
Sign up to save your podcasts
Or


TBMM 2024 yılı başında yaptığı iki oylama ile emperyalizmin ve istibdadın hâkimiyeti altında zincire vurulmuş olduğunu bir kez daha ilân etti. Hemen her gün 15 Temmuz edebiyatı yapanlar ABD isteyince edebiyatı bir günlüğüne kestiler. 15 Temmuz’un adını dahi anmadan AKP’si MHP’si CHP’si ile İsveç’in NATO’ya alınmasına evet dediler. NATO’cu subayların İncirlik’ten kalkan tankerlerden yakıt alarak bombaladıkları mecliste, NATO’ya ve ABD emperyalizmine bir kez daha biat ettiler! Aynı TBMM, Hatay Milletvekili Can Atalay’ın dokunulmazlığının düşürülmesiyle, sadece Anayasa’nın çiğnenmesine göz yummuş olmadı; aynı zamanda duvarında kocaman “hakimiyet milletindir” yazan genel kurul salonunda millet hakimiyetinin temellerine de kendi elleriyle dinamit koydu.
Oysa çok kısa bir süre önce hepsi, iktidarı da muhalefeti de emekçi halka seçimleri, ölüm kalım meselesi diye anlatmıştı. Köprüden önce son çıkış diyerek halkı kandıranlar köprüyü geçer geçmez ilk virajda direksiyonu Beştepe’ye kırdılar. CHP ve sabık Millet İttifakı partileri ekonomide rasyonel politikalara dönüyoruz diye Mehmet Şimşek’in amigoluğuna soyundu. Meral Akşener, Devlet Bahçeli’nin yerine göz dikip faşistlik yarışına başladı. Gelecek ve Deva, Erdoğan’ın yeni Anayasa girişimine dâhil olmak için kuyruğa girdi. Çözüm diye sundukları, ölüm kalım meselesi diye anlattıkları, şaibelerin karşısında sahip de çıkmadıkları hesap da sormadıkları o sandıklardan çıkan meclisin hâli ortada.
Şimdi aynı partiler gelip işçiden emekçiden belediye seçimleri için oy istiyorlar. Emekçi halka kendi rant kavgalarında taraf olmaları için yeni yalanlar söylüyorlar. Bugün nasıl genel seçimlerden sonra NATO’ya biat etmekte, Mehmet Şimşek’in kemer sıkma programında, Can Atalay’ın meclisten atılmasına göz yummakta anlaştılarsa yarın da yerel seçimlerden sonra belediye meclislerinde rant ve talan kararlarını birlikte çıkartacaklar.
İşçi sınıfı ve emekçi halkımız için başka bir yol var. Devrimci İşçi Partisi’nin ısrarla ve inatla çağırdığı yol! Bu yol örgütlenme ve mücadele etme yoludur. Sadece biz bu yolu işaret etmiyoruz. İşçi mücadeleleri de bu yolu aydınlatıyor. Her grev her direniş bir okuldur ve öğretiyor. Örgütlü olan masaya yumruğunu vurabiliyor. İşçi birlik olursa bileğini patron da istibdad da bükemez. İşçi örgütlü mücadeleyle ücret zammını, sosyal haklarını, ikramiyesini söke söke alıyor. Kavel’lerden Bekaert’lere grev yasakları grevle yırtılıp atılıyor. Örgütsüz olan işsizliğe ya da asgari ücretle açlığa mahkûm… Örgütsüz olanın canı pamuk ipliğinin ucunda… Örgütsüz olanın işi patronun iki dudağı arasında… Örgütsüz olan için kapı hep orada! İşsizlik ve sefalet var o kapının ardında. Örgütlü olan için ise o kapıdan işgale, greve, direnişe de çıkılır. Haklar verilmez söke söke alınır.
Zincirli meclisten ve düzen siyasetinden medet ummayı bırakmalı ve kendi zincirlerimizi kırmak için örgütlenmeliyiz. İşçi ve emekçiler için atadan, dededen kalma tuttuğu partinin daha çok oy almasının iş, aş, hürriyet getirdiği olmamıştır. Ama daha örgütlü olmak, daha fazla mücadele etmek öyle değil. İşçinin aldığı her hak örgütlü mücadeleyle alınmıştır, öyle de korunacaktır. Sermayenin elinden her kuruş örgütlü mücadeleyle alınmıştır yine öyle alınacaktır. En önemlisi de memlekete hürriyet işçi sınıfı ve emekçi halkın örgütlü mücadelesiyle gelecektir.
İşçi, emekçi arkadaş! Devrimci İşçi Partisi seni iş, aş, hürriyet için bu yolda örgütlenme ve mücadele seferberliğine çağırıyor!
31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere her zaman olduğu gibi düzen partilerinin rant ve ihale kavgası hâkim olacak. Düzen partilerinde sadece belediye başkan adaylıklarında değil özellikle belediye meclis üyeliklerinde de müteahhitler, para babaları ve onları temsil eden avukatları sıraya girmiş durumda.
Rant kavgasının şampiyonları: Ekrem İmamoğlu, Murat Kurum ve diğerleri
Rant kavgasının en ön safında İstanbul Büyükşehir Belediyesi için yarışan Ekrem İmamoğlu ve Murat Kurum bulunuyor. Her ikisi de partilerinin en ünlü müteahhitleri. Başarıları ülkeyi beton yığınına dönüştürmekten, bunu yaparken de kendisi gibi müteahhitlerin ve para babalarının servetine servet katmaktan ibaret.
Bu rant kavgası üç aşağı beş yukarı tüm illerde aynen devam ediyor. Tabii ki bu rant kavgası açıktan değil kimlikler ve kimlikçilik üzerinden devam ediyor. Düzen partileri halka faşistler arasından faşist beğendirme yarışında. Aynı zamanda her şehirde Kürtlerin oyuna da talipler. Ama Kürtleri eşit gören, Kürdün hakkını gerçekten savunan yok.
Kürt hareketinin kent uzlaşısı da üçüncü yolu da düzen siyasetine çıkıyor
Dem Parti olarak seçimlere girecek Kürt hareketi ise düzen siyaseti ve düzen partileriyle uzlaşmanın farklı yol ve yöntemleri arasında gidip geliyor. Bu yolda CHP’yle yürümenin adı “kent uzlaşısı”, AKP’yle yeni bir açılımın yolunu aramanın adı ise “üçüncü yol” olarak karşımıza çıkıyor.
Sosyalistler yüzünü işçi sınıfına dönmeli ve düzen siyasetinin dışına çıkmalı
Bu manzara içinde sosyalistlerden bu düzenin ve düzen siyasetinin dışına çıkması beklenirdi. Devrimci İşçi Partisi bu doğrultuda “işçi kentlere işçi başkanlar” perspektifiyle ortak hareket etme çağrısını uzun süredir savunmaktaydı. Ne var ki bu çağrımız hiçbir şekilde karşılık bulmuş değil. Sosyalist hareketin bir bütün olarak siyasetinin merkezine işçi sınıfını almamış olduğu gerçeği ortadadır.
Sosyalistler genelde de yerelde de Menşevikleşmeye devam ediyor
Türkiye İşçi Partisi pek çok ilde aday çıkarıyor. Ama bu adaylıkların en önemli kriteri CHP’nin ayağına basmamak. Sosyalist hareket ana gövdesiyle işçi sınıfından kopuk olmaya devam ediyor. “Komünist başkan” lakaplı Dersim Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu’nun Kadıköy adaylığı sanki sosyalistlerle işçi sınıfının arasında iyice incelmiş bağı da toptan kopartmak için kasıtlı bir çaba ya da güldürmeyen kötü bir şaka gibi. TKP bu adaylığa sahip çıkarken yaptığı propagandada sosyalistlerin bağımsız tutumunu ısrarla vurgulayarak son seçimlerde Kılıçdaroğlu’na verdikleri desteği unutturmaya çalışıyor. Bu adaylık da öyle CHP’den ayrı durmayı, komünistlerin bağımsız siyasetini falan ifade etmiyor. 2019’da CHP’nin yüzde 66, AKP’nin yüzde 19 aldığı, oylar üçe bölünse bile CHP’nin kazanacağı Kadıköy’de CHP’li burjuvaların canını sıkmayacak, düzen siyasetine renk katacak bir “komünist” adaylık söz konusu.
Sosyalizmin sınıftan kopartılmasına ve bir kimliğe dönüştürülmesine hayır!
Türkiye sosyalist hareketi, sosyalizmin sınıfsal çıkarlarla buluşması gereken yerlerde yokları oynuyor. Sosyalistlerin kimlik temelinde karşılık bulduğu yerlerde ise (Dersim, Hatay, Kadıköy gibi) kıyasıya bir rekabet almış başını gidiyor.
Akıntıya karşı kürek çekmeye, sınıfta ve sınıf siyasetinde ısrar etmeye devam!
Yerel seçimlere rant kavgasının damga vurduğu, düzen siyasetinin Kürt hareketini ve sosyalist solu kendi içinde daha fazla erittiği bir süreçte, bu gidişata direnmek, ısrarla ve inatla işçi sınıfının bağrında, işçi sınıfı siyasetini inşa etmek için mücadele etmek gerekmektedir. Öte yandan sosyalizmin düzen siyaseti tarafından soğurulmasına, sosyalizmin işçi sınıfından büsbütün kopartılarak, modern küçük burjuvaziye dayanan bir kimlik hareketine dönüştürülmesine karşı direnmek vazgeçilmez bir görevdir. Devrimci İşçi Partisi’nin tüm siyasetine olduğu gibi yerel seçimlere yönelik alacağı tutumlara ve atacağı adımlara da bu perspektif yön verecektir.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) 9-11 Şubat tarihleri arasında düzenlenecek 17. Kongresi ilginç bir döneme rastlıyor. En önemlisi şu: Bir sendikal kuruluş açısından belirleyici bir kavşağa yaklaşıyoruz: Bu kavşak bazılarının sandığı gibi, 31 Mart yerel seçimleri değil. Bu kavşak, o seçimlerin hemen ardından, Recep Tayyip Erdoğan’ın başkomutanlığı altında, Mehmet Şimşek’in kurmaylığında, iktidarın, muhalefeti de yanına alarak işçi sınıfına ve geniş emekçi kitlelere karşı başlatacağı büyük taarruz. Bir İMF’siz İMF dönemine giriyoruz.
İşçi sınıfı cephesinde ise ilginç kıpırtılar var. İlk dikkati çeken, MESS sözleşmesi bağlamında metal sektöründe görülen direnç. MESS’in yüzde 35’ten açtığı pazarlığı “şerefini kurtarmak” için yüzde 100’ün üstüne çıkmadan ama yüzde 98 gibi çok yüksek bir düzeyde bitirmek zorunda kalmasının nedeni işçi sınıfı cephesinde görülen değişiklik. Bir kere sadece Birleşik Metal hiç geciktirmeksizin grevi ve grev tarihini ilan etmedi. Türk Metal de onunla yarışa çıkmak, hatta medya yalanları aracılığıyla sanki grevi ondan önce ilan etmiş olma payesini kazanmak istedi. Birleşik Metal ise, çiçeği burnunda yeni yönetimi altında grev yasağını tanımayacağını, greve fiili olarak devam edeceğini açık seçik beyan etti. Bu, DİSK’in 17. Kongresine de bir deklarasyondur.
Gelişme DİSK’in tarihi boyunca belirleyici olmuş olan metal sektörüyle sınırlı değil. Kamu işçilerinin toplu sözleşme pazarlığında Türk-İş tabanında ciddi bir kaynaşmanın yaşandığı açık seçik görüldü. Özellikle Harb-İş ve Demiryol-İş tabanı Türk-İş Başkanı Ergün Atalay teslim bayrağını çekmeden önce sadece İstanbul, Ankara, Eskişehir gibi kentlerde değil, daha dikkat çekici biçimde Kayseri, Sivas, Sakarya gibi tutucu bir ideolojik atmosferin hâkim olduğu kentlerde de eylemler düzenledi. En son Türasaş işyerindeki kulak sağır edici çatal-kaşık senfonisi işçi sınıfının ağır ağır kıpırdanmakta olduğunu gösteriyor.
Son aylarda Anadolu’nun alışılmamış kentlerinde sendikalaşma konusundaki engellemelere karşı işçi sınıfı mücadelelerinin patlak vermesi de dikkat çekicidir. Gaziantep ve Şanlıurfa’da tekstilde yaşanan mücadeleleri, Rize’de enerji işkolunda bir mücadelenin izlemiş olması özellikle dikkat çekicidir.
Bunlara Ocak-Şubat 2022’de tümüyle örgütsüz işçi sınıfı kesimlerinde yaşanan ücret mücadelelerini de eklemek gerekir.
Demek ki, DİSK 17. Kongresine, burjuvazinin başlatacağı büyük taarruza karşı işçi sınıfı içinde harekete geçirilebilecek bazı dinamiklerin gözle görülebildiği bir ortamda gidiyor. Sınıf mücadeleleri tarihimize görkemli mücadele ve zafer sayfaları yazdırmış bu örgüte düşen, geçmişin ataletinden, sınıf işbirliğinden, Avrupa Birliği’nin (AB) beslemesi Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun “sosyal diyalog” çizgisinden koparak bu eğilimlere yaslanan bir sınıf mücadeleci doğrultuyu benimsemektir.
Metal sektöründeki mücadeleler DİSK’e yol gösterecek kutup yıldızıdır. Türkiye’nin genel tablosunda, İstanbul’da ve Ankara’da DİSK’le diyaloga açık bir TÜSİAD, iş Bursa’ya, Gebze’ye, Eskişehir’e gelince DİSK’in karşısına azılı bir düşman olarak çıkıyor. DİSK seçmelidir: TÜSİAD ve onun siyasi temsilcisi CHP müttefik midir yoksa hasım mı?
17. Kongre bu soruya henüz cevap veremez. Bunun önkoşulları henüz hazır değildir. Ama DİSK içinde TÜSİAD karşıtı kararlı bir mücadeleci dinamik olduğu bu kongrede tescil edilebilir. İşçi sınıfının bütün dostları ve örgütleri, bu mücadeleci dinamiğin bu kongrede, gelecekte DİSK önderliğine talip olacak güce kavuşabilecek bir tarz ve üslupla sesini yükseltip yükseltmeyeceğini izleyecektir.
Kongre sonrasında sınav ise, burjuvazinin iktidarı ve muhalefeti ile, MÜSİAD’ı ve TÜSİAD’ı ile yerel seçimler sonrasında başlatacağı taarruza karşı DİSK’in takınacağı tavırda yaşanacaktır.
2024 yılında bizi bekleyen tek seçim 31 Mart yerel seçimleri değil. Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) ve tabip odalarının da seçimleri bu yıl içinde olacak. Nisan-Haziran döneminde yapılacak olan bu seçimlere iktidar müdahil olacağı mesajını Sağlık Bakanı aracılığıyla verdi. Hekim sendikaları mesajı aldı ve harekete geçti. TTB’yi ve tabip odalarını, iktidarın arka bahçesi olmasına karşı başta hekimler olmak üzere tüm sağlık emekçilerinin sahiplenmesi çok önemli.
TTB, sağlığın; eşit, ücretsiz, nitelikli, ulaşılabilir, anadilinde, kamu eliyle verilmesi gerektiğini, ayrıca sağlık emekçilerinin güvenceli, sendikalı, grevli toplu sözleşme hakkının olduğu şartlarda çalışmasını savunuyor.
Biz, tabip odalarında örgütlenmeyi, sendikalaşmaya alternatif olarak görmüyoruz. Tamamlayıcı bir unsur olarak görüyoruz. Gelecekte hekimler, kamuda olsun özelde olsun, mücadele güçleri arttıkça üretimden gelen güçlerini kullanmak için mutlaka sendikal haklara ihtiyaç duyacaklardır. O nedenle hekimler mutlaka sendikalarda da örgütlenmelidir. Hekimleri üretimden gelen gücünü kullanma olanaklarından yoksun bırakma isteğini dile getirmektedir.
Aralık ayı sonunda, Hekimsen Başkanı Adil Kurban ise sosyal medya hesabından, tüm üyelerini TTB’ye üye olmaya çağırarak, üyelik için gereken tüm desteğin verileceğini, kayıt ücreti dışında bir ücret ödememelerini söyledi. Ocak ayı başında ise Hekimsen, “TTB ve Tabip Odalarının Kurtuluş Savaşını Başlatıyoruz” başlıklı bir bildiri yayınladı. Peki, Bakan sendika düşmanlığı yaparken, bir sendika olan Hekimsen’in Bakan’a göz kırpan bu çıkışlarını neye yormalı?
Hekim sendikalarının en önemli işlevi, hekimleri diğer sağlık çalışanları ile birlikte mücadele etmekten alıkoymak, kendi dar bencil çıkarları etrafında örgütlemektir. Mücadele ederek kazanma perspektifini, pazarlıkla elde etmeye indirgemektedir. Bu da hekimlerin uzun vadede alabilecekleri kazanımların azalmasına neden olmaktadır. Hekimsen başkanı da bakana “Biz tam da böyle bir sendikayız, iktidar ne derse onu yapacağız” demekte, bakanın uygun göreceği ulufeye talip olduğunu belirtmektedir. Ayrıca sendika içinde seçimleri yaptırmaması ve sendika kasasını tabip odası üyeliğine hasredeceğini açıktan söylemesi iktidarın desteğini aldığını göstermektedir.
Diğer hekim sendikalarından Tabip-Sen’in Hekimsen ile benzer düşündüğü görülmekte. Ayrıca söze gerek yok. Hekim Birliği Sendikası ise düşmanca bir tutum takınmış değil ancak İstanbul başta olmak üzere oda seçimlerine ayrı bir liste hazırlığında oldukları anlaşılıyor.
Biz buradan hekim sendikalarına üye olan olmayan asistan hekimlere, iş yeri hekimlerine, özel hekimlere, statüsü her ne olursa olsun tüm hekimlere çağrı yapıyoruz: TTB ve onun çizgisindeki tabip odaları hekimler başta olmak üzere sağlık emekçilerinin özlük haklarının korunmasının ve çalışma şartlarının iyileştirilmesinin teminatıdır. Bu örgütler sağlık hakkının savunulabilmesinin bir parçası ve gereği olan hürriyet mücadelesinin de yılmaz savunucusudur. Memleket yanarken hekimlerin özlük hakları da, çalışma şartları da iyiye gidemez. Mücadele etmeksizin, ulufe dilenerek de ne hakkımızı alabiliriz ne toplum sağlığını koruyabilir ne de memlekete hürriyeti getirecek yolda ilerleyebiliriz. TTB ve tabip odaları, bugün mükemmel işleyen örgütler olmayabilir, daha fazla hekim omuz verdikçe büyüyecek ve daha iyiye gidecektir. Ama önce sahip çıkma zamanı. İktidarın arka bahçesi olmaya hayır demenin zamanı.
Kahramanmaraş, Hatay, Gaziantep ve Adıyaman başta olmak üzere 11 ilde yıkıcı etki yapan 6 Şubat depreminin üzerinden bir yıl geçti. Resmî açıklamalara göre yıkılan bina sayısı 37 bin, hayatını kaybedenlerin sayısı 50 bin 783, depremde yaralananların sayısı 107.204 olarak belirtilmiştir. Bu depremde ailesini ve yakınlarını kaybedenler, evleri, ekmek kapıları yıkılanlar için hayatın normale dönmesi mümkün değil. Ancak bu bir yıl içinde depremin yaralarının sarılması için yapılması gerekenlerin ve yapılabileceklerin de halen uzağındayız.
Kapitalistlerin ve istibdadın yargısı katillerden hesap sormuyor
Katliama dönüşen depremde sorumluluğu olan müteahhit ve yapı sorumluları arasında 323 kişi tutuklandı. Ancak bir yıl dolmadan pek çok tahliye kararı da geldi. Yargılamalar “olası kast” suçlaması ile gerçekleştirilmiyor. Sorumluların “olası kast” ile cinayetten yargılanmaları, bu kişilerin emsal niteliğinde cezalandırılmalarını sağlayabilmek açısından önemli bir talep. Adıyaman’da Kıbrıslı genç sporcuların ölümü dolayısıyla ailelerin adalet arayışının kamuoyuna yansıdığı İsias Otel davası bu açıdan önemli bir mücadele alanı. Ayrıca deprem ile ilgili görülen yargılamalarda alışılageldiği üzere, izin ve denetimlerden sorumlu yöneticiler hakkında ve enkaz kaldırma ve arama kurtarma konusunda ihmali olanlar yargılanmıyor. Nurdağı Belediye Başkanı Ökkeş Kavak dışında tutuklanan bulunmuyor.
Kalıcı konutlar inşa edilmedi, çadır ve konteyner kentleri sel götürdü
Hükümet daha insanlarımız enkazın altındayken yeni konutların inşasına dair projeleri açıklamaya başlamıştı. Bir yıl içinde büyük bir kısmının teslim edileceği söylendi. Ancak bir yıl boyunca sürekli teslim tarihi açıklayan iktidar bir türlü konutları bitirip teslim etmedi. Yeni konutlar bir yana, konteyner ve çadır kentlerde en temel yaşam koşulları dahi sağlanamadı. Yaz ayları geçtikten sonbahar ve kış ayları başladıktan sonra sıklıkla görülen su baskınları başlı başına bir afete dönüştü. Enkaz kaldırma çalışmaları tüm uyarılara rağmen usulüne uygun yapılmadığı için depremzede halk uzun süre kanserojen asbest maddesine maruz bırakıldı.
Kapitalistler yıktı, katletti, kâr etmekten vazgeçmedi!
6 Şubat’ta deprem sarstı ama depremden etkilenen milyonlarca insanımız kapitalist sistemin enkazı altında kaldı. Kapitalist sistemin rant ve kâr mantığı ile inşa ettiği şehirler, emekçi halkın başına yıkıldı. Devletin açtığı bağış kampanyasını reklam fırsatı olarak gören kapitalistler 146 milyar lira bağış yapacağını vadedip sadece 85 milyar lira ödedi. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya bu paranın da 56,5 milyarının depremzedeler için harcandığını açıkladı. Geri kalan paranın akıbeti meçhul. Deprem sabahı borsada kağıtları tavan yapan inşaat ve çimento şirketleri bir yıl boyunca kârlarını katlamaya devam etti. Örneğin daha yıl bitmeden Nuh Çimento kârlarını 2 katına çıkardığını, Oyak Çimento da net kârını 2,5 kat arttırdığını borsaya bildiriyordu. Depremden yerli ve yabancı para babaları da kâr etti. Devlet bütçesinden 2023 yılında 762 milyar lira deprem için harcandı. 2024 bütçesinden de 1 trilyon lira ayrıldı. Devletin kaynaklarının depreme öncelik verilerek harcanmasına kimsenin itirazı olamaz. Ama devletin önceliği deprem ve depremzede olmadı. 2024’te bütçenin önceliği 1,2 trilyon lira ile yine faiz oldu!
Deprem sarstı sistem yıktı! Sistemi yıkmadan ayağa kalkamayız!
Depremin bir yılı bize felaketin depremden çok, insan hayatını değil rant ve kârı öne çıkaran kapitalist sistemden geldiğini gösterdi. Bu deprem ne ilkti ne de son olacak. Bu depremin yaralarını sarmak ve ayağa kalkmak için, gelecek depremlerin katliama dönüşmesine engel olmak için bu sisteme karşı mücadele etmeliyiz. Sorumlulardan hesap sorulmasını istibdadın yargısına bırakmadan halk olarak takip ve talep etmeliyiz. Kentleri, sermayeye kâr ve rant sağlayacak şekilde değil, emekçi halka sağlıklı ve güvenli bir yaşam sağlayacak şekilde inşa edecek bir işçi emekçi iktidarı için mücadele etmeliyiz.
Türkiye’de siyasetin seçimlerden ibaret olmadığı açıktır. Sosyalistler genel seçimle yerel seçimler arasındaki 10 aylık süreye düzen partileri gibi genel seçimden çıkıp yerel seçimlere hazırlanma dönemi olarak bakamazlar. Tam tersine hayat işçi sınıfı ve emekçi halkın hâkim sınıflarla siyasi olarak karşı karşıya geldiği dolaysız mücadelelerle doludur. Cumhurbaşkanlığı, milletvekilliği, genel ya da yerel fark etmeksizin her seçimde hatta her önemli siyasal olayda işçi sınıfına dayanan, devletten, sermayeden ve emperyalizmden bağımsız bir kutup inşası şarttır. Devrimci İşçi Partisi yaklaşan yerel seçimleri bu perspektifle ele almaktadır.
Genel seçimlerden sonra ilk işi halkın üzerindeki vergi yükünü arttırmak olan iktidar, kemer sıkma programını yerel seçimleri gözeten biçimde temposunu ayarlayarak uyguluyor. Gündemdeki asgari ücret zammı ne olursa olsun bu ücretin er ya da geç tekrar açlık sınırının altına düşeceğini ve işçi sınıfının daha büyük bir kesiminin asgari ücretli haline geleceğini biliyoruz. İşçi sınıfının bu açlık zincirini kırmasının tek yolu örgütlü mücadeledir. İşçi sınıfının örgütlü kesimleri açısından ise stratejik önemde bir muharebe yaklaşıyor. Bu muharebe alanı işçi sınıfının ve sermayenin en örgütlü kesimlerini karşı karşıya getiren MESS sözleşmesidir. Patronlar bir yandan sefalet dayatmasını sürdürürken bir yandan da işçi sınıfının kazanılmış haklarına göz dikerek bir savaş ilan etmiştir. Metal işçileri de grev hazırlıklarına girişerek bu daveti kabul etmiştir. Erdoğan’ın yeni iktidarı eskiden olduğu gibi bir MESS hükümeti olduğunu göstermeye, sınıf muharebesinde patronlar safında yer almaya hazırlanmaktadır.
İşte sömüren ve sömürülen sınıfların dolaysız biçimde karşı karşıya geleceği, işçi sınıfının yine dolaysız biçimde karşısında istibdad rejimini bulacağı bu muharebe, Türkiye siyasetinde bir ekmek ve hürriyet mücadelesini birleştirecek ve işçi sınıfını bağımsız bir siyasal kutup haline getirecek bir dinamiğe sahiptir. Bu muharebede metal işçilerinin, yasaklara karşı grev hakkını grev yaparak savunması ve zafer elde etmesi sadece açlık ve sefalet dayatmasının kırılması anlamına gelmeyecek, aynı zamanda yerel seçimler de dâhil olmak üzere Türkiye siyasetinde işçi sınıfının, tüm emekçi halkın ve ezilenlerin etrafında birleşeceği bağımsız bir kutup olarak yükselmesinin koşullarını destekleyecektir.
Tüm bu sebeplerle Devrimci İşçi Partisi tüm dikkatini bu önemli sınıf muharebesine odaklamış ve tüm sosyalist hareketi de dikkatini buraya yöneltmeye, yerel seçimlerde bağımsız bir sınıf kutbu yaratmak için sınıf mücadelesinin zaferi için çalışmaya çağırmaktadır...
Aralık ayında Renault fabrikasında bir işçi işten atıldı. Basında haber olmadı. Ama Renault bir süredir bu olayla çalkalanıyor. Levent Turgut. 25 yıl Oyak-Renault fabrikasına hizmet etmiş bir işçi. Fabrikadan birçok ödüller almış. Fabrika yönetimi tarafından da el üstünde tutulan, parmakla gösterilen bir kişi. Kimseyle bir sorunu yok. Neden işten atılmış olabilir ki? Binlerce işçinin çalıştığı fabrikada hemen hemen tüm işçiler tarafından tanınıyor ve çok seviliyor. Liderlik özelliklerine sahip, herkesin derdini dinleyen, sözü de dinlenen birisi… Türk Metal’i bilenler Türk Metal’li fabrikada çalışmış olanlar sanırım anlamaya başlıyordur.
Renault’daki son sendika seçimlerinde mevcut yapıya muhalif işçilerin başkan adayı oluyor. Seçimi mevcut yapı kazanıyor ama düşüncelerini ve eleştirilerini söylemeye, fabrikadaki işçilerin duygularına tercüman olmaya devam ediyor. Kendisine beyaz yakaya geçmesi için teklifte bulunuyorlar. Kesinlikle kabul etmiyor. İşyerinde ve sendikada yanlış giden şeyleri düzeltmeye kararlı. Ona güvenen insanları yüz üstü bırakmak istemiyor. MESS sözleşmesi süreci devam ederken, Türk Metal göstermelik eylemlere başlıyor, gelenek olduğu üzere sendika yöneticilerine konfetiler patlatılan yalakalık törenleri tertipleniyor. Levent Turgut “değişim şart” diyerek bir kez daha öne çıkıyor: “Uyanın, değişin, değiştirin!” Bir hafta sonra bir SMS ile “aidiyet duygusunu yitirdiği” gerekçesi ile işten çıkartılıyor.
Türk Metal’i bilenler ve Türk Metal’li fabrikada çalışmış olanlar artık “çok bile kalmış” diyorlardır. Bilmeyenler ve tanımayanlar ise hâlâ “sendika ve patron karşıt taraflar değil mi” neden sendikayı eleştirdiği için patron yaptırım uyguluyor diye soracaktır. Sormalıdır da! Cevabını bilenler de sormalıdır. Kimse bu düzene alışmamalıdır. Sormalıdır. Sorgulamalıdır. Levent Turgut atıldıktan sonraki bir paylaşımında soruyor: “Eğer beni işten çıkaran insan kaynakları ise sendika onlardan hesap sormalıydı. Ya da beni işten çıkaran sendikaysa insan kaynakları hadi ordan demeliydi. İkisi de olmadı. Sizce suçlu kim?”
43 yıl geriye gidelim! Evet! Suçluyu orada bulacağız. 12 Eylül 1980’de darbe olur. Bu darbe darbeci general Kenan Evren’in sözleriyle güya “kaybolan devlet düzenini yeniden tesis etmek üçün” yapılmıştır. Gerçekte ise 12 Eylül’ün anlamını dönemin Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Halit Narin söylemiştir: “Şimdiye kadar hep işçiler güldü, artık biz güleceğiz!” 1980’den önce DİSK ve Maden-İş vardır. Bu sendika Kavel’de grev hakkını fiili “yasadışı” grevle kazanmıştır! Grev hakkını yasalara bileğinin gücüyle kazanarak yazdırmıştır. Bu sendikanın efsane lideri Kemal Türkler vardır. Maden-İş’te grevlerde, direnişlerde işçinin sevgisini ve güvenini kazanan işçilerden oluşan sendika kadroları ve yöneticileri vardır. Maden-İş “DGM’yi ezdik sıra MESS’te” diyerek ekmek ve hürriyet mücadelesine öncülük etmiş işçiyi güldürmüştür.
2015’te metalde esen fiili grev ve işgal fırtınası bu düzeni derinden sarsmıştı. O fırtınanın arka planında Türk Metal’e isyan bayrağını çekerek Maden-İş’in bugün devamı olan DİSK Birleşik Metal’e geçişlerin olduğu Bosch fabrikası ile MESS sürecinde Türk Metal sözleşmeye imza atarken Birleşik Metal’in greve çıkması, grev yasaklanmasına rağmen kazanımlar elde etmesi vardı. Birleşik Metal’in grevci fabrikaları ateşse Türk Metal’in örgütlü olduğu Renault gibi fabrikalar ise barut gibidir. Patronların ve sendika ağalarının korkusu ikisi bir araya gelmesin diyedir. Ama nafile Levent Turgut’lar bitmez, işçinin birliği ve mücadelesi engellenemez! Metal işçisi ayrı gayrı demeden birleştiğinde, grev hakkını grevle kazandığında sadece MESS’i değil, sefaleti dayatan 12 Eylül düzenini de ezip geçecektir. Ve o zaman hep birlikte şöyle diyeceğiz: “Şimdiye kadar hep patronlar güldü artık gülme sırası bizde!”
21 Ocak 2024 dünya işçi sınıfının en büyük önderlerinden Lenin’in ölümünün 100. yıldönümü. Partimiz Devrimci İşçi Partisi, bu yılı Lenin Yılı olarak ilan etti. Devrimci Marksizm dergisinin bir özel sayısıyla ve 21 Ocak’ta çevrimiçi bir uluslararası konferansla başlayacak olan anma ve eğitim faaliyetleri bütün yıl boyunca devam edecek.
Neden? Çünkü Lenin işçiler başta olmak üzere her yerde yoksul, sömürülen ve ezilen insanlığın kurtuluşu için mücadele etmiştir. Şubat 1917’de Rusya’da patlak veren devrimi Ekim ayında zafere ulaştıran ve ardından bütün Avrupa’ya ve Asya’ya yaymak için mücadele eden büyük önderdir. Türkiye işçi sınıfı da bu ismi kalbine yazmalı. Hem Türkiye’nin 1923’te padişahlıktan cumhuriyete geçişini sağlayan savaş ve devrimin en büyük destekçisi hem de ülkemizde devrimci işçi sınıfı partisinin kurulmasının ardındaki ilhamı ve ortamı yaratan büyük devrimci. Ama bunlardan da önemlisi, uluslararası proletaryanın önderi.
Bu yazıda Lenin’in bizi ilgilendiren yanı yaşlı köstebeği en iyi izleyen ve gördüğü yerde hemen tanıyan modern çağ devrimcisi olması. Kim ola bu “yaşlı köstebek” diye soracak olursanız, Lenin’in de önderi Marx’a geri dönmemiz gerekir. Marx, “köstebeği” devrimin koşullarının nasıl hazırlandığını anlatmak için kullanır. İlham kaynağı burjuva devrimleri çağının büyük şairi William Shakespeare ve felsefede diyalektik düşüncenin atası olan 19. yüzyıl başı feylesofu Hegel’dir. Shakespeare ile Hegel’de “yaşlı köstebek” simgesinin ortak özelliği, çok zahmetli bir işi, çok uzun bir süre boyunca yapmasıdır.
Marx ise köstebeğe devrim görevini verir. Köstebek “yaşlı”dır çünkü tarihin tamamı devrimlerle doludur. Devrim bir köstebek gibi uzun süre yer altında kazar da kazar. Toprak (yani sömürü düzeninin zemini) sonunda incelir, çöküşü bir darbede gerçekleşecek hale gelir. Sonra günün birinde tek bir hamleyle yeryüzüne huruç eder köstebek. Yani devrim o zahmetli işini bize çok fazla göstermeden, hatta hissettirmeden yapar. Marx Fransa hakkındaki ünlü bir incelemesinde (Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i) kimsenin gözüne görünmeden yapılmış bu çalışma sonunda devrimin aniden patlak vermesi karşısında insanın içinden şöyle haykırmak geleceğini ekler: “İyi kazmışsın, yaşlı köstebek!” Kendini yıllar boyu saklamış olan devrim artık yeryüzündedir, ışığa çıkmıştır!
Gerçek’in Ocak sayısı “Her fabrika Kavel olacak!” manşetiyle yayımlandı. Neden? Çünkü Türkiye’deki en büyük metal fabrikalarının patronlarından hakkını almak için on binlerce metal işçisi mücadeleye hazırlanıyor. Rekor kârlar yazan MESS patronları, işçiye sefalet sözleşmesini dayatırken istibdadın grev yasağına güveniyor. Kavel işçileri 1963 yılında grev yaptıklarında ortada grevin nasıl yapılacağını anlatan bir kanun yoktu, mecliste bekletiliyordu. Kavel grevi bu anlamda kanunsuz bir grevdi ve Kavel işçileri o grev sayesinde önce haklarını aldı, sonra grev kanununun meclisten geçmesini sağlayarak bütün işçi sınıfına grevi yasalarla da düzenlenen bir hak olarak kazandırdı. Metal işçisi 61 yıl önce Kavel’de de grev için kimseden icazet almamıştı, dün Bekaert’te, Schneider’de de grev yasağını tanımadı greve çıktı. İşte bu yüzden bugün de metal işçilerinin karşısına grev yasağı çıkarsa her fabrika Kavel olacak diyoruz! Olacak ve metal işçisi sadece kendi ücretini arttırmakla kalmayacak, grev hakkını da bir kez daha grevle savunacak, bir kez daha tüm işçi sınıfının yolunu açacak.
Kavel işçileri greve çıkmadan önce yapılan grev oylaması sırasında yaşanan bir diyalog, Kavel’in yolu açmasının ne demek olduğunu berrak bir şekilde ortaya koyuyor. Grev oylaması öncesinde sendikanın düzenlediği toplantıda sendika başkanı Kemal Türkler işçilere bu grevin sonunda hapse atılma ihtimali de dahil tüm riskleri anlattığı sırada bir işçi “Sadece ikramiye için bu kadar risk almaya değer mi?” diye soruyor. Cevap Kemal Türkler’den değil, işçinin kendisi de Kavel işçisi olan ağabeyinden geliyor: “Sadece ikramiye için grev yapmayacağız. Türkiye işçi sınıfının önünü açmak için grev yapacağız. Yasa mecliste. Fakat bir türlü çıkmıyor. Yasanın çıkması için belli insanların bir şey yapması lazım, onu da biz yapacağız. Sen var mısın, yok musun onu söyle?” Cevap elbette “Varım!”
Kavel işçisi greve çıktığında “Varım!” diyenler sadece tezgâh başında çalışan işçilerle de sınırlı kalmadı. Kavel grevi işçilerin kararlılığı kadar etrafında kenetlenenlerin sayesinde de kazandı. Tezgâh başındakilerin hepsi erkekti belki ama işçilerin eşleri, çocukları, anaları da onlarla birlikte Kavel grevinin kahramanları olarak adını tarihe yazdırdı. Gün geliyor üç oğlu Kavel işçisi olan Hasibe Nine gibi grevi bastırmak için fabrikaya gelen valinin yakasına yapışıp bu çocukların kılına dokundurtmam diye meydan okuyordu. Gün geliyor içeriden mal çıkartmak için yüklenen kamyonların önünde kadınlar ve çocuklar etten duvar örüp grev kırıcılığa geçit vermiyor ve 3 Mart 1963 tarihli Cumhuriyet gazetesinde grevci bir işçinin anlatımıyla şu satırların yazılmasını sağlıyordu: “Bu sabah kablo yüklü üç kamyonun dışarıya çıkarılacağını öğrendik. Grev yaptığımıza göre buna mâni olmamız lazımdı. Fakat bunu bizler değil, grevimize bizzat iştirak eden eşlerimiz yaptılar. Kadınlarımız fabrikanın önünde barikat kurdular. Ancak hadise mahalline gelmiş bulunan çevik kuvvet ekipleri kadınları dağıtıp kamyonların dışarı çıkmasını temin etmek isteyince, kavga çıktı. Polislerle kadınlar birbirlerine girdiler.” Haberde işçiden aktarım burada bitiyor, haberi yazan muhabir şöyle devam ediyor: “Olay sebebiyle fabrikadan kablo yüklü üç kamyonun dışarı çıkarılması mümkün olamamıştır.”
Bugün metal işçileri işgal, grev, direniş diyor. Fabrika fabrika grev eğitimleri, grev hazırlıkları yapılıyor. Ve Kavel’de olduğu gibi sadece ellerini şaltere uzatacak metal işçilerine değil, hepimize görev düşüyor. Onlar grev hakkını grevle savunduğu zaman, her fabrika Kavel olduğunda, hepimiz de Hasibe Nine’nin torunlarıyız diyelim. O gün olduğu gibi, bu kez fabrika fabrika çoban ateşlerini yakalım, Kavel işçilerinin eşleri gibi, mahalle halkı gibi o ateşin başında kenetlenelim.
Geçen ay köşe yazımızda TTB (Türk Tabipleri Birliği) Merkez Konseyi’ne kayyım atanmasını protesto etmiş ve TTB’ye destek vermiştik. TTB, bir doktor örgütü olarak kurulmuş olsa da sağlığı işçilerin ve emekçi halkın çıkarına yorumlamış işçi sınıfı müttefiki bir meslek örgütüdür. TTB’ye göre sağlıklı olmanın koşulu yalnızca sağlık merkezine gidip muayene olduktan sonra ilaç alabilmek değil, aynı zamanda kötü şartlarda yaşamamak ve çalışmamaktır. MESS gündemi, yalnızca metal işçilerinin değil Türkiye’de çalışan işçi ve emekçilerin tamamını ilgilendiren, pek çok başka hakların yanında yaşama ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi yönünde çok önemli yeri olan bir mücadele gündemidir.
Memlekette gündem yoğun. Ancak çoğu yapay gündem. Bir de memleketin gerçek gündemleri var. Örneğin 2024’ün asgari ücret tespit gündemi böyle gerçek bir gündemdi. İktidar, patron sendikası ve Türk-İş yönetimini yanına alarak işçiye sefalet ücretini dayattı. Şimdi ise önümüzdeki gerçek gündem MESS gündemidir.
Sanayi işçilerinin sınıf mücadelesi içindeki stratejik önemi kapitalizmin başından beridir devam etmektedir. Türkiye için de bu tahlil aynen geçerlidir. Tarihî dönüm noktası hiç kuşkusuz Kavel grevidir. Grev hakkının yasak olduğu dönemde grev hakkını 1963 yılında yaptıkları grevle kazanan işçiler bir metal fabrikası olan Kavel’de çalışan işçilerdi. 12 Eylül darbesine kadar, işçi sınıfının ayakta olduğu yıllarda sanayi işçilerinin, özel olarak da metal işçilerinin yeri çok önemli olmuştur.
Keza yakın tarihimizden, “metal fırtına” olarak bilinen 2015 yılında gerçekleşen büyük fiilî metal grevleri örnek verilebilir. MESS ile yapılan görüşmeler tıkanınca metal işçileri greve çıkmış, grev dalga dalga fabrikalara yayılarak işgallere evrilmişti. İşçiler; patronları ve patron yalakası sendikacıları fabrikalarından kovmuştu. Esas önemli nokta: Tüm bu eylemler süresince memleketin gündemi işçinin gündemi olmuş, sadece metal işçilerinin değil tüm işçilerin gözü kulağı bu greve çevrilmişti.
Patron sendikası MESS’e bağlı metal fabrikalarında çalışan işçi sayısı 160 bin civarında olup Türkiye’de toplam ücretli çalışan sayısı ise yaklaşık 15 milyondur. Yani MESS fabrikalarında çalışan işçilerin, toplam çalışanlara oranı yaklaşık %1’dir. Sayılar yalan söylemez ancak sınıf mücadelesi sayılardan büyüktür. MESS gündemi o kadar kritik bir yerdedir ki iktidar, bunu doğrular şekilde greve gidilmemesi için daha şimdiden arka kapılarda tehditler savurmakta, greve gidildiğinde ise grevi yasaklamak için planlar yapmaktadır. Yerel seçimler öncesinde MESS gündemi iktidarın zayıf karnıdır. Metal işçileri bu zayıf karna olanca gücüyle yüklenmek için uzunca bir süredir çalışmalarını sürdürüyor. Onlar üzerlerine düşeni yapacaktır.
Özelde veya kamuda çalışan sağlık emekçileri de yeni yıla sefalet ücreti ile girdi. Sağlık alanında, kamuda grev hakkımız var ama yasal olarak tanınmamakta. Özelde ise toplu iş sözleşmesi yapacak sendikal örgütlülük bulunmadığı için grev hakkı kâğıt üzerinde kalmaktadır. Eylül ayındaki köşe yazımızda sağlık alanında grev hakkının Kavel işçilerinin yolundan gidilerek kazanılabileceğini yazmıştık. Bugün metal işçileri yeni Kavel’ler yaratma yolunda. Sağlık emekçileri, metal işçilerinin kazanımlarından güç almak ve grev hakkını grevle kazanacağı mücadelelere girmek için bugün metal işçilerine MESS’e karşı mücadelelerinde elinden gelen desteği vermelidir.
From the publisher's feed