Gerçek gazetesi

Gerçek gazetesi

By GerçekNewsPolitics
Download on the App Store

Gerçek gazetesi episodes

  • Kıbrıs savaşının 50. yıldönümünde hikâyeler ve gerçekler: Emperyalistler, sömürgeciler, kara paracılar, kontrgerilla, mafya ve çeteler adadan dışarı! Kıbrıs Kıbrıslılarındır!

    Emperyalistler, sömürgeciler, kara paracılar, kontrgerilla, mafya ve çeteler adadan dışarı! Kıbrıs Kıbrıslılarındır!

    20 Temmuz Kıbrıs savaşının 50. yıldönümü. Bu yıldönümü vesilesiyle “Barış harekâtı” olarak adlandırılan askeri müdahalenin haklılığına, yedi düvele karşı yapıldığına dair hikâyeler anlatılacak. Bu harekâtın, adadaki Türklerin güvenliğini sağlamak için zorunlu olduğu ve Türk ordusu olmasa Kıbrıs’ta Türk ve Müslümanların asla güvende olamayacağı söylenecek. Eğer ada Kuzey ve Güney olarak bölünmeseydi (Taksim) Rumların Kıbrıs’ı Yunanistan’la birleştireceği (Enosis) bu nedenle başka bir seçeneğin olmadığı iddia edilecek. Dönemin başbakanı ve başbakan yardımcısı olarak hükümet ortağı olan Ecevit ve Erbakan’a övgüler düzülecek. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurucusu ve sonradan kurulacak olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olacak olan Rauf Denktaş bir millî kahraman olarak yâd edilecek.


    Peki, 50. yıldönümünde neler söylenmeyecek?


    Kıbrıs Kıbrıslılarındır! Tek çözüm Bağımsız Birleşik Sosyalist Kıbrıs!

    Bunların hiçbirini yani gerçeği anlatmayacaklar. Türk ve Yunan işçi sınıfının, bölgenin tüm ezilen halklarının yararına olan tek şey ise gerçeklerdir. Devrimci İşçi Partisi ve Gerçek gazetesi bıkmadan usanmadan bu gerçekleri anlatacak ve ısrarla “Kıbrıs Kıbrıslılarındır” diyecektir! Ne adanın kuzeyinin Türkiye tarafından ilhakının ne de Avrupa Birliği’nin çözüm olduğunu, Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği eliyle Kuzey Kıbrıs’ın KKTC vasıtasıyla emekçi halkın hiçbir sorununa çözüm getirmediği gibi adayı parça parça kara para cennetine dönüştürmesinin bunun kanıtı olduğunu anlatmayı sürdürecektir. Devrimci İşçi Partisi öncelikle Türkiye hâkim sınıflarının ada üzerindeki sömürgeci çıkarları ve eylemleri başta olmak üzere adadaki yabancı boyunduruğunun her türlü biçimine karşı çıkmaya, İngiliz üslerini adadan kovmak ve Kıbrıs’ı emperyalizmin batmaz bir uçak gemisi olmaktan çıkartıp, halkların kardeşliğinin adası yapmanın tek yolu olan Bağımsız Birleşik Sosyalist Kıbrıs için mücadele etmeye devam edecektir! Ada genelinde işçi sınıfının birliği, emperyalist güçlerin politikalarına karşı en güçlü cevaptır. Bu yolda Türk ve Rum Kıbrıslı, Yunan ve Türk işçi ve emekçilerinin enternasyonal dayanışması en büyük gücümüz olacaktır!

    8 min
  • AKP ve CHP’nin ittifakı işçi sınıfına ve emekçi halka karşı

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel ardı ardına mitingler yapıyor. Mayıs ayında önce İstanbul Saraçhane’de öğretmen mitingi ardından da Ankara’da emekli mitingi yaptı. Haziran ayına Rize’de çay mitingiyle başlayan Özgür Özel, Tekirdağ’da çiftçilerin sorunlarına yönelik bir buğday mitingi yaptıktan sonra en son olarak 30 Haziran’da Gebze’de “geçinemiyoruz” sloganıyla emek mitingi düzenledi.

    Hak alma değil gaz alma mitingleri

    Hepsi geniş kitlelerin önemli sorunlarıyla ilgili mitinglerdi. Ancak bu mitingler emekçi halkın bu sorunlar etrafındaki mücadelesini bir adım dahi ileri götürmedi. CHP öğretmenleri mitinge topladı ama eğitim emekçilerinin mücadelesini ileriye taşımak için hiçbir şey yapmadı. Çiftçileri alanda topladı ama köylüleri mücadeleye sevk etmek için en ufak bir adım atmadı. İşçi mitingi düzenledi ama işçi mücadelesini büyütecek bir eylemde bulunmadı. Bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü bu mitingler işçinin, emekçinin, köylünün mücadelesini büyütmek ve birleştirmek için değil, gazını almak ve söndürmek için yapıldı.

    Yumuşama ve yumuşatma operasyonu

    CHP işçinin, emekçinin, emeklinin, köylünün sorunlarını dile getiriyor ama çözüm olarak ne sunuyor? Özgür Özel’in Erdoğan’a talepler sunmasından başka koskoca bir hiç! Emekçi kitlelerin taleplerini iktidara iletmesi için Özgür Özel’in aracı olması bu taleplerin etkisini arttırıyor mu? Tam tersine Erdoğan bir yandan Özgür Özel’le yumuşama görüşmeleri yaparken bir yandan da bu görüşmeleri halkın şikayetlerini adeta göğsünde yumuşatıp taca atmak için kullanıyor.

    Mehmet Şimşek ve Yalçın Karatepe dört buçuk saat ne konuştu?

    Tüm bunlar olurken CHP ekonomi kurmayı Yalçın Karatepe’yi hâlihazırda emekçi halk düşmanı kemer sıkma politikalarının yürütücüsü olan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yanına gönderdi. Tam dört buçuk saat konuştular. Bu kadar uzun ne konuştunuz diye sorulunca da Mülkiye mezunu olduklarını hatırlatarak okul hatıralarını konuştuklarını söylediler. Tabii sermayenin saldırı programını halka dayatmak için aramızdaki işbölümü ve koordinasyonu konuştuk diyecek halleri yoktu. Mehmet Şimşek çıkıp “Sayın Karatepe’ye sizin seçimler öncesinde Millet İttifakı olarak ilan ettiğiniz ekonomi programını uyguladığımı söyledim o da bundan duyduğu memnuniyeti ifade etti” demeyecekti elbette. Ya da Yalçın Karatepe çıkıp “Sayın Şimşek’e sonuçta biz ana muhalefet partisiyiz, son yerel seçimlerden de birinci parti çıktık, milletin ekonomik sıkıntılarını dile getirmezsek olmaz, biz bu talepleri dile getiririz gerektiğinde eylem de miting de yaparız dedim ama biz bunları yapıp gaz almazsak maazallah sosyal patlamayı engelleyemeyiz diye de kendisine güvence verdim” diye konuşmayacaktı şüphesiz.

    CHP emekçi halkın sözcüsü değil sermayenin partisidir! Sınıfının çıkarlarını korumaktadır!

    Ama biz bu görüşmenin ardından yaşanan gelişmelerden sonuçları çıkarabiliyoruz. CHP’nin yaptığı gölge boksu muhalefetinden cesaret alan Mehmet Şimşek’in kemerleri daha da sıkmaya başlamasından her şeyi görebiliyoruz. CHP, emekçi halkın sözcüsü değil, sermayenin partisidir. Her zaman olduğu gibi sermayeye hizmet etmekte ve bu hizmetin parçası olarak şu anda sermaye adına ülkeyi yöneten Erdoğan’a ve Mehmet Şimşek’e alan açmaktadır. İşçinin, emekçinin, emeklinin, öğretmenin, çiftçinin sorunlarının çözümü düzen siyasetinden bağımsız şekilde birleşmekte, örgütlenmekte ve mücadele etmektedir.

    4 min
  • Levent Dölek: Bitmeyen eksen tartışması: Yurtta ve cihanda orta yol yok!

    Temmuz ayında iki önemli toplantı olacak. Önce BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın İngilizce baş harfleri ile ifade edilen ekonomik işbirliği örgütüdür. Daha sonra Mısır, Etiyopya, Birleşik Arap Emirlikleri ve İran da katılmıştır) toplantısı yapılıyor ardından da NATO zirvesi toplanacak. Türkiye her iki toplantıda da Erdoğan’ın katılımıyla en üst düzeyde yer alacak. Türkiye’nin dış politika ekseni kayıyor mu tartışması bir kez daha ısınacak gibi görünüyor. Bu tartışmalarda stratejik yönelişlerle taktik manevraları, yapısal ilişkilerle konjonktürel yakınlaşmaları birbirinden ayırt edebilmek son derece önemli. Erdoğan’ın BRICS toplantısında Putin’le görüşmesi Batı emperyalizminin yayın organlarında hoş karşılanmayacak elbette. Bu görüşmenin ana konularından biri olan Suriye’de Esad’la normalleşme girişimleri de öyle. Ama bir yandan Batı basını Erdoğan’ın manevralarına dair kuşkularını yazarken diğer yandan Türkiye’de eksen kayması tartışmaları yapılırken arka planda gerçek siyaseti belirleyecek olan yine Türkiye kapitalizmini ABD’nin tepesinde olduğu emperyalist sisteme bağlayan yapısal ilişkiler olacak.

    S-400 füzeleri krizi nereye bağlandı? Türkiye eksen mi değiştirdi? Laflara değil eylemlere bakın. Meşhur Türk SİHA’ları İdlib’te, Libya’da, Kafkasya’da ve nihayet Ukrayna’da sahada hep Rusya’yı ve müttefiklerini vurdu. Suriye’de Türkiye, Rusya ve İran arasında yürütülen Astana sürecini hatırlayalım. Batı’yı tedirgin etmişti. Ancak zaman içinde Türkiye’nin üçlü masada NATO’nun ve bilhassa da İngiliz emperyalizminin çıkarlarının da bir temsilcisi olarak oturduğunu gördük. Ukrayna savaşı çıktığında Türkiye’nin NATO üyesi olup da yaptırımlara boylu boyunca katılmaması, Batı emperyalist kamuoyunda kuşku ve eleştiriyle karşılandı. Ama zaman içinde Türkiye’nin bu pozisyonunun da NATO tarafından kullanıldığını, Rusya ile diyalogun Türkiye üzerinden gerçekleştirildiğini, öte yandan Türkiye’nin bu savaşta hiçbir aşamada diplomatik, siyasi, askeri manada tarafsız olmayıp sadece pozisyon olarak değil, fiilen de Ukrayna’nın yanında yer almasının sağlandığını gördük. Nihayet Türkiye devleti İsrail’in Gazze’deki soykırım saldırısına 7 ay boyunca bilfiil destek oldu. İktidar İsrail’le ticareti tamamen kestiğini açıkladıktan sonra bile halen arka kapıdan, farklı ülkelerden faturalandırılarak ticareti sürdürüyor, Azerbaycan üzerinden İsrail’e giden stratejik petrol akışını ise durdurmuyor.

    Yani Erdoğan ve istibdad rejiminin dış siyaseti bol bol taktik manevralar gerçekleştiriyor ama Batı emperyalizminin eksenine oturan stratejik yönelişinden vazgeçmiyor. Bu sadece bir oportünizm meselesi değil. Emperyalizmle kurulmuş olan ve bağımlılık yaratan yapısal ilişkilerin sonucu.

    Türk sermayesi Soğuk Savaş dönemindeki kadar anti-Rus ve anti-Çin değil. Çünkü artık Rusya Sovyet, Çin de sosyalist değil. Eskiden Koçlar, Sabancılar mülkiyetlerini tehdit ettiği için ölümüne düşmandı Rusya ve Çin’e… Şimdi Rusya’da yatırımları var. Çin’i dünya kapitalizmine bağlayan kuşak yol projesinin de Türkiye’deki resmi muhatabı oldular. Ama Türk sermayesi de günün sonunda Rusya ve Çin’le iş yapar ama Amerikan ve Avrupalı emperyalist tekellerle ortaktır.

    Emperyalizm batıyor! Onunla dibe batmak mı ondan kopup hayatta kalmak mı? Sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın karşısında olduğu büyük yol ayrımı bu! Batı emperyalizmden kopmak şart ama BRICS’lerin ŞİO’ların (Şanghay İşbirliği Örgütü) hâlâ bir alternatiften çok orta yol arayışından ibaret olduğunu da görmek lazım. Batı çöküyor ama sistem olarak ondan kopmayan Doğu’nun yükselişi de onunla birlikte yavaşlıyor ve geriliyor. Bu başlı başına ve çok önemli bir tartışma. Ama eninde sonunda apaçık bir gerçek karşımızda duruyor: Yurtta ve cihanda orta yol yok! Ya sosyalizm ya barbarlık!

    7 min
  • Başyazı: Emekçi halkın etinden et kopartma ittifakı! (Temmuz 2024)

    Mehmet Şimşek’in, nam-ı diğer İngiliz Mehmet’in yaptığı açıklamalar insanı hayrete düşürüyor. Memleketin gerçeklerinden tamamen habersiz bir uzaylı gibi konuşuyor. Türkiye’de asgari ücret düşük değil diyor. Açlık sınırının asgari ücreti sollayıp geçtiği, asgari ücretin büyük şehirde kirayı bile karşılayamaz hâle gelmeye başladığı bir Türkiye’de bunu söylüyor. Yurtdışı çıkış harcına yaptığı zammı izah ederken “imkânı olan yurtdışına çıkabiliyor zaten biz de imkânı olandan vergi alacağız” diyor. İnsanlarımızın eğitim, aile ziyareti şu ya da bu sebeple yurtdışına imkânlarını zorlayarak, çoğu zaman da borçlanarak çıktığı bir ülkede bunu söylüyor. Vergide adaleti sağlayacağız diyor ama imkânları derya deniz olan Koçların, Sabancıların, yerli yabancı tekellerin, işçinin ödediği gelir vergisinden daha az oranda vergi ödediği ülkede, bu adaletsizliği gidermekten bahsetmiyor.

    EYT’yi muhalefetin popülist iteklemesiyle çıkardık diyor. Milyonlarca insan sanki yıllarca alınteri dökmemiş, emekliliği hak edecek sigorta primlerini fazlasıyla ödememiş gibi, işçinin hakkı olanı sanki kendi verdikleri bir lütufmuş gibi sunuyor. Gıda arzını arttırarak enflasyonu düşüreceğiz diyor. Bunun için üretimi desteklemek yerine, siloları ithal buğdayla doldurup yerli üreticiyi eziyor. Çiftçiyi perişan ediyor ama hayat pahalılığı hız kesmeden artmaya devam ediyor. Uluslararası olarak hazırlanan ve kara para aklayan ülkeleri gösteren gri listeden çıkmayı bir zafer olarak sunuyor ama ülkeyi nasıl bir kara para cennetine dönüştürdüklerinden bahsetmiyor. Nasrettin Hoca’nın eşeğini kaybedip bulma fıkrasını anlatıyor. Ama emekçi halkımızın gülecek hali kalmadı!

    Mehmet Şimşek sanki uzaylı gibi konuşuyor dedik ama ne Mehmet Şimşek uzaylı ne de ülkeyi uzaylılar istila etmiş ve yönetiyor. Memleket sermayenin ve emperyalizmin istilası altında. Mehmet Şimşek ve onu görevlendiren Erdoğan, uzaydan değil yerli ve yabancı tekellerin yönetim ofislerinden, Londra, Frankfurt ve New York finans merkezlerinden ısmarlanan bir kemer sıkma programını uyguluyor. Bu program öncelikle işçi sınıfını hedef alıyor ama halka halka genişliyor, kamu emekçisini, küçük esnafı, yoksul köylüyü, memleketin doktorunu, mühendisini, avukatını, kısacası halkın ezici çoğunluğunu bir ekonomik cendereye sokuyor. Kemer sıkmayan sadece büyük patronlar! Tam tersine onlar kemerlerini gevşetiyorlar çünkü emekçi halkın kanını emerek büyüttükleri göbekleri pantolonlarına sığmıyor!

    Burada da toplumsal öfkeyi yatıştırmak üzere CHP devreye giriyor. Erdoğan’ın son yerel seçim hezimetinden sonra partide ve kabinede büyük revizyon yapılacağı konuşuluyordu. Birkaç il başkanlığı ve üç bakanlıkla sınırlı kaldı. Ama herkes şunu kaçırıyor: Erdoğan esas büyük revizyonu CHP’yi iktidara gizli ortak haline getirerek yaptı. Biz bu bakanlığa “narkoz bakanlığı” adını takalım. Bu dönemin en kritik bakanlığı bu! Erdoğan ve Şimşek, Orta Vadeli Programla halkın etinden et koparırken CHP’nin işi siyasi narkoz vererek toplumsal tepkiyi uyuşturmak!

    Sermaye sınıfı nasıl da ayrı gayrı demeden birleşiyor! Birbirine etmediği hakareti bırakmayan AKP ve CHP nasıl da para babalarından talimat geldiğinde, mesele sermayenin çıkarları olduğunda el ele veriyor! O halde bizim de düzen siyasetinin tuzaklarına düşmemek ve emekçi halkın birliğini sağlamak için mücadele etmemiz, safları sıklaştırmamız gerekiyor. Gaz alma mitinglerinden uzak durup sendika ve konfederasyon ayrımı yapmadan, Birleşik İşçi Cephesi’ni inşa ederek işçi sınıfının tüm güçlerini meydana indirmek, işçi sınıfının örgütlü gücünün etrafında kamu emekçilerini, küçük esnafı, yoksul köylüyü, memleketin doktorunu, mühendisini, avukatını, aydınını, sanatçısını birleştirmek gerekiyor. Düzen muhalefetinin narkozunun etkisinden sıyrılıp uyanık kalmak gerekiyor. Uyanık duran, fitneyi, bölünmeyi reddeden, birleşen ve gücünün farkına varan emekçi halkı istibdadın sopasıyla korkutamazsınız! Ekmek ve hürriyet için ayağa kalktığında halkın coşkun akan selini durduramazsınız!

    6 min
  • Sivas’ın hesabını sormak için örgütlen! Yeni katliamları engellemek için kardeş kavgasına karşı sınıf kavgası!

    2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde 35 canımızı bizden koparıp aldılar. Bir grup faşistin ve siyasal İslamcının yaktığı ateşin arkasında, içinde yaşadığımız kirli düzenin ekip çalışması vardı: NATO beslemesi kontrgerilladan, devletin hâkim güçlerinden, düzen siyasetçilerinden oluşan koskoca bir ekip!

    Peki, bu düzenin kirli güçleri neden böyle bir katliama imza attı? 1993 yılının öncesine dönelim. 1989 Bahar Eylemleri’nden başlayan, 1990’da kamu emekçilerinin mücadelesiyle, Zonguldak maden işçilerinin grevleriyle devam eden bir süreçte, işçi sınıfı 12 Eylül 1980 darbesinin yenilgisinden sonra tekrar ayağa kalkıyordu. Kürt halkı özgürlük mücadelesini büyütüyor, sokaklar, meydanlar bu mücadelenin sesiyle yankılanıyordu. İşte katliam yükselen bu hareketi bastırmak içindi. İşçilerin, emekçilerin, gençlerin, Kürt halkının gözünü korkutmak fakat ondan da öte toplumu kendi istedikleri şekilde bölmek, kardeş kavgasını kışkırtmak için mezhepçiliğin ve faşistlerin kullanıldığı bu katliamı seçtiler. Sivas katliamı, polisin de TSK’nın da (Türk Silahlı Kuvvetleri) saatlerce müdahale etmemesiyle, devletin başındakilerin bu güçleri harekete geçirip katliamın önüne kolaylıkla geçebileceği halde geçmemesiyle planlı bir devlet operasyonudur. Devletlû bir katliamdır.

    Katliamın hesabını kimler sormadı?

    Sivas katliamının davası 19 sene sürdü, 2012 yılında AKP döneminde zaman aşımına uğratıldı. Bu 19 senede düzen siyasetinin her renginden 12 farklı hükümet geldi geçti. DYP, CHP, SHP, ANAP, Refah Partisi, DSP, MHP, AKP… Hadi faşistler, siyasal İslamcılar zaten bu katliamın arkasında durdular, peki ya diğerleri? Onların hükümetlerinde de hiçbir şey değişmedi ve onların da göz yummasıyla, destek vermesiyle bu katliam örtbas edildi. Unutmayalım, Sivas katliamının hesabı bu düzenin mahkemelerinde sorulamadı!

    Zaten Sivas katliamı sırasında iktidarda olanlar da siyasal İslamcılar ya da faşistler değildi. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel devletin başındaydı. Başbakan Tansu Çiller ve koalisyon ortağı da SHP, yani o günün CHP’siydi. Sadece ön saflarda maşa olarak kullanılan siyasal İslamcılar ya da faşistler değil, düzen siyasetinin sözde karşı kutbunda görünenler de katliamın sorumlusuydu. Madımak’tan yükselen dumanların sorumluluğunu taşıyanlar bugün de kimseye nefes aldıramaz.

    Katliamın hesabını kim soracak?

    Katliamdan sonra geçen 31 yıl bize gösterdi ki, Sivas katliamının hesabını ancak bu düzenden hiçbir çıkarı olmayanlar, bu düzenle kanlı bıçaklı olanlar sorabilir. Kontrgerillayı besleyen emperyalistlerle iş birliği yapmayanlar, onlardan medet ummayanlar bu hesabı sorabilir. Onlar halkı Alevi-Sünni, Türk-Kürt diye bölüp kardeş kavgası çıkarmaya çalışırken, sınıf kavgasında birleşen ve kardeşleşen her ulustan ve mezhepten işçiler, emekçiler katliamın hesabını sorabilir!

    Yeni katliamlar nasıl engellenecek?

    Yerli-yabancı kapitalistler kazansın, emperyalistler ceplerini doldursun, sömürü ve baskı sürsün diye işçi sınıfını ve emekçi halkı bölüp kardeş kavgasını çıkarmaktan, cinayetlerden ve katliam yapmaktan geri durmayan bu kirli düzen yıkılmadıkça başta Aleviler olmak üzere emekçi halkımız asla güvende olmayacaktır.

    Bugün düzen siyasetinde kavak yelleri estirmeye çalışıyorlar. Düzen siyasetinin aktörleri birbirlerine “normalleşme” çağrısı yapıyor çünkü işçiler ve emekçiler için bir cehennem hazırlıyorlar. Ekonomik krizin faturasını AKP emekçi halka ödetirken CHP ve diğer düzen partileri buna çanak tutacak. Tabii işçi sınıfı ve emekçiler birleşip sesini yükselttiğinde, düzeni grevlerle eylemlerle sarstığında sicili kirli bu düzenin yeni katliamlarla halkı sindirmeye çalışmasının önünde bir engel var mı? Biz gardımızı indirirsek yok! Düzen siyasetçilerine kanmayacağız. Kavak yelleriyle gevşemeyecek, fırtınaya hazırlanacağız! Örgütleneceğiz, kendi gücümüze güveneceğiz! Ekmeğimiz için, hürriyetimiz için kardeş kavgasına karşı sınıf kavgasında birleşip sınıf kavgasını büyüteceğiz! Sivas’ın hesabını böyle soracak, yeni katliamları da böyle engelleyeceğiz!

    6 min
  • Yarı askeri rejimde iç hesaplaşma: Onlar aralarında anlaşır, olan yine işçiye emekçiye olur!

    Devlet içinde uzun süredir devam eden bir hesaplaşma var. Bu hesaplaşma, devlet içindeki gruplaşmaların basit bir koltuk kavgası ya da çekişmesi olarak görülebilecek düzeyi çoktan aştı. Darbe girişimi, kalkışma iddiaları havada uçuşuyor. Yerel seçimlerden önce Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Yargıtay arasında ortaya çıkan krize, yerel seçimlerin ardından Ayhan Bora Kaplan mafyatik suç örgütü davasıyla polis teşkilatı ve MİT’in de dahil olduğu yeni bir kriz daha eklendi. MHP’nin üst düzey yöneticilerinin adının geçtiği Sinan Ateş cinayeti davası da Cumhur İttifakı içinde her an büyük ve yıkıcı bir deprem üretebilecek bir fay hattı niteliğine kavuştu.

    Yüksek yargıda kavga ertelendi, Can Atalay hapiste kaldı

    Bu süreç yaşanırken iki tarafın üzerinde en kolay anlaştığı konu, TBMM marifetiyle Can Atalay’ın dokunulmazlığının kaldırılması ile meselenin en azından kısa vadede yüksek yargının tasarruf alanından çıkartılması olmuştur. CHP’sinden İyi Partisi’ne düzen muhalefeti bu süreçte bir süre itirazda bulunduysa da hızla Can Atalay’ı unutmuş ve unutturmuştur. Oysa Can Atalay’ın partisi TİP, bu süreçte CHP’den başlayıp İyi Parti dahil Millet İttifakı partilerini gezerek “ortak strateji” üretmek için yoğun bir çaba sarf etmişti.

    Ayhan Bora Kaplan üzerinden Yerlikaya-Soylu kavgası: Kavga yatışıyor, pisliklerin üzeri örtülüyor!

    Kriz, iktidarın kendi iç mekanizmalarıyla soğutulurken, bu soğutma faaliyetinde Ali Yerlikaya da başat bir rol oynadı. Ayhan Bora Kaplan davası vesilesiyle ortaya saçılan ve iktidarın kalbine kadar uzanan kirli ilişkilerin ise şimdiden üstünü örtmeye başladılar.

    Sinan Ateş cinayeti bir iç hesaplaşmadan çok daha ötesidir

    Nihayet eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesiyle ilgili siyasi cinayet davası da Cumhur İttifakı’nın içinde büyük bir fay hattı oluşturmuş durumda. İşçi sınıfı tehlikeyi görmelidir. Geçmişten bugüne NATO kontrgerillasıyla iç içe olan bu faşist teşkilatın elinde Kemal Türkler gibi öncü sendikacıların, işçilerin, Kürtlerin, gençlerin kanı vardır. Mesele bir iç hesaplaşmanın açığa çıkarılması değildir, faşizm işçi sınıfının ve ezilenlerin karşısındaki en büyük tehdittir.

    İşçi sınıfının ve ezilenlerin sorunu, rejimin çatışan gruplarıyla değil, istibdad rejiminin kendisiyledir!

    Tüm bu gelişmeler bize rejimle ilgili çok somut bazı gerçekleri gösteriyor. Öncelikle bize izletilen bir düzen siyaseti tiyatrosu var. Halka sandığa gidip AKP’ye ya da CHP’ye oy vermekle bir şeylerin değişeceğine ya da iktidarın bu oylarla belirlendiğine dair koca bir yalan söyleniyor. Gerçek ise başka. Mevcut iktidar bir yarı-askeri rejime dayanıyor. İktidar, kimin kaç oy aldığına göre değil, kimin bu rejim içinde poliste, jandarmada, orduda ve bunlara ek olarak sokaklardaki mafyatik yapılar ve faşist çetelerden oluşan paramiliter örgütler üzerinde daha etkin olduğuna göre belirleniyor. Bu iktidar mücadelesinde iktidar ve muhalefet iç içe geçmiş durumda. Bazen bu kavga sertleşiyor. Ama biliyorlar ki Mehmet Ağar’ın deyimiyle tuğla çekilirse duvar yıkılır. Tuğlayı çekmeden, duvarı yıkmadan aralarındaki hesaplaşmayı yürütüyorlar. İşçi sınıfı ve emekçi halkımız bu gerçeği görmeli ve hangi çıkar çatışması dolayısıyla ortaya çıktığına bakmaksızın, gün yüzüne çıkan her gerçek kırıntısının peşinden gitmeli. İşçi sınıfının ve emekçi halkın bağımsız bir siyasal odağı kurulmalı, iktidarıyla muhalefetiyle bu düzenin pisliğine bulanmış siyasete bel bağlamadan tuğlayı çekmek ve duvarı yıkmak için bağımsız bir mücadele yürütülmeli.

    8 min
  • Levent Dölek: Tasarruf tuzağına dikkat! Türkiye’yi tasarruf modundan çıkarmalı devrimci bir moda sokmalıyız!

    Mehmet Şimşek’in kamuda tasarruf paketi halka güven vermiyor. Kamuya memur alımları fiilen durdurulurken, emeklinin beklediği zam bir türlü yapılmazken, TRT’ye yerleştirilmiş Hilal Kaplanlara 2,5 milyon lira huzur hakkı verildiği duyulunca ya da kamuda yeni bina kiralanmaması kararı açıklandıktan sonra Çevre Bakanlığının Limak’ın Ankara’ya diktiği bir binaya 15 milyon lira kirayla yerleştiği ortaya çıkınca, Diyanet İşleri Başkanı Audi A8 marka lüks arabasını ancak tepkiler sonrasında iade edince ama Diyanet’in 91 milyar liralık 6 bakanlığı sollayıp geçen dev bütçesi durduğu yerde dururken, Beştepe’nin günlük harcamasının 33,6 milyon lira olduğu biliniyorken, halen yollarda bürokratlar lüks araç konvoyları ve koruma ordularıyla gezmeye devam ettikçe bu halk bu devlete nasıl güven duyabilir ki?

    Nereden baksanız elinizde kalıyor. Nereden baksanız tutarsızlıklarla dolu. Tasarruf paketinin amacı tasarruf etmek değil ülkeyi ve halkı psikolojik olarak tasarruf moduna sokmak. Eğer yukarıda saydığımız türden tutarsızlıklardan dem vurup, böyle tasarruf olmaz esas şunları kısın, bunları satın demeye başlarsanız tuzağa düştünüz demektir. Vatandaştan önce devlet kemer sıksın dediğiniz anda tuzağın içindesiniz demektir. Sabah akşam bu tür bir muhalefet yapan Halk TV’ler Sözcüler vs. ve AKP’nin sözde yerel seçim yenilgisinden ders çıkarmış medya elemanları el birliği ile halkı bu tuzağa çekmektedir.

    Neden mi? İzah edelim. Örneğin kamu yönetimindeki yandaşlara verilen huzur haklarını yarın kaldırsalar yapacakları tasarruf 2,65 trilyonluk bütçe açığı içinde sinek vızıltısıdır. Erdoğan yarın Beştepe’yi kapatıp Çankaya’ya taşınsa bile birkaç milyar liralık tasarruftan bahsedebileceğiz sadece. Hadi onu yapmayacağını biliyoruz da. Diyelim ki külliye ilk inşa edilirken planlandığı gibi bakanlıklar kiradan çıkıp buraya yerleşse yine hatırı sayılır bir tasarruf yapılır ama 2,65 trilyon içinde yine devede kulak kalır. Dolayısıyla Erdoğan ve Maliye nazırı olarak atadığı İngiliz Mehmet’in bütçedeki kara deliği kapatmak için bu tasarruf paketine bel bağlamadığı ortada. Onlar Türkiye’yi tasarruf moduna sokarak ve tasarruf adı altında meseleyi düzen muhalefetinin de katkısıyla israf ve lüks tartışmasına sıkıştırarak esas büyük gerçeği gizliyorlar. O gerçek 2024 bütçesindeki 1,25 trilyonluk faiz harcamasıdır. Kara delik faiz harcamalarıdır.

    İngiliz Mehmet’in Orta Vadeli Programı’nda kamu harcamaları içinde gayri safi yurt içi hasılaya oranının önümüzdeki 3 yıl içinde artması öngörülen tek kalemi faiz harcamalarıdır. Onun dışındaki tüm harcama kalemlerinde kamu emekçilerinin maaşlarının yer aldığı cari harcamalar, sosyal güvenlik kurumuna yapılan harcamaların ve sosyal yardımların içinde bulunduğu transfer harcamaları ve nihayet yatırım harcamalarının hepsinin göreli olarak azalması öngörülmektedir. Faiz harcamaları ise bu yıl 1,25 trilyon 2025’te 1,8 trilyon 2026’da 2,3 trilyona çıkacak, bu süreçte faiz harcamalarının milli gelire oranı da yüzde 2’lerden gelip yüzde 4’lere dayanmış olacak. Emperyalist ve yerli tefeciler devletin şah damarına vampir gibi dişlerini geçirmiştir ve milletin kanını emmektedir.

    Huzur hakkını, sarayın elektriklerini falan geçin memleket elden gidiyor, bir milletin geleceği ipotek altına alınıyor uyanın! Palavradan tasarruf paketleri değil dış borcun reddi ve emperyalizmin finansal boyunduruğuna karşı bir emekçi halk seferberliği gerek! Modern tefeci bankalar doymaz! Doyurulamaz! Bankalar işçi denetiminde kamulaştırılmalı! Tek bir devlet bankası eliyle merkezi planlama! Türkiye Varlık Fonu’nun derhal lağvedilmesi özelleştirmelerin durdurulması ve Tüpraş’tan, Petkim’den Telekom’dan başlayarak bir kamulaştırma hamlesi başlatılması gerek! Türkiye’nin tasarruf modundan çıkartılması kamulaştırma moduna, anti-emperyalist mücadele moduna, işçi sınıfının öncülüğünde devrimci bir moda sokulması gerek!

    8 min
  • Ertuğrul Oruç: Sağlık sistemini değiştirmek için örgütlü mücadeleye

    Son dönemde sağlık alanında yaşanan en büyük problemlerden biri, hastaların kamu hastanelerinde doktor randevusu bulamamasıydı. Bu sorun, AKP iktidarının yirmi yıldan fazla süredir sağlığı özelleştirmek ve piyasalaştırmak için uyguladığı “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nın (SDP) yarattığı bir sonuç. Dolayısıyla çözüm, SDP’nin geri püskürtülerek, kamu eliyle verilecek bir sağlık sistemini inşa etmekten geçiyor.

    Sağlık Bakanı geçtiğimiz ay randevu meselesine el attı. Atmasa daha iyiydi. Bulduğu çözüm günlük randevu sayısını arttırmak, yani her bir hastaya ayrılan muayene süresini kısaltmak oldu. Zaten kısa olan muayene süresini ortalama 1-2 dakikaya indirdi. Böylece doktorlar çok daha yoğun çalışmak zorunda kalacak ve hastalara nitelikli bir sağlık hizmeti de sunamamış olacak. Doktorun emeği değersizleşirken, halkın sağlık hakkı da gasbedilecek.

    Öncelikle şunu sormamız gerekiyor: Neden nüfusu 85 milyon olan bir ülkede, yıllık neredeyse 1 milyar poliklinik başvurusu oluyor? Bunu biz soruyoruz da, o ülkenin sağlıktan sorumlu en üst yetkili kişisi Sağlık Bakanı sormuyor sanırız. Sağlıkçı olmayan birine bile bu sayıları söylesek, çok yüksek ihtimalle şaşıracak ve muhtemelen ülkede bir sağlık felaketi yaşandığını düşünecekti. Bu sayılara başka türlü mantıklı bir izah bulmak oldukça güç.

    Türkiye toplumunun evinden sonra ikinci adresi olduğunu anladığımız sağlık merkezlerine bu kadar fazla başvuru oluyor da Türkiye toplumu daha mı sağlıklı oluyor? Hayır tabii ki. Kronik hasta sayımız yıldan yıla artış gösteriyor. Diğer sağlık göstergelerinde de olumlu bir sıçrama yapmış değiliz.

    Kamu hastanelerinde yaşanan randevu sorunu dâhil her bir sorunun arkasında her geçen gün daha fazla özelleşen sağlık alanı var. İyi işleyen bir kamu sağlık sistemini, özel sağlık sermayesi istemiyor. Kamuda iyi hizmet alacağını bilen hasta niye yüksek ücretler ödeyeceği özel hastanelere gitsin? Ayrıca kamu, harcama kalemlerini piyasadan sağlıyor. Hiçbiri kamu eliyle üretilmiyor. Çok başvuru, çok harcama demek. Bu da sağlık piyasasına daha fazla kamudan para akması demek oluyor. Bunu biz görüyoruz da Sağlık Bakanlığı görmüyor mu? Görüyor tabii. Sağlık Bakanlığı özel sağlık sermayesine “yürü ya kulum” derken kamuda ise doktorlara ne kadar fazla tetkik ister ne kadar fazla hasta bakarsa ek prim vadediyor. “Sağlık piyasasına kazandırdığın ölçüde sana para veririm” mesajı vermiş oluyor.

    Bir ülkenin sağlık alanında gurur duyacağı şey, ne kadar çok hastaya baktığı değil ne kadar fazla hastalığı önlediği olmalı. İnsanların yaşadığı ve çalıştığı ortamda potansiyel hastalık risklerine karşı önceden önlem alarak mümkün olan en az şekilde hasta olacağı bir sistemi kurmak marifet. Ama bunun yolu sağlığı piyasalaştırmaktan ve özelleştirmekten geçmiyor. Kamu eliyle planlanmış, ücretsiz ve nitelikli şekilde verilen bir sağlık sistemini inşa etmekten geçiyor.

    Geçen ay İstanbul Tabip Odası (İTO) seçimlerini Demokratik Katılım Grubu (DKG) kazandı. Doktorların hak mücadelesini; eşit, ulaşılabilir, nitelikli, ücretsiz, kamu eliyle verilen bir sağlık sistemi için mücadele ile beraber yürüten DKG’nin yeniden yönetime seçilmesi, önümüzdeki dönemde iktidarın Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP) kapsamında yürüteceği, doktorların ve sağlık emekçilerin kazanılmış haklarına, halkın sağlık hakkına saldırmak için uygulamaya koyacağı düzenlemeleri püskürtmek için iyi bir fırsat sunuyor. Sağlık Bakanlığı’nın ilk kez Göztepe Şehir Hastanesi’nde denediği, muayene süresini ortalama 2 dakikaya çektiği uygulamayı, İTO’nun, sağlık emekçilerinin yüksek katılımıyla hastanede gerçekleştirdiği eylemle boşa düşürmesi bunun güzel bir kanıtı oldu. SDP’yi ve onun ürünü olan bu sağlık sistemini değiştirmenin, sağlık emekçilerinin haklarını iyileştirmenin, daha sağlıklı bir toplumda yaşamanın yolu örgütlü mücadeleden geçiyor. İTO, doktorların ve sağlık emekçilerinin de hastaların da memnun olmadığı, iktidar eliyle yaratılan bu ucube sağlık sistemini değiştirmek için mücadeleye talip. Gelin bu fırsatı değerlendirelim

    5 min
  • Sungur Savran: Tırmanma ve tıkanma

    DİSK Birleşik Metal-İş sendikası son günlerde çok önemli bir adım attı. Bu adım, ilk başta sınıf mücadelesiyle ilgili gibi durmuyor. Esas olarak uluslararası politikayla ilgili. Ama sınıf mücadelesinin kalbine değiyor. Görelim.

    Günümüz dünya politikasının ana hattını iki büyük savaş belirliyor: Ukrayna ve Gazze savaşları. Son günlerde her iki savaşın gidişatında da politik ve diplomatik düzeyde önemli gelişmeler oldu. Bu iki gelişmenin ardı ardına gelmesi çok manalı. Bu yeni gelişmeleri karşılaştırarak çok önemli bir sonuca ulaşabiliriz.

    Ukrayna meselesinde çok çarpıcı bir gelişme yaşanıyor: Avrupa ülkelerinin bir bölümü, en başta Fransa’nın “liberal” devlet başkanı Macron, önce Ukrayna’ya asker yollanacağını ima etti, ardından Ukrayna’ya verilen silahların artık Rusya sınırları içindeki hedeflere karşı da kullanılabileceğini.

    Bugüne kadar Ukrayna Rusya içinde ve kara sularında birçok hedefi vurmuş, hatta Moskova semalarına (etkisizleştirilen) dronlar yollamıştı. Ama bunların her birini tekzip etti. Savaşın Rusya topraklarına taşmasını istemeyen NATO emperyalistleri, bunları sessizce görmezlikten geldi. Şimdi Amerika ve Almanya karşı iken Fransa, bu savaş konusunda en şahinlerden olan İngiltere ile birlikte artık Rusya’ya saldırılmasına evet diyordu. Sonra bu büyük emperyalist güçlerin hepsi, anlaşılan önceden kararlaştırılan bir mizansenle, aynı çizgiye geldiler: Silahlar Rusya topraklarını hedef alabilecekti.

    Bu müthiş önemli bir gelişmedir. Ukrayna savaşında büyük bir tırmanma yaşanıyor. NATO kendi savaşına sahip çıkıyor ve Rusya’ya karşı Ukrayna aracılığıyla yürüttüğü vekâlet savaşında bahsi yükseltiyor. Bütün dünyanın işçi ve emekçileri, savaşın en büyük zararını görecek olan gençliği ve bilinçli kadınları emperyalizmin bu atağına dikkat kesilmelidir.

    Gazze’de ise emperyalist-Siyonist kampta tırmanma değil tıkanma yaşanıyor. Baş Siyonist Biden bile artık Filistin halkına uygulanan soykırımı savunamıyor. Son günlerde yepyeni bir ateşkes önerisini benimsedi, Hamas da olumlu yaklaştı. Ukrayna’da yangına benzinle giden emperyalizm Gazze’de neden geri çekilmeye yatkın? Çünkü dünya çapında ama en çok Amerika’da en başta gençlik, ama aynı zamanda seçimlerin hemen öncesinde Biden’ın Demokrat Parti’sinin sol kanadı ve işçi hareketi soykırımı kabul etmiyor. Amerikan halkı Biden’ı sıkıştırıyor, Biden Netanyahu’yu!

    Neden bu fark? Neden Ukrayna’da tırmanma, Gazze’de tıkanma? Bu karşıtlık, bizim Devrimci İşçi Partisi olarak savaşın başından beri ana tezimizi pratikte kanıtlıyor. Biz, başından beri, her iki savaşın suçlusunun da emperyalizm ve onun askerî aygıtı NATO olduğunu vurguluyoruz. Bu yüzden, Rusya’nın gerici Putin yönetimine ve ezilen Filistin halkının önderliğini şimdilik üstlenmiş olan Hamas’ın politik-ideolojik programının son derecede zararlı boyutlar taşımasına rağmen, emperyalizmin yenilgisini savunuyoruz. Ama hep vurguluyoruz: Bu savaşların en önemli yanı yeni bir dünya savaşı ve barbarlık tehlikesini doğurmasıdır. Bu tehdit ise ne Putin ne Hamas tipi önderliklerle giderilebilir. Dünya halklarının ayağa kalkmasıyla, isyanıyla, devrimle son verilebilir tehlikeye. İşte şimdi Gazze konusunda yaşanan büyük halk hareketi, gençliğin, sosyalistlerin, işçi sınıfının mücadeleye girmiş olması tam da bunun bir ön biçimlenmesidir.

    Halk ayağa kalkınca emperyalizm sendeliyor. Ama emperyalizmin tam yenilgisi ancak dünya işçi sınıfı örgütlü biçimde mücadeleye girerse kazanılacaktır. Bu bakımdan, Birleşik Metal-İş sendikasının son aldığı karar, Filistin halkının yaşadığı felakete karşı tepkiye her işçi eyleminde yer verme kararı, çok doğru yönde bir karardır. Bu kararın bütün sendikal harekete yayılmasını sağlamalıyız. Türkiye işçi sınıfını Filistin’le dayanışmanın, soykırıma ve barbarlığa karşı mücadelenin öncüsü haline getirmeliyiz.

    5 min
  • Armağan Tulun: İktidarın saldırı programını 15-16 Haziran’ın yolundan giderek püskürtürüz

    15-16 Haziran 1970, Türkiye işçi sınıfı hareketinin doruk noktası olarak tarihe geçti. Sendikal özgürlükleri sınırlandırmak ve esas olarak DİSK’i ortadan kaldırmak amacıyla meclise getirilen bir yasaya karşı işçi sınıfı, haklarını savunmak için ayağa kalktı, savunmanın ötesine geçen ve çok daha ileriye atılma potansiyeli taşıyan bir ayaklanmaya da imza attı. Türkiye’de sınıf hareketinin o güne kadar gerçekleştirdiği en büyük ve bugüne kadar da aşılmamış eylemiydi 15-16 Haziran!

    O dönem iktidarda olan Demirel’in Adalet Partisi (AP) hükümetinin çalışma bakanının deyimiyle “DİSK’in çanına ot tıkamak” istemelerinin nedeni neydi? 1960’lı yılların başından itibaren işçi sınıfı giderek artan bir güç ve özgüvenle, grevler, direnişler, fabrika işgalleri gerçekleştiriyordu. Grev hakkını grev yaparak işçi sınıfına armağan eden Kavel grevinin ardından çorap söküğü gibi gelen, birçok fabrikaya yayılan grevlerin; Derby, Singer, Gamak, Sungurlar, Demirdöküm gibi fabrikaları saran işgal dalgasının ortasında, 1967’de devletten ve sermayeden bağımsız bir sendikal odak haline gelerek kurulmuştu DİSK. Uzlaşmacı bir sendikal anlayışın karşısında, sınıf mücadelesinin yöntemlerine sahip çıkıyordu. İşte bu nedenle patronlar DİSK’i bitirmek, patronların siyasi temsilcileri de DİSK’in çanına ot tıkamak istiyordu. Bu amaçla bir yasa tasarısı hazırlandı. Tasarıya göre bir sendika, ilgili işkolundaki işçilerin üçte birini, bağlı bulunduğu konfederasyon da toplam sendikalı işçilerin üçte birini örgütlemediği sürece faaliyette bulunamazdı. Bunun anlamı DİSK’e bağlı sendikaların, bağımsız sendikaların işlevsiz hale getirilmesiydi.

    Yasa sonradan, Senato’da da kabul edildikten sonra, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi dedik. Kavel işçisi, ortada bir grev yasası yokken, bu anlamıyla yasadışı bir greve çıkarak grev yasasını yazdırmıştır. 15-16 Haziran’da fabrikalarından çıkıp İstanbul’un kalbine yürüyen işçiler de, meclisten geçen işçi düşmanı bir yasayı, ayaklarının altına almış ve yırtıp atmayı başarmıştır. Kavel grevi, haklarımızı yasalara yazdırmanın, 15-16 Haziran da haklarımızı gasp eden saldırı yasalarını püskürtmenin, şaltere uzanan ellerin, kol kola atılan adımların, sıkılı yumrukların eseri olacağını göstermiştir.

    15-16 Haziran’da sermaye ve AP’siyle CHP’siyle düzen partileri DİSK’in çanına ot tıkamak için birleşmişti. Bugün de normalleşme laflarıyla süslenen bir ortamda Orta Vadeli Program ve Mehmet Şimşek ekonomisi arkasında sermaye ve düzen partileri işçi sınıfının ve emekçi halkın canına okumak için birleşmiş durumdalar. 15-16 Haziran’da İstanbul’a doğru yürürken otobanlarda, barikatlarda, tankların tepesinde DİSK’li işçiler, bu yasa bize dokunmuyor demeden onlara katılan Türk-İş’li işçilerle bir araya geldi. 15-16 Haziran’da işçiler düzen siyasetinin herhangi bir rengine değil, sınıfın gücüne güvendiği için kazandı. Bugün de haklarımızı korumanın, krizin faturasını patronlara ödetmenin, ekmeğimize, hürriyetimize sahip çıkmanın yolu, sınıf işbirlikçi sosyal diyalog çizgisini reddetmekten ve işgal, grev, direniş parolası ile 15-16 Haziran’ın izinden yürümekten geçiyor!

    6 min

About Gerçek gazetesi

From the publisher's feed

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri