
Sign up to save your podcasts
Or


14-28 Mayıs seçim yenilgisinden sonra CHP’de yoğun bir değişim tartışması başladı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Kılıçdaroğlu’nun karşısındaki en önemli aday olarak öne çıkıyor. CHP’nin meclis grubu başkan vekili Özgür Özel başkanlık için adı geçen isimlerden. Bülent Tezkan gibi Kılıçdaroğlu’na çok yakın bilinen isimler dahi değişim gereğinden bahsediyor. CHP’den Erzincan milletvekili olan Mustafa Sarıgül bile partisinin de CHP’ye katılma kararı almasıyla denkleme dahil oldu. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ise parti delegelerine olan hakimiyetine güvenerek koltuğu bırakmaya niyetli olmadığını göstermiş durumda.
Bir paralı asker şirketi olan Wagner ve lideri/patronu Prigozhin’in silahlı isyanı sadece Rusya’yı değil bütün dünyayı sarsan bir gelişme oldu. Halen karanlıkta olan bir dizi yönü zaman içinde belki aydınlanacaktır. Belki de 15 Temmuz gibi uzun süre sır perdesi aralanmadan kalacaktır. Ancak Putin’in Wagner isyanını 1917’ye gönderme yaparak kötülemesinin üzerinde durmak gerekir. Esasen Wagner bir paralı asker şirketinin isyanıdır. Prigozhin ne derse desin isyanın motivasyonunda şirketin maddi çıkarları önemli bir faktördür. 1917’de ayaklananlar ise silah altındaki işçiler ve köylülerdir. Motivasyonları sınıfsaldır. Çarlık ordusunun askeri disiplinini orta yerinden kıran asker komitelerinin kurulmasında ve cephede devrimci bir ruh durumunun oluşmasında işçilerin ekmek, köylülerin toprak talebi etkilidir. 1917’nin devrimci askerleri emperyalist bir yağma savaşında barışı savunmaktadır. Wagner’in paralı askerleri ise Rusya’nın NATO’ya ve Nazi taşeronlarına karşı haklı savaşında cephede ölümcül bir zaaf yaratmak pahasına darbeye kalkışmıştır.
Daha seçimler sona ereli bir ay oldu. Sadece bir ayda Kılıçdaroğlu’nun stratejisinin ne kadar çürük olduğu çıplak biçimde ortaya çıktı. Daha da önemlisi, sosyalist hareketin “bir oy Kılıçdaroğlu’na” tutumunun ne kadar yanlış olduğu da rahatlıkla görülür bir gerçek haline geldi.
Seçimin tek sonucu Erdoğan’ın anayasanın açık hükmüne rağmen üçüncü kez cumhurbaşkanı seçilmiş olmasına kuzu kuzu rıza gösterilmiş olması değil. Bir diğer önemli sonuç, Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a her türlü manipülasyona açık, gerici birtakım anayasa değişikliklerini onaylayabilecek bir meclis hediye etmiş olması. Dört hayalet partiye verilen 39 milletvekilliği sayesinde anayasa değişiklikleri halka gitmeden dahi yapılabilecek. Nitekim Erdoğan “Cumhuriyetimizin 100. yıldönümünde” yeni bir anayasadan söz etmeye başladı bile.
Nasıl oldu bu? Kılıçdaroğlu Millet İttifakı içinde yılanlar besledi. Sabık Erbakancı ve Erdoğancıların yanı sıra sabık Türkeşçilerin de kendi amaçlarına yarayacağı hayalini kurdu. Şimdi seçimden beri olan biteni hep birlikte hatırlayalım.
Erdoğan’ın seçimlerin ardından kurduğu hükümette yer
Erdoğan’ın seçime giderken ülkeyi bir borç batağına soktuğunu seçimlerden sonra da alacaklıların kapıya dayanacağını söylemiştik. Teker teker gelmeye başladılar. İlk gelen NATO oldu. Daha resmi sonuçlar bile açıklanmadan NATO’nun istediği asker gücü Kosova’ya yollandı. Ardından uçaklar Almanya’daki NATO tatbikatına gönderildi. Hükümet açıklandı. Hazine ve Maliye, Batı emperyalizminin gözdesi İngiliz Mehmet’e, Merkez Bankası Amerikan bankalarından transfer edilen Gaye Erkan’a teslim edildi. İngiliz Mehmet ilk ziyaretini TÜSİAD’a yaptı. İşçisine lira ödeyip malını dövizle satan büyük patronlar adına Tuncay Özilhan ve turizm patronları değersiz Türk lirası istedi. Merkez Bankası kuru baskılamasın dedi. Dolar kuru 26’yı geçti. Patronların kasaları doldu.
Alacaklılar Erdoğan’ın yeni iktidar döneminde istediklerini bir bir alıyorlar. Peki ya emekçi halk? Emekçi halkın payına hayat pahalılığı ve işsizlik düşüyor. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) yayınladığı endekse göre Türkiye 149 ülke içinde işçi hakları açısından en kötü 10 ülke arasında yer alıyor. Asgari ücret zamları senede iki defa yapılıyor artık. Ama asgari ücret bir türlü açlık sınırını aşmıyor. Giderek daha fazla işçi asgari ücretli haline geliyor. Kamu emekçilerine ve emeklilere yapılan zamlar da aynı şekilde yapıldığı gibi enflasyon karşısında eriyor, buhar olup uçuyor. Elinde paranın gücünü bulunduranlar hükümetten istediklerini alırken işçi ve emekçinin haklarını savunabilmesinin tek yolu örgütlü olmaktan ve üretimden gelen gücünü kullanmaktan geçiyor.
Cumhur ve Millet İttifakları’nın ana kutuplarını oluşturduğu 2023 seçimlerinde sosyalistlerin önemli bir kısmı Emek ve Özgürlük İttifakı ile Sosyalist Güç Birliği (SGB) İttifakı çatısı altında yer aldılar. Seçim sonuçlarından, alınan oy oranlarından bağımsız olarak değerlendirilmesi gereken ve esas önemli olan konu bu ittifakların Cumhur ve Millet İttifakları’ndan bağımsız üçüncü birer siyasal odak işlevi görmemiş olmasıdır. Kılıçdaroğlu’na verdikleri destek ile iki buçukuncu ittifak olarak Millet İttifakı’na yedeklendiler.
Bağımsız bir sosyalist odak ve cumhurbaşkanı adayı ihtiyacı
Devrimci İşçi Partisi bu süreçte bağımsız bir sosyalist odak inşası için ve bu odağın bağımsız cumhurbaşkanı adayı göstermesi için çağrılarda bulundu. Sosyalist örgüt ve partilerle bu doğrultuda görüşmeler yaptı. Ancak bu çağrılar karşılık bulmadı.
DİP neden protesto oyu kullandı?
Çünkü sosyalistler CHP’nin de Kılıçdaroğlu’nun da seçmeni değildir. Sosyalistlerin bunlara oy vermemesi otomatik olarak Erdoğan’ın işine yaramaz. Çünkü bu tutum Kılıçdaroğlu’na olduğu kadar Erdoğan’a da oy vermeme çağrısıdır. DİP’e yapılan eleştirinin altında örtük olarak, sosyalistlerin Erdoğan’a oy veren seçmenlere seslenmeyeceği varsayımı yatmaktadır. Bu, sosyalizmi bir kimliğe indirgeyen ve bu kimliği de CHP’nin etrafında konumlandıran bir anlayıştır ve son derece yanlıştır.
Emek ve Özgürlük İttifakı’nın apolitik suskunluğu ve açık çeki
Emek ve Özgürlük İttifakı’nın ana doğrultusunu belirleyen, HDP’nin Millet İttifakı’na ve Kılıçdaroğlu’na destek kararı alması olmuştur. HDP’nin sosyalist solla geliştirdiği ilişki biçimi öteden beri ittifak değil iltihakı dayatmak olmuştur.
CHP’ye yönelik eleştirilere Sol Parti göğüs gerdi
Sol Parti Millet İttifakı’na politik desteğin ve açık çek vermenin Sosyalist Güç Birliği içindeki en ileri temsilcisi olmuştur. Temsilcileri Kılıçdaroğlu’nun NATO’culuğunu ehveni şer olarak savunmuş, makroekonomik dengeler adı altında TÜSİAD’cı kemer sıkma programına güven oyu sunan açıklamalar yapmıştır. Televizyonlarda Sol Parti temsilcileri CHP’ye ve Kılıçdaroğlu’na yönelik, eleştirel olmak bir yana, ona yönelen eleştirilere göğüs germe motivasyonuyla hareket etmiştir. Birgün gazetesi CHP yayın organı gibi çalışmış, bir aşamada Kılıçdaroğlu’nun Özal’ı öven açıklamasını yorumsuz haberleştirerek, işi Türkiye tarihinin en büyük işçi düşmanlarından Özal’ın aklanmasına aracılık etmeye kadar vardırabilmiştir.
TKP’nin çelişkilerle dolu politikası
Türkiye Komünist Partisi de bu süreçte Kılıçdaroğlu’na açık oy çağrısı yapan partilerden biri olmuştur. TKP’nin tutumu baştan aşağı çelişkilerle maluldür. Bir yandan Millet İttifakı’na karşı durduklarını söylemiş ama onun adayına oy çağrısı yapmıştır. Sırf Erdoğan gitsin diye bunu yaptıklarını söylediler, Millet İttifakı’nın sermaye ve emperyalizm yanlısı karakterini inkâr etmediler ama Cumhurbaşkanlığı seçiminde yürütmenin başının seçildiği yani adaya oy verenin onun programına da peşinen güven oyu verdiği gerçeğini gizlemiş oldular. Oysa TKP, Kılıçdaroğlu’na yönelik takındığı bu fazlasıyla esnek tutumu HDP’den ve Emek ve Özgürlük İttifakı’ndan esirgedi.
Ya sosyalist odak ya zillet!
Biz bu güçleri asla düşman olarak görmüyor, potansiyel müttefiklerimiz olarak değerlendiriyoruz. Bu güçlerle bağımsız bir sosyalist odak inşa etmeyi ve işçi sınıfının siyasette ağırlık kazanması için birlikte mücadele etmeyi istiyoruz. Sınıf düşmanıyla işbirliği politikasından ve düzen siyasetinden kopma çağrısı yapıyoruz. Eleştirilerimiz sert olabilir. Ancak bu konuda hiçbir muhatabımız bize sitem edemez. Çünkü biz eleştiriyoruz. Birlikte mücadele etmek istiyoruz. Destekledikleri ve son süreçte birlikte yürüdükleri CHP ise sosyalistleri kendine payanda olarak görüyor. Bizim önerdiğimiz yol, bu kirli düzen siyasetinden kopmak, ayağa kalkmak, işçi sınıfının ve emekçi halkın sermayeye, emperyalizme ve istibdada karşı ihtiyaç duyduğu bağımsız odağı hep birlikte inşa etmektir.
Emek ve Özgürlük İttifakı’nda yer alan TİP’in 940 bin oy almış olması, TİP ve YSP listelerinden sosyalist milletvekillerinin meclise girmesi, seçimler bağlamında kayda değer ve önemli sonuçlardır. Ancak bu sonuçları kolaylıkla Türkiye’de sosyalizmin ve sınıf mücadelesinin başarı hanesine yazamayız. Seçimde izlenen ve ne yazık ki artık bir strateji halini almaya başlamış olan taktikler bağlamında bakıldığındaysa, solun seçimde yanlış bir yol tuttuğu çok açıktır.
TİP uzun zamandır ilk kez dikkati çeken bir performans göstermiştir ama bu, düzenin sol yamacında durmayı kabul eden, sermayenin ve emperyalizmin kırmızı çizgilerine basmamaya özen gösteren bir tür “iyi çocuklar” imgesiyle kazanıldığında sosyalizmin gelişmesine hizmet etmek bir yana, düzenin de önümüzdeki dönemin bütün sarsıntılarında yükselebilecek tepkileri massetmek için kullanacağı, hatta kullanmayı tercih bile edebileceği bir mecranın doğması anlamına gelebilir. Ayrıca TİP’in oylarının işçi sınıfının güçlü taburlarının değil daha ziyade modern küçük burjuvazinin ve eğitimli yarı-proleterlerin ağırlık taşıdığı bölgelerde (Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy vb.) dikkat çekici şekilde yoğunlaşması, partinin gelecekte gelişmesinin bu katmanların hâkimiyeti altına gireceğine işaret etmektedir. Bu gelişme TİP’in düzen içinde massedilmesi sürecini hızlandıracaktır. Dolayısıyla TİP’in burjuva parlamentarizmi sınırları içindeki başarısı sınıf mücadelesinde işçi sınıfı ve emekçi halkın siyasi bir kazanımı olarak değerlendirilemez.
Sosyalist Güç Birliği bir bütün olarak aldığı oy oranlarıyla sosyalist partilerin daha önceki seçimlerde görülenlere benzer bir tablo ortaya çıkarmıştır. Düzen siyasetinin Cumhur ve Millet İttifakı etrafında kutuplaştığı ve kitlelere hâkim olduğu bir ortamda sosyalistlerin devrimci bir programla büyük oy oranlarına ulaşması zordur. Kitleler çıkarları bu tür bir devrimci programda da olsa devrimci bir yükselişin ya da sınıf mücadelesinde olağanüstü bir canlılığın olmadığı koşullarda düzen siyaseti içinde ehven-i şer aramaya pekâlâ yönelebilmektedir. Ancak SGB’deki esas sorun, sermaye düzeniyle ve emperyalizmle kökten hesaplaşan bir devrimci programla kitlelerin karşısına çıkmamasıdır. SGB bağımsız bir Cumhurbaşkanı adayı çıkarmayarak sosyalist bir odağı kitlelerin karşısına siyasal bir alternatif olarak çıkarma yönelişinden de en baştan vazgeçmiştir. CHP’nin sağa kayışından, siyasal İslam’la işbirliğine yönelmesinden dolayı doğan siyasi boşluğu laikliğin radikal savunusuyla doldurmayı strateji olarak benimseyen yaklaşım tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Öyle ki SGB, politikasının tüm ağırlık merkezini düzen içi ama radikal bir laiklik temasına oturtarak ikna ettiği kesimleri kendisine çekeceği yerde Millet İttifakı’na yöneltmiştir. Denebilir ki SGB bileşenlerinin radikal laiklik propagandasına ikna olan kesimler, şu ya da bu şekilde laikliğin pratik bir güvencesi olarak gördükleri CHP ve İyi Parti’nin merkezinde olduğu ittifaka yönelmiştir.
HDP’nin çatısı altında girdiği Yeşil ve Sol Parti’nin oyları ciddi bir gerilemeye işaret etmektedir. Bu gerilemenin TİP’in ayrı girmesiyle açıklanamayacağı açıktır. YSP tek liste olarak girdiği bilhassa Kürt illerinin tamamında ve seçime girdiği tüm seçim bölgelerinde oy kaybetmiştir. Elbette ki HDP istibdadın kapatma tehdidi altında seçime YSP çatısı altında girmiş, kadroları seçim sürecinde tutuklanmış ve çalışmaları yoğun baskı altına alınmıştır. Ancak bu da açıklayıcı değildir. Kürt halkının çoğunluğunu oluşturan emekçi ve yoksul kesimlerden uzaklaşan, sömürgeci burjuvaziyle uzlaşmayı içeren bir radikal demokrasi yönelişi, sürekli bir yeni açılım süreci beklentisiyle Cengiz Çandar gibi düzenin sembol isimlerine yer açan siyasi hat başarısız olmuştur.
Sosyalistler için seçimler kapitalizmden sosyalizme geçiş taleplerinin ve işçi sınıfının devrimci çözümlerinin propagandası için bir fırsat olarak görülmelidir. Ancak son seçimlerde tam tersi bir durum gördük. Sosyalistlerin birçoğu Kılıçdaroğlu’nu desteklemelerine gerekçe olarak devrimin imkansızlığını, sosyalizmin gerçekçi bir alternatif olmadığını anlattı durdu. Seçim bitti sosyalistlerin devrim ve sosyalizm aleyhindeki propagandası bitmedi. Demirel’in 70’lerde meşhur olmuş “petrol vardı da biz mi içtik” sözünü anımsatırcasına “sosyalizm gelecekti de biz mi mani olduk” türünden ifadeler dört yanı sardı.
Ne yalan söyleyeyim ben kapitalistinden liberaline, siyasal İslamcısından faşistine sosyalizmin ve devrimin mümkün olmadığına dair bu derece iman eden görmedim. Halbuki tam tersi doğru. Duvar yıkılmış, Sovyetler gitmiş, Çin kapitalistleşmiş, Kuzey Kore Allahlık, Küba kıvranıyor ama yine de dünyanın kapitalistleri devrim ve sosyalizm korkusuyla titremeye devam ediyor. Bizim sosyalistler “bir oy Kemal’e” diyor! Sosyalizmden zaten çoktan vazgeçtiler. Bundan kastımız seçimlerle sosyalizmin geleceğine dair bir ham hayal değil tabii ki. Sosyalizmden vazgeçmek derken, sosyalizmin imkansızlığına iman etmek derken, sınıf mücadelesine olan güvensizlikten, işçi ve emekçi kitlelerin ne yapsak etsek de sosyalizme yönelmeyeceğine dair kesin kanaatten bahsediyorum.
Tabii kulağa daha akla yatkın gelen başka bir argüman daha var. Ona da değinmek lazım. Sosyalistler çoğunlukla faşizm gelmesin diye savundular Kemal için topladıkları oyları. Hani faşizm vardı zaten? Daha kaç defa gelecek bu faşizm? “Faşizme karşı faşistlerle cephe!” Meral Akşener’i faşistten saymadılar Ümit Özdağ geldi… Yüzde 50+1’i toplamak için sustular yol verdiler. Nasıl olsa Kemal solcu diye düşündüler. İki tur arasında solcu Kemal’in içinden çıkan faşisti gördük değil mi? Avrupa’nın değme faşistlerinin cesaret edemeyeceği kadar ırkçı-faşist bilbordlarla donattı dört bir yanı.
Erdoğan bir gitsin de sosyalizmi o zaman savunuruz dedi pek çokları. Çok mantıklı geliyor insanlara biliyorum. Bir sağduyu var bu söylemin altında. Baskının daha az olduğu bir ortam, kitlelerin zihninin şovenizmle, mezhepçilikle, dogmalarla daha az yıkanması fena mı olur? Olmaz elbette de gerçek hayat öyle değil işte… İnsanlar zihinleri dogmalarla dolu olduğu ya da iktidarın ideolojik hegemonyasının etkisinde olduğu için mücadele etmiyor değiller tam tersine mücadele etmedikleri için bu gerici ideolojilerin etkisi altında kalıyorlar.
Kanıtımız gerçek hayattır. Kapitalist sömürüye karşı işçiler her daim mücadeleler içinde oldu. İşgaller, grevler, direnişler OHAL döneminde de pandemide de eksik olmadı. Ve işçilerin bu mücadelelere atılmasına, hatta bu mücadelelerde istibdadın polisiyle jandarmasıyla göğüs göğüse dövüşmesine ne AKP’li ne de MHP’li olmaları engel oldu. Bu işçiler mücadeleye girdikçe aydınlandılar. Sosyalist fikirlerle tanıştılar. Mesela pek çokları Devrimci İşçi Partisi’ne de katıldılar. Önce aydınlanıp sonra mücadele etmediler. Mücadele ettiler ve öyle aydınlandılar, sınıf bilincine kavuştular ve etraflarına sınıf bilincinin ışığını yaymaya başladılar.
Bazılarına bu anlattığımın hâlâ hayal gibi geldiğini biliyorum. Böyle bir şeyin olabileceğine akıl sır erdiremiyorlar. Ne diyeyim. Yemin mi edeyim! En iyisi şöyle söyleyeyim. Gelin bizimle takılın biraz. Fabrikalara, tersanelere, emekçi mahallelere gidelim apaçık gerçeği anlattığımızı göreceksiniz. Sınıf mücadelesi alanlarına gelseniz... Her kimlikten memleketten işçilerle emekçilerle sınıf mücadelesinde hemhal olsanız... İşçi sınıfının sosyalist ve devrimci fikirlere ne kadar açık olduğunu göreceksiniz. Haydi sınıfın saflarına! Nefes alırsınız nefes! Umut depolarsınız. Güç alırsınız. Kapitalistler boş yere korkmuyorlar görürsünüz. Bir oy Kemal’e diye verdiğiniz emeklere acır, hürriyet için devrim için sosyalizm için güven ve umutla kolları sıvarsınız!
Erdoğan seçimi kazanmasına kazandı ama depremin enkazının üzerine bir de ekonomik enkaz ekledi. Ülke Erdoğan’ın sözüm ona “Türkiye Yüzyılı”na devasa bir borç batağına batmış olarak, Merkez Bankası boşaltılmış, devlet bütçesi delik deşik olmuş bir şekilde giriyor. Erdoğan’ın emekçi halka ödetmeye hazırlandığı kabarık bir fatura bizleri yani işçileri, emekçileri, küçük esnafı ve köylüyü bekliyor. Tahsilat memuru olarak emperyalist finans çevrelerinin gözdesi ve bizzat kendisi de İngiliz vatandaşı olan Mehmet Şimşek çoktan göreve çağrıldı.
Hayat pahalılığı giderek artacak. Önümüzde yerel seçimler olduğu için Erdoğan yine asgari ücret zamları yapacak eli mahkûm, ama makas giderek açılacak ve yoksullaşma hızlanacak. Erdoğan ise sermayenin bu sınıf saldırısında yine en kritik rolü oynayacak. İngiliz Mehmet’i yanına alıp yapısal reform yapıyoruz diyerek işsizlikle mücadele kisvesi altında kıdem tazminatının kaldırılması ve esnek çalışmayı raftan indirecek.
İşte işçi sınıfına ve emekçi halka Erdoğan’ın ödetmeye hazırlandığı ağır fatura budur. Hoş Kılıçdaroğlu da kazansa farklı bir programla gelmeyecekti. O Mehmet Şimşek’in yerine bu işi Ali Babacan’a havale etmişti. Ama Erdoğan farklı bir yol izleyecek. Krizin sorumluluğunu dış güçlerin oyunu olarak lanse edecek. Beka sorunu edebiyatına devam edecek, soğan ekmek yeseniz de işsiz kalsanız da vatan millet aşkına susun diyecek. Sesini çıkaranı ise terörist ilan edecek. Bu seçim sürecinde iktidarın propagandasına kanıp başka partiyi tutan sınıf kardeşine, iş arkadaşına, komşusuna terörist vatan haini diye çıkışanlar belki de bir anda ve sırf hakkını aradığı için terörist olarak yaftalananlardan olacak.
Tekel işçisinden THY işçisine, inşaat işçisinden metal işçisine, madenciden tersane işçisine, köylüsünden aydınına, spor taraftarından sanatçısına, öğrencisinden öğretmenine kimler terörist ilan edilmedi ki? Ama kimse kusura bakmasın! İşçi sınıfının eli de armut toplamayacak elbet! Seçimini mücadeleden ve örgütlenmeden yana yapanlar işçiye, emekçiye, halka kalkan sopayı kırmasını bilir. Gerektiğinde fabrikaları da meydanları da zapt eder. Barikatları aşar, grev yasaklarını yırtar!
İşçi sınıfımıza sesleniyoruz. Seçimlere bakıp zafer turuna çıkan da karalar bağlayan da yanlış yapar. Tarihimize bakalım ve hatırlayalım. “Su kullananın, toprak işleyenin” diye emekçiyi yanına çeken Ecevit bile seçildikten sonra DİSK’e döndü, “kimseye ödeyeceğimiz diyetimiz yok” dedi. Farklı farklı partiler geldi hepsi faturayı işçiye emekçiye ödetti. Ama tarihimizde grev hakkını grevle kazanan Kaveller var. İşçi sınıfının sendikasına, örgütlülüğüne, birliğine sahip çıkarak ayağa kalktığı, koskoca konfederasyon DİSK’i kurtaran 15-16 Haziranlar var. MESS’i ezen büyük grevler var. Kıdem tazminatı o dönemin mirası bize. Ankara’yı zapt eden Tekel direnişleri, Koç’ları tir tir titreten metal grevleri var. Zonguldak madencilerinin dev grevi ve yürüyüşü madenlerin kapatılmasını önledi. 12 Eylül karanlığını yırtan 1989 Bahar Eylemleri, kamu emekçilerinin sendikalarının yasalaşmasını sağlayan Kızılay direnişi, 10. yıldönümünü yaşadığımız Gezi ile başlayan halk isyanı ve daha niceleri…
Hakların söke söke alındığı, yasakların yırtılıp atıldığı, barikatların aşıldığı, meydanların zapt edildiği, sonunda emekçi halkın patronlara ve onların iktidarlarına hatırı sayılır faturalar ödettiği örnekler bunlar. “Terörist”, “anarşist” yaftalarının yırtılıp atıldığı, halk arasında yayılan düşmanlığın işçilerin birliği ve halkların kardeşliği ile bertaraf edildiği, Türk’ün Kürt’le Sünni’nin Alevi’yle el ele omuz omuza sınıf düşmanına karşı dövüştüğü örnekler bunlar. Seçimini mücadeleden ve örgütlenmeden yana yapanların eseri olan yol gösterici örnekler bunlar. Ve gelecekte bu örneklere mutlaka yenileri eklenecektir. Geçmiş işçi kuşakları size büyük miras bıraktı. Tarih yapma sırası sizin! Zafer doğru seçimi yapanların, sınıfını bilen, saflarını sıklaştıran ve sınıf mücadelesi yolundan yürüyenlerin olacaktır!
Genç kuşak ne kadar tanıyor, bilmiyorum. Bizim kuşaktan, beş parmağında beş marifet bir karikatürist, İrfan Sayar, 1970’li yılların kıpır kıpır Türkiyesi’nin zor ama dipdiri ortamında Zihni Sinir adını verdiği bir “Porof”un “proce”lerini, yani bilimsel buluşlarını, teknolojik uygulamalarını çizerdi. Karikatüristin başarısı biraz da karakterlerinin, mizahının halkın günlük kültürünün, sohbetlerinin içine ne kadar sızdığıyla ölçülür. O dönemin Türkiye halkı eğitimi daha düşük ama zekâsı daha uyanık mıydı neydi, karikatürü baş tacı eder ve kanlı cinayetlerle bezeli örtülü iç savaş ortamına rağmen kendine gülmeyi çok iyi bilirdi.
21. yüzyılın en başarılı Zihni Sinir procesine ödül verilecek olsa, jüri muhtemelen madalyayı Porof Kemal Kılıçdaroğlu’na verirdi. Ne müthiş bir proje idi Altılı Masa ve Millet İttifakı! Siz 2017-2018 döneminden başlayıp, Türkiye’nin en büyük muhalefet partisinin bütün emeğini bu muazzam ittifakı kurmaya harcayın. Bir milyonun üzerinde üyesi olan partiyi, halkın arasında yıllarca propagandaya koşmak, yeni üyeler kazanmak, AKP’nin politikalarının dinî kisve altında aslında nasıl maddi dünyevi çıkarlara hizmet ettiğini anlatmak gibi zor işlere sokmaya ne gerek var? Zihni Sinir 21 yıllık AKP iktidarını ve Erdoğan’ın istibdadını yerle bir edecek formülü buldu ve uyguladı. Projenin adı “hasmını, ona en çok benzeyen ittifakla yenme procesi” idi. Özelliklerinin hepsini yazamayacağız, bazısı şöyleydi:
• Cumhur İttifakı’nın istibdadı ve gericiliği neye dayanıyor? İslam dinini istismar eden bir parti ile ırkçı-faşist bir partinin işbirliğine değil mi? O zaman onu yenilgiye uğratmak için açık arttırmaya gitmeli. Zihni Sinir o faşist partiden kopan bir partiyi meclise sokmak için halkın CHP’nin ideolojik ve politik doğrultusuna verdiği oylarla seçilen CHP milletvekillerini faşist bir partiye aktararak onu ayağa kaldırdı.
• Cumhur’un faşizmine faşizmle karşılık verilmişti. Güzel. Ama din sömürücülüğü? Atatürk’ün partisi olmakla övünen CHP o rolü kendisi üstlenecek değildi herhalde. Zihni Sinir fırsatları değerlendirir. Tam o sırada AKP’den kopan biri Suriye katili, öteki Londra ve New York borsalarının Türkiye’deki simsarı iki karanlık şahıs (adları Davutoğlu ve Babacan) yeni partiler kurmuşlardı. Kör tek göz istemiş Allah iki vermiş! Zihni Sinir bunların üzerine atladı. Bir de bu cepheyi Erbakan’ın partisinin son üyesi olan Madımak katliamı dönemi Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu ile tahkim etti. İşte güçlü cephe: “Cumhur’da köktendinci parti sadece bir tane, bende üç” diye seviniyordu Porof’umuz.
• Bunlar yetmezdi. Sinir hoca gösteri yapmak için tesettürü yasallaştırmak istedi. Bu sefer el yükselten Erdoğan oldu. “Madem istiyorsun anayasallaştıralım” dedi. Tesettür anayasa hükmü oluyordu. Arada da “aileyi koruyucu” nefret hükümleri yer alacaktı. Zihni beyefendiyi kendi procesinden deprem acısı kurtardı.
• Faşistlere karşı da el yükseltmek gerekiyordu. Sinan Ateş’in cinayetini öne sürerek Zihni hocamız çoktan beri eliyle yapmaya alıştığı bozkurt işaretini yapmaya devam etmekle yetinmedi, “CHP’nin ülkücüleri”nden söz etmeye başladı.
Daha anlatılacak çok şey var ama yerimiz sınırlı. Önemli olan, procenin ne sonuç elde ettiği. Berrak yazalım ki Porof Zihni Sinir de anlasın:
(1) CHP’nin %25 + İyi Parti’nin %10 + HDP’nin %10’unu toplayın. Zihni Bey kendisi birinci turda bu kadar oy aldı. Altılı Masa’nın ortaklarından ne geldi, Allah bilir. İkinci turda oyu biraz arttı. O da faşist Zafer Partisi’ne Kürtlerin yaşadığı bölgede seçilen belediye başkanlarının terörist sayılacağına söz verdiği için geldi. Haliyle oy yetmedi. Erdoğan yine seçildi.
(2) İyi Parti dışındaki partilerden kendisine ihmal edilebilir oranda oy geldi ama CHP’den onlara 40’a yakın milletvekili gitti. CHP bu proce sayesinde mecliste çok daha zayıf temsil ediliyor. Sinir hocamız İyi Parti’ye ödünç milletvekili vermişti. Şimdi ötekilere hediye paketinde milletvekili verdi.
From the publisher's feed