Gerçek gazetesi

Gerçek gazetesi

By GerçekNewsPolitics
Download on the App Store

Gerçek gazetesi episodes

  • Levent Dölek: Olağanüstü direnişlerden olağanüstü kongreye

    Olağanüstü direnişlerden olağanüstü kongreye: Tekgıda-İş nereye gidiyor?

    Tekgıda-İş sendikası 27 Eylül’de olağanüstü kongre yaptı. Bir sendika ya da herhangi bir kurum neden olağanüstü kongreye gider? Adı üstünde olağanüstü bir şeyler olmuş olmalı değil mi? Gerçekten de oldu! 2024 yılında Tekgıda-İş işçi sınıfı tarihine geçen eylemlere imza attı. Bunlardan en önemlisi 6 ay süren Polonez direnişiydi. Ama aynı zamanda tütün işçilerinin grevi, Eker işçilerinin ve Perfetti işçilerinin direnişi de bu dönemde oldu. Bu sürecin arkasında ise Banvit ve Cargill gibi direnişler, Belkarper ve Adkotürk grevleri gibi oldukça sert geçen mücadeleler vardı. Tekgıda-İş bu mücadelelerle Türkiye’nin gündemine geliyor ve işçi sınıfı için umut oluyordu. Tekgıda-İş tüm sendikalardan çok önemli bir özelliği ile ayrılıyordu. Sadece yasal prosedür sonucu çıkılan grevlerdeki işçilere değil sendikal örgütlenme dolayısıyla işten atılan ve direnen işçilere de güçlü bir maddi destek sunuluyordu. İşçinin aidatı işçiye harcanıyordu. Biz de bunu tüm sendikalara örnek olarak gösteriyorduk. Tüm bu başarılarda sahada iki mücadeleci işçi önderi Suat Karlıkaya ve Yunus Durdu’nun, sendikanın yönetiminde de Genel Başkan Mustafa Türkel’in önemli bir rolü vardı.

    Bu hakkı her zaman teslim ettik. “Polonez işçisi nasıl kazandı?” yazımızda şöyle demiştik: “Polonez işçisi, Tekel’in direniş geleneğini bugüne taşıyan, işçiden aldığı aidatı direnişteki işçiye harcayan Tekgıda-İş’le ve bu sendikal anlayışı yıllardır hayata geçiren Mustafa Türkel’le buluştu. Tekel’in önderlerinden Yunus Durdu Polonez işçisinin komutanı oldu. Polonez işçisi barikatları aşarken yine Tekel’in önderlerinden Suat Karlıkaya’yla birlikte savaştı. Polonez işçisi, önderliği ile bütünleşti, zorluklar karşısında yılmadı, birliğini bozmadı. A planı tıkandığında B planına geçti. Bazen gelişine vurdu. Yeri geldi keçi gibi direndi yeri geldi tırtıl gibi ilerledi. Kelebek gibi uçmaya arı gibi sokmaya da hazırdı. Polonez işçisi böyle kazandı!”

    Sonrasında Polonez işçisinin meydanda kazandığını masada kaybettiğini de gördük. Perfetti sözleşmesi büyük hayal kırıklığı yarattı. Sendika kötü sözleşmelere imza atmaya başladı. İşler en son Eti Gıda’da patronla kol kola işçi kıyımı yapmaya kadar vardı. 2024’ün olağanüstü mücadeleleri birilerini olağanüstü rahatsız etmişti. Biz bu rahatsızlığı Polonez direnişi sırasında sezmeye başlamıştık. Gün gün, saat saat tarihi yazılacak. Polonez işçilerinin günlüklerinde hepsi var. Perfetti işçilerinin hafızasında saniye saniye her şey kayıtlı. Kimse merak etmesin, bu tarih bu mücadelenin önderlerinin hatalarını da yazacak. Ama Tekgıda-İş’i Türk Metal gibi bir sarı sendikaya dönüştürmek isteyenlerin ihanetini de yazacak. Hatalar düzeltilmelidir, muhasebesi yapılmalıdır, işçilere hesap verilmelidir ve gelecek mücadeleler için dersler çıkarılmalıdır. Ama ihanetin izahı da affı da yoktur!

    6 min
  • Ankara'nın kara bahtı

    Ankara’nın kara bahtı: Ankara’yı parsel parsel satanların konserlerden para kaldıranlara karşı savaşı!

    CHP’ye yönelik belediye operasyonları Ankara’ya sıçradı. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin 2021-2024 yılları arasındaki konserleriyle ilgili “görevi kötüye kullanma” ve “ihaleye fesat karıştırma” suçlamalarıyla yürütülen soruşturmada 14 kişi gözaltına alındı. Bunlardan beşi 26 Eylül’de tutuklandı. Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) tarafından düzenlenen konserlerde kamunun zarara uğratıldığı ve belirli kişilere menfaat sağlandığı yönünde önemli ve ciddi iddialar var. Ne var ki aynı, İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’na yönelik iddialarda olduğu gibi burada da ne yolsuzluğa karşı mücadele ne de temiz eller operasyonu var. Öyle olsa bu operasyonun amigoluğunu AKP’li Bülent Arınç’ın Ankara’yı parsel parsel sattı dediği, Tayyip Erdoğan’ın fiilen görevden aldığı eski ABB Başkanı Melih Gökçek ve oğlu yapar mıydı?


    Ne yolsuzluğa karşı mücadele ne de temiz eller…


    Bunu istemelerinin sebebi sadece gelecek seçimi kaybetme korkusu değil. Esas niyetleri mevcut rejimi sağlamlaştıracak, petrol açılımını güvenceye alacak, sermayenin ve emperyalizmin taleplerine uygun bir anayasa yapmak. Bunun için erken seçim dayatmak yerine kendi seçimleriyle meşgul olan, davalarla kuşatılıp çıkış yolunu petrol açılımı komisyonlarında ve arka kapı diplomasisinde arayan bir CHP istiyorlar. Bu yüzden kurultay davasını çıkardılar. Bu davada eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nu kullandılar. Kılıçdaroğlu’nun adamları bunu beceremedi. TGRT gibi bir istibdad kanalının dışında kimseden kabul görmediler. Temmuz ayında mahkeme “mutlak butlan” kararı verir, CHP’nin son büyük kurultayını yok hükmünde ilan eder de Kılıçdaroğlu geri döner diye bekleyenler yanıldı. Dava Eylül’e ertelenirken belli ki istibdad rejimi bu işi biraz daha pişirmek gerek diye düşünmekteydi.

    6 min
  • Sungur Savran: Bir gecelik hükümet

    Kapitalizmin, en güçlü olduğu ülkelerde bile son yıllarda nasıl büyük bir sıkışıklık içinde olduğunu anlamak için dünyanın ekonomik, kültürel ve askerî bakımdan en güçlü ülkelerinden biri olan Fransa’ya bakmak yeterli. Bu ülkede uzun zamandır halk arasında “zenginlerin cumhurbaşkanı” olarak damgalanmış olan Emmanuel Macron iki defa seçim kazanmış bulunuyor. Her ikisinde de karşısında Fransa halkının bir bölümünde (haklı olarak) büyük bir kaygı hatta nefret yaratan ön-faşist Marine Le Pen olduğu için her ikisinde de ikinci turda kolayca kazandı. Biz her iki defasında da “bu seçimde ‘ehvenişer’ diye Macron’a oy veren, bir dahakine Marine Le Pen’e destek olmuş olacak” dedik. Nitekim ilk seçimden (2017) ikincisine (2022) Le Pen oylarını yaklaşık dörtte birden üçte bire yükseltti. Sonra 2024’te Macron meclisi lağvedince yapılan parlamento seçiminde partisi (Rassemblement National-Ulusal Derleniş) birinci parti haline geldi. Yani Macron faşizmin yükselmesine yarıyor.

    2024 seçiminde sol partiler (Sosyalist, Komünist, Yeşiller ve Boyun Eğmeyen Fransa) bir cephe kurdu, toplamda hem Macron’un blokunu hem Le Pen’in partisini geride bırakarak en güçlü parlamenter grubu oluşturdu. Ama Macron, hükümet kurma görevini en büyük bloka vermeyerek bütün parlamenter gelenekleri çiğnedi. O zamandan bu yana “döner kapılar” oyunu oynanıyor Fransa politikasında: Üç yılda beş hükümet. Sonuncusu 5 Ekim gecesi kuruldu, 6 Ekim sabahı çöktü! Arada birtakım çirkin ayak oyunları olduğu ortaya çıktı. Bir merkez partisinin başkanı şöyle dedi: “Siyasi hayatımızdan utanıyorum.” Son haberlere göre çöken hükümeti hortlatma faaliyetleri başlamış durumda!

    8 min
  • Emperyalistten Filistin’e dost olmaz!

    Geçtiğimiz ay yaşanan bazı gelişmeler emperyalizmin Filistin meselesine bakışına dair kafa karışıklığına neden oluyor. Eylül ayının sonlarında Birleşik Krallık (Kanada ve Avustralya ile birlikte) ve Fransa Filistin Devleti’ni tanıma kararı aldı. İsrail tarafından öfkeyle karşılanan bu gelişme, aslında Filistin halkının mücadelesine ya da topraklarına geri dönüş başta olmak üzere haklarını kazanmasına yönelik bir destek içermiyor. Tam tersine geçmişten bugüne emperyalizmin dayatmasıyla Filistin hareketinin gündemine sokulan sözde “iki devletli çözüm”, bölünmüş ve tamamen İsrail’e tabi kılınmış bir Filistin sözde devletini tanıma adı altında, İsrail’in Siyonist projesine ilelebet meşruiyet sağlamayı amaçlamaktadır.


    Filistin devletinin tanınmasıyla ilgili Batı dünyasında tartışma yaratan mesele, ABD emperyalizmi ile Avrupa emperyalizmi arasında Batı Asya’daki egemenlik mücadelesinin bir uzantısı. ABD’nin İsrail ile kurduğu neredeyse organik ilişki, Trump’ın hamleleri ile daha da ileri taşınıyor. Netanyahu, sadece Gazze’yi değil, Batı Şeria’yı da ilhak edeceğini söylüyor. Böyle bir durum, 1990’lardaki Oslo süreci sonrasında ortaya çıkan ve ABD’den ziyade Avrupalı emperyalistlerle daha iyi ilişkileri olan Filistin Özerk Yönetimi’ni, dolayısıyla Avrupa’nın bölgedeki etki kanallarından birini tehdit ediyor. İngiltere ve Fransa da buna tepki veriyor. Olan biten bu.

    27 min
  • Armağan Tulun: Emekçi kadınlara iş yok, iş varsa geçinebilecek ücret yok, kreş hiç yok

    Emekçi kadınlara iş yok, iş varsa geçinebilecek ücret yok, kreş hiç yok

    Aile yılı ilan edilen, ekonomi toparlanacak, istihdam artacak denilen 2025’in ilk dokuz ayı, emekçi kadınlar için hiç de öyle pembe tablolarda çizildiği gibi yaşanmadı. DİSK-AR’ın son verilerine göre Türkiye’de geniş tanımlı işsizlik %29,6, kadınlarda bu oran %39,4. Yani Türkiye’de her üç kişiden biri işsizken, kadınlarda bu oran neredeyse her iki kişiden biri düzeyinde. Kadın istihdam oranı ise sadece %32. İş bulabilenlerin yarısından fazlası ise güvencesiz, kayıt dışı ya da yarı zamanlı işlerde çalışıyor. Yine DİSK-AR’ın verileri gösteriyor; çalışma çağındaki 33,5 milyon kadından sadece 6,6 milyonu kayıtlı ve tam zamanlı istihdamda.


    Türkiye bir asgari ücretliler ülkesi. Asgari ücret kapsamında yani asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altında çalışanların oranı %48,9 iken kadınlarda bu oran %58,4. Asgari ücret zaten çoktan açlık sınırının altına inmiş durumda. Türk-İş’in Eylül’de açıkladığı rakamlara göre açlık sınırı 27 bin 970 lira, yoksulluk sınırı ise 91 bin 109 lira. Yani bu ülkede dört kişilik bir ailenin her bir ferdi asgari ücretle çalışsa bile haneyi yoksulluk sınırından çıkarmaya yetmiyor. Kadınların çoğu açlık sınırının bile altında çalışıyor. Yaklaşık 2 milyon kadın asgari ücrete bile erişemiyor.


    Asgari ücret açlık sınırının bile altında çalışmakken, asgari ücret üzerindeki ücretlerde de kadınlar için daha iyi şartlar yok. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 2019’da kadın işçilerin erkeklerden daha düşük ücretlere mahkûm edilmelerine dikkat çekmek için 18 Eylül’ü Eşit Ücret Günü ilan etmişti. Bu yıl bu kapsamda açıklanan ILO rakamlarına göre dünya genelinde erkeklerin 9 ay çalışarak aldığı ücreti kadınlar ancak bir yıl çalışarak alabiliyor. Yani kadınların erkeklerle aynı ücrete ulaşması için üç ay daha fazla çalışmaları gerekiyor. Bu eşitsizlik Türkiye’de de her geçen yıl artmaya devam ediyor. TÜİK’in Gelir Dağılımı İstatistiklerine göre 2013 yılında erkeklerle kadınlar arasındaki gelir farkı %21 iken, 2023’te bu oran %27’ye çıkmış.

    Mahallelerde devlet kreşleri, bakım evleri elbette hem kapasite hem sayı hem de nitelik olarak artmalı. Ama sermayenin ölü taklidi yaparak yasal zorunlulukları bile yerine getirmeyip bu işten kendini sıyırmasına da izin vermeden. 150’den fazla kadın çalışanı olan işyerlerinde kreş açmak yasal zorunluluk. Ama patronlar bu zorunluluktan ya kadın işçi sayısını azaltarak kaçıyor ya da “kreş yardımı” adı altında bir günlük kreş parasına bile yetmeyecek tutarlar ödeyerek kurtulmaya çalışıyor. Yargıtay’ın kreş yardımının kreşin yerini tutmayacağı yönünde emsal kararları var. Ama patronlar kârını korumak için hukuk tanımıyor, devlet görmezden geliyor ve sonuçta faturayı yine kadınlar ödüyor.


    Her gün biraz daha kabaran faturayı ödemek de artan eşitsizliklerin altında ezilmek de kader değil. İşçi kadınlar, erkeklerin dokuz ayda kazandığını on iki ayda kazanmak zorunda kalıyorsa, o fark üç aylık ücret değil, yüzlerce yıllık eşitsizliğin sonucu. Erkek egemen kapitalist düzen bu eşitsizliği derinleştiriyorsa, tersine çevirmek için de yol belli: Bu sermaye düzenine ve erkek egemenliğine karşı mücadele! O fark kapanana kadar emekçi kadınlar sadece çalışmaya, üretmeye değil, mücadeleye de devam edecek! Çalışmak isteyen her kadına iş için! Her işyerine kreş için! Eşit işe eşit ücret için!

    6 min
  • Başyazı: Başyazı: İnsanlık onuru örgütlü olmayı gerektirir! (Ekim 2025)

    Gazze’nin direnişi insanlığın uyanışına vesile oluyor. Bu uyanışın işaret fişeğini Gazze’de elinde silah vatanını savunan Filistinliler yaktı. Ablukayı yarmak için gemilerle Akdeniz’e açılanlar yardımlarla birlikte insanlık onurunu da beraberlerinde taşıdılar. Ve bir de kanlı ticaretin gemilerinin Akdeniz’e açılmasına mâni olanlar vardı: İtalyan liman işçileri! Onların gösterdiği yol çok önemli.

    Geçtiğimiz ay “Sadece kalbimizle değil, eylemimizle, örgütlü gücümüzle de Filistin halkının yanında olalım!” demiştik. Şu çağrıyı yapmıştık: “Onlar ticareti kesmiyorsa biz üretimden gelen gücümüzle, örgütlü gücümüzle keselim. Limanların İsrail’e yük taşıyan gemilere kapatılması için, o gemilerin yüklenmesine engel olmak için örgütlenelim ve seferber olalım.” Ne yazık ki Siyonist korsanlar Sumûd filosuna uluslararası sularda saldırırken Türkiye limanlarından çıkan kanlı ticaretin gemileri İsrail’in Aşdod limanındaydı. Türkiye’nin liman işçileri bu zillete mâni olamadı.

    Türkiye’nin işçileri İtalya’nın işçilerinden daha mı az duyarlı? Asla değil! Tek fark şu: İtalya’da liman işçisi örgütlü! Türkiye’de liman işçisi ise örgütsüz! O halde yol belli… Örgütlenmek sadece ekmek için değil hürriyet ve insanlık onuru için de gerekli.

    İstanbul’da binlerce Filistin dostu Taksim’den Dolmabahçe’ye yürürken, en ön safta en kalabalık kortejle yürüyen metal işçilerinin verdiği mesaj çok önemli! Onlar, ucuz emeği sömürmek için ülkeye gelen emperyalist şirketlere buranın dikensiz gül bahçesi olmadığını gösterenler! Onlar 1 Mayıs meydanlarında Filistin bayraklarını taşıdıkları gibi Filistin eylemine de ekmek ve hürriyet mücadelesinin örgütlü gücünü getirdiler.

    Bu örgütlü güç büyümeli! Fabrikalardan madenlere, tersanelerden limanlara, tren yollarından hava meydanlarına yayılmalı. İnsanlık onuru işçi sınıfının örgütlü gücüyle yükselmeli. Sermayenin iktidarı limanları kanlı ticarete kapatmıyorsa işçiler kapatmalı. Devletin tepesi ABD’yle soykırım suçlusu Boeing şirketinden yüzlerce uçak alıp İsrail’e boykotu deliyorsa işçiler o uçakları uçurmayacaklarını açıklamalı! Bunları ancak örgütlü olursak başarabiliriz. O halde emperyalizme ve Siyonizme karşı savaşır gibi örgütlenmeliyiz.

    Örgütlü işçiler sınıf siyasetine katılmalı ve emekçi halkın önüne düşmeli, ekmeğini ve haklarını patronlardan söke söke aldığı gibi memlekete zilleti yaşatan, emperyalizmin hizmetinde mazlum halklara kan kusturan İncirlik ve İsrail’e kalkan olan Kürecik gibi üsleri söküp atmalı. Tüm bunlar için önüne hedef olarak sermayenin iktidarını yıkmayı, işçi sınıfının iktidarını kurmayı koymalı! Safları sıklaştırma ve örgütlenme zamanı!

    4 min
  • Solda sosyal şovenizme sapanlar ve Kürt hareketinin kuyruğuna takılanlar nasıl ve nerede buluşuyor?

    Türkiye sosyalist hareketinde Kürt sorunu bağlamında iki karşıt uçta iki yanlış tutum var. Bir uçta, anti-emperyalist bir görüntü altında yurtseverlik vurgusu yapan ama Türk milliyetçiliğine yakınsayan, Kürt sorununu küçümseyen ve Kürt halkının taleplerini görmezden gelen, sömürgeci bakış açısını soldan tekrarlayan, devrimci Marksist geleneğin verdiği ad ile sosyal-şovenist eğilimler var. Diğer uçta ise enternasyonalist görünüm altında, halkların kardeşliği vurgusu yapan ama Kürt hareketine neredeyse eleştirisiz bir destek pozisyonunda olan, bu hareketin ne Türk sömürgeci burjuvazisiyle ne de emperyalizmle girdiği politik ittifakları eleştiren, Öcalan’dan başlayarak hareketin farklı kanatlarının Marksizm’e teorik, politik saldırılarını görmezden gelen ve ittifak politikasını iltihaka dönüştüren siyasetler yer alıyor.


    İki farklı uçta görünen bu eğilimler yer yer birbirlerine karşı Kürt sorununa dair yaklaşımları konusunda sert polemikler yürütüyorlar. Ama aslına bakılırsa en önemli konuda buluşuyorlar. Her iki uç da mevcut sürecin bir tür “çözüm süreci” olduğu konusunda hemfikir. Sosyalist solda sadece Devrimci İşçi Partisi bu sürecin, Kürt sorununun çözümüyle ilgili olmadığını, sömürgeci burjuvazinin Kürt bölgelerine yönelik yayılmacı çıkarlarına dayandığını söyleyerek süreci bir “petrol açılımı” olarak tanımlıyor. Meselenin özünde Kürt sorununun çözümü değil emperyalizmin icazetiyle Türkiye’nin Kürt bölgelerini himaye ederek, sömürgeci burjuvazinin bu bölgelerdeki enerji kaynaklarını kontrol etme çabası vardır.

    7 min
  • Levent Dölek:İşçinin tek sorumluluğu evde ekmek bekleyenleredir!

    Toplu sözleşmelerde ve her türlü ücret zammı pazarlığında patron tarafı işçilerden ekonominin, sektörün, şirketin durumunu gözetmelerini ister, patron temsilcileri neredeyse gözleri buğulu kara tablolar çizer ve iş her zaman işçiden fedakârlık talep edilmesiyle sonuçlanır. Açık ve net! Üretimin toplumun ihtiyaçları için değil de bir avuç patronun kârı için yapıldığı bu düzende işçinin ekonominin de, sektörün de, şirketin de durumunu gözetmek diye bir görevi ve sorumluluğu yoktur. Böyle bir ahlaki yükümlülüğü de söz konusu değildir. İşçinin çalışmaktaki gayesi evine ekmek götürmektir. Varsa bir sorumluluğu o da evdekileredir. Bu durumda işçilerin gözeteceği durum çarşıda pazarda artan fiyatlar, arşa çıkan kiralar, eğitim ve sağlık masraflarıdır.

    Ekonominin genel durumunun hiç önemi yok değildir elbette. Ama bu sadece işçinin mücadeledeki pazarlık gücüyle alakalıdır. İşçi üretimin canlı olduğu dönemde üretimden gelen gücünü kullanarak daha çok kazanım elde edebilir. Tersi durumda ise işçilerin rekabet gücü göreli alarak azalır. Ama bu bizim mücadele stratejimizle ilgilidir, hangi yolu izleyeceğimiz, hangi eylemi hangi sertlikte uygulayacağımız bizi ilgilendirir. Hiçbir koşul ve şart altında işçilerin, patronların buğulu gözlerinden etkilenip de haklarından vazgeçmesi beklenemez. Zaten patronlar da fedakârlık falan istememektedir aslında. Düpedüz tehdit ederler. Ya sefalete mahkûm olur, açlığa talim edersiniz ya da kapıyı gösteririz demektedirler.

    7 min
  • Filistin’de son durum: Siyonizme ve emperyalizme asla teslim olmayan bir halk!

    Gazze’de sürmekte olan Siyonist soykırımın sonucu olarak, geçtiğimiz ayın son günleri itibarıyla Siyonistler tarafından katledilen Filistinlerin sayısı 64 bine yaklaştı, yaralı sayısı en az 160 bin, Gazze Şeridi’ndeki çoğu yerleşim biriminde binaların ve tarım alanlarının tamamına yakını İsrail tarafından yok edildi.


    Siyonist soykırım tüm hızıyla sürerken İsrail hükümeti Ağustos ayında yaptığı açıklamada Gazze Şeridi’nin kuzeyini kalıcı olarak işgal edeceğini duyurdu. Bu arada Trump’ın Gazze için tasarladığı imha planı ile ilgili yeni ayrıntılar da basına yansıyor. Yani ABD emperyalizmi ve Siyonist İsrail, etnik arındırma ve soykırımda son aşamaya girmiş bulunuyor.


    Öte yandan Gazze’deki Filistinliler soykırımcı İsrail’in insanlık dışı uygulamalarının bir sonucu olarak büyük bir açlık tehlikesi ile karşı karşıyalar. İsrail hükümetinin yalan beyanlarının aksine Gazze, orada yaşayanlar için bir cehenneme dönmüş durumda. Tüm altyapı ve geçim olanakları yok edilmiş olan Gazzelilere dünyanın farklı yerlerinden gönderilen gıda yardımları ve sağlık malzemelerinin ulaştırılması İsrail tarafından sistematik olarak engelleniyor. Bu durum özellikle çocuklar, yaşlılar ve hastalar arasında ölüm vakalarının hızla artması sonucunu doğuruyor. Şimdiye kadar açlıktan ölenlerin sayısı 322 ve bu sayının hızla artması bekleniyor. Tüm bunlara ek olarak, Siyonist soykırımı en başından bu yana belgeleyerek Filistin halkının haklarının müdafaası yolunda çok önemli bir görevi ifa eden basın emekçileri de İsrail tarafından hedef alınıyor. 25 Ağustos günü Gazze’deki Nasr Hastanesi’ni vuran İsrail, ilk saldırısını takiben ikinci bir saldırı yaparak yaralılara müdahale eden sağlık emekçilerini ve gazetecileri katletti. Netanyahu göstermelik bir açıklama ile bunun bir kaza olduğunu söylerken, İbranice basın organlarında İsrail makamları katlettikleri gazetecilerin aslında Hamaslı olduğunu iddia ediyordu.

    6 min
  • Petrol açılımı Suriye’de batağa giriyor: Bedelini Türk-Kürt-Arap emekçi ve yoksul halkları ödeyecek!

    İktidarın “terörsüz Türkiye” adını taktığı özünde bir “petrol açılımı” olan süreç, bıçak sırtında ilerliyor. Silah bırakma, barış, çözüm vb. kavramlarla makyajlanan “petrol açılımı” bir anda sömürgeci burjuvazinin yayılmacı çıkarlarının silahla hayata geçirilmek istendiği yeni bir çatışma sürecine dönüşebilir. Devrimci İşçi Partisi Merkez Komitesi’nin Haziran ayında yayımladığı “Açılımın gerçek yüzü ve sınıfsal karakteri: Neye karşıyız? Neden karşıyız?” başlıklı bildirisi, bu olası gelişme rotasını erkenden tespit etmişti: “İlk başta öyle bir hava yaratılmıştır ki önceki açılım süreçlerinden farklı olarak sanki her şey ayarlanmış, rayına oturtulmuş, tarafların kendi içinden bir direnç görülmez ya da dışarıdan bir müdahale olmaz ise sürecin tamamlanması adeta garanti altına alınmıştır. Oysa kısa sürede durumun pek de böyle olmadığı ortaya çıkmaktadır… Zaten pamuk ipliğine bağlı süreç sekteye uğrayacaksa, bozulacaksa, bitecekse bu, sömürgeci burjuvazinin, emperyalizmin ve işbirlikçi sınıfların/katmanların çıkar çatışmaları/rekabetleri temelinde olacaktır.”

    14 min

About Gerçek gazetesi

From the publisher's feed

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri