Gerçek gazetesi

Gerçek gazetesi

By GerçekNewsPolitics
Download on the App Store

Gerçek gazetesi episodes

  • Siyonizm ve İsrail’le ilgili doğru bilinen yanlışlar!

    Yanlış: Filistin boş, verimsiz, çöle benzeyen bir yerken, Siyonistler yerleşip hem bu toprakları ihya ettiler hem de bu coğrafyanın tek örnek demokrasisini inşa ettiler.

    Doğru: Filistin, Siyonistler gelmeden çok önce insan yerleşimi olan, ticaret, tarım ve balıkçılık yapılan, kendine özgü kültürü olan bir yerdi. Siyonistler tarafından talan edilmese ve sürekli saldırıya maruz kalmasa Birinci Dünya Savaşı sonrası yokluk içindeyken sonrasında modern birer medeniyete dönen diğer ülkeler gibi kalkınmış bir ülke olabilirdi. Siyonistler işgal ettikleri topraklarda bugünkü yapıyı, başta ABD olmak üzere emperyalistlerin inanılmaz boyutlara varan maddi yardımları sayesinde inşa edebilmişlerdir. Üstelik İsrail tüm yardım ve destekler sonunda kendi vatandaşları arasında bile ırka dayalı ayrımcı bir rejim (apertheid) kurmuştur. Bu ırkçılık ve ayrımcılık sadece Yahudi olmayanlara karşı değildir, Yahudiler içinde Siyonizmi desteklemeyenlere ve Afrikalı Yahudilere de karşıdır.

    Yanlış: Siyonizme karşı mücadele Yahudilere karşı mücadeledir.

    Doğru: Yahudilik ve Siyonistlik tamamen farklı iki şeydir. Pek çok Yahudi aynı zamanda Siyonizm karşıtıdır. Üstelik Yahudi karşıtlığı (antisemitizm) Siyonistlerin en çok yaymak istedikleri fikirlerden biridir. İnsanların Filistin’de yaşananlara öfkesini Siyonizm gibi kanser benzeri bir illet yerine binlerce yıllık geçmişi olan bir dine yönlendirdiği için, Yahudi karşıtlığı en çok Siyonizme hizmet eder.

    Yanlış: Siyonizm sömürgecilik değildir. Siyonistler Filistinlilerin sattıkları topraklara yerleştiler, bu yüzden Filistinlilerin şikâyet etmeye hakları yok.

    Doğru: Nesillerdir dünyanın başka yerlerinde yaşayan, hayatlarında daha önce Filistin’i hiç görmemiş insanlar, kuşaklar boyu Filistin topraklarında yaşayan Filistinlileri silah zoruyla yerinden yurdundan edip topraklarına el koyup, evlerine yerleşip, yer altı ve üstünde ne varsa kendisinin sayarak bir ülke kurmaya girişmiştir. Bu tam anlamıyla sömürgeciliktir. Filistinliler yüzyıl önce gelen ilk yerleşimcilere karşı düşmanca bir tavır sergilememiş, ancak Siyonist emelleri fark ettiklerinde direnmeye başlamışlardır. Toprak satışı meselesi ise en büyük çarpıtmalardan biridir. İlk olarak o dönem zaten yoksul köylünün doğru düzgün toprağı yoktur. Bir avuç zengin, bir kısmı Filistinli bile olmayan işbirlikçi hainin yaptığı tüm Filistin halkına mal edilemez. İkincisi, o dönem satılan tüm toprak miktarı Filistin topraklarının % 5’inden biraz fazladır. Bu durum milyonların vatanından sürülmesine, öldürülmesine bir gerekçe olamaz. Bugün bizim ülkemizde de pek çok yer, pek çok farklı ülkeden insana satılmış durumdadır. Nasıl bu satışlarla işçilerin, emekçilerin bir alakası yoksa, nasıl bu satışlar satın alanlara ülkemizi istila edip bizi, asırlardır yaşadığımız topraklardan sürme hakkı vermiyorsa aynısı Filistin için de geçerlidir.

    Yanlış: Filistin sorununun tek çözüm yolu iki devletli yapıyla mümkündür.

    Doğru: Sorunun çözümü Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e uzanan tüm tarihsel Filistin’i kaplayan, emperyalizmle tüm köprülerini atmış, demokratik, laik ve sosyalist tek bir Filistin devletinin kurulması ve Siyonizmin ortadan kaldırılmasıdır. İki devletli yapı, Siyonizmin yayılmacı tutumu sebebiyle mümkün değildir. İki devletli yapı, daha önce bu yönde atılan her adım Siyonizmin daha fazla alan işgal etmesi, daha fazla yasa dışı yerleşimci yerleştirmesi ve daha fazla Filistinlinin canından ve yurdundan olmasıyla sonuçlandığı için mümkün değildir. İki devletli yapı Filistin’i fiili anlamda ortadan kaldırdığı için bir çözüm değildir. İki devletli çözüm, bugün yurdundan sürülmüş durumda mülteci kamplarında yaşayan milyonlarca Filistinlinin yurtlarından ilelebet vazgeçmesi anlamına geldiği, İsrail topraklarında kalanlara yurtlarını terk etmek, ölmek veya yaşamları boyunca ırkçılık ve ayrımcılığa maruz kalmak dışında bir seçenek sunmadığı için bir seçenek değildir.

    5 min
  • Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot!

    Filistin halkı bir kez daha kendi kaderini eline almak, işgalci Siyonistlere karşı varlığını savunmak için mücadeleye atıldı. Yenilmez denilen İsrail, direnişi kırmak için tüm gücüyle sivilleri vurmak dışında bir şey yapamaz durumda. Filistin direniş örgütleri bu mücadeleyi kazanabilir ama dışarıdan da desteklenmeleri lazım. Emperyalistler tehlikeyi fark edip hemen ileri karakolları İsrail’in yardımına koşmuş durumda. Bizim de Filistin halkının dostları olarak elimiz kolumuz bağlı değil, Filistin’i desteklemek için yapabileceklerimiz var.

    İsrail ile Türkiye arasında ticaret hacmi son 20 yılda %500’den fazla artarak 9 milyar dolara dayanmış durumda. İsrail’in çelik pazarının % 65’i Türkiye’den giden ürünlerden oluşuyor. Yani Siyonistlerin alt yapısı da üst yapısı da bizim çeliğimizle kuruluyor, sağlamlaştırılıyor. Masumların üzerine yağan bombaların hammaddesinin önemli bir kısmı iki ülke arasındaki ticaret sayesinde sağlanıyor. İsrail’le ticari ilişkilerin kesilmesi demek, İsrail’in hem uluslararası alanda yalnızlaştırılması için bir ilk adım demek hem de bu katliamcı rejimin yaşam kaynaklarından birinin kesilmesi demektir. Onun için AKP hükümeti hamaseti ve emekçi halkın öfkesini sindirecek içi boş eylemleri bırakıp tüm ekonomik, diplomatik, askeri, kültürel, akademik ilişkileri kesmelidir. Bu memleketin işçisinin, emekçisinin, köylüsünün eli kanlı Siyonistlerin üç beş kuruşuna ihtiyacı yoktur.

    2 min
  • Filistin davası bir birlik ve kardeşlik parolasıdır! Irkçı nifak tohumları ekenler emperyalist ve Siyonist uşağıdır!

    Filistin davası ve direnişi bir Arap ya da İslam davası olarak görülmemeli. Tam tersine bu bir insanlık davasıdır. Dünyanın dört bir yanında her milletten, memleketten farklı dilden ve inançtan insanlar Filistin halkının yanında birleşti. Bölgemizde son 10 yılda mezhep savaşlarında oluk oluk kan aktı. Sünni-Şii savaşının arkasında ABD ve İsrail vardı. Taşeron olarak bölgedeki Suud gibi Emirlikler gibi Türkiye’deki AKP iktidarı gibi işbirlikçiler kullanıldı. Unutmayalım. Türkiye’de Maraş’ın Çorum’un Sivas’ın mezhepçi katliamlarının failleri de İslamcı-Ülkücü kisvesindeki NATO kontrgerillasının elemanlarıydı.

    Filistin direnişi birleştiriyor!

    Filistin direnişi mezhepleri aşıyor. Emperyalizmin ektiği nifak tohumlarını toprağın altında bırakıyor. Hamas Sünni, Lübnan Hizbullah’ı Şii ama aynı direniş cephesindeler bugün. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi sosyalist örgütler ve onlar da direniş cephesinde. Saflarında her inançtan mücadeleci insan var. Geçmişte de Deniz Gezmişler, pek çok Türk ve Kürt devrimcisi o saflarda İsrail Siyonizmine karşı savaşmıştı. Siyonizm Yahudilik değildir Anti-Siyonizm de Yahudilik düşmanlığı değildir. Tüm dünyada devrimci sosyalizmin saflarındaki sayısız Yahudi, Siyonist İsrail’e düşman Filistin’e dosttur! İsrail’i lanetleyen ve inançlarına aykırı gören Yahudi din gruplarını Batı’da eylemler yaparken, İsrail’de ise Siyonist polisin gadrine uğrarken görüyoruz. Türkiye’de de İsrail konsolosluğunun önü, meydanlar emperyalizme ve Siyonizme karşı duran insanlarımızı birleştiriyor!

    İsrail Turanı’na hayır! Türkün çıkarı emperyalizmle ve Siyonizmle örtüşmez!

    Peki bugün bu birliği bozmaya çalışan kimler? En başta Irkçı-Turancı faşistler! İsrail Siyonizmine hizmetlerini Türk milliyetçiliği ve Arap düşmanlığının arkasına gizliyorlar. Zehir saçıyorlar. Siyonist İsrail Azerbaycan’ı İran’a karşı üs olarak kullanmak için Aliyev’e silah ve para gönderdi. Şimdi Aliyev soykırımcı Siyonizmi petrolle besliyor. Irkçı-Turancı faşistler de bu kirli ittifakı Arap düşmanlığının yanına Ermeni düşmanlığını da ekleyerek alkışlıyor. Bu utanç verici politikada Türk’ün çıkarı yoktur utancı vardır. Pratik sonucu Türkiye’deki mali ve askeri boyunduruğun artmasıdır. Türklük namına Araplara karşı ırkçılık yayanlar, Filistin davasını kötüleyenler, İsrail’i modern, laik bir ülke gibi lanse edip, terörle savaşıyormuş yalanını söyleyenler Türk işçisine, emekçisine, köylüsüne değil emperyalizme ve Siyonizme ve onların ortağı işbirlikçi patronlara hizmet eder.

    4 min
  • Devrimci İşçi Partisi 7. Kongresi: Emperyalizme ve Siyonizme karşı savaşında Filistin halkının kayıtsız koşulsuz yanındayız! Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

    Devrimci İşçi Partisi, Filistin direniş örgütleri tarafından ortak bir operasyon odasından sevk ve idare edildiği açıklanan bu taarruzu haklı ve meşru görür. Anti-emperyalist ve anti-Siyonist duygularla selamlar.

    Filistin’de tufan durup dururken kopmadı!

    El Aksa Tufanı, Gazze’de konuşlu bir ya da birkaç örgütün durup dururken karar verip uygulamaya koyduğu bir operasyon değildir. El Aksa Tufanı, Filistin halkının yüz yıl önceki Balfour Deklarasyonu’ndan bugüne karşı karşıya bırakıldığı katliamlara, etnik arındırmaya ve içine itildiği zillet koşullarına bir yanıttır.

    Filistin halkının Siyonizme karşı savaşı haklı ve meşrudur!

    Filistin direniş örgütleri, Filistin’i haritadan silmenin öyle kolay bir iş olmadığını göstermiş, Siyonist İsrail’e, hak ettiği bir ders vermişlerdir. Devrimci İşçi Partisi, Filistin halkının topraklarına geri dönme hakkını kayıtsız ve koşulsuz savunur. Filistinlilerin bu haklar için savaşması meşrudur.

    İsrail Siyonizminin soykırımcı saldırısına ve ikinci Nekbe'ye karşı birleşelim!

    İsrail, El Aksa Tufanı operasyonuna karşı Gazze’de açık bir soykırıma girişmiştir. Önemli bir bölümü çocuk 6 binden fazla sivil Siyonistlerin bombardımanı ile katledilmiştir. Sayı her an artmaktadır.

    Siyonizmle işbirliğine ve normalleşmeye son! Emperyalizmin üssü olmayacağız!

    İsrail’i koruyan İncirlik üssü ve İsrail’in gözü kulağı Kürecik radar üssü çalışmaya devam etmektedir. Katliam sürerken, Türkiye’nin İsrail ile ticareti de, askerî ilişkileri de sürmektedir.

    İsrail’e boykot Filistin’e özgürlük!

    Devrimci İşçi Partisi tüm dünyadaki, özellikle de emperyalist merkezlerdeki işçi sınıfı örgütlerini, sendikaları, siyasî partileri İsrail’e yönelik etkili boykot faaliyetleri yürütmeye çağırır.

    Emperyalizmin ve Siyonizmin yenilgisi için ve Filistin’de devrimci çözüm için ileri!

    Devrimci İşçi Partisi, Filistin meselesinin mümkün olan tek çözümünü savunur: Müslüman ve Hristiyan Araplarla Yahudilerin bir arada yaşayacakları, nehirden denize tüm tarihî Filistin’i kapsayacak, özgür, demokratik, laik ve sosyalist bir Filistin!

    Tüm bölge halklarının ortak kurtuluşunu mümkün kılacak tek program için mücadele eder: Ortadoğu (Batı Asya) ve Kuzey Afrika Sosyalist Federasyonu!

    Amacımız, emperyalizmin yenilmesi, Nazi Almanya’sı gibi Siyonist İsrail’in de yıkılması ve Filistin halkının özgürlüğünü kazanmasıdır! Kahrolsun emperyalizm!

    Başta İncirlik ve Kürecik olmak üzere emperyalist üsler kapatılsın! Siyonist elçi kovulsun! İsrail’le askeri, ticari, diplomatik tüm ilişkiler kesilsin!

    NATO’dan çık, NATO’yu yık!

    Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

    Nehirden denize özgür Filistin!

    5 min
  • Levent Dölek: Türkiye solu CHP’nin başına doğru kişi geçtiğinde değil, CHP’den koptuğunda kurtulur

    CHP’nin 39. Kurultayında Kılıçdaroğlu seçimi Özgür Özel’e kaybetti. Özgür Özel, CHP tarihinin 8. Genel Başkanı oldu. Özgür Özel kurultay sürecinde, Osmaniye’de partisinin il örgütünde bir konuşma yaparken vatandaşın biri ona bir kasket hediye etmişti. Özgür Özel de başına kasketi geçirip “Bu, CHP’yi 1970’lerde birinci parti yapan Karaoğlan Ecevit’in şapkasıdır, bu şapkayla, genel seçimleri de yerel seçimleri de kazanacağız.” demişti. Bülent Ecevit, 1972’de İsmet İnönü’yü yine bir kurultay sürecinde devirmiş ve partinin başına geçmişti. Özgür Özel de kurultayda Kılıçdaroğlu’na galebe çalınca Ecevit benzetmeleri daha da fazla yapılır oldu. Tesadüf o ya genel başkanlık seçiminin ertesi günü 5 Kasım da Ecevit’in ölüm yıldönümüne denk geldi. Özgür Özel’in CHP genel başkanı olarak ilk açıklaması da Ecevit’i anmak oldu.

    Özgür Özel’in Kılıçdaroğlu’ndan ayrı olarak genç olması dışında matah bir özelliği yok. Farklı bir politikası da yok. Zaten Kılıçdaroğlu ne yaptıysa o da hep oradaydı. Şimdilerde Gelecek, Deva, Saadet üçlüsüne verilen milletvekillerinde ve Ümit Özdağ ile yapılan protokol konusunda kendisine danışılmadığını söylüyor. Haklı da olabilir. Ama bunlar işin taktik kısmıydı. Özel’in Erdoğan’ın karşısında bir Amerikan muhalefeti oluşturma stratejisine karşı herhangi bir görüşünü bilmiyoruz. Kurultayda üstüne basa basa, ağzını doldura doldura Gazze’deki direnişe terörist diye saldırarak da bunun altını iyice çizdi. Yine AKP-MHP’nin tabanını, alternatif siyasal İslamcı ve faşist partiler eliyle oyma stratejisine de en ufak bir eleştirisine tanık değiliz.

    Ama mesele kişiler değil. Mesele, CHP’nin sınıf karakteridir. CHP hiçbir zaman sol da sosyal demokrat da olmamıştır. İsmet İnönü “ortanın solu” tanımını ortaya attığında da Ecevit “ortanın solu” söylemini program haline getirdiğinde de bu böyleydi. Ortanın solu başından itibaren anti-soldu! Biz demiyoruz. “Ortanın Solu” kitabında Ecevit diyor: “… ezilen, yoksulluk çeken insanlarda birikecek isyan duyguları kabarıp taşma noktasına varabilir. Sınaîleşmeye başlamış toplumlarda bu tehlike daha da büyüktür. İşte o zaman aşırı sol akımlar, bu isyan duygusunu, yıkıcı ve yaygın bir sel haline getirebilir. Ortanın solu, bu sele karşı en sağlam duvar, en etkili settir.” Meseleye kimlikçi gözlükle bakarsanız burada “ılımlı sol” görürsünüz, sonra da zaman geçip yaşlandıkça sağcılaştığını zannedersiniz. Meseleye kimlikçi gözlükle bakarsanız kürsüden “CHP, Sosyalist Enternasyonal üyesidir” diye bağırırken bunu solculuk emaresi zannedersiniz.

    Sınıfsal analizle baktığınızda ise “sosyalist enternasyonalin” işçi sınıfından gelse de ona ihanet etmiş, burjuvalaşmış ve emperyalizmin has partileri haline gelmiş bir “emperyalist-kapitalist enternasyonal” olduğunu görürsünüz. Bu gözle CHP’ye baktığınızda ise tarihinin hiçbir aşamasında Sosyalist Enternasyonal partileri gibi işçi sınıfı ile organik bir ilişkisi olmamış, dolayısıyla işçi sınıfına ihanet bile etmemiş dümdüz bir burjuva partisi görürsünüz. Örneğin, yıllar geçmiş, Ecevit yaşlanmış ama sınıfsal pozisyonu değişmemiştir. Burjuvazinin çıkarı 28 Şubat’ın desteklenmesini gerektirdiğinde Ecevit vazife alır, MHP ile koalisyon kurulması icap ettiğinde Ecevit tabuları yıkacaktır. 1999 depreminde halk enkaz altındayken mezarda emeklilik yasasını bir gece yarısı meclise getirip geçiren Ecevit, 2001 krizinden sonra emperyalizmin mutemedi olarak Kemal Derviş’i işçi sınıfının başına musallat eden 1972’deki ile aynı Ecevit’tir.

    Bir olayın iki defa tekrarlanmasında ilki trajedi, ikincisi komedi olur dedik. Peki bir olay ya bir değil, iki değil defalarca tekrarlanırsa? Öyle şey mi olur demeyin. Türkiye solunun CHP’ye bel bağlamasının örneklerine ne sayı yeter ne edebiyat literatürü. Ama artık bu hikâye burada bitmeli. Türkiye sosyalist hareketi sol olacaksa CHP’den kopmalı ve yüzünü işçi sınıfına dönmeli. CHP’nin yeni başkanı ile cehenneme kadar yolu var. Bunca olan bitenden sonra hala CHP’nin trenine atlamaya niyetli olan varsa onlara da güle güle!

    6 min
  • Sungur Savran: Filistin’in sömürgeci İsrail’e isyan hakkı yok mu?

    7 Ekim’den bu yana Türkiye’de yüzünü Batı dünyasına dönmüş eğitimli katmanlar ve bunların sola yatkın kesimleri, Hamas’ın İsrail’e karşı başlattığı el Aksa Tufanı eyleminin, sivilleri de hedef alan aşırı şiddete dayandığı için desteklenemeyeceğini savunuyor. İsrail’in Gazze’ye bir aydır uyguladığı ağır çekim soykırımın barbarlığı bunların artık ilk günlerdeki gibi yüksek sesle konuşmasını olanaksızlaştırdı ama emin olabiliriz ki bu koşullar değiştiğinde benzeri homurtular yeniden artacaktır. Kalıcı bir sorunla karşı karşıyayız, deşmemek olmaz.

    Bu kesimler Avrupa ve Amerika’nın demokrasisine hayran. Bu demokrasinin o ülkelerde nasıl kurulmuş olduğunu da az çok biliyorlar. Bu kesimlerin yücelttiği burjuva cumhuriyetinin Fransa’da kalıcı olarak kuruluşu neredeyse yüz yıla yayılan dört devrim sayesinde olmuştur (1789, 1830, 1848, 1871). Devrim diyen neredeyse kaçınılmaz olarak şiddet demiş olur. Hiçbir toplumun hâkim sınıfları iktidarı güle oynaya yeni birtakım güçlere teslim etmeyecektir.

    Biliniyor ki, bu dört devrimin ilki, 1789 ila 1815 arasında sadece Fransa’yı değil Rusya’ya kadar bütün Avrupa’yı sarsan ve bütün dünyada burjuvazinin çağını açan Büyük Fransız Devrimi’dir. Bu devrimin en yerleşik sembolü nedir? Giyotin! Fransız devrimi önce eski rejimin kralının kellesini kesmiş, ardından devrimciler birbirlerine düşerek tam bir terör rejimi kurmuştur. Daha ileriki bir aşamada ise ünlü general Napolyon Bonapart kırda toprak köleliğini ortadan kaldıran Fransız devrimini süngüyle Rusya sınırlarına kadar taşımıştır. Bu çeyrek yüzyılda yaşanan şiddetin, yitirilen canların haddi hesabı yoktur.

    Yani cumhuriyet ve demokrasi Avrupa’ya okyanuslar kadar çok kan akıtılarak gelmiştir.

    Amerika da farklı değildir. 18. yüzyıl ortasına kadar Kuzey Amerika, İngiliz sömürgesiydi. Bu sömürgelerden 13 tanesi 1770’li yıllarda bağımsızlığını ilan etti. Elbette İngiltere bu verimli sömürgelerinin bağımsızlığını bir asilzade selamıyla kabul etmedi. Bağımsızlık, modern tarihin gördüğü en şiddetli, en gaddar savaşlarından biri sonunda kazanıldı. Buna Amerikan devrimi dendi.

    Amerika bugün bir burjuva demokrasisi yaşıyorsa bunu, devrimcilerinin sömürgeciye karşı gereken her yöntemi kullanmasına borçludur.

    Amerika ve Avrupa bunu kendileri de gayet iyi biliyorlar, ama bu toplumların yöneticileri, bugün işçi ve emekçiler ayaklandığında veya ezilmiş halklar emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı isyan ettiğinde hemen “terör”, “vahşet”, “insanlık suçu” diye haykırmaya başlıyorlar. Onları anlamak mümkün: Bu ülkelerin hâkim sınıfı burjuvazi, işçi sınıfının sömürülmesine dayanan kapitalizmden ve 19. yüzyılın sonlarında yerleşen emperyalist dünya sisteminden büyük fayda elde ediyor. Bu sisteme her meydan okuyuş karşısında bütün propaganda silahlarını kullanmaları anlaşılır.

    Peki, Türkiye’nin Avrupa ve Amerika’nın demokrasisine hayran eğitimli katmanlarına ve onların solcu kesimlerine ne oluyor? Onlar neden mesela Filistin’de Hamas, sömürgeci Siyonist İsrail devletine kayıplar yaşattığında birden Amerika-Avrupa hâkim sınıflar korosuna katılıyor? Birdenbire Filistin halkının çok gaddar bir yerleşimci sömürge yönetiminin zulmünü tam 75 yıldır yaşamakta olduğunu görmezlikten geliyor?

    Bu katmanlar Türkiye’nin Batı sistemiyle bütünleşmesinden büyük çıkar sağlıyor da ondan. Kimi doğrudan sermaye ve ticaret yoluyla, kimi parasını oralarda tutarak, kimi ev alarak, kimi vatandaşlık satın alarak, kimi burs ya da derneğine “fon” bekleyerek, kimi her ne sanat ya da bilim icra ediyorsa orada şöhret olma hayaliyle yaşadığı için. İşte bu yüzden bundan yaklaşık 70 yıl önce Türkiye’yi NATO denen korsanlar örgütüne bağladılar. Bu yüzden NATO’nun ve emperyalizmin çıkarına dokunan her mücadeleye karşı olmak için bir kulp bulurlar.

    Bunların ikiyüzlü dünyalarında Güney Afrika’nın ilk siyahi cumhurbaşkanı Nelson Mandela çok olumlu bir yere sahiptir.

    Güney Afrika’daki o çok sınırlı kurtuluşun kökünde şiddet yatıyorsa aynı şeyi Filistin’den esirgemek kimin haddine düşmüş?

    6 min
  • Ertuğrul Oruç: Covid-19’un yeni varyantı hızla yayılıyor, bakanlık önlem almıyor

    Covid-19 pandemisi yeniden kapımızı çaldı. Aslında hiç gitmemişti. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Mayıs 2023’te Covid-19’u “küresel acil sağlık durumu” olmaktan çıkarmıştı ancak pandemi bitti dememişti. Azalmış da olsa Covid-19’dan ölümler devam ediyordu. Türkiye ise çok kısıtlı şekilde paylaştığı Covid-19 verilerini Mart 2023’te sonlandırmıştı (Oysa o ay 85 vefat görülmüştü). Test yapmayı bırakmış, tüm önlemleri de kaldırmıştı. Dolayısıyla dünyada hızla yayıldığı bilinen yeni alt varyantlara karşı Türkiye savunmasız hale gelmişti.

    TTB (Türk Tabipleri Birliği) gibi meslek örgütleri, Covid-19’u yakından takip eden uzmanlık dernekleri ve duyarlı bilim insanları, dünyadaki ile benzer şekilde Türkiye’de de Covid-19 salgını olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu, devletin yeniden test yapmaya başlaması ve Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) de dikkat çektiği gibi tespit edilecek virüsün analizlerinin yapılarak alt varyantının belirlenmesi gerektiğini, Sağlık Bakanlığına hem medya aracılığı ile hem de resmî kanallardan defalarca iletti. Ancak bakanlık o günlerde bu uyarılara kulak asmadı.

    Nihayet bakanlık Eylül ortasında, Türkiye’de Covid-19’un yeni alt varyantını taşıyan 9 hastanın tespit edildiğini ilan/itiraf etti. Bakan hem bu açıklamasında hem de sonraki günlerde yaptığı açıklamalarda virüsün ülke içinde yayılımını çok iyi takip ettiklerini, virüsü çok iyi tanıdıklarını, bu alt varyantın öldürücülüğünün çok düşük olduğunu, endişeye gerek olmadığını da belirtti. Oysa ülkede virüsü tespit etmek için ne test yapılıyor ne de yayılmasına karşı önlem alınıyor.

    Dünyada bugün için haftalık vaka sayısı 200 binin üzerinde seyrediyor. Haftalık ölüm sayıları ise 1.000’lerde. Tekrar altını çizelim, sadece Türkiye’nin değil dünya ülkelerinin çoğunun yaygın test yapmadığı koşullarda tespit ediliyor bu sayılar. Dolayısıyla gerçek rakamlar muhtemelen çok daha fazla.

    Virüsler ne kadar fazla insana bulaşırsa o kadar yeni varyant türetme kapasitesi kazanabilen organizmalar. Doğru, şu anki yeni varyantların öldürücülük kapasitesi neyse ki düşük görünüyor. Ancak bu demek değil ki öldürmüyor. Örneğin Hatay Erzin Devlet Hastanesi Başhekimi yeni varyant nedeniyle vefat etti. Salgın dünyada bu hızla yayılmaya devam ederse daha öldürücü ve bulaşıcı yeni varyantlar türeyebilir. Böyle bir durum, emekçi halkı ve işçileri, pandeminin ilk günlerinden çok daha beter günlerin beklediği anlamına gelebilir. Hem Sağlık Bakanlığı hem de bir bütün olarak hükümet, salgının ilk günlerinden itibaren yalnızca sermayenin çıkarları doğrultusunda bir politika izlemişti. Fabrikalara tabur tabur işçileri yollayıp emekçi halkı önlemlerin alınmadığı iş yerlerine sürmüştü. Bugün de benzer bir tutum alacağını yeni varyanta karşı yaklaşımından anlamak güç değil.

    Yeni varyantların daha fazla hastayı öldürmemesi ve daha öldürücü bir forma dönüşmemesi için Sağlık Bakanlığı şu önlemleri derhal hayata geçirmeli: Yeni varyantlara karşı etkili aşıları tedarik edip yaygın aşılamaya geçmeli. Aşı tereddüdüne ve aşı karşıtlığına karşı, halkı ikna edici, ciddi bir kampanya yürütmeli. Yaygın test uygulamasına tekrar geçip vaka ve ölüm sayısı gibi verileri halkla şeffaf şekilde paylaşmalı. Kârdan yana değil, işçi sınıfından ve emekçi halktan yana ihtiyaçları gözeterek önlemleri almalı.

    5 min
  • Armağan Tulun: “Aile çalıştayı”: Medeni Kanun’a, boşanma ve nafaka hakkına saldırı zemini hazırlığı

    Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 81 ilde bakanlığa bağlı il müdürlüklerine ailenin korunması, güçlendirilmesi ve sosyal refahın arttırılması amacıyla “Aile Çalıştayı” düzenlenmesine dair bir yönerge göndermiş. Göndermiş diyoruz çünkü bu toplantılardan ancak düzenlendikten sonra haberdar olabildik. Sözde, üniversiteler, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları ile kamu kurum ve kuruluşlarının katılımıyla düzenleneceği ifade edilen toplantılar neredeyse gizli saklı biçimde, kadınlardan, ilgili meslek örgütlerinden, sendikalardan adeta kaçırılarak gerçekleştirildi.

    Gerçek gazetesinin Eylül sayısında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı’nın, Adalet Bakanı’nın boşanma, nafaka hakkı gibi konuları tartışmaya açarak aile hukukunu sil baştan yazmaktan bahsetmelerine değinmiştik. AKP’nin kendi yanına alarak meclise soktuğu Hüda Par ve Yeniden Refah ile birlikte, kadınlar için zaten kolay olmayan boşanma sürecini daha da zorlaştırmanın, türlü çarpıtmalarla nafaka hakkını kadınların elinden almanın, hatta Medeni Kanun’da yapılacak ciddi değişikliklerin peşinde olduğu ortada. Böyle bir durumda, bakanlığın ve ona bağlı il müdürlüklerinin bu toplantılara kimi hangi kritere göre çağırdığı belli olmasa da amacı bellidir: İktidar, kadınların haklarına yönelik taarruzlarını son dönemin moda deyimi ile “biz tüm paydaşlardan görüş aldık” diye pazarlayacaktır. Bu toplantılar, ailenin korunması ve güçlendirilmesi kisvesi altında yapılan bu taarruza zemin hazırlama toplantılarıdır. Öyle ki çalıştaylar yapıldıktan sonra hazırlanan raporlar da gizli tutulmaktadır. Bakanlık çalıştayların düzenlemesine dair gönderdiği yönergeye bizzat raporların üçüncü kişilerle paylaşılmaması talimatını da eklemiştir.

    81 ilde düzenlenen çalıştaylarda ele alınacak konular da yine Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından belirlenmiş. Belirlenen 6 konu şöyle: “Aile, Eşitlik ve Adalet”, “Aile, Sosyal Kalkınma ve Refah”, “Aile, Hayat Boyu Gelişim ve Öğrenme”, “Aile, Çevre ve İklim”, “Aile, Teknoloji ve Dijitalleşme”, “Aile Odaklı Sosyal Hizmetler”. Bu kadar güdümlü bir şekilde düzenlenen toplantılara hasbelkader toplantılara girmiş kişilerin aktardıklarına göre bu başlıklar tartışılırken kadınları eve, gerekirse mutsuz evliliklere hapsetmeyi meşru görenler, kadınların toplumdaki rolünün sadece annelik olması gerektiğini savunanlar, evlenme yaşının yükselmesinden yakınanlar olmuş. Doğrudan şahit olmadık, basında görmedik, ama doğrudur, en azından bu zamana kadarki AKP iktidarlarına bakınca gerçekliği kuvvetle muhtemel iddialar olduğunu söyleyebiliriz. Dahası bu çalıştaylardan bazılarında ortaya çıkan başka örnekler, doğru olduğunu düşünmemiz için yeter de artar bile.

    Bir örnek Balıkesir’den. Balıkesir Valiliği kendi resmi internet sitesinde 22 Eylül günü çalıştayın haberini yayınlamış ve toplantıya katılan “paydaş”lardan Balıkesir Valisi İsmail Ustaoğlu’nun açılışta yaptığı konuşmayı aktarmış. Vali konuşmasında şöyle diyor: “Kadim geleneğimizde aile ile toplum, aile ile devlet bir ve hep beraber olmuştur. Tarihte bunun birçok örneğini görürüz. İşte büyük cihan padişahlarının aile yaşantılarından tutun, devletimizin, imparatorluğumuzun kuruluş sürecinden cumhuriyete geldiğimizde ve cumhuriyete geçiş sürecimizden itibaren hep ailelerin ön plana çıktığını, güçlü ailelerin hep ön planda olduğunu hep beraber görürüz.” Cihan padişahlarının aile yaşantısından kasıt kadınların köle cariyeler olduğu harem hayatı mı? Kadınların haklarını savunanları düşman olmakla suçladıkları aile bu mu?

    Kadınların bugün Medeni Kanun’da yazan nafaka, boşanma vb. konularda sahip oldukları hakların geriletilmesi girişimi, tüm kadınlara karşıdır. İşte bu nedenle bugün yapmamız gereken, haklarımızı savunurken dinin hukuka, siyasete, devlete karıştırılmaması temelinde laikliği de savunmaktır

    6 min
  • DİP Bildirisi:Siyonist katliamlar karşısında Filistin halkının meşru müdafaa hakkını savunuyoruz!

    Hamas’a bağlı El Kassâm Tugayları 7 Ekim Cumartesi sabahı, işgalci İsrail'in son dönemde Filistinlilere yönelik artan katliamlarına bir yanıt olarak, Siyonist devlete karşı bir saldırı başlattı. Gazze’den çok sayıda roket işgalci İsrail’in elindeki topraklara atılırken, Filistin güçleri İsrail’in ilan ettiği sınırı geçerek Siderod gibi bazı kentlere girdi ve düşmana önemli kayıplar verdirdi. İlerleyen saatlerde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ve İslamî Cihad gibi diğer Filistinli gruplar da harekâta destek açıklamalarında bulundular. Hamas, Lübnan’daki Filistinli direnişçileri de Siyonistlere karşı harekete geçmeye çağırdı.


    Filistin halkının mücadelesinin çok önemli bir anını yaşamaktayız. Bir kez daha, Filistin halkının topraklarını işgal edip kendisine sistematik bir etnik arındırma uygulamış, kentlerini defalarca bombalamış, geride kalanlar için korkunç bir Apartheid rejimi inşa etmiş bulunan İsrail’e karşı direnişinin haklı ve meşru olduğunu vurguluyoruz. Dahası, bu operasyon, İsrail’in son aylarda Filistin halkına yönelttiği sayısız katliama açık ve haklı bir yanıttır.


    Öte yandan emekçi halkımız bu operasyonun sadece Siyonist İsrail’e yönelik olduğunu, sadece ona bir mesaj olduğunu sanmamalıdır. El Kassâm başta olmak üzere Filistinli örgütler, bu muazzam hamleleriyle, kendilerini sırtlarından bıçaklayan Arap liderlerine ve elbette Erdoğan’a da açık bir mesaj vermektedirler: Filistin halkı, sizin dolar hesaplarınıza uyarak direnişten vazgeçmeyecek! Emperyalistlerle ve Siyonistlerle saf tutmayacak! Siyonistlerle aşk yaşayan istibdad rejimi Filistin hareketinin hamlesine en az İsrail kadar hazırlıksız yakalanmıştır. Bu operasyon, işgalci İsrail’in yanısıra, Filistin gazının çalınmasında suç ortaklığına hazırlanan, Kafkaslar’dan Ortadoğu’ya Siyonistlerle derin bir ittifaka soyunan Erdoğan’ı ve AKP-MHP istibdadını da hedef almaktadır.


    Devrimci İşçi Partisi, Filistin direniş güçlerinin başlattığı El Aksa Tufanı operasyonunu haklı ve meşru bir hamle olarak görür ve destekler. Emekçi halkımızı ve tüm bölge halklarını Siyonizme karşı durmaya, Filistin halkına destek olmaya, Arapların ve Yahudilerin barış içerisinde bir arada yaşayabileceği demokratik, laik ve sosyalist bir Filistin’in inşası için, Ortadoğu Sosyalist Federasyonu’nun kurulması için mücadeleye çağırır.


    Siyonizm yenilecek, direnen Filistin kazanacak!


    Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!


    Yaşasın laik, demokratik, sosyalist Filistin!


    Yaşasın Ortadoğu Sosyalist Federasyonu!

    3 min
  • Levent Dölek: Tek beldede sosyalizm olmaz

    Seçimlerden sonra ortalık Kılıçdaroğlu’nun aslında AKP’ye ve Erdoğan’a çalıştığını iddia eden komplo teorilerinden geçilmiyor. Bu teorileri dillendirenlerin pek çoğu seçimden önce Kılıçdaroğlu’na oy vermeyenleri kolaylıkla “Erdoğan’a çalışmakla” suçlayabiliyordu. Seçimden önce “piro” diye peşinden koştukları Kılıçdaroğlu’nun işbirlikçiliğini keşfedenlerin gönül gözü mü açıldı birden? Tabii ki hayır. Dün Kılıçdaroğlu’na kurtarıcı olarak bakmak da bugün onu ajanlıkla suçlamak da aynı körlüğün, düzen siyasetinin körlüğünün bir sonucu.

    Sol, sınıf siyasetini reddedip “ehveni şer” dedikçe beterin beterini gördük her seferinde. “Sandıkta gerileteceğiz” diye diye gerileyen hep solun kendisi oldu. Yerel seçimler yaklaşıyor ve solun düzen siyasetinden kopmaması, sınıf siyasetine yönelmemesi halinde bir kez daha kafasını duvara toslaması kaçınılmaz görünüyor. Belediyeleri sivil toplum örgütü gibi gören liberal yanılsamayı solun saflarından atmak gerekiyor. İstanbul’da, Ankara’da ve başta olduğu her yerde CHP muhalefet partisi falan değildir. Devletin ve iktidarın bir parçasıdır. Burada düzen partilerinin kavgası kent rantını paylaşma kavgasıdır. Solun bu kavgada yeri yoktur olamaz. Dolayısıyla bu kavganın bir tarafı desteklenemez. Sınıf siyaseti emekçi halkın çıkarlarına dayanmalı, rant kavgasına karşı kent topraklarının ve özellikle deprem ve fahiş kiralar dolayısıyla konutların kamulaştırılmasını öne çıkarmalıdır. Dolayısıyla da sosyalistler güçlerini birleştirerek bu programın adaylarını çıkarmalıdır.

    Sosyalistlerin güç birliği yapması, seçimi kazanmak ve belediyeleri almaktan ziyade emekçi halkı düzen siyasetinden koparacak bir çekim merkezi yaratmak için gereklidir. Sosyalistlerin işi kapitalizmin çözümsüz olduğunu anlatmaktır, kapitalizm denizinin içinde “sosyalist belediye” adaları yaratılabileceğine dair yanılsamalar yaratmak değil. Emekçi halkın herhangi bir temel sorununa özel mülkiyet rejimi ile karşı karşıya gelmeden gerçekçi bir çözüm üretmek mümkün değildir. Mevcut düzende belediyelerin üretim araçlarını devletleştirme yetkisi yok. Taşınmazların kamulaştırılmasında da “kamu yararı” kararı valilik onayına tabi. Kooperatif kurarsınız ama o kooperatiflerin benzerleri AKP’li belediyelerde bile kurulmuş olur. Suyu “kanun izin verdiği” kadar ucuzlatır, belediye işçisine “belediye bütçesi elverdiği” kadar zam yaparsınız. Özel şirketleri devletleştirmediğinizde gider “sosyalist sermaye” kurarsınız.

    Şimdi bazı yerellerde belediyeler kazanmak, hatta seçim sonucunda “sosyalist belediyeler birliği” kurmak gibi düşünceler epey heyecan yaratıyor. Dersim ve Ovacık modellerinden bahsediliyor. Ama geçmişteki Fatsa örneği bile Fikri Sönmez (Terzi Fikri) ve yoldaşlarının tüm kahramanlığına ve başarılarına rağmen sonuç olarak kapitalizm denizi içinde sosyalist adaların olamayacağını, özellikle merkezi devlet iktidarı burjuvazinin elinde olduğu müddetçe emekçi halkın hiçbir kazanımının güvence altına alınamayacağını kanıtlamıştır. Ama geçmişe de gitmeye gerek yok, Kürt halkının iradesini gasp eden kayyım rejimi ortadadır.

    Şehirdeki emlak baronlarının elindeki konutları halkın barınma hakkı için kamulaştırma kararı aldık. Belediyeler gıda bankacılığı yapabilir. Ama gıda bağışlarıyla. Biz yoksulu doyurmak için ağaların topraklarını kamulaştırmaya yöneldik. Vali kamu yararı yok dedi! Danıştay’a mı gideceğiz? Vali kararını aştık, halk konutlara fiili olarak yerleşti. Toprak işgalleri var. İşçiler, emekçiler, yoksul köylüler, devrimci bir seferberlikle tufeylinin elinden hakkı olanı söküp alıyor. Emlak baronlarının borazanları, toprak ağaları, kapitalistler basacak feryadı: Vatan elden gidiyor! Terör! Ve kayyım!

    Hiçbir şey yapılmasın mı? Yapılacak tabii. Ama sadece işçi sınıfının ve emekçi halkın gücüne güvenerek. İktidar perspektifini bırakmadan. Her durumda mevcut düzene ve düzen siyasetine dair yanılsamaları ortadan kaldırarak. Yanılsamaları güçlendirerek ve yeni yanılsamalar yaratarak değil.

    6 min

About Gerçek gazetesi

From the publisher's feed

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri