin ama ertesi sabah savaşı bitirmek için kolları sıvamasının tek bir anlamı vardı. Belki aylar, belki uzun yıllar sürecek ve kazananı olmayacak bu savaşı müttefiki Netanyahu’nun prestijini yerle bir etmeden bitirmek için onun arkasına sığınabileceği bir efsane yaratmak. İran’ın nükleer silah imal etme kapasitesini “yok etme” iddiası sadece bu anlamı taşıyordu. Pentagon istihbaratının CNN ve New York Times’a sızan raporu ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun sözcüsünün açıklaması İran’ın kapasitesinin sadece birkaç aylığına ertelenecek ölçüde hasar gördüğünü söylüyordu ama Trump “yok ettik” nakaratına devam etti. Neden? Çünkü Netanyahu aynen Suriye’de Beşar Esad’ı devirdiği gibi İran’daki rejimi de devirmek amacıyla savaşa girerken gerekçe olarak “nükleer silahlanma tehdidi”ni göstermişti. Trump, “nükleer tehdid”in “yok edildiği”ni söyleyerek Netanyahu’nun gerekçesini elinden alıyordu. Hem kazanılamayacak bir savaş bitsin hem de kendi MAGA hareketindeki Ortadoğu’da savaşa girmeye karşı unsurlar sussun diye bunu yapmak zorundaydı.
O zaman demek ki İran “dayak” yememiştir! Aksine İsrail amacına ulaşamamıştır. Savaştan zararlı çıkan odur. Belki İran zafer kazanmıştır demek doğru değildir ama yenilmediği, savaşın esas İsrail’in İran’a tek başına ölümcül bir tehdit olmadığını kanıtlayarak güç dengesinde ibreyi İran lehine çevirdiği kesindir.
Erdoğan ve AKP iktidarı CHP’li belediyelere, muhalif siyasilere, gazetecilere, akademisyenlere yönelik baskı, gözaltı, tutuklama kampanyası ile tam bir baskıcı ve keyfî yönetim yani istibdad rejimi örneği sergiliyor. İstibdad rejimi bu kampanyayı yolsuzlukla mücadele kılıfına sokuyor ama mızrak çuvala sığmıyor. Emekçi halkımız CHP’yi bilir, CHP’liler de dahil hiç kimse CHP’li belediyelerde yolsuzluk yoktur demez. İktidar, CHP’nin burjuva sınıf karakterini hem kendi eylemlerini yoksul halk nezdinde meşrulaştırmak için hem de CHP’nin içinden kendisine hizmet edecek elemanlar devşirmek için sonuna kadar kullanıyor. Ama gelinen aşamada AKP iktidarı sanki ringde sağlı sollu yumruk atmaktan yorulup bitkin düşen bir boksör gibi kendi kendini tüketmeye başladı.
Çünkü emekçi halkımız AKP’yi de bilir. Kimse yolsuzluğun sadece CHP’li belediyelerde olduğuna, AKP’nin MHP’nin belediyelerinin pirüpak olduğuna inanmaz. Buna AKP ve MHP seçmenleri de dahildir. CHP’li Mansur Yavaş Ankara’da AKP’li Melih Gökçek dönemine ait 100 yolsuzluk dosyasını yetkili makamlara sunduğunu ama tek bir soruşturma açılmadığını söylüyor. Hangi Melih Gökçek? AKP’li Bülent Arınç’ın Ankara’yı parsel parsel cemaate satmakla suçladığı, Tayyip Erdoğan’ın istifasını isteyip görevden el çektirdiği Melih Gökçek! Şimdi Erdoğan nasıl kendi partisinin belediyelerinin temiz olduğunu iddia edebilir? Eğer Ankara’da Melih Gökçek’i, İstanbul’da Kadir Topbaş’ı istifa ettirdikten sonra bu kişilere fiilî dokunulmazlık zırhı sağlamamış olsaydı belki biraz olsun inandırıcı olabilirdi.
AKP iktidarının yolsuzlukları için ihbara, itirafçıya, gizli tanığa da gerek yok. Sayıştay raporları sayısız yolsuzluk örneği ile dolu. Ama Sayıştay’ın yaptırım yetkisi yok. Sayıştay’ın devletin açıkça zarara uğratıldığını ortaya koyduğu vakalarla ilgili sorduğu sorulara hükümetin resmî cevap yazıları ise hep aynı: İdarenin takdir yetkisi… Bu idarenin takdiri nedense halka karşı hep cimrilikle, ama müteahhitlere, oligarklara, bankalara, holdinglere bilhassa da yabancı sermayeye alabildiğine cömertlikle tecelli ediyor. İngiliz Mehmet’in (Mehmet Şimşek İngiliz vatandaşıdır) işçi düşmanı Orta Vadeli Programı nalıncı keseri gibi hep sermayeden yana yontuyor. Örneğin idarenin takdiri ile asgari ücrete ara zam yapılmadı. Dört kişilik bir aile için açlık sınırı 26 bin lirayı, yoksulluk sınırı 85 bin lirayı, bekar işçinin yaşam maliyeti 33 bin lirayı geçti, asgari ücret 22 bin lirada kaldı. İdarenin takdiri ile doğalgaza yüzde 25 zam yapıldıktan günler sonra aynı idare kamu işçilerine yüzde 17 ücret zammı teklif etti.
İktidar, yaz rehavetiyle, okulların kapanmasıyla muhalefetin mitingleri sönümlenir diye umarken bu sefer işçiler meydana iniyor. İktidarın arka bahçesi olarak gördüğü Türk-İş ve Hak-İş, ardı ardına eylem kararları almak zorunda kalıyor. Sendika bürokratları gaz almak için, dostlar alışverişte görsün diye bu eylemleri düzenliyor ama işçiler AKP il binalarının önünde yürekten gelen bir coşkuyla, hançerelerini yırtarcasına “AKP işçiye hesap verecek” diye haykırıyor. Haykıranlar sadece CHP’liler ya da muhalifler değil! Birçoğu AKP’ye ve MHP’ye oy vermiş olan işçiler! Hangi partiye oy vermiş olursa olsun bu işçiler bıçak kemikte diyerek alanlara indiler. Ardından işyerini terk etmeme eylemleri geliyor, 17 Temmuz’da da “bir gün işe gelmeme” adı altında bir günlük fiilî grev var!
Kamu emekçilerinin (memurların) toplu sözleşmesi ise Ağustos’ta! Kamu emekçilerinin grev hakkı tanınmıyor. Dahası sözleşme süreci okulların kapalı olduğu döneme getiriliyor ki en kalabalık ve örgütlü kamu emekçileri kesimi hizmet üretiminden gelen gücünü pazarlık masasına koyamasın. Ama kamu emekçisi için de artık bıçak kemikte! 1 milyondan fazla üyesiyle yetkili konfederasyon olarak masaya oturan Memur-Sen, bugüne kadar AKP’nin memur kolu gibi çalıştı, bugünden sonra AKP ve MHP seçmeni memurları bile ikna edebilir mi şüpheli…
Tüm Türkiye’nin CHP’li belediyelere yönelik hukuki kılıfa sokulmuş siyasi operasyonları tartıştığı, hukuksuzluğun, keyfiliğin kol gezdiği, masumiyet karinesinin ayaklar altına alındığı bir ortamda Gaziantep’te bir dava görüldü. Tekstil işçilerinin lideri Birtek-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen yargılanıyordu. Bu davada bulunmak ve Mehmet Türkmen’in yanında olmak bir sınıf dayanışması göreviydi. Devrimci İşçi Partisi’nin dayanışmasını göstermek, onun mücadelesini takdirle takip eden ve örnek alan öncü işçilerin selamlarını iletmek için oradaydık.
Mehmet Türkmen, Şubat ayında Başpınar’da binlerce tekstil işçisinin sefalet ücretlerine karşı artık yeter diyerek fiili grevlere girdiği mücadele dolayısıyla “suç işlemeye tahrik” ve kötü ünlü 301. Maddeden yargı organlarını aşağılamaktan suçlanıyordu. Eylemler süresince gözaltına alınmış, tutuklanmış, bir ay cezaevinde kaldıktan sonra ev hapsine çıkartılmıştı. Daha sonra ev hapsi uygulaması da kaldırılmıştı. Ama ev hapsi sürecinde hastaneye gittiği gerekçe gösterilerek (gerekli bildirimleri de yaptığı halde) yeniden ev hapsine alındı. İşçilerin önderi dört aydan fazla fiilen sendikacılık yapamaz hale getiriliyordu. Anayasa’nın örgütlenme, sendikalaşma, toplanma haklarını düzenleyen maddeleri ayaklar altına alındı. Aylar sonra 4 Temmuz’da görülen duruşmada Mehmet Türkmen emeğin haklarını müdafaa eden ve istibdadı yargılayan bir savunma yaptı. Ev hapsi kaldırıldı ama savcı mütalaasında halen ceza verilmesi isteniyordu. Duruşma ertelendi.
Şubat ayında Gaziantep’i saran işçi eylemleri kontrol altına alınamamış, büyüdükçe büyümüş, fabrikadan fabrikaya sıçramıştı. Patronlar, işçilerin insanca yaşam için talep ettiği ücretleri kabul etse, hatta oraya bile gitmeye gerek yok işçilerle insan gibi pazarlığa otursa mesele çözülecekti. Ama hayır. Patronlar işçileri köleleri olarak görüyordu. Patronlar görüşmeye işçileri değil valiyi çağırdılar. Çakarlı araçlar geldi. İçeride toplantı yapıldı. Toplantı bitmeden patronların korumaları gelip “eyleminiz yasaklandı birazdan gelip sizi dağıtacaklar” diyerek işçileri tehdit etti. İşçiler, valiliğin eylemleri yasaklama kararını daha resmi olarak ilan edilmeden patronun korumalarından duyuyordu. Mehmet Türkmen’in tahrik ettiği iddia edilen suç, valilik yasağına rağmen işçileri eyleme çağırmak. Sendika, Valilik tarafından alınan yasaklama kararını idare mahkemesine götürdü. İdare mahkemesi yasağı hukuka aykırı buldu, iptal etti. Bölge idare mahkemesi iptal kararını kesinleştirdi. İşçi eylemlerinin suç olmadığı tescil edildi. Ama hâlâ Mehmet Türkmen’in, suç işlemeye tahrikten yargılanmasına devam ediliyor.
301. Maddeye konu olan eylemleri ise, yaşanan bu olay sonrası valinin hukuku ayaklar altına aldığını söylemek ve yargıyı patronların istekleri doğrultusunda hareket etmekle eleştirmek. Polis şefleri savcılığın odasına defalarca girip çıkarken ve uzun görüşmeler yapılırken, Mehmet Türkmen de kapıda ifade için saatlerce bekliyor. Saatler geçtikten sonra görülmedik şekilde apar topar soruşturma savcısının değiştirildiğini öğreniyorlar. Yeni savcı ifade bile almadan tutuklamaya sevk ediyor, mahkeme de mührü basıp işçi liderini hapishaneye gönderiyor. Sonra Mehmet Türkmen bunları eleştirince yargı organlarını aşağılamış oluyor.
Mehmet Türkmen, CHP’li, DEM Partili ya da başka partilere oy vermiş muhalif işçilerin temsilcisi değildi. AKP’li, MHP’li işçilerin de ekmek ve hürriyet mücadelesine önderlik etti. Dahası var. İşçilerin karşısında sadece AKP’li patronlar yoktu. Fabrikasının önünde işçileri içeri sokmaya çalışırken, Mehmet başkan “sen bu işçilerin emeği ile zengin oldun” deyince “Bana zenginliği Allah verdi” kibriyle yanıt veren AKP milletvekili çok gündem olmuştu. Ama Mehmet Türkmen hakkında şikayetçi olan patronlar arasında sadece AKP’li patron yoktu, CHP Gaziantep milletvekilinin tekstil patronu kardeşleri de vardı. Yani işçiler ekmeği için ayrı gayrı demeden birleşirken patronlar da çıkarları için el ele veriyorlar.
Bugün Türkiye, işçi sağlığı ve iş güvenliği (İSİG) alanında dünyada en kötü istatistiklere sahip ülkeler arasında. İSİG Meclisi verilerine göre 2024 yılında Türkiye’de en az 1.897 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu tablonun ortaya çıkmasında, Türkiye işçi sınıfının çalışma koşulları, örgütlülük düzeyi gibi etkenlerin yanında İSİG hizmetlerinin organizasyonunun da payı büyük. İstanbul Tabip Odası tarafından yayımlanan İstanbul’da Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimlerine (OSGB) Bağlı Çalışan İşyeri Hekimlerinin Çalışma Yaşamı başlıklı araştırma raporu, İSİG hizmetlerinin çok önemli bir bileşeni olan işyeri hekimlerinin istihdam biçimine ve çalışma koşullarına odaklanıyor. Rapor, işyeri hekimlerinin sorun başlıklarının işçi sınıfıyla ortak olduğunu gösteriyor ve yürütülmesi gereken mücadele şekline dair önemli veriler sunuyor.
Bugün bize belki çok doğal gelse de işyerlerinde işçilere yönelik İSİG hizmetlerinin sunulması işçi sınıfı mücadelelerinin tarihsel bir kazanımıdır. Kapitalizmin erken dönemlerinde işçileri sıklıkla maruz kaldıkları iş kazalarından, meslek hastalıklarından ve iş cinayetlerinden koruyacak bir mekanizma bulunmuyordu. İşçi sınıfının, çalışma koşullarında iyileştirme sağlamak amacıyla sendika ve parti düzeyinde örgütlenmeye başlamasıyla beraber, İSİG’e dair talepleri de oluşmaya başladı. Patronlar için ciddi bir gider kalemi olan İSİG’e dair bu talepler, işçi sınıfının diğer talepleri gibi on yıllara yayılan mücadeleler sonucunda kazanıldı.
İşyeri hekimliğinin -ve elbette işyerini denetlemek üzere ortaya çıkan diğer mesleklerin-, kendine has ayrı bir uzmanlık/branş olarak gelişimini işçi sınıfının mücadelelerine borçluyuz. Dolayısıyla işyeri hekimliğinin doğuş amacı; özünde tek amacı kâr etmek olan, insan sağlığını, kâr etmek uğruna hiçe saymaya eğilimli kapitalist üretim sürecini işçilerin sağlığını korumak için düzenlemek ve disipline etmektir. Yani, işyeri hekimliği, işin doğası gereği patronla karşıt bir pozisyondadır.
Türkiye’de uzun yıllar işyeri hekimlerinin sertifikasyonu, çalışacakları işyerlerinin, iş sözleşmelerinin ve asgari ücret tarifelerinin belirlenmesi Türk Tabipleri Birliği (TTB) ile tabip odalarının yetki ve sorumluluğundaydı. Patronlar, hekimlerin emeğini ucuzlatmak istiyor ve üretim hattını istedikleri gibi düzenlemede hiçbir engelle karşılaşmak istemiyordu. Nihayetinde, 1 Ocak 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile TTB ve tabip odalarının işyeri hekimliği alanına dair yukarıda saydığımız yetkileri elinden alındı.
Bu kanunla TTB ve tabip odalarının sadece yetkileri kısıtlanmadı, aynı zamanda işyeri hekimleri de ciddi şekilde özlük hakkı kaybına uğramış oldu. Nitekim araştırma raporunda, görüşme yapılan işyeri hekimlerinin kendi çalışma koşullarına (ücretleri, çalışma saatleri, sosyal hakları vb.) dair pek çok sorunu dile getirdiğini görüyoruz. Bu sorunlar arasında işyeri hekimlerinin istihdam biçimi (OSGB’ler) merkezî bir yerde duruyor. 6331 sayılı kanunla adlarına OSGB denen, esasında işyeri hekimlerine görece düşük ücretlerle, pek çok özlük hakkından yoksun şekilde taşeron çalışmayı dayatan firmalar kuruldu. Böylece işyeri hekimliği ve tüm İSİG hizmetleri, OSGB’ler üzerinden kâr sağlanan bir alana dönüşmüş oldu. Kaybeden yalnızca TTB, ona bağlı tabip odaları ve işyeri hekimleri olmadı. Esas kaybeden işçi sağlığı alanı; kazanan ise patronlar oldu.
Araştırma raporunun ortaya koyduğu başka bir gerçek, işyeri hekimlerinin dile getirdiği sorun başlıklarıyla işçilerinkinin birebir örtüşüyor oluşu. Hekimlerin tarihsel ve mesleki olarak avantajlı konumu kısmen sürmekle beraber bu konumunun günden güne eridiği raporun geneline yansımış. Buradan çıkarılacak sonuç, ortak birleşik mücadelenin gerekliliğidir.
CHP’nin 38. Olağan Kurultayının iptali ve hiç yapılmamış kabul edilmesi (mutlak butlan) talebiyle Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan dava bugün (30 Haziran 2025) görüldü ve mahkeme 8 Eylül tarihine ertelendi. Mahkemede eski Hatay Belediye Başkanı CHP’li Lütfü Savaş ve bazı CHP kurultay delegeleri davacı konumunda bulunuyor. Mahkeme eğer davacıların talebi doğrultusunda kararını verseydi CHP’nin 4-5 Kasım 2023’te gerçekleştirilen 38. Olağan Kurultayında Genel Başkan, Parti Meclisi ve Merkez Disiplin Kurulu seçimleri yok sayılacak, her şey 3 Kasım 2023’e dönecek yani bu tarihte Genel Başkan olan Kemal Kılıçdaroğlu ve diğer kurullar tekrar görev başına gelecekti. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu da bu davanın bir tarafı olarak görülüyor.
CHP davası CHP’lerin işbirlikçilik yaptığı bir iktidar operasyonudur
Türkiye siyasi tarihinde eşi benzeri olmayan bu karar ancak hukuka takla attırarak alınabilirdi. Çünkü Yüksek Seçim Kurulu’nun yetkili olduğu ve tüm itiraz süreçlerinin tamamlanıp kesinleştiği CHP Kurultayı ile ilgili Asliye Hukuk Mahkemesi’nin karar vermeye yetkisi dahi yoktu. Dolayısıyla klasik bir istibdad rejimi örneği olarak mahkemenin siyasi talimata hukuki kılıf giydirmesi gerekiyordu. İlginç bir durum oldu. Mahkeme karar vermedi ve davayı 8 Eylül’e erteledi. Bu erteleme kararının da ciddiye alınır hukuki bir gerekçesi yoktu. Mahkeme başkanı “Bu celsede karar verecektik ama ceza yargılamasındaki görevsizlik kararının kesinleşmesini bekliyoruz. En azından yargılamanın hangi mahkemede yapılacağını görmemiz gerekiyor.” diyerek erteleme kararını açıkladı. Asliye Ceza Mahkemesi “rüşvet suçu” var ise ağır ceza mahkemesi yetkilidir diye görevsizlik kararı vermişti.
Dikkat! Rüşvet iddialarını da içeren ceza yargılamalarının sonucunu değil hangi mahkemenin görevli olduğunu görmek istiyor. “Sanıkların ceza mahkemesinde suçlu mu görüleceği yoksa beraat mı edeceği belli olsun, bu bizim baktığımız davada maddi gerçekliğin ortaya çıkması açısından önemlidir” dese belki anlaşılır. Ama öyle demiyor. Hangi mahkeme bakacak onu göreyim diyor. Sonra sanıklar suçlu da görülse beraat de etse benim için fark etmez diyor. Sadece hukukla değil akılla mantıkla da ilgisi olmayan gerekçeler. Nitekim erteleme kararının hemen ardından görevsizlik kararı reddedildi ve ceza yargılamasının Asliye Ceza Mahkemesi’nde süreceği belli oldu.
Belli ki bu sefer de erteleme yönünde bir siyasi karar tebliğ edilmiş bu karara hukuki kılıf uydurulmuştu. Belli ki CHP’nin 8 Eylül’e kadar tüm yaz boyunca kendi iç kavgalarıyla uğraşması, iktidarı sıkıştıran erken seçim yerine CHP’nin seçiminin konuşulur olması isteniyor. Ve öyle olacağı da anlaşılıyor. İstibdad rejiminin açık bir siyasi operasyonu ile karşı karşıyayız. Bu operasyonu birçok yönüyle “CHP’de mutlak buhran” başlıklı yazımızda işlemiştik. Bu yazımızda “CHP köklü partidir, bu oyunlara gelmez” gibi düşüncelerin mezarlıktan geçerken ıslık çalmak kabilinden olduğunu ve Kılıçdaroğlu cephesinin istibdadın mahkemesi eliyle yeniden CHP’nin başına geçmeye hazırlandığını söylemiştik. Geçen süre içinde Kemal Kılıçdaroğlu ve Ekrem İmamoğlu, Silivri’de bir görüşme yaptı. Özgür Özel cephesi, Kılıçdaroğlu’na, kendisini sağduyu ile hareket etmeye davet etmek, kendisinden olası bir mutlak butlan kararını gayrimeşru ilan etmesini ve eğer böyle bir karar çıkarsa partiyi hemen olağanüstü genel kurula götüreceğini açıklamasını istemek için aracılar gönderdi. Hepsi de elleri boş döndü. Silivri’ye geldiğinde Kılıçdaroğlu’nu “genel başkanım” diye karşılayan İmamoğlu artık onun için “beni burada betona gömmek istiyor” diyordu.
Tam bir yıl önce Polonez işçileri, o zamana kadar belki de kendileri dışında kimsenin doğru dürüst yolunu bilmediği, önünden geçmediği, Çatalca’da ormanın içindeki fabrikanın önünde tutuşturdu ilk kıvılcımı. İlk günlerde kimse 173 gün sürecek, sınıf mücadelesi gündemine damga vuracak ve işçi sınıfının tarihine adını altın harflerle yazdıracak bir mücadeleye girişildiğinin farkında değildi. Ama Polonez direnişi öyle bir mücadele oldu ki, işte bugün direnişin birinci yıldönümü ve aileleri ile birlikte kadın erkek 146 Polonez işçisinin her anından gurur duyulan şanlı direnişine selam durma günü.
Çünkü Polonez direnişi son yıllarda Türkiye’deki en öğretici işçi mücadelelerinden birisi oldu. Yıllarca asgari ücretin bile altında maaşlara mahkûm edilen işçilerin “artık yeter” diyerek sendikalarında örgütlendiklerinde, birbirlerine kenetlendiklerinde neler yapabileceklerini gösterdi. İşçi sınıfından umudunu kesenlerin yüzüne, işçi sınıfı burada, sadece kendi geleceğine değil, tüm işçi sınıfının onuruna, memleketin geleceğine sahip çıkıyor diye çarpan bir tokat oldu.
Sendikaya üye olmaya karar verdiklerinde, belki de sadece mutfakta kaynayan tencereyi, çocuklarına, ailelerine daha iyi bir gelecek sağlayacak ücretleri, her Pazar mesai yapmadan çoluğuna çocuğuna daha fazla vakit ayırabileceği bir çalışma düzenini düşünerek yola çıkmışlardı. “Biz ekmeğimizin peşindeyiz” dediler ama karşılarına sadece Anayasa 51 sendika hakkının gasp edilmesi değil, yürüyüş hakkının, eylem hakkının gasp edilmesi de çıktı. Sadece patronun saldırılarına değil, biber gazına, polis şiddetine, ters kelepçe ile gözaltına alınmaya, polisin, kaymakamın, valinin her türlü baskısına göğüs germek zorunda kaldılar. Ama ne olursa olsun 173 gün boyunca yılmadılar, bir adım geri atmadan direndiler. Ekmeğimizin peşindeyiz diye çıktıkları yolda yürüyüşleri engellenince aç kaldılar ama onurlu mücadelelerinden vazgeçmediler. Bu ülkenin sermayenin istibdadı altında bir çadır devlete dönmesine karşı çadırlar kurdular, meydanlarda yattılar, iş, aş için başlayan mücadelelerini hürriyet mücadelesi ile birleştirdiler. “İş, Aş, Hürriyet” sloganları direniş çadırında, Anayasal hak yürüyüşü yollarında, adliye binalarının önünde yankılandı. Her adımlarında patronların çıkarını korumak için karşılarına dikilen duvarları gördüler ama polisin fabrika önündeki şiddetli bir saldırısının ardından bile kararlılıklarını gösterip “Duvarları yıka yıka geldik, bundan sonra da öyle devam edeceğiz” dediler ve sonuna kadar sözlerinin arkasında durdular. Patronların sendikalaşmayı engellemek için işçileri hiçbir gerekçe göstermeden, iftira ile hırsızlık ve yüz kızartıcı suçtan Kod-46 ile işten çıkarmasına karşı, “Sendika kazanır, 46’yı kaldırır” sloganını direniş çadırında buldular ve mücadeleleriyle o sloganın gerçek olmasını sağladılar. Direniş sırasında buna benzer sayısız kazanımın yanında elbette her şeyden önemlisi Polonez işçilerinin birliği, kazandığı sınıf bilinci ve mücadele deneyimi oldu. Direnişin sonunda bu büyük direnişin hakkı olan tüm hedeflerine ulaşamamış olsalar da yine de Polonez işçisi kazandı. Ve sendikaya üye olup, sahip çıkmanın ama aynı zamanda denetlemenin ne kadar kritik olduğu dersini bir kez daha kendi deneyimi ile işçi sınıfına vermiş oldu.
Polonez direnişi, yazın kavurucu sıcağını, kışın ayazını yaşadığı 173 günün ardından bitti; ama Polonez işçileri mücadelede saf tutmaktan vazgeçmiyor. İşte en büyük kazanım budur. Yağmur çamur yağsa da kış kıyamet kopsa da direneceğiz diyerek tuttukları nöbeti şimdi artık başka fabrikalarda yanan çoban ateşlerinin başında dayanışma göreviyle devam ettiriyor Polonez işçileri. Ve daha da önemlisi işçi sınıfı siyasetine omuz veriyor, onu büyütmek için taşın altına elini koyuyor. Fabrikanın kapısında son kez bir arada olduğumuz gün, ellerimiz havada önce yumruk olup sonra tutuştuğunda, bir söz vermiştik: “Bu kavuşan ellerimiz ayrılmayacak, bu buluşan yüreklerimiz kopmayacak!”
Özelleştirmenin bin çeşidi var.
Mesela Türkiye’nin bütünüyle kamuya ait en büyük sanayi kuruluşu Tüpraş'ı alırsınız, Koç ile emperyalist petrol şirketi Shell’e kurbanlık koyun gibi ucuza verirsiniz, her yıl kamuya gidecek büyük bir kâr o emperyalist ve ortağı kapitalist şirketlere seller gibi akar durur.
Veya daha örtülü bir yöntem izlersiniz. “Yap-İşlet-Devret” diye modeller oluşturursunuz, devletin malı olan otoyoldan, köprüden, hastaneden sermayeye artık değer aktarırsınız. Ya da yine aynı mantıkla, kamunun elektrik dağıtım şirketini 49 yıllığına büyük holdinglere peşkeş çeker, pardon kiralar, garanti faaliyet kârını onlara bırakırsınız.
Sanayide, ulaştırmada, enerjide durum genellikle böyleyken sağlık ve eğitimde özelleştirme işletme çapında değil sektör çapında yürütülür. Kamunun elindeki kadim sağlık veya eğitim kurumlarını özelleştirmezsiniz. Ama kapitalistlere sağlık ve eğitim alanlarında “girişim özgürlüğü” tanır, onları teşviklere boğarsınız, her iki sektörde de verilen hizmetin büyük bölümü özelleşmiş olur. Devlete ait hastanelerin ve okulların adım adım ticarileşmesi de böylece meşrulaşmış olur.
Ama özelleştirmenin insanın aklını durduracak uç örneği ulus devletlerin en derinlemesine harim-i ismeti, yani bir bakıma şerefi olarak kabul edilen askeriyenin bile taşeronlaştırılmasıdır. Amerika’da “contractor” diye bilinen paralı asker kuruluşlarından Rusya’da Wagner’e ve Türkiye’de Sadat’a, bu tür özelleştirilmiş askerî güçler insanı hayretlere sürükleyecek örneklerdir.
Savaşı özelleştirdiniz mi sıra savaşın gerekli kıldığı “insani yardım” faaliyetlerinin özelleştirilmesine neden gelmesin?
Bilindiği gibi, doğal afet, kıtlık, savaş gibi, bir ülkenin ya da bölgenin halkını açlık ve yaygın hastalık tehditleriyle karşı karşıya bırakan durumlarda “insani yardım” olarak anılan faaliyetleri yürütme işi esas olarak Birleşmiş Milletler’e (BM) verilmiştir. Filistin halkının 80 yıla yakın süredir yaşadığı felaket o kadar büyüktür ki bir de o soruna özgü UNRWA (BM Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı) adlı özel bir kuruluş oluşturulmuştur.
Bizim BM’ye en ufak bir güvenimiz yoktur. BM, içinde belirli karşı güç odakları mevcut olmasına rağmen, esasta emperyalizmin hâkimiyeti altındaki dünya düzenini koruyan bir kuruluştur. Ama nasıl devrimci Marksistler burjuva parlamentolarını işçi emekçinin çıkarlarını dile getirmek için kullanırlar, nasıl kamu iktisadi teşebbüsleri (KİT’ler) olarak bilinen işletmeler, devlet kapitalizminin kurumları olsa da özel sermayeyle karşılaştırıldığında işçi sınıfına ve halka avantajlar sağladığı için onları özelleştirmeye karşı savunurlar, burada da uluslararası düzeyde benzer bir tavır söz konusudur. Çünkü özelleştirme demek özel irade demektir. O irade ne isterse onu yapmakta ilke olarak serbestti. Oysa kamu iradesini etkilemek, belirli kısıtlar altında da olsa, bir siyasi mücadele konusudur.
Şimdi bu kuruluşların hepsi devreden çıkarılıyor. ABD-İsrail suç şebekesi Gazze halkına yapılacak insani yardımı tamamen kendi kontrolü altına almaya yöneliyor.
New York Times gazetesi İsrail’in insani yardımı özelleştirmek için ABD’de eski bir kıdemli CIA ajanına “kâr amacı gütmeyen” bir kurum kurdurttuğunu, bu kuruluşun Gazze’de halkla ilişkiler bakımından ilk deneyleri yaşadığını, bunun için “bir Batı Avrupa devleti”nin 100 milyon dolar bağış yapmış olduğunu, paranın gerisinin nereden geldiği konusunun esrar taşıdığını araştırmalarıyla ortaya koymuş bulunuyor.
Her özelleştirme farklıdır. Ama her özelleştirmenin altında söz konusu kapitalist toplumun hâkim sınıfının çıkarları yatar. İşte burada da öyle oluyor. Birleşmiş Milletler kadar uysal, emperyalizmin sözünden çıkmayan, muti bir uluslararası örgütün kamusal karakteri bile İsrail hâkim sınıfının çıkarlarıyla çelişebiliyor. O zaman özelleştir, yağmala, içini boşalt. Ha Tüpraş, ha Birleşmiş Milletler!
Ne yapmalı? BM’nin insani yardım kuruluşlarını silah gücüyle İsrail’in şerrinden korumalı!
Petrol açılımına hayır!
Devlet Bahçeli’nin meclis konuşmasıyla başlattığı, Öcalan’ın fesih ve silah bırakma çağrısıyla devam ettirdiği süreç PKK Olağanüstü 12. Kongresi’nin partiyi feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı ile yeni bir safhaya geçmiş bulunuyor. Bu süreç devlet kanadından “terörsüz Türkiye”, PKK ve Öcalan tarafından ise “barış ve demokratik toplum” ifadeleriyle tanımlanıyor. Her iki tanımlama da bu sürecin gerçek yüzünü yansıtmıyor. Tam tersine sürecin gerçek niteliğini örtme ve gizleme işlevi görüyor. En başından itibaren bu sürecin ne terörle ne de barışla ilgisi olduğunu belirttik. Bu sürecin temelinde Türkiye sömürgeci burjuvazisinin çıkarlarına dayanan, emperyalizmin himayesinde yeni savaşlara açılan yayılmacı politikalar/hayaller bulunmaktadır. PKK’nin örgütsel yapısının feshi ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının arkasında da Kürt hareketinin tüm bileşenleriyle bu çıkarlarla ve politikalarla uyumlu hale getirilmesi yönelişi vardır. Tüm süreci belirleyen ve gelecekte de belirleyecek olan bu çıkarlar ve politikalardır.
Gizli diplomasiye hayır!
Sürecin devlet tarafı “terörsüz Türkiye” retoriğini kullanarak hiçbir pazarlık olmadan, PKK tarafının kendini koşulsuz olarak feshedip silah bırakmasından bahsetmektedir. Öcalan’ın açıklamaları, İmralı’ya gidip gelen Dem Parti heyetleri de bu söylemle uyumlu ifadeler kullanmaktadır. Nihayet PKK 12. Kongre kararı da herhangi bir pazarlık ya da müzakere sürecine atıf yapmamaktadır. Diğer yandan resmî ve gayriresmî heyetlerin sürekli taraflar arasında mekik dokuduğu görülmekte, üstelik bu trafiğin Bahçeli’nin sonbaharda başlattığı açılımdan çok önce başlamış olduğu herkesin bildiği bir sır haline gelmiştir. Buna rağmen “pazarlık yok” temasının devamlı işlenmesinin tek bir anlamı vardır o da pazarlıkların içeriğinin Türk ve Kürt emekçilerinden gizlenmesidir. Gizli diplomasinin sonuçlarını bir anda sanki pazarlıklardan bağımsızmış gibi çıkıp yapılan açıklamalardan izliyoruz. Örneğin ülkenin gündemine giren 10. yargı paketi kapsamındaki yeni infaz düzenlemesi besbelli ki bir tür rehine pazarlığı olarak masadadır. Aynı şekilde kayyımlar üzerinde bir pazarlığın sürdüğü de apaçık gözükmektedir. “Gizli diplomasi” ile öyle bir mistik hava oluşturulmuştur ki insanlar devlet tarafından bu konuda herhangi bir vaat ya da sözde bulunulmasa dahi demokratik açılımlar ve yasal düzenlemeler konusunda bir beklenti içine girmektedir. Oysa bu beklenti hayalidir ve emekçi halkın saflarında atalet yaratmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Anti-emperyalizm ve enternasyonalizm bölünmez bir bütündür!
PKK 12. Kongre kararında zikredilen 3. Dünya Savaşı temasının Hakan Fidan ve Devlet Bahçeli tarafından da sıklıkla işlendiğini görüyoruz. DİP Olağanüstü Kongresi, “Üçüncü Dünya Savaşı, dolaysız biçimde, somut olarak, elle tutulur yakıcılıkta bir tehlike hâlini almış bulunuyor.” tespitini yapmış ve mücadele çizgisini “savaşa ve barbarlığa karşı dünya devrimi ve sosyalizm” olarak ortaya koymuştur: “Kapitalizmin tarihi gerilemesinin, burjuvazinin gericileşmesinin ürünü olan büyük savaşları yenilgiye uğratmanın tek yolu devrimdir.” 3. Dünya Savaşı tehlikesi Ukrayna’da NATO’nun kışkırtmasıyla Rusya’ya karşı başlatılan emperyalist savaşla birlikte çok daha somut hale geldiğinde devrimci Marksizmin tutumu en ufak bir ikirciklik göstermeden barışa giden yolun anti-emperyalizmden geçtiğini vurgulamak olmuştur: “Emperyalizmi askeri alanda yenilgiler tattırarak ve devrimlerle nihai darbeyi vurarak diz çöktürmeden dünya barışının gelmesi mümkün değildir. Dünya barışı bir dünya devrimi sorunudur!” (DİP 7. Kongresi kararı: Dünya savaşı emperyalizmin insafa gelmesiyle değil dize getirilmesiyle durdurulur! İnsanlık enternasyonalle kurtulur!) Tüm bunları hatırlatmamızın ve tekrarlamamızın sebebi eğer 3. Dünya Savaşı olasılığından bahsediyorsanız o zaman tutumunuzu, tarafınızla birlikte ortaya koymanız bir zorunluluktur. Savaşa karşı tutum emperyalizme karşı taraf olmakla birleştirilmek zorundadır.
Dünyanın yaşadığı son pandemi olan COVID-19 pandemisinin resmî ilanının üzerinden beş yıldan fazla zaman geçti. Bu tür kriz dönemleri, sistemin bağrında taşıdığı çelişkileri tüm çıplaklığıyla görmemize olanak sağlar. COVID-19 pandemisi de sağlık sisteminin çelişkilerini görünür kıldı. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), pandemi döneminde zengin ülkelerin aldıkları yüz kızartıcı tutumların olası yeni bir pandemi durumunda tekrar yaşanmaması için yaklaşık dört yıldır bir Pandemi Anlaşması üzerinde çalışıyordu. Geçtiğimiz günlerde DSÖ, Pandemi Anlaşması taslağının üye ülkelerce kabul edildiğini müjde olarak duyurdu. Oysa zengin ülkelerin tutumunda bir değişiklik yok, hâlâ ellerindeki olanakları kârlarını sürdürmek için dünyayla paylaşmak istemiyorlar.
COVID-19’a karşı herhangi bir etkili ilacın olmadığı, vakaları tespit etmek için yaygın testin yapılmadığı, izolasyon ve karantina tedbirlerinin alınmadığı, hastane servis ve yoğun bakım yataklarının yetmediği bir anda aşı, çok kritik bir yerde duruyordu. Ancak aşı üretimi, aynı ilaç üretimi gibi ne yazık ki dev ilaç şirketlerinin tekelindeydi ve fikrî mülkiyete (patente) tabiydi. DSÖ, Mayıs 2020’de ilaç şirketlerine aşının daha erken sürede bulunabilmesi ve yaygın şekilde üretilebilmesi için COVID-19 virüsü hakkında elde ettikleri bilgileri tüm dünyanın kullanımına açma çağrısı yapmış ancak tek bir ilaç şirketi bile bilgi paylaşmamıştı. Ayrıca COVID-19 aşıları üzerindeki patentin kaldırılması girişimleri de sonuçsuz kalmıştı.
Aşılar daha bulunmadan önce zengin ülkeler nüfuslarından katbekat fazla aşıyı sipariş etmiş, aşı bulunduktan sonra da aşı milliyetçiliği yaparak aşıları depolamıştı. İlaç şirketleri aşı almak isteyen ülkelerden fahiş fiyatlar talep etti. Böylece yoksul ülkeler çok geç bir zamanda aşıya ulaşabildi. Resmî rakamlara göre dünya çapında toplam 7 milyondan fazla insan COVID-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Bunların yaklaşık 5 milyonu, ölümden korumada yüksek başarıya sahip aşılar uygulanmaya başladıktan sonraki dönemde gerçekleşti. Ne yazık ki milyonlarca insanı, aşı ile önlenebilir bir hastalıktan kaybetmiş olduk.
Mevcut Pandemi Anlaşması taslağı üzerinde uzlaşılamayan maddeler, COVID-19 pandemisinde uzlaşılamayan kritik başlıklarla aynı içerikte. Zengin ülkeler, olası bir pandemi durumunda hastalık kaynağına ve ilaç/aşı geliştirme teknolojisine dair bilgileri dünya ile paylaşmak, DSÖ’ye üye ülkelere yaptırım uygulamasına olanak tanıyacak yetkiler vermek, yoksul ülkelerin ihtiyacı olan ilaçları ve aşıları tedarik etmek ve oluşturulacak pandemi fonuna katkı sunmak istemiyorlar. Peki, bunları neden istemiyorlar? Çünkü kârlarından olmak istemiyorlar. Dünyanın sağlığını ve insanların ölmesini umursamıyorlar.
COVID-19 pandemisinde dünya çapında sermaye sınıfının tutumu insan sağlığını korumak yönünde değil, kârlarını korumak yönünde olmuştu. Üretimi, pandeminin ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürmemekte ısrar ettiler. Özel hastaneler tamamen ücretsiz sunmaları gereken hizmetlerden fahiş ücretler talep etti. Sermaye dostu hükümetler de virüsün yayılmasını engelleyecek halk sağlığı tedbirlerini ciddiyetle uygulamadı ve sürdürmedi. İşçileri, emekçileri hiçbir önlem almadan çalışmaya yolladılar.
Pandemiye karşı hazır olmayı, sağlık alanında alınacak tedbirlerle sınırlı görmek yanlış bir tespit olur. Çünkü pandemiyle mücadelede halk sağlığı tedbirlerinin uygulanmamasının esas nedeni, amacı yalnızca kâr etmek olan kapitalist üretim ilişkileridir. Üretimi, kâr için değil, insanlığın ihtiyaçları için yapmak gerekiyor. Dolayısıyla bunu gerçekleştirmek için işçi sınıfı ve onun müttefikleri mevzilerini bugünden güçlendirmeye başlamalıdır. Özelleşen sağlık sistemini kamulaştırmayı, üretimden gelen gücümüzü kullanarak üretimi dönüştürmek için işyerlerimizde sınıf mücadeleci sendikalarda örgütlenmeyi önümüze bir hedef olarak koymalıyız. Ancak böyle bir hedefle yürüteceğimiz mücadeleyle bir sonraki pandemiye hazır girmemiz mümkün olacaktır.
Bir halk neden isyan eder? Aslında herhangi bir sebep olabilir bu. Bardağı taşıran son damla misali… Gezi’de olduğu gibi ağaçların kesilmesine karşı çıkanların çadırlarının yakılması ya da 19 Mart’ta olduğu gibi seçilmiş bir belediye başkanının, müstakbel bir cumhurbaşkanı adayının siyasi bir operasyonla içeri atılması bardağı taşırabilir. Halk sokağa dökülebilir. İktidara bakarsanız bunlar hep dış güçlerin işleridir. Kişi kendinden bilir. Kendileri Amerika’dan aldıkları talimatla hocalarını terk edip yine Amerika’dan aldıkları icazetle iktidar oldukları için kendi iktidarlarını tehlikede gördüklerinde de hemen “dış güçler” diye feryada başlarlar. Oysa her şeyin sebebi kendileridir! Bardak taşınca sadece iktidar halkın karşısına çıkmaz. İktidara karşı olsa da düzene sonuna kadar bağlı olan düzen muhalefeti de rolünü oynamaya başlar. Halkın isyanını soğutur, böler, saptırır. Sebep onlardır, çözüm ise bizdedir. Emekçi halktadır!
Emekçi halk kendi gündemine sahip çıkmalı ve bu gündemi siyasetin merkezine taşımalıdır. Çünkü bardağı taşıran son damlanın ne olduğu kadar, bardağın nasıl dolduğu da önemlidir. Türkiye işçi sınıfı için bardak, işsizlik ve yoksulluk ile ağzına kadar dolmuş durumda. Bunun da sebebi iktidarın emperyalist para babalarına, yerli ve yabancı tekellere hizmet eden, sermayeye dost, işçiye düşman politikaları. Ekonomiyi teslim ettikleri İngiliz Mehmet’e (kendisi resmen İngiliz vatandaşıdır) Orta Vadeli Program diye bir kemer sıkma programı hazırlatıp kemeri işçi sınıfının boynuna taktılar, sıktıkça sıkıyorlar.
İşte rakamlar! TÜİK’in resmî rakamları ile atıl işgücü oranı yani gerçek işsizlik oranı yüzde 32,1’e ulaştı ve rekor kırdı. Pandemi döneminde dahi bu rakam en fazla yüzde 30’a (Ocak 2021) çıkmıştı. Bugün her üç kişiden biri işsiz! Vestel’in krizin faturasını işçiye çıkartmak için 2.000 işçiyi işten atma planı kamuoyunda ses getirdi. Ancak hâlihazırda sanayide fabrikalar onar onar, yüzer yüzer işçi çıkartıyor. İşsizler ordusu büyüdükçe patronlar işten çıkarma tehdidiyle çalışanlar üzerinde terör estiriyor. Çıkartılan işçiler yeniden iş bulmakta zorlanıyor. Bir şekilde iş bulduklarında ise eski işlerindeki ücret ve sosyal hakların altında şartlara, çoğu zaman da asgari ücrete mahkûm oluyorlar.
Asgari ücret bu ülkede açlık ücreti demek. Yılın ilk 5 ayında açlık sınırı 25.092 lira, yoksulluk sınırı 81.734 liraya yükseldi. Bekar bir işçinin yaşam maliyeti ise 32.463 lira. Bunlar Mayıs ayı rakamları. Mevcut enflasyonla yıl sonuna kadar açlık sınırı 30 bin lirayı, yoksulluk sınırı 100 bin lirayı aşacak, bekar bir işçinin yaşam maliyeti de 40 bin lirayı bulacak. İşte böyle bir ortamda işçi sınıfımız asgari ücret adı altında 22.104 liralık açlık ücretine mahkûm edilmiş durumda.
Hâliyle ve haklı olarak işçiler, Temmuz’da asgari ücrete zam bekliyor. İktidarın tutumu belli! İngiliz Mehmet “kemer sıkmaya devam” diyor. Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan “daha erken” diye top çeviriyor. Sürpriz yok. Ama düzen muhalefetine de dikkat! Özgür Özel mitinglerde asgari ücrete zam nutukları atarken sermayeyi ürkütmemek için CHP’nin sözde emek komisyonu başkanı Gamze Taşcıer devreye giriyor: “Yükü sadece işverene bırakırsanız bu ekonomik ortamda işverenin bunu kaldırabilmesi mümkün değil!”
Vermeyecekler! Almak için örgütlü mücadeleye!
Unutma, sadece sendikalı olursan iş güvencesini savunabilirsin ve açlık ücretini reddedebilirsin! Devletten vermesini beklemeyeceğiz, örgütlü mücadeleyle patronlardan teker teker, söke söke alacağız! Devlete de gücün işçide olduğunu ancak böyle gösterebiliriz.
Bardak doldu taştı! Emekçi halk isyanlarda ama bize işçi iktidarı gerek! Ancak işimiz için patronların karşısına birlik olup çıkarsak, ancak her lokmamız için birlikte savaşarak işçi iktidarının yolunu açabiliriz. İşçi düşmanı Orta Vadeli Programı çöpe atmak, İngiliz Mehmet’e “go home” demek için işçiler siyasete! Memlekete iş, aş, hürriyet getirmek için öncü işçiler göreve, Devrimci İşçi Partisi’ne, örgütlü mücadeleye!
From the publisher's feed