
Sign up to save your podcasts
Or


Gazze’de Siyonizmin soykırımcı saldırıları sürerken Türkiye’den İsrail’e ticaretin hız kesmeden devam etmesi Erdoğan’ı ve AKP iktidarını yerel seçimler öncesinde ciddi şekilde sıkıştıran bir konu oldu. İktidarın propagandistleri bu durum karşısında en iyi savunma saldırıdır diyerek İsrail’le kanlı ticaretin durdurulmasını isteyenleri suçlamaya hatta seçimler öncesinde fesat çıkarmaya çalışmakla itham edip ağza alınmayacak hakaretler etmeye başladılar. Sadece Ümit Özdağ gibi yeminli Siyonist işbirlikçisi faşistleri, Fatih Altaylı gibi liberal sağcıları ya da Batı hayranlığından beyni uyuşmuş birtakım sözde solcuları ayırıyorum. Onların İsrail’le yapılan ticareti durdurmak gibi bir dertleri yok. İktidarın iki yüzlülüğünü fırsat bilerek Filistin davasını kötülemeye ve gözden düşürmeye, Filistin için mücadele edenlerin moralini bozmaya çalışıyorlar. Ama şu da bir gerçek ki bu yeminli emperyalist ve Siyonist uşaklarına bu kirli ve sinsi propagandayı yapma imkânı veren de yine bugünkü iktidarın izlediği utanç verici işbirlikçi politika.
Filistin halkı için, Siyonist soykırım saldırısını durdurmak ya da hiç değilse zayıflatmak için seçimleri Erdoğan’ı ve iktidarı sıkıştırmak üzere kullanmakta bir şey yok. Bunu oy kazanma kaygısıyla yapmış olan varsa bunda da sorun yok. Çünkü Gazze’nin yıkılması, insanların aç susuz bırakılması, çocukların katledilmesi iktidarı harekete geçirmedi bugüne kadar. Belki çok daha fazla değer verdikleri oyları ve iktidarları tehlikeye düşer de harekete geçerler diye ummak, bunun için seçim sürecini değerlendirmek niye ahlaksızlık olsun? Mesela AKP mitinglerine gidip “kanlı ticareti kes” diye pankart açan gençler doğru bir iş yaptılar. O gençleri gözaltına alıp pankartlarını söküp alanların gerçek yüzlerinin ortaya çıkması iyi oldu. Bizim Emperyalizme ve Siyonizme karşı Filistin Dostları Platformu olarak limanlarda yaptığımız eylemler bugün daha fazla karşılık buluyorsa bundan neden gocunalım?
En başından beri söylüyoruz, ne yazık ki Filistin’i sözle savunan, İsrail’e ise eylemiyle destek olan bir iktidar yönetiyor Türkiye’yi… Ama halkın kalbi Filistin’le atıyor. Belki halktan utanırlar harekete geçerler. Belki oy derdine düşerler de belediyeleri kaybetmemek için bir adım atarlar… Harekete geçtiler. Devletin resmî kurumları üzerinden dezenformasyon yapmak için harekete geçtiler. Gel gelelim mızrak çuvala sığmıyor işte. Bir kurumun açıklamasını diğer devlet kurumu tekzip etti. Ticaret bakanı biz Filistin’e İsrail üzerinden mal gönderiyoruz dedi, sonra Ulaştırma bakanı Gazze savaşının başlamasından sonra Filistin’e malların gitmediğini açıkladı. İstibdadın bir propagandisti çıktı ticareti devlet değil özel şirketler yapıyor, uluslararası ticaret yasaları dolayısıyla hükümetin bu ticareti engellemesi mümkün değil diye bir yalan uydurdu. Sonra başka bir propagandist, “Devlet destek ve teşvikleri kaldırdı daha ne yapsın?” deyince sağ olsun kendisinden AKP iktidarının İsrail’le ticareti destekleyip teşvik ettiğini de öğrenmiş olduk.
Ne demiş büyüklerimiz? Aklı namazda olmayanın kulağı ezanda olmazmış… Bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çekilenler nerede? Mesele İsrail olunca, işin ucunda Doğu Akdeniz’de İsrail’in Filistin halkından gasbettiği doğalgazı İskenderun üzerinden Avrupa’ya taşıyacak boru hattı pazarlığı olunca, Merkez Bankası 60 milyar dolar ekside, hazine tam takır, ülke 70 sente muhtaç bırakılmış olunca, işler değişiyor tabii. İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede çıkıp emperyalizme karşı millî irade şovu yapanları sahnelerde göremiyoruz! İktidara İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması için baskı yapmak üzere kampanyalar düzenleyen kadın düşmanı yobaz erkeklerin sesleri içlerine kaçıyor mesele İsrail olunca!
Filistin’e ve Gazzeli çocuklara yardımcı olmak, Siyonist soykırım makinesinin çarklarına çakıl taşı koymak için şu ya da bu şekilde çaba gösteren herkes var olsun. Her kim soykırımcıya mal taşıyorsa, yardımcı oluyorsa, yapabilecekleri varken yapmaktan imtina ediyorsa kahrolsun!
4-5 Mayıs tarihlerinde İstanbul Tabip Odası (İTO) seçimli genel kurulu yapılacak. Bu yıl seçimlere toplam dört grup girecek. Bu seçimlerin ana tartışma konusu, Tabip Odası’nın işlevinin ne olması gerektiği olacak. Bir tarafta Tabip Odası’nı meslekçi bir hekim örgütü yapmak isteyenler yerini almış durumda. Diğer tarafta ise yıllardır olduğu gibi hekimlerin haklarını savunma ve iyileştirme mücadelesini, halkın sağlık hakkı için, sağlık emekçileri başta olmak üzere işçi ve emekçilerin hakları için, genel olarak demokratik haklar için verilen mücadeleyle harmanlayan Demokratik Katılım Grubu (DKG) var.
İTO seçimleri her daim çekişmeli geçmiştir. Kuruluşu otuz yıldan fazla olan DKG grubunun karşısına milliyetçi ve hükümete yakın pek çok grup çıkmıştır. Bu seçimde de milliyetçi hekimler Türk Hekimleri Birliği adıyla seçimlere giriyor. Türkçü-milliyetçi söylemlerine ek olarak bu grup, odanın siyasetten uzak durmasını ve yalnızca hekimlikle ilgili sorunlara eğilmesini savunuyor. Seçimlere giren bir başka grup, Değişim Grubu. Son dönemin moda söylemi olan “değişim”i, İTO yönetimini DKG grubundan almak hedefini vurgulamak için kullanıyorlar. Söylemlerinin merkezinde siyasetten uzak ve yalnızca hekim hakları ile ilgilenen bir oda vaadi bulunuyor. Diğer grup olan Çağdaş Hekimler Birliği’nin ise diğer gruplara benzer şekilde siyasetten uzak ve yalnızca hekim hakları ile ilgilenen bir oda vaadinin yanında Kürt siyasetine mesafeli bir söylemi benimsediği anlaşılıyor.
Milliyetçilik ve şoven söylem bizden uzak olsun. Ama “değişim” üzerinde durulabilir. Değişim kendi başına olumsuz bir şey değil. Ancak neyi değiştireceğiniz ve nereye doğru değişeceğiniz önemli. DKG grubu, hükümetlere muhalif, hekim haklarını halkın sağlık hakkını gözeterek şovenizme karşı halkların kardeşliğini, istibdada karşı hürriyet mücadelesini savunan bir çizgiye sahip. Değişimden kastın, bu değerleri değiştirmek olduğu anlaşılıyor. Böyle bir değişim geriye gitmek olur. Tam tersine odanın mücadeleci çizgisini korumak ve bu çizgiyi daha da ileri taşımak gerekir.
Siyasetten uzak olmak da tam bir demagojidir. Bugün siyasete bulaşmamak basbayağı gerici ve şoven bir siyasetin savunulması, odanın iktidarın temsil ettiği siyasetin gölgesine sokulması anlamına gelir. Sağlık Bakanı’nın Tabip Odaları’nı işaret etmesi sonrası, Hekim-Sen başta olmak üzere hekim sendikalarının Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve İTO’ya yönelik hamleleri hükümetle bir düzeyde ilişkilendiklerini düşündürüyor. Nitekim bugün için başhekimlerin ve hükümete yakın oldukları bilinen hocaların DKG aleyhine üye faaliyeti yürütmesi kuşkuya yer bırakmıyor. Siyasetten uzak durma ve yalnızca hekim hakları ile ilgilenme söylemi de benzer şekilde, hükümetle uzlaşı siyasetine işaret ediyor.
Hekimler, yalnızca halkın sağlığı ve hürriyet için değil bizzat kendi haklarını korumak ve ileriye taşımak için de tabip odalarında örgütlenmek ve mücadele etmek durumunda. İşte DKG, hekimlere çarenin göç etmek değil bu topraklarda mücadele etmek olduğunu göstermek, mesleğimizin itibarını yeniden tesis etmek, hekim haklarını savunmak ve iyileştirmek, halkın sağlık hakkını korumak, herkese eşit, ücretsiz, ulaşılabilir, nitelikli, anadilinde kamu eliyle sunulacak sağlık ortamını yaratmak için, memlekete halkların kardeşliğinin ve hürriyetin gelmesini sağlayacak mücadeleyi büyütmek için, önümüzdeki dönem de İTO’yu yönetmeye talip. Biz de bu doğrultuda yine görev almaya ve elimizi taşın altına sokmaya hazırız. İstanbul’daki hekimleri DKG grubunu desteklemeye davet ediyorum.
31 Mart 2024 seçimleri AKP için tam bir hezimetle sonuçlandı. Son yerel seçimlere göre toplamda 4,2 milyon oy kaybederek yüzde 43’ten yüzde 35,5’a gerileyen AKP, 3 büyükşehir, 12 il, 180 ilçe kaybetti. AKP’nin kurulduğu günden bugüne kadar en düşük oy aldığı seçim yaşandı. Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı MHP de yaklaşık 1 milyon oy kaybı yaşayarak yüzde 7,31’den yüzde 5’e geriledi. MHP elindeki tek büyükşehir belediyesi olan Manisa’yı CHP’ye kaptırmanın dışında toplamda 2 il ve 23 ilçe belediyesi kaybetti. AKP ve MHP’nin hezimeti karşısında CHP’nin tarihinin en başarılı yerel seçim performanslarından birini elde ettiğini görüyoruz. Yüzde 37,74 ile birinci parti konumuna yükselen CHP, İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya’nın yanına Bursa’yı da ekleyerek Türkiye’nin en büyük beş ilinde büyükşehir belediyelerini kazanmış oldu. Böyle bir tabloyu ilgili partiler açısından hezimet ve zafer dışındaki sıfatlarla tanımlamak çok zor. Ancak biz siyasete işçi sınıfının gözünden bakarız. Bu şekilde baktığımızda hezimete uğrayan taraftaki partilerde işçi düşmanlarını, kadın düşmanlarını, din istismarcılarını, faşistleri, emperyalizmin ve Siyonizmin işbirlikçilerini görsek de kazanan tarafta belediyelerin başına işçi sınıfımızın, emekçi halkın ve ezilenlerin temsilcilerinin geldiğini söyleyemeyiz.
İşçilerden, emekçilerden, emeklilerden, yüreği Gazze’yle atanlardan iktidara güvensizlik oyu!
Hürriyet için işçilerin birliği halkların kardeşliği!
Örgütsüz tepki örgütlenmeli!
Sınıfsal refleksler sınıf bilincine dönüştürülmeli!
Düzen siyasetine karşı sınıf siyaseti yükseltilmeli!
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) 9-11 Şubat tarihlerinde toplanan 17. Kongresi öncesinde gazetemizin Şubat sayısında yayınlanan yazımızda kongrenin, hükümetin yerel seçimler sonrasında işçi ve emekçilere İMF’siz bir İMF programı ile taarruza hazırlandığı bir dönemde toplanmakta olduğunu belirtmiş, buna karşılık işçi sınıfı saflarında henüz ilk kıpırtılar halinde de olsa mücadele eğilimlerinin belirdiğine de işaret etmiştik. Bu mücadele eğiliminin en belirgin örneği olarak da 160 bin metal işçisinin o sektörün patron örgütü MESS’e karşı kararlı ve atak bir tarzda verdiği mücadele sonucunda elde ettiği ciddi kazanımı göstermiştik.
DİSK kongresine tam tamına bu mücadeleci ses damga vurdu. Birleşik Metal’in henüz 2023 Aralık ayında topladığı kongresinde başkan seçilen Özkan Atar, sendikası adına yaptığı konuşmada DİSK’in bütününü korumayı dikkatle gözetmekle birlikte yıllardır yürütülmekte olan politikadan çok farklı bir ufku işaret etti. Birleşik Metal başkanı, 160 bin metal işçisi adına konuştuğunu belirterek aslında Türk Metal tabanının da bu sefer gösterdiği kararlılığı sahiplendiğini, yani metal mücadelesinin toplu dinamiğine yaslandığını ilan ediyordu.
Atar’ın konuşması DİSK’in gelecek dönemde yürümesi gereken yol bakımından bütünsel bir eylem programını sergiliyordu. Yaklaşan dönemde enflasyonun düşmeden önce bir kez daha patlayacağı gerçeğine dikkat çekerek “yeni protokol/ek zam” mücadelesini şimdiden sınıfın gündemine yerleştirdi. Yani bizim sözünü ettiğimiz sınıf taarruzunu doğrudan hedef aldı. Vergilendirme alanında işçi sınıfının uğradığı soygun karşısında aktif bir hazırlıktan sonra İzmir’den Diyarbakır’a işçi sınıfının yoğunlaştığı her ilde vergi dairelerinin önünde oturma eylemlerinden, gerektirdiğinde işçi sınıfının diğer kesimlerini de katarak “günlük genel grevler”den söz etti Birleşik Metal başkanı. Asgari ücret için milyonları “tribünlerden sahaya indirecek” bir çalışmayı hedef olarak koydu.
Bu dinamiğin sesi, Birleşik Metal’in yalnızca başkanından gelmedi. Aynı zamanda tabanın sesine tercüman olan, şube yönetim kurulu üyesi ve kendi fabrikasının baştemsilcisi bir devrimci Marksist işçi, onyıllardır DİSK’e hâkim olan “sosyal diyalog” politikasının artık geride bırakılmasının, sınıf mücadelesi yöntemlerine dönülmesinin gerekli olduğunu berrak biçimde ortaya koydu.
Metal işçilerinin tek sınıf mücadeleci örgütü Birleşik Metal’in başkanının DİSK kongresine verdiği mesajın en önemli yanı ise, gür bir sesle sosyalizmi yeniden DİSK’in gündemine getirmesiydi. “Savaşsız, sömürüsüz, sınıfsız bir dünya özlemiyle, başta kendi ülkemizde olmak üzere, sosyalizmin adil düzeninin yerleşmesi için siyasi mücadelemizi her platformda vermek zorundayız.” DİSK kongresi kürsüsünden Türkiye’ye ilan edilen sınıf mücadelesi programının doruğu böyle formüle edilmişti.
İşçi sınıfı içindeki mücadele dinamiği yeni dönem için sosyalizmi de içeren bir programı ortaya koyarken, Türkiye sosyalist hareketinin ana partilerinin çoğunun işçi sınıfından nasıl kopmuş olduğu da bu kongrede yeniden ortaya çıktı. Seçim meydanlarında bir kısmı laiklik propagandasıyla yetinirken bir kısmı da modern küçük burjuvaziye ve eğitimli yarı-proleter katmanlara hitap eden bu partilerin bazıları DİSK kongresine gelmeye zahmet dahi etmemişlerdi! DİSK’in şanlı günlerinde, 1967’den 1980’e, sınıf mücadelesinin öncüsü bu konfederasyonla sosyalist hareketler arasında kurulmuş olan yakın ilişki hatırlandığında bu durum işçi sınıfı sosyalizminin Türkiye’de artık ne kadar nadir bir tür olduğunun çarpıcı bir tablosudur. Bu partilerden biri de kongreye temsilci göndermişti ama temsilci konuşma sırasını bekleyemeden çekip gitmeyi tercih ediyordu. Belki de CHP ile önemli bir seçim toplantısı vardı!
DİSK kongresinde şu ya da bu biçimde varlık gösteren sadece üç sosyalist parti vardı. Bizim partimiz Devrimci İşçi Partisi, işçi tabanından delegesinin konuşmasıyla, Genel Başkan Yardımcısı Levent Dölek’in delegelere hitabında söyledikleriyle DİSK’in içinde doğmakta olan yeni sınıf mücadelesi dinamiğinin bir parçası olduğunu ortaya koydu. Gelecek bu dinamiğin olacaktır.
31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere bir tarafta AKP’nin diğer tarafta CHP’nin başını çektiği burjuva kamplarının rant kavgası damgasını vuruyor. Düzen siyaseti, emekçi halkı yine kimliklerine göre saflaştırıyor ve bu kimlik çatışmasından kendi rant kavgası için oy devşirmeye çalışıyor. İşçi sınıfı ve emekçi halk bu rant kavgasında taraf olmamalıdır.
6 Şubat depremiyle kapitalist sistem başımıza yıkıldı! Bu düzenin temsilcilerine tek oy yok! Düzenlerini başlarına yıkmak için örgütlenmeye ve mücadeleye!
Bu seçim 6 Şubat depreminden sonraki ikinci seçimdir. Deprem dünün değil bugünün ve yarının gündemi olmaya devam etmektedir. Yerel seçimin de en önemli konularından biridir. Depremde rant kavgasına dayalı sistemin ölümcül yüzünü de gördük. Deprem sarstı, yıkan bu sistem oldu. En az 53 bin insanımız bu sistemin enkazının altında kalarak can verdi. Şehirlerin insan yaşamına değil ranta ve kâra öncelik verilerek inşa edilmesinin sonuçlarını en acı şekilde yaşadık. Sadece 6 Şubat’ın vurduğu 11 il değil tüm Türkiye deprem bölgesidir. İstibdad cephesiyle Amerikan muhalefetiyle birlikte bu sistem toptan alaşağı edilmeden ne yaralar sarılabilir ne yeni katliamlar engellenebilir.
31 Mart’taki rant kavgasına karşı tepkimizi gösterelim! 1 Nisan’dan sonra yükselecek sınıf kavgası için örgütlenme ve mücadele seferberliğine!
Kayyımlara karşı işçilerin birliği ve halkların kardeşliği için mücadele!
Kapitalistlerin, müteahhitlerin, para babalarının ve onların partilerinin rant kavgasına karşı protesto oyu!
Sınıf mücadelesi doğrultusundaki adımları destekleyeceğiz!
Devrimci İşçi Partisi sermayeden, emperyalizmden, devletten bağımsız sınıf siyasetine, örgütlenme ve mücadele seferberliğine çağırıyor!
Rant kavgasına hayır!
Sınıf işbirliğine karşı sınıf mücadelesi!
Sermayenin saldırısına karşı örgütlü hazırlık!
İş, aş, hürriyet için örgütlenme ve mücadele seferberliği!
Seçimin hemen ardından işçi ve emekçileri ciddi bir kemer sıkma dayatmasının beklediği, kıdem tazminatı başta olmak üzere kazanılmış haklara saldırıların gündeme geleceği kimsenin inkâr etmediği bir gerçek. Sermaye zaten istiyor, iktidar da inkâr etmek bir yana bunu Orta Vadeli Plan’a yazarak ilan etmiş durumda. Bu saldırıyı püskürtmenin yolu örgütlenmekten ve mücadeleden geçiyor. Ve dün olduğu gibi bugün yaşanan mücadelelerin neredeyse hepsi, bu mücadelenin sadece bir ekmek mücadelesi olmadığını, aynı zamanda örgütlenme hakkına sahip çıkma anlamında bir hürriyet mücadelesi de olduğunu gösteriyor.
Çünkü sendikaya üye olmak anayasal bir hak ve bir tuşa basmak kadar kolay olduğu halde iş onunla bitmiyor. Sendikanın çoğunluğu yakalaması lazım. Çoğunluğu elde edince bakanlığın yetki tespiti gerekiyor. Yetki geldiğinde bu kez de patronun yetki itirazı, işkolu değişikliği gibi oyunları ile gündeme geliyor. Yetkinin mahkeme tarafından tescil edildiği durumlarda bile patron ne mahkeme tanıyor ne memleketin yasasını, anayasasını. Hâl böyle olunca da ekmeğine sahip çıkmak, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek için örgütlenen işçilerin neredeyse hepsi, karşısında sadece anayasa tanımaz sermayeyi değil, sermayenin çıkarına dokunmamak için yasaların çiğnenmesine göz yuman hatta çanak tutan istibdadı karşısında buluyor. İşte bu yüzden iş, aş mücadelesi hürriyet mücadelesi ile birleşiyor, birleşmek zorunda kalıyor.
Sadece son dönemde bile çok sayıda örnek var. Ankara Ostim’de bulunan Patiswiss fabrikasında Öz Gıda-İş sendikasında işçilerin örgütlenmesini kırmak için patron bir işçiyi işten attı. Patiswiss işçilerinin direnişi devam ediyor. Silivri’de bulunan Ekol Ofset’te patron, işçilerin DİSK Basın-İş’te örgütlenmesini kırmak için, küçülme bahanesiyle sendika üyelerini işten çıkarıyor. İşçiler sendikalaşma hakkına sahip çıkmak ve atılan işçilerin geri alınması için eylemlerine devam ediyor. İzmir Çiğli’de bulunan Iffco Turkey isimli gıda fabrikasında ise Tekgıda-İş sendikası geçtiğimiz aylarda örgütlendi, Ağustos ayında yetkiyi aldı. Patron yetkiye itiraz etti ama sendikanın toplu sözleşme yetkisi Aralık ayında mahkeme tarafından tescil edildi. Buna rağmen toplu sözleşme hakkını gasp etmeye devam eden patron, örgütlülüğü kırmak amacıyla bir yandan süreci uzatmak için istinafa başvururken diğer yandan 6 işçiyi de işten çıkardı. Yine Tekgıda-İş sendikası bir süre önce Eker Süt ürünlerinde örgütlenmiş, yetkiyi almıştı. Patron sendikanın Eker’in depolarında da örgütlenmesi gerektiği gerekçesiyle yetkiye itiraz edince Tekgıda-İş depolarda da örgütlenmeye başladı. Sonuç yine aynı: Örgütlenmeyi engellemek için işten çıkarma saldırısı. Ve nihayet İstanbul Esenyurt’ta bulunan Perfetti van Melle’de de durum benzer. Tekgıda-İş sendikası çoğunluğu sağladı, yetkiyi aldı, patron yetkiye itiraz etti ve sendikanın atadığı temsilcilerden birini işten çıkardı. O da yetmedi baskıyı arttırmak için mola yerlerindeki oturma alanlarını, bankları söktü, giriş çıkışlara, yemekhanelere kameralar yerleştirdi, işçilerin her hareketini izlemeye başladı.
Son dönemdeki örnekler derken devam eden mücadelelerden örnekler verdik. Bir de yine yakın zamanda yaşanan ve ama şimdi devam etmeyen, kazandığı için bu muharebesi sona eren bir örnekle bitirelim. Dilovası’ndaki Esitaş Elektrik’te de benzer bir durum yaşandı. Birleşik Metal-İş sendikası örgütlendi, yetkiyi aldı ve yetkinin ulaşmasının ardından patronun işten atma saldırısı geldi. Bu saldırıya Esitaş işçileri şalteri indirerek cevap verince atılan işçiler geri alındı. Esitaş işçisi kazanmanın yolunun işgal, grev, direnişten geçtiğini bir kez daha göstermiş oldu. Şimdi sıra Perfetti’de, Eker’de, Iffco’da, Patiswiss’te, Ekol Ofset’te ve nicelerinde! Onların mücadelesi hepimizin mücadelesi! İş, aş, hürriyet için örgütlenen, işgal, grev, direniş diyerek mücadele eden işçilerle dayanışmaya!
31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere giderken burjuva partilerinin rant paylaşım kavgası sürece damgasını vuruyor. İşçi sınıfına ve emekçi halka bu kavgadan bir fayda yok. Ama bunu söyleyip duramayız. Bu kavganın arkasındaki sistemi görmeli ve taraflarını tanımalıyız. Devlet sistemi özünde yerel ve merkezî diye ikiye ayrılmıyor. Yereldeki belediyeler ve merkezdeki siyasi iktidar aynı devlet yapısının parçası, sadece yetki alanları farklı. Bu devlet yapısına hâkim olan sınıf da patronlar sınıfı, yani burjuvazi.
Türkiye’de yolsuzluklar merkezî ve yerel yönetimlerin tam bir iş birliği ve koordinasyonu içinde gerçekleşiyor. İmar planları ve her türlü ruhsatlandırma işlemi belediyelerle valiliklerin ortak denetimindedir. Belediyelerdeki imar izinlerinden, ruhsatlardan her türlü ihaleye kadar en tepede beşli çete diye bilinen oligarklardan başlayıp yerel müteahhitlere uzanan bir rant paylaşım sistemi kurulmuş durumda. Bu sistemin işlemesi için yerel yönetimle merkezî yönetimin tam bir koordinasyon içinde çalışması gerekiyor. Ama bu da yetmiyor, yasaların engel olduğu yerde kişiye özel yasa çıkarılması için meclisin de bu sisteme dahil edilmesi lazım. 22 yıllık iktidarında AKP’nin 8 defa imar affı çıkarmasının, ihale kanununu 198 defa değiştirmesinin arkasında işte yerelle merkezin bu iş birliği var. Yolsuzluk ve hırsızlığın hesabını tutan bir Sayıştay var, ama hesabını sorabilen bir yargı yok! Çünkü yargı da tümüyle istibdad rejimi tarafından zapturapt altına alınmış durumda. Milletin sırtından geçinen bu parazitler avantasını almadan ne metro için bir metre kazılıyor ne de sokağa bir kaldırım taşı konuyor. Erdoğan’ın Hatay’da yaptığı mitingde söylediği “merkezî yönetimle yerel yönetim dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez” sözleri işte bu rant paylaşım sistemini anlatıyor.
Önümüzdeki en önemli gerçek 31 Mart seçimlerinin hemen ardından, rant kavgasının ilk sonuçları açıklanır açıklanmaz Türkiye işçi sınıfına hızla ve artan bir ivmeyle dayatılacak olan kemer sıkma programıdır. Bu program Mayıs 2023 seçimlerinin ardından Mehmet Şimşek’in ekonominin başına getirilmesiyle hazırlanmış, Orta Vadeli Program adıyla duyurulmuştur. Sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesinden kıdem tazminatının gaspına kadar tüm saldırı paketi takvime bile bağlanmış durumdadır. En önemlisi de rant kavgasının muhalif kanadı bu saldırı programını rasyonel politikalara dönüş söylemiyle desteklemiştir ve destekleyecektir. Amerikan muhalefetini destekleyen TÜSİAD’ı da istibdad cephesinin arkasında duran MÜSİAD’ı da el birliği ile bu saldırıya hazırlanmaktadır. Emperyalist para babaları dolarları hazırlamış, istibdadın işçinin emekçinin ümüğünü sıkarak yaratacağı kaynağı kasasına indirmek için ülkeye girmeyi beklemektedir.
Devrimci İşçi Partisi’nin örgütlenme ve mücadele seferberliği çağrısı yerel seçimlere giderken de sürmektedir. Bizim seçim bürolarımız işçi direnişleridir, grevlerdir, fabrikalardaki, emekçi mahallelerindeki örgütlenme mücadeleleridir. Sermayenin saldırısına karşı direneceğimiz mevziler belediyeler değil sendikalardır, her türlü işçi ve emekçi halk örgütlenmesidir. Yöntemimiz işgal, grev, direniş ve nihayet genel grev olacaktır! O halde yerel seçimler büyük saldırıya karşı safları sıklaştırmanın vesilesi olmalıdır. Rant kavgasına oy yok! Düzen partilerine destek yok! Düzen siyasetinin çeperlerinde boş hayallerle oyalanmak yok! Rant kavgasına karşı sınıf kavgasını ve sınıf siyasetini yükseltmek üzere el birliği yapıp, safları sıklaştıralım!
Sınıf siyaseti dediğimiz zaman sadece işçilere gitmekten bahsetmiyoruz. Hele işçilerin dertlerinden, geçim sıkıntısından bahsetmekten hiç bahsetmiyoruz. Bu ekonomide işçinin, emekçinin, emeklinin geçim derdinden bahsetmeyeni döverler. Öyle ki AKP bile suçu fahiş zam yapan marketlere atıp bir muhalefet partisiymişçesine geçim sıkıntısından dem vuruyor. Yani mesele sadece işçiye gitmek değil, işçiyle birlikte sermayenin karşısına çıkmak. Fabrikalarda ve işyerlerindeki ekonomik mücadeleden başlayıp siyasetin tüm alanlarına kadar işçi sınıfının çıkarlarını sermayeye, emperyalizme ve devlete karşı savunmak!
Tabii işçilere gitmek de şart. Ama gerçekten sınıf siyasetinin anlamını kavrayan için “gitmek” yetmez. Sınıfın içinde mevzilenmek, siyasetin ana üssünü buraya kurmak ve sınıfın mevzilerinden tüm topluma seslenerek siyaset üretmek gerekir. 31 bin TL kira ortalaması olan, gelir ortalamasında ise İstanbul’un en zengin ikinci ilçesi olan Kadıköy’de “komünist” başkan çıkarırsanız bunun sınıf siyasetiyle uzaktan yakından ilgisi olmaz. Bu ilçede yaşamaya muktedir, okumuş etmiş modern küçük burjuvazinin hatta düpedüz burjuvaların “komünist” kimliğe sempatiyle bakmasını “komünizmin” bir potansiyeli olarak görmek, sağlıklı kırmızı yanakları ve parlak montlarıyla komünist başkanın dağıttığı bildirileri alan, onunla film artistiymiş gibi fotoğraf çektiren insanları, halkın ilgisi olarak değerlendirmek komik. Trajikomik olan ise bir de başka sosyalistlerin Maçoğlu’nu eleştirip onunla yarışa girmesi. Kılıçdaroğlu için tüm sola matematik (daha doğrusu aritmetik) anlatan TİP’e şimdi başkaları matematik anlatıyor. İnsan düşünmeden edemiyor. Şu siyasetin matematiği keşke her yerde elverse, Kadıköy’de olduğu gibi her yerde CHP’nin oyları AKP’yi üçe katlasa da sosyalistler aynı öz güvenle ve “bağımsız” siyasetleriyle halkın karşısına çıksalar... Ama işte memleketin demografik yapısı bizim Menşevik küçük burjuva sosyalistlerine her zaman Kadıköy’deki kadar cömert davranmıyor.
İşçi sınıfımızı cahil zanneden cahillerden olmayın. Sol fraksiyonların ayırdına varmıyor olabilirler ama hayatın matematiğini iyi bilirler. O matematikle bordrolar okunur, o matematikle ay sonu getirilir. O matematikle çocuklar büyür. Ayrıca işçi sınıfı çok iyi koku alır. İşçinin soldan uzak olması sadece muhafazakârlıktan değildir. İşçi sınıfı CHP’nin yanında durdukça solun üstüne sinen burjuva kokusunu bin kilometreden alır. Tersi de doğrudur. Biz sınıfa gitmeyi seçtik, sınıf içinde mevzilendik, fikirlerimizi yumuşatmadık, orak çekiçli bayrağımızı saklamadık, dediğimizle yaptığımız bir olsun diye uğraştık, sol kimliğe mesafeli olanların sınıf siyasetini nasıl benimsediğini, bağrına bastığını gördük. Bu yoldan yürümeye, örgütlenmeye ve mücadele etmeye devam edeceğiz. Sermayeden, emperyalizmden, devletten bağımsızlaşan düzen siyasetinden kopan sosyalistlerle sınıf siyasetinin yolunda buluşacağımızı umarız.
Şubat ayı başında Meclis Genel Kurulu’na gelen, sağlık alanına dair farklı kanunlarda önemli değişiklikler öngören yasa teklifi jet hızıyla 1 Mart’ta yasalaştı. Birçok farklı yasanın çok sayıda maddesinde değişiklikler getirdiği için kanun “torba yasa” diye anılmıştı. Her ne kadar farklı yasa ve maddelerde değişiklikler getirse de yapılan değişikliklerin amacı ortak: Sağlık alanının piyasalaşmasının önündeki engelleri kaldırmak, sağlık emekçilerinin örgütlenmesinin ve mücadelesinin önünü tıkamak.
AKP, 20 yılı aşkın iktidarı boyunca işçilere ve emekçi halka düşman, piyasaya dost pek çok icraat gerçekleştirdi. Elbette sağlık alanı da bundan çokça nasibini aldı. Sağlık piyasasının kârını arttırmanın yolu, sisteme daha fazla hastayı (piyasaya göre müşteriyi) çekmekten geçiyordu. Bu amaçla AKP iktidarı, halkın sağlığını hiçe sayarak koruyucu sağlık hizmetlerini arka plana itip, esas olarak vatandaşların polikliniklere başvurusunu teşvik ettiği bir sağlık ortamı yarattı. 20 yıl öncesine göre yaklaşık 3,5 kat daha fazla polikliniğe başvurulan bir sağlık sistemimiz var. Şu an polikliniklere başvuru talebi o kadar fazla arttı ki gelinen aşamada özellikle nüfus yoğunluğunun fazla olduğu büyükşehirlerde randevu bulunamaz hâle geldi.
Sağlık merkezlerine başvurudaki bu ciddi artışın sağlık emekçileri için anlamı muazzam bir iş yükü artışı oldu. Bu durumun sağlık emekçilerinde oluşturduğu memnuniyetsizliği gidermenin bir aracı olarak AKP iktidarı, performansa dayalı ücretlendirme sistemini hayata geçirdi. Geldiğimiz aşamada özellikle doktorların ücretinin önemli bir kısmı performansa dayalı durumda.
AKP iktidarı, yıldan yıla halkın daha fazla kendi cebinden harcama yaptığı bir sağlık sistemi yarattı. Sağlık emekçilerinin ise çalışma şartları kötüleşti, özlük hakları geriledi. İktidar, sağlık emekçileri mücadeleyi yükselttiğinde tavizler verdi, mücadele geriye düştüğünde ise sağlık emekçilerinin kazanılmış haklarına saldırdı. AKP iktidarı sağlık alanını piyasalaştırırken, sağlık emekçilerini atomize edip, yeri geldiğinde ikna, yeri geldiğinde zor yoluyla sistemi sürdürmeye çalıştı.
Bu yasalaşan torba yasa ile tarih tekerrür ediyor. İktidar, 31 Mart sonrasına hazırlık yapıyor. Sağlık piyasasına zeval gelmemesi için emekçilerin haklarına saldıran ve onların mücadelesini kırmaya dönük hamleleri hayata geçiriyor. Yasa; disiplin cezası alacak olan sağlık emekçilerinin ikinci bir ceza olarak teşvik (performans) ödemesinin kesilmesi, hastane kurullarının kurulup sağlık emekçilerinin “piyasa verimlilik kriterleri” üzerinden denetimini yapıp verimsiz olanları cezalandırılması, geçici görevlendirme süresinin 1 aydan 2 aya uzatılması gibi maddeler içeriyor. Sağlık piyasasının önünü açan ilaçların piyasaya çıkmadan önce değil de çıktıktan sonra denetlenmesi gibi pek çok madde de yasada mevcut.
Sağlık emekçileri, AKP iktidarı döneminde örgütlü oldukları emek-meslek örgütleri aracılığıyla kitlesel yürüyüşler, basın açıklamaları ve üretimden gelen güçlerini de gösterdikleri çok sayıda eylem ve gösteri gerçekleştirdi. Ne zaman mücadeleyi yükseltti, sonunda hep kazanım elde etti. Öyleyse gün AKP iktidarının çıkardığı sağlıkta piyasalaşma torba yasasının ve 31 Mart sonrası çıkacak olan daha kapsamlı torba yasaların ağzını büzüp tarihin çöp sepetine atmak için örgütlenmeyi arttırmanın ve mücadeleyi yükseltmenin günüdür.
2024 yılı başında KESK ve bağlı sendikaları kongrelerini tamamladılar ve yeni yönetimler belirlendi. Bu kongrelerde tartışmaların odağında olması gereken konunun grevli toplu sözleşme hakkı olması beklenirdi. Grevsiz toplu sözleşme olmaz. Olsa olsa tiyatro olur. Her iki yılda bir Ağustos ayında bu tiyatro oynanmakta, hükümet en fazla üyesi olan yandaş sendikayla danışıklı dövüş içinde kamu emekçilerinin kaderini belirlemektedir. Hangi sendika olursa olsun, kamu emekçisinin hizmet üretiminden gelen gücünü ortaya koyamadıkça üyelerinin ekonomik ve demokratik haklarını koruyamaz ve geliştiremez durumdadır. Bu sebeple de kamu emekçileri işçi sendikalarında olduğu gibi toplu sözleşmeden faydalanmak amacıyla değil, siyasal görüş ya da kimlik mülahazalarıyla sendikalara yaklaşmaktadır. Memur-Sen bu noktada hükümetin gayri resmi sendikası olarak ayrılmaktadır. Bu sendika idareyle iç içe geçmiş, kamu emekçilerinden kimisini mobbingle yıldırarak kimisini de kayırarak 1 milyon üyeye ulaşmıştır. Diğer sendikalar ise kimliklere göre bölünmüş durumdadır.
Ne var ki Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya dünya turu atılan, LGBT’lerden ekolojiye kadar sayısız konu tartışılan, örgütlenme çalıştaylarından tüzük kurultaylarına bir sürü toplantı kararı alınan bu kongrelerde tek tartışılmayan konu grevli toplu sözleşme hakkı oldu. Grev yapılmaması, yapılan tek grev olan sağlıkçıların 8 Şubat 2022 grevinin de gerçek bir grev gibi örgütlenememesi üzerinde hemen hiç durulmadı. Gelecekte kamu emekçisinin hizmet üretiminden gelen gücünü kullanabilmek, toplu sözleşme tiyatrosunu aşmak için neler yapılması gerektiği hiç tartışılmadı. Sadece mevcut yönetim yapısı değil muhalefette olan sendikal gruplar da bu meseleleri hiç gündeme getirmedi.
Elbette sendikanın gerileyişi ve üye kayıpları da gündeme geldi. Ama bu konu da genelde sınıfsal bir perspektifle değil kimlikçiliğin iki ucunda tartışıldı. Bir taraf Kürt hareketinin post-modernizmden etkilenmiş özgün analiz ve politikalarını sendikal krizin aşılmasına bir reçete gibi sunarken, Kürt illerindeki üye sayısındaki artışı örnek gösterirken diğer uçta sanki Kürtler görünmez hale gelse kamu emekçileri içindeki şovenist önyargılar kendiliğinden aşılacak, herkes yine KESK’e koşacak gibi bir hava esiyor. Oysa sınıf mücadelesine odaklanan bir perspektif tartışmanın merkezine grevli toplu sözleşme hakkını koyardı. Kamu emekçisinin en genel ekonomik ve demokratik taleplerini fiili meşru mücadele ve grevle alacak bir mücadele hattına odaklanırdı. Mesele kimlik değil sınıf çıkarı olursa Kürtlerin varlığı zaaf değil güç olur. Şovenizmin etkisi altındaki bir kamu emekçisi de grev günü geldiğinde memleket ayrımı olmadan herkesin greve katılmasını ister. En mücadeleci olanların kıymeti grev zamanlarında daha çok bilinir. KESK’e sınıf sendikacılığı hâkim olursa Türk ve Kürt emekçilerini birleştiren yapısının engel değil vazgeçilmemesi gereken bir kazanım olduğu daha net görülecektir.
Kongreler umut vermedi. Tek kazanım belki de sendikal grupların yönetimlerde daha güçlü bir temsiliyetle yer alacak olmasıydı. Her durumda önümüzdeki mücadelelere odaklanmak zorundayız. Memur-Sen’le danışıklı dövüşle belirlenen sözleşme, önümüzdeki altı aylık zam dönemlerinde kamu emekçisini enflasyona ezdirecek şekilde belirlenmiş durumda. Kamu işçilerinin Türk-İş’in hükümetle işbirliği yapması sonucunda belirlenen çerçeve sözleşmesinde de aynı yöntem uygulandı ve bu yüzden işçilerin isyan edişine hep beraber tanık olduk. Bu isyanın bir benzerini, bu yılın ilk yarısından itibaren, yıl sonuna doğru daha da yakıcı bir biçimde kamu emekçileri arasında da görebiliriz. Ne yapacağız? Basın açıklaması mı yapacağız? Randevu alıp bakanlıklara dosya mı sunacağız? Meclisin sözde muhalif düzen partilerini gezip lobi mi yapacağız? Emekçinin gücü dosyalardan, raporlardan, lobicilikten değil üretimden gelir. Ya grev yapacağız ya tiyatro oynayacağız! Şimdiden seçimimizi yapalım. Hazırlanmaya ve örgütlenmeye başlayalım.
From the publisher's feed