Gerçek gazetesi

Gerçek gazetesi

By GerçekNewsPolitics
Download on the App Store

Gerçek gazetesi episodes

  • Sungur Savran: Cumhuriyetin 100 yılının en güzel günleri

    Cumhuriyetin 100. yıldönümü bu ayın sonunda geliyor. Herkes kendine göre bir bilanço çıkaracak. Bu bilançolar bütün politik ve ideolojik odakların dünyaya ve Türkiye’ye nasıl baktığına ilişkin birer turnusol kâğıdı olacak.

    Bizim çıkaracağımız bilançonun özü şudur: Cumhuriyet tarihte ileri doğru bir sıçramadır, insanları padişahın kulu olmaktan çıkarmıştır, ama ilk günden sonuna dek bir burjuva cumhuriyeti olmuştur. Yani yasalarda herkes eşittir ama fiiliyatta eşitlik tam bir yalandır. Burjuva ayrıcalıklıdır.

    Kuruluş sürecinde burjuva sınıfının programını savunan kadrolar, kendi temsilcilerinin yanı sıra Anadolu’nun köylüsünün ve işçisinin de emperyalist işgale karşı mücadeleye katılmasını engellemiştir. Kuruluş sonrası yapılan bütün atılımlar bu topraklarda kapitalist üretim tarzının sağlam biçimde gelişmesini amaçlamıştır. Yeni rejim, kapitalist sınıf için bir kapitalist ekonominin taşlarını adım adım döşerken ne köylüyü yoksulluktan kurtaracak bir gelişme sağlamıştır, ne işçiye başka ülkelerde çoktan elde edilmiş hakları (sendika, toplu sözleşme, grev vb.) tanımıştır.

    Biz şimdi işçi hakkında söylediğimize odaklanalım. Bu o kadar doğrudur ki, Türkiye’de işe yarar bir sendikal düzen ancak 1963’te çalışma hayatını düzenleyen yeni yasaların kabulü sonrasında, yani cumhuriyetin kuruluşundan tam 40 yıl sonra kurulmuştur. Bu bile cumhuriyet yönetiminin kendiliğinden verdiği bir şey olmamıştır. Gerçi 1961 Anayasası’na grev bir hak olarak girmişti. Ama 1963’e dek bir türlü yeni hakkının nasıl kullanılacağına ilişkin yasal düzenleme yapılmamıştır. Ta ki 1963’te Kavel metal fabrikasında Kemal Türkler önderliğinde bir grev fiilî olarak yapılana dek! Yani önce grev gelmiştir, sonra bir hak verme anlamında değil, artık zaten hayatın bir gerçeği haline gelmiş bir olgunun patronlar açısından zararsızca yaşanmasını amaçlayan bir yasa çıkarılmıştır!

    Ama burjuvazi 20. yüzyılda bütün dünyada var olan bu hakka bile dayanamayacaktır. 1967’de kurulan ve Türk-İş’ten farklı olarak gümbür gümbür mücadele meydanına çıkan DİSK’e sadece üç yıl tahammül edebilmiştir. DİSK’i iş yapamaz hale getirecek tedbirler içeren bir yasa mecliste kabul edilince, Türkiye işçi sınıfı ayağa kalkmıştır. 150 bin işçi sokaklara, meydanlara, İstanbul, Gebze, İzmit gibi sanayi merkezlerine hâkim olmuştur.

    15-16 Haziran 1970, cumhuriyetin 100 yılının orta yerine düşer ve bir on yıl boyunca da olsa durumu köklü olarak değiştirir. Türkiye artık burjuva cumhuriyetini olabilecek en iyi rejim gibi yaşamak zorunda değildir. Çünkü 15-16 Haziran ayaklanması Türkiye’de proleter devrimler çağının açılması anlamına gelmektedir. Burjuva cumhuriyeti padişahın tek kişilik hâkimiyetinden farklı olarak herkesin yasa önünde eşitliğine dayanır ama gerçekte bir azınlık iktidarıdır. İşçi sınıfı iktidara geçtiğinde ise toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan emekçiler devletin sahibi olacaktır.

    İşte bu yüzden 15-16 Haziran 1970, 100 yıllık cumhuriyetin en güzel günleridir!

    15-16 Haziran zaferle sonuçlanmış, DİSK bu büyük eylem sayesinde kurtulmuştur ama burjuvazinin içine derin bir korku düşmüştür. 12 Eylül 1980’de yaşanan genelkurmay darbesi işte tarihin ufkunda yükselen bu işçi devrimine erkenden engel olmayı amaçlayan bir karşı-devrimdir. 12 Eylül işçi sınıfının bütün kazanımlarına, haklarına, mevzilerine, örgütlerine hücum harekâtıdır, sınıfın mücadelesinin önüne bir sürü engel dikmiştir. Var olan toplumu ve devleti, kapitalizmi ve burjuva cumhuriyetini aşacak bir devrime karşı koruyan ön alıcı bir karşı-devrimdir.

    O günden bu yana, sadece Türkiye’nin değil dünya durumunun da her geçen yılla kötüye gitmesinin sonucu olarak toplumumuz, sömürünün doruğuna çıktığı hürriyetin dibe vurduğu bir yeni dönemi yaşamaktadır. İşçi sınıfı şunu hiç unutmamalıdır: Türkiye bugünkü duruma 12 Eylül karşı-devrimi dolayısıyla gelmiştir.

    Bir gün 12 Eylül’ü tarihin çöplüğüne attığımızda, işçi sınıfını dev bir güç olarak yeniden ayağa kaldırdığımızda, AKP ve MHP de süpürülecek, çok daha güzel günler doğacaktır.

    6 min
  • Başyazı: Onların cumhuriyeti bizim cumhuriyetimiz (Ekim 2023)

    Cumhuriyetin 100. yılındayız. Her şeyden önce bir devrimin 100. yıl dönümüdür. Bu ülke 1908 Hürriyet Devrimi’nin ve 1918-1923 arasında bir devrim (ihtilal) olarak Millî Mücadele’nin sonucunda kurulmuştur. Arkasında 1917’de Ekim devrimi ile kurulan Sovyetlerin sadece tüfekle, mermiyle, altınla verdiği destek değil, aynı zamanda dünya çapında yarattığı devrimci iklim de vardır. Ama Cumhuriyetin 100. yılı kutlamalarına bakın. “Devrim” kelimesi yasaklanmış gibidir. “Böyle gelmiş böyle gider” diyenlerin unutturmaya çalıştığı bir şeydir bu. Kimdir bu devrimi unutturmaya çalışanlar? Cumhuriyetin kaymağını yiyenler… Koçlar, Sabancılar, Ülkerler, Limaklar, Cengizler ve onların emperyalist ortakları… Bir devrim sayesinde, daha doğrusu bir devrime çöreklenerek iktidara geçen ve devrimin en büyük düşmanı olan sınıf! Burjuvazi! Patronlar sınıfı!

    Peki, 100 yıl sonra yok mudur bu devrimin sahibi? 100 yıl boyunca cumhuriyeti emeğiyle, alın teriyle sırtında taşıyanlar var. “Böyle gelmiş ama böyle gitmez” diyenler. Padişahın kulu olmaktan çıkıp vatandaş olanlar ve bugün de patronların kölesi olmayı reddedenler. Devrimin meşru mirasçısı olan, önümüzdeki yüzyıla umudu taşıyacak olan sınıf! Proletarya! İşçi sınıfı!

    Sınıflardan ayrı, sınıf mücadelesinden azade bir cumhuriyet yoktur, olamaz. Erdoğan çıkmış “Türkiye yüzyılı” diyor. Hangi Türkiye’nin yüzyılı? Hayat pahalılığı içinde her gün yoksullaşan milyonların, asgari ücretle ev geçindirmeye çalışan işçilerin, tefecinin eline düşmüş yoksul köylünün, siftah yapamadan kepenk kapatan küçük esnafın Türkiye’si mi? Her geçen gün daha da semiren, kâr rekorları kıran bir avuç patronun ve para babasının Türkiye’si mi? Erdoğan hakkını arayan kim varsa terörist ilan ederek, grevleri yasaklayarak, cumhuriyetin birikimlerini özelleştirerek, kalanları Varlık Fonu’nda toplayıp haraç mezat satışa çıkararak, NATO’ya ve emperyalizme hizmetkâr olarak, cumhuriyetin şehirlerini sermayeye rant kapısı, emekçi halka tabutluk yaparak ve daha nice icraatıyla bu sorunun cevabını çoktan patronlar sınıfından yana vermiş durumda.

    CHP de farklı bir cevap vermiyor. CHP ideolojisinde sınıfların çatışmadığı, birbirini tamamladığı ve birlikte yükselecekleri iddia edilir. Ama CHP de AKP gibi ve iktidar olmuş diğer tüm partiler gibi sadece patronlar sınıfını yükseltmiştir. CHP’nin altı okundan biri devrimciliktir ama işi gücü karşı-devrimciliktir. CHP laiklik konusunda bile patronlar sınıfının çıkarlarında Erdoğan’la buluşuyor. CHP’yi, altı okundan biri laiklik diye laikliğin bekçisi zannedenleri de daha çok hayal kırıklıkları bekliyor. 100 yıl önce patronlar sınıfı, Türkiye’nin Batı kapitalizmi ile bütünleşmesinde laikliği savunmuştu. Ama artık aynı Batı emperyalizmi Müslümanları hâkimiyeti altında tutmak için Türkiye’den laiklik kadar dincilik yapmasını da bekliyor. Kılıçdaroğlu yanına siyasal İslamcı Davutoğlu’nu, Karamollaoğlu’nu, Babacan’ı oy kazanmak için değil, patronların ve emperyalizmin rızasını kazanmak için alıyor.

    AKP ve CHP’nin yanına tüm diğer düzen partilerini de koyabiliriz ve hepsi patronların Türkiye’sinin partileri olarak aynı kefededir. Cumhuriyetin yeni yüzyılında terazinin karşı kefesinde işçi sınıfının ağırlığını koymasının zamanı çoktan gelmiştir. Cumhuriyeti sırtında taşıyanların cumhuriyetin kaymağını yiyenlerle hesabı vardır. Böyle gelmişse de böyle gitmeyecektir. İşçi sınıfının cumhuriyetinde, Türk ve Kürt, yerli ve göçmen, erkek ve kadın, Sünni ve Alevi eşit olacak! İşçi sınıfı cumhuriyeti NATO’dan çıkacak, emperyalist zincirleri kıracak, dünya halklarıyla bütünleşecek! Zengini daha zengin yoksulu daha yoksul kılan kapitalist düzen bitecek. Fabrikalar bankalar devletin, devlet işçinin olacak!

    5 min
  • Ertuğrul Oruç: Kamu emekçilerinin Kavel’i birleşik mücadele ile yaratılabilir

    Hükümetle yetkili konfederasyon Memur-Sen arasındaki toplu sözleşme pazarlığı mizansene dönüştü. Aldım-verdim oyunu, Hakem Kurulu’na gitti. Hakem Kurulu’nun memurlara, hükümetin sunduğu sefalet oranlarının aynısını “uygun görmesiyle” mizansenin son perdesi oynanmış ve tiyatro bitmiş oldu. Kendilerinin yazıp oynadığı tiyatro bitti ancak memurlar için yoksulluğun gerçekleri başlamış oldu.

    Her şeyden önce imzalanan bu toplu sözleşme gayrimeşrudur. Boş bir kâğıt parçası hükmündedir. Memurların sözleşme masasında temsiliyetini kısıtlayan, Hakem Kurulu’nun bileşiminin hükümet (patron) lehine oluşturulduğu ve en önemlisi grev hakkının tanınmadığı bir sözleşme nasıl meşru kabul edilebilir?

    Yapılması gereken konfederasyonların, bağımsız sendikaların, meslek örgütlerinin acilen bir araya gelip toplu sözleşme taleplerini belirlemek ve ortak bir eylem planı üzerinde anlaşmak olmalıdır.

    Sağlık alanında geçtiğimiz günlerde böyle bir adım atıldı. TTB sorumluluk alıp SABİM’i ve sağlık alanındaki diğer örgütleri bir eylem planı oluşturmak üzere davet etti, davet büyük oranda karşılığını buldu.

    Sağlık alanı çok çeşitli (yüzden fazla) meslek grubunu barındıran bir iş kolu. Bu çok parçalı yapısı, düşük örgütlülük düzeyi ile birleştiğinde dezavantaja dönüşüyor. Uzun vadeli çıkarlar yerine giderek kısa vadeli dar mesleki çıkarlar ön plana çıkıyor, bu da topluca eylem örgütlenmesi önünde ciddi engeller oluşturuyor.

    Son imzalanan toplu sözleşmede ise kazanan bir meslek grubu yok. Doktoru da taşeron kamu işçisi de kaybeden. Bu anlayış hâkim oldukça hiçbir zaman da kalıcı bir kazanım elde edilemeyecek. Çünkü emekçiler çok parçalı ve görece örgütsüz (atomize) iken patron tarafı (veya hükümet) yekpare hareket etmekte.

    İki örnek verelim. İlki kamu alanından. 2000’lerin başından itibaren sağlıkta taşeron çalıştırma almış başını gitmişti. Taşeron, sendikalaşma hakkından yoksun, güvencesiz bir çalışma usulüydü. Zaten doğuş gerekçesi buydu. 90’larda memurlar sendikalaşma haklarını almış (SES/KESK kurulmuş) ve militan mücadeleler veriyordu. İşte taşeron, bu hareketin kamuda önünü kesmek için icat edilmişti. 2010’larda verilen ciddi mücadele sonucu sendikal haklarını aldılar ancak bu sefer de yine örgütlenmeyi (Dev Sağlık-İş) baltalamak için memur olmayan kamu kadrosu yaratılıp hareket sönümlendirildi.

    Diğer örnek ise özelden. Maltepe Üniversitesi Hastanesi işçileri 2014’te Dev Sağlık-İş’te örgütlenmiş ve greve çıkmışlardı. Greve neredeyse tam katılım olmasına rağmen özel hastane patronlarının aralarında dayanışması ile grev kırılmış oldu.

    Yukarıdaki örnekler patronların sınıf işbirliği içinde nasıl kararlı ve tek vücut davrandığının göstergeleri. Aynı zamanda tek bir meslek grubunun patronlara karşı kısa vadeli kazanımlar elde etse dahi nihai ve uzun erimli kazanımlar alamadığının da bir kanıtı. İşçiler ezildiğinde yalnızca işçilerin, doktorlar ezildiğinde yalnızca doktorların mücadele etmesi yerine topyekûn sağlık emekçilerinin mücadeleye katıldığını düşünün bir de. Sonucun farklı olacağı ya da olabileceği açık değil mi?

    12 Eylül sonrası dönemde kamu emekçilerinin mücadelesinin doruğu sendikalaşma hakkı için yapılan eylemlerdi. KESK’i, fiilî-meşru mücadeleler sonunda kamu emekçileri 1995’te kurdu. Bu kazanım kamu alanında hâlâ geçilememiş bir doruk noktasıdır. Ancak bugün yeni doruklara tırmanmak şarttır. Bugünün doruğu grevli toplu sözleşme hakkının kazanılmasıdır. Ve bu hak Türkiye işçi sınıfı tarihinde nasıl Kavel işçileri tarafından yasaklıyken yasağı delip grev yaparak kazanıldıysa, kamu emekçileri için de tarih benzer akacaktır. Grev hakkı, “kamunun Kavel’i” yaratılarak, yasaklı olmasına rağmen grev yapılarak kazanılacaktır.

    Ancak elbette ki doruklara tırmanmak zordur, çetindir. Her türlü teçhizatın alınması, tam tekmil olunması şarttır. Yani ne tek bir doktor ne de tek bir sağlık işçisini dışarıda bırakacak lüksümüz var. Doruğa (grev hakkını kazanmaya) belki daha çok var. Ancak geç olsun, güç olmasın.

    5 min
  • Armağan Tulun: Biz ara buluculuğun anlamını işçi davalarından iyi biliriz!

    Geçtiğimiz haftalarda Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdeniz Göktaş, “Süresiz nafaka, adil bir durum değil. Açıkça sormak istiyorum. Süresiz bir nafaka sizin için adil mi?” şeklinde sözleriyle nafaka hakkını bir kez daha tartışmaya açan bir çıkış yaptı. Meselenin farklı boyutlarına değinmeden biz de önce açıkça sormak istiyoruz: “Süresiz nafaka diye bir şey var mı?” ya da bazı AKP’liler, AKP’nin yanına alarak meclise soktuğu Yeniden Refah ve Hüda Par gibi partiler nafaka hakkına saldırırken gerekçe olarak ileri sürdükleri “bir gün evli kalıyor, bir ömür nafaka alıyor” iddiası ne kadar doğru? Bir gün evli kalıp da nafaka ödeyen topu topu kaç kişi var? Bu sorunun cevabını dava sonuçlarına, banka kayıtlarına dayanarak devletin Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı verebilir, çünkü şu ana kadar bu konuda açıklanmış bir veri yok. Ama ilk sorunun cevabını biz de verebiliriz: Süresiz nafaka diye bir şey yok.

    Bugün tartışmaya açılan nafaka yoksulluk nafakası. Nafaka alan taraf evlendiğinde nafaka kendiliğinden kesilir. Eğer çalışmaya ve bir gelir elde etmeye başlarsa, kendisine kalan miras ya da başka bir sebeple maddi şartları iyileşir yoksulluk durumu ortadan kalkarsa da nafaka kaldırılabilir. Dolayısıyla ortada süresiz nafaka diye bir şey yokken bunu iddia ederek nafaka hakkını gündeme getirmek, nafaka hakkının kendisini tartışmaya açmak anlamına gelir.

    Nafaka hakkı üzerinden “mağdur erkekler” edebiyatı yapmak da tümüyle bir çarpıtmadır. Çünkü mevcut yasa ve düzenlemelerde nafaka hakkı, kadın ya da erkek fark etmez eşlerden mağdur olan kimse onu kapsıyor. Ama bugün elbette büyük çoğunlukla nafaka alan taraf kadınlar. İktidarın her fırsatta kadının yeri evidir, asıl işi anneliktir dediği, kadınları üretimin ve toplumun dışına itmeye çalıştığı, kadınlarda işsizlik oranının yüzde 30’lara dayandığı, kadınların işgücüne katılım oranı rekor seviyeye ulaştı denilen rakamın yüzde 30 olduğu bir ortamda başka türlüsü mümkün olabilir mi? Tabii ki olamaz. Böyle bir durumda nafaka hakkını tartışmaya açmak, boşanma sonrasında kadınları yoksulluğa itmek ya da mutsuz, belki de şiddet gördükleri evliliklere razı gelmek demektir.

    Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın bu çıkışının ardından Adalet Bakanı Yılmaz Tunç da katıldığı bir televizyon programında “Aile hukukunu sil baştan ele alacağız. Aile hukukunda ara buluculuğu getirmek lazım. Boşanma, tazminat, nafaka sorunları ile ilgili ara buluculuk olabilir” dedi. İşçi arkadaşlarım, ama en çok da işçi kadınlar buradaki zehirli sözcüğün “ara buluculuk” olduğunu hemen fark etmiştir. Bugün fabrikada, işyerinde işten çıkartıldığımız durumda önümüze hukuki olarak iki yol koyuluyor. Biri mahkemeye gidip işe iade davası açmak, diğeri de “mahkemelerde sürünmeyeyim, bir an önce bitsin” diye düşünerek ara bulucuya gidip anlaşmaya çalışmak. Ara buluculuk, nafaka, maddi ve manevi tazminat, velayet gibi hakları pazarlık malzemesi haline getirecektir. Hakların pazarlık malzemesi yapılması kabul edilemeyeceği gibi özellikle şiddetin söz konusu olduğu boşanmalarda tarafların bir araya getirilmesini, şiddetin faili ile şiddete uğrayan arasında ara buluculuk yani ortak bir noktada buluşma çabası içine girilmesini düşünmek bile yanlıştır. Örneğin İstanbul Sözleşmesi’nde, kadınları koruma amaçlı olarak bu tür uygulamaları yasaklayan hükümler vardı.

    Bugün sakız gibi uzayan işe iade davaları örnekleri karşısında işçilerin karşısına ara buluculuğun bir çözüm gibi çıkarılması ile, nafaka hakkının, boşanmayı zorlaştıran düzenlemelerin tartışılmasıyla aynı anda aile hukukunda ara buluculuk lafının ortaya atılması benzer şeylerdir. Başta çocuk, yaşlı ve hasta bakımı olmak üzere kadınların üretime katılmasının önündeki engeller kaldırılmadan, çalışmak isteyen her kadına iş imkânı sağlanmadan nafakanın, ara buluculuk gibi seçeneklerin tartışmaya açılmasına dahi izin vermemek gerekir.

    5 min
  • Sungur Savran: Müslüman’ın da laikliğe ihtiyacı var

    İşçi sınıfı için ne iyi olur ne kötü sorusunu hep sınıf mücadelesini göz önünde tutarak kararlaştırmak lazım. Çünkü bugün içinde yaşadığı düzen işçiyi eziyor, sömürüyor, yoksullaştırıyor, sık sık da işsiz bırakarak bütün bir aileyi açlıkla karşı karşıya bırakıyor. İşçi sınıfına şu ya da bu fikri ya da davranışı önerirken mutlaka sormalıyız: Bu, işçiyi patron karşısında güçlendirir mi yoksa tersine zayıflatır mı? Mesela sendika diyoruz, neden, çünkü işçiyi birleştiriyor ve güçlendiriyor. Mesela “hemşehricilik yapmayalım” diyoruz, neden, çünkü işçiyi bölüyor güçsüzleştiriyor.

    İşte Devrimci İşçi Partisi’nin laikliği savunması da en başta bundandır. Laiklik olmazsa, herkes herkesin dinine karışmaya başlar, farklı dinden, farklı mezheplerden işçiler arasına fitne girer, sınıf bölünür, parçalanır. Bundan da patronlar sınıfı yararlanır. İşçi sınıfının mücadele birliğini sağlayan türden laikliğe biz “proleter laikliği” diyoruz.

    Kimileri işçi sınıfını bölmeyi kendi çıkarlarına uygun bulduğu için laikliğe dinsizlik der, işçinin gözünde kötülemeye çabalar. Laiklik bütün inançların özgürlüğünü korur.

    Şimdi bazıları diyecektir ki “burası Müslüman memleket, bütün inançları gözetmek niye?” Önce hatırlatalım ki Türkiye nüfusunun çoğunluğunun Sünni Müslüman olması herkesin Sünni Müslüman olması demek değil. Herkes biliyor ki Aleviler var, Caferiler var, başka inançlar var. Fabrikada “bu iyi, bu kötü” diye tartışmaya ve ortak hayatımızı çoğunluk dininin kurallarına göre düzenlemeye başlarsak sınıfı bölmenin en etkili yöntemini uygulamaya başlamışız demektir.

    Laiklik aynı zamanda bu topraklarda çoğunluğun dini olan Sünni Müslümanların da inançlarını gönlünce, inandığı gibi uygulamasının güvencesidir. Nasıl mı diyeceksiniz? Sünni Müslümanlığın şartlarının ne olduğu, Müslümanların hangi kurallara mutlaka uyması, neyi yapmaktan kaçınması gerektiği konusunda binlerce farklı fikir var. Bu tür farklılıkların olduğu bir dünyada hangi Müslüman bir başka Müslüman’a dönüp “şöyle yaşamalısın, şöyle davranmamalısın” deme hakkına sahip olabilir?

    Ama kendinde bu hakkı gören birçok akım ya da insan var. Tartışmalı konuları (mesela tesettürü ya da içkiyi) bir kenara bırakalım, bugünün dünyasında kaçınılmaz olan bir konuya dönelim. Geleneksel İslam’da “tasvir yasağı” denen uygulamayı alalım. İnsan resmi, heykeli, herhangi bir insan imgesi yapılması ve gösterilmesinin, temsil ve tasvir edilen insana tapınma anlamına geleceği düşüncesiyle getirilmiş bir yasak. Çağımızda sinema, televizyon, internet izlemeyen, sokakta reklam panosuna gözü takılmayan, heykel görmeyen insan mı kaldı? Ama bunda ısrar eden gruplar var. Şimdi bunların Müslümanlara sinema, televizyon, video, cep telefonu, her tür görsel yasağı getirmeye kalkıştıklarını hayal edin. Çekilir şey midir?

    Ya da başka bir örnek alalım. Afganistan’da Taliban’ın 10 yaşını geçen kız çocuklarına karma ortamlarda değil, sırf kızlardan oluşan eğitimi bile yasaklaması, kadınların bir mağaza bile açmasına karşı baskı uygulaması bu çağda kızlara kadınlara reva görülebilir mi?

    Bu tür baskıları yapana “tekfirci” deniyor. Tekfirci, ancak kendisinin inançlarına uygun biçimde yaşayanın Müslümanlığını kabul ediyor. Kendisi gibi yaşamayanı kâfir olarak görüyor. O karşısındaki kişi kendini Müslüman olarak gördüğü halde, tekfirci bunu reddediyor.

    Tarih boyunca din adına savaşan hareket çok olmuştur. Bu, başka dinlerde olduğu gibi İslam’da da yaygındır. Tekfircileri ayıran, başka dinlerle savaşa girdikleri kadar, hatta ondan bile fazla Müslüman’ı kâfir ilan etme ve katletme konusundaki gayretleridir. Tekfirci en çok Müslüman ülkede yaşayıp kendisinden farklı olan Müslüman halkının düşmanıdır. Tekfircilik, onlardan olmayan Müslüman için tehlikedir. Bir korkulu rüyadır.

    Kapitalist toplumun bencilliğini anlatmak için feylesoflar bir deyim yaratmışlar: İnsan insanın kurdudur. Tekfircilik söz konusu olduğunda Müslüman Müslüman’ın kurdudur. İşte bunun içindir ki Müslüman’a da laiklik su gibi, ekmek gibi gereklidir.

    5 min
  • Başyazı: Kavgada yumruk sayılmaz! (Eylül 2023)

    İktidar ekonomik sıkıntılardan bahsediyor. Doğrudur. İşçi, emekçi, köylü, emekli vergiden, zamdan, geçinememekten sıkıldı ve bunaldı. Ama eksik söylüyor iktidar. Sıkılan bunalan çoğunluğun karşısında, zenginliğine zenginlik katan azınlıktan bahsetmiyor. Onların kim olduğu belli. Son 1,5 yılda 750 milyar lira kâr eden bankalar. İktidarın Merkez Bankası ve Hazine’den kur korumalı mevduat aracılığıyla 600 milyar liraya yakın ödeme yaptığı para babaları. Ülke depremin yıkımını yaşamışken, emekçi halk hayat pahalılığı altında ezilirken yurtdışındaki off-shore hesaplarında halen 500 milyar doları olan patronlar sınıfı. Bitti mi bitmedi… Türk lirası değer kaybettikçe Türkiye’nin işçisini ucuza çalıştırıp kâr eden Amerikan, Alman, İngiliz vb. emperyalist sermayesi… Türkiye Varlık Fonu’ndaki kamu varlıklarına ucuza çökmek için ellerini ovuşturan Körfez’in kralları, şeyhleri, emirleri…

    İktidar bunlardan bahsetmiyor. Tam tersine Tayyip Erdoğan hepsini saraylarda ağırlıyor. Sanayi ve ticaret odaları, patron temsilcileri hepsi başının tacı. Batırdığı ülkenin varlıklarını pazarlamak için Körfez’deki zenginlerin ayağına kadar gidiyor. Damadını Amerikan uçak gemisinde selfi çekmeye yolluyor. Ve… bayram değil seyran değil 6 yıl sonra bir İMF heyeti Türkiye’ye “teknik” bir ziyarette bulunuyor. Durum budur ve gayet açıktır. Bu sebeple biz yaşadığımız süreci iktidarın aksine “ekonomik sıkıntılar” olarak tanımlamıyoruz. Bu bir sınıf kavgasıdır. Bu kavgada sermayenin iktidarı sabredin diyorsa, bunun tek bir anlamı vardır. Emekçi halk daha çok yumruk yiyecektir. Erdoğan sabredin diyorsa, öbür yanağınızı çevirin demektedir.

    Sınıf kavgasında bizdenmiş gibi görünüp karşı tarafa çalışanları, kavgada ayırma bahanesiyle elimizi kolumuzu bağlamaya çalışanları iyi tanıyalım. Kim mi bunlar? İşte kamu emekçilerini enflasyona ezdiren sözleşme tiyatrosunda figüranlık yapan Memur-Sen! İşte Erdoğan’ın Kemal Derviş’i olan İngiliz Mehmet’in amigoluğunu yapan, Amerika’dan ithal edilen ekonomi kurmaylarını öve öve bitiremeyen CHP’siyle, İyi Partisi’yle düzen muhalefetinin partileri! MESS sözleşmeleri başlıyor. Taslaklar açıklanıyor. Her kim işçinin yanındaymış gibi gözüküp “ama grev yasağı olabilir” diyerek işçinin gözünü korkutuyorsa, yüzde şu kadara bağlanır, bu kadarı kurtarır diye algı operasyonları ile işçinin beklentisini aşağı çekmeye çalışıyorsa onlar! Metal işçisi grev yasağını grevle yırtmıştır. Kamu emekçisi grev hakkını fiili grevlerle kazanmıştır. İşçi sınıfı sabır ve sebat gösterecekse, zorluklara katlanacaksa bunu iş, aş, hürriyet için mücadelede yapacaktır. Onun dışında sabredin, katlanın diyen kim varsa karşı tarafa çalışmaktadır!

    Kavgada yumruk sayılmaz. İşçi sınıfının kavgadaki yöntemi bellidir. Sanayiden hizmet sektörüne, tersanelerden kamu emekçilerine kadar sömürüye, ezilmeye karşı gidilecek yol işgaldir, grevdir, direniştir. Her işyerinde her fabrikada her tersanede bu yöntemleri en etkili, en örgütlü kullanan, birlikte hareket edebilen bir nebze olsun sömürü çarklarına çomak sokabilir, bir nebze olsun hak elde edebilir. Ama mesele işyerleriyle sınırlı değil. Büyük bir ekonomik kriz var. Bunun faturasını kimin ödeyeceği sınıfların topyekûn karşı karşıya geldiği alanda, yani siyasette belirlenecek. Kapitalistler için verecek tek kuruşumuz yok! Krizin bedelini kâr rekorları kıran bankalar, milyarlarca dolar serveti olan patronlar ödemeli!

    Sınıf siyaseti sandığı beklemez. Yerel seçimlerde de işçi sınıfı kendi bağımsız siyasetini izlemedikçe, hangi partinin müteahhitleri ranttan pay alacak diye sandığa atılacak oylarla hiçbir şey değişmez. İşçi sınıfı, kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz diyerek işyerlerinden başlayan mücadeleyi ulusal düzeye taşımalı. Kamu emekçisi sokağa iniyorsa işçi yardıma koşmalı. MESS’e karşı metal işçisi grev dediğinde tüm emekçi halk bu grevi kendi grevi gibi sahiplenmeli. Yeri geldiğinde işçi sınıfı bir bütün olarak gücünü genel grevle genel direnişle ortaya koymaya hazırlanmalı.

    5 min
  • Armağan Tulun: Sendika istatistikleri yayınlandı: Önümüzde iki görev var!

    “İşkollarındaki İşçi Sayıları ve Sendikaların Üye Sayılarına İlişkin 2023 Temmuz Ayı İstatistikleri Hakkında Tebliğ” Resmî Gazete'de yayımlandı. Çalışma Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de çalışan işçi sayısı 16,5 milyona dayanmış durumda ancak bunların içinde sendikalı olanların sayısı sadece 2,4 milyon civarında. Ortalama sendikalılık oranında neredeyse hiçbir değişiklik yok. Yani, hâlâ işçilerin %85’i sendikasız çalışıyor. İşçilerin asgari ücret ne olacak diye beklemek yerine gerektiğinde üretimden gelen gücünü ortaya koyarak toplu sözleşme ile ücretini ve çalışma koşullarını belirleyebilmesi için sendikalaşma oranının artması şart. Bunun için fabrika fabrika, işyeri işyeri örgütlenmek gerek. Buna şüphe yok. Ama bir de madayonun öbür yüzü var. Çünkü 2,4 milyon sendikalı örgütlü işçi de az değil.

    Düşünün 2,4 milyon işçi gerektiğinde hakları için masaya yumruğunu vuruyor, gerektiğinde dayanışma içine giriyor. Bu kadar işçi bir olduğunda bükemeyeceği bilek olur mu? Evet, daha fazla örgütlenelim ama bir yandan da var olan gücü sendikalaşma sırasında patronların saldırısı olduğunda dayanışma için kullanalım.

    Sendikanın kendi gücünü ortaya koymasının ne demek olduğunu günbegün pratikte gösteren olumlu örnek Tek Gıda-İş sendikası. Tek Gıda-İş, son bir yılda üye sayısını 36.570’den 38.596’ya çıkarmış durumda. Tek Gıda-İş de tarihsel olarak Tekel ve Çaykur gibi büyük kamu iktisadi teşebbüslerinde örgütlü olan bir sendika olarak, özelleştirme sonucu kapatılan fabrikalar nedeniyle üye kaybı etkisini en fazla hisseden sendikalardan birisi oldu. Ancak kamudan gelip özelde örgütlenmeyi başardı. Sütaş’ta, Nestle’de, Cargill’de, Banvit’te, Doğanay’da, Bel Karper’de, Adkoturk’te en çetin mücadelelere girişmekten geri durmadı, tıpkı bugün Has Tavuk’ta olduğu gibi. İşçinin gücünü arkasına alarak mücadele etti ama sendikanın gücünü de tüm bu mücadelelerde işçinin arkasına koydu. İşçi aidatlarını grev ve direnişler için harcadı. Ve bu sayede en büyük özelleştirme saldırılarından birisinin muhatabı olmasına rağmen sadece ayakta kalmadı aynı zamanda sendikalaşmanın önündeki tüm engellere rağmen üye sayısını arttırarak güçlü bir sendika olarak mücadeleye devam ediyor. Bu gerçekten işçi hareketi açısından örnek alınması gereken bir durum.

    Diğer örnek için de önümüzde bir test süreci olarak MESS sözleşmeleri var. Yaklaşık 200 fabrikada çalışan ve 130 bin işçiyi kapsayan MESS grup toplu sözleşmesi süreci başlıyor. Türk Metal sendikası 268.385 üye ile tüm sendikalar arasında en fazla üyeye sahip ikinci sendika. İstatistikler Resmî Gazete’de yayınlanınca sosyal medyada #EnBüyükTürkMetal diye etiket kampanyası başlattılar. Alın size MESS sözleşmesi süreci, o büyüklüğü bu süreçte işçinin hakkını savunurken gösterin! Türk Metal’in örgütlü olduğu fabrikalarda, sözleşme taslağı hazırlanırken işçilerin beklentisini anlamak için yapılan anketlerde işçiler bir büyüklük değil, beklentiyi düşürme amaçlı çok küçük rakamlar gördü. Anketinizi alın başınıza çalın dercesine ya doldurmadı ya da Türk Metal’in çizdiği sınırları değil, işçilerin beklentisini ve kırmızı çizgilerini kendisi yazıp verdi. On binlerce metal işçisi hak verilmez alınır diyerek şaltere elini uzatsa, sözleşme masasına grevle yumruğunu vursa, işte o zaman ortaya çıkacak büyük gücün karşısında 200 tane patron ne yapabilir? Bunu sağlamak için elbette anketleri doldurmayarak sendikaya tepki göstermek yetmez. İşçinin gücünü patronlara göstermek için sendikaları harekete geçirmek, üretimden gelen gücü kullanmaya zorlamak gerek!

    Bu anlamda baştaki konuya yeniden gelecek olursak görev ikili. Bir yandan %15’le yetinmeyerek, örgütsüz %85’in de patronlar karşısında sendikalı ve örgütlü olması için mücadele etmek görevimiz. Diğer yandan hakkımız olanı almak için mevcut %15’in gücünü de, sınıf mücadeleci bir anlayışla, işgalle, grevle, direnişle göstermek gerek.

    6 min
  • Levent Dölek: Ekonominin yobazları

    Rasyonel yani akılcı politikalara dönüş yeni ekonomi politikasının sloganı. Demek ki önceki politika akılcı değildi. Ne diyordu faizle ilgili Erdoğan? “Nas var!” Yani ayet ve hadislere dayanan İslam kuralları… “Bir Müslüman olarak naslar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim.” Devam ediyor mu? Hayır. Yanına yardımcı olarak aldığı Cevdet Yılmaz, Hazine ve Maliye Bakanı olarak atadığı Mehmet Şimşek, Merkez Bankasının başına getirdiği Hafize Gaye Erkan (Boğaziçi mezunu ve ABD kariyerli yeni yardımcıları ile birlikte) hepsi de “nas” falan dinlemeden “akılcı politikalar” sloganı ile ekonomiyi faiz artışı patikasına soktu. Faizleri giderek hızlanan bir tempoyla yukarı çekecekleri konusunda güvence veriyorlar. Bu politikanın temposunu belirleyecek olan ise yerel seçim takvimi olacak. Krediyi daraltarak ve alım gücünü düşürerek talebi kısmak yoluyla enflasyonla mücadele programı tüm iktidarlara oy kaybettirir. O yüzden Erdoğan yavaştan alın diyor. Onlar da ekonominin boynundaki faiz kemendini yavaş yavaş sıkıyorlar.

    Demek ki “nas” söylemi palavraymış. Ama bu herhangi bir palavra değildir. Dini, ayeti, hadisi işin içine katarak bu işi yapmak din istismarcılığıdır. Erdoğan bir Müslüman olarak değil kapitalist bir siyasetçi olarak konuşmaktadır. Temsil ettiği sınıfın ve iktidarının çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapmıştır. Düşük faiz, genişlemeci para ve maliye politikası, İslami kuralların değil sermayenin dünyevi çıkarlarının bir sonucuydu. En çok kredi ile ayakta durabilen KOBİ’lerin çıkarınaydı. Ama onlarla birlikte ihracat odaklı tekelci sermaye grupları da kazandı. Bu politika sayesinde işçisine pul olmuş Türk lirası ile ödeme yapıp, emeğin ürettiklerini dolar ve avroyla satarak büyük kârlar elde ettiler. Bankalar da Merkez Bankasından düşük faizle aldığı parayı daha yüksek faizli devlet tahviline yatırıp geri devlete satarak milyarları kasalarına koydular.

    Sonunda deniz bitti. Sermayenin çıkarları ekonomi politikasının değiştirilmesini gerektiriyor. Peki, şimdi ne var? “Akılcı politikalara dönüş” sloganıyla dinden akla mı dönüyoruz? Hayır, hala dindeyiz! Ama bu din yine Müslümanlık değil! Para dini! Kapitalizm! Bu dinin en gerici mezhebi de neo-liberalizm! Piyasanın, üretim araçlarının özel mülkiyetinin, kârın meşruluğunun, kapitalizmin ezeli ve ebedi olarak insan doğasına en uygun sistem olduğunun sorgulanmasına zinhar müsaade edilmeyen bir din bu! Aksini iddia eden kim olursa tekfir eden bir dindir bu! Örneğin, üstümüze boca edilen liyakat nurlarından olan, ABD Merkez Bankası referanslı Cevdet Akçay bu dinin papazlarından biridir aslında. Vaktiyle televizyona çıkıp Nebati’yi eleştirir, Merkez Bankası politika faizinin piyasa işleyişine tabi olarak belirlenmesini savunur, Taylor Kuralı’nı bir ayetmişçesine vaaz ederdi. Dünyada geçerli bir rezerv para yani “Dolar” basan ABD ekonomisi esas alınarak geliştirilmiş bu kuralı, parası kendi sınırları içinde dahi hükümsüz olan, kronik cari açık veren, dolar bağımlısı bir ülke için tartışılmaz kural gibi koymak nedir? Sınıfsal çıkarlarının dogmalar arkasına gizlenmesidir. Bunun adı dogmacılıktır ve yobazlıktır! Evet, yobazlık sadece dinde olmaz. Ekonominin de yobazlığı olur.

    Mesela bu neo-liberal papazlardan Özgür Demirtaş da (zaman zaman cübbeli Ahmet hocaya taş çıkartan performanslar sergileyebiliyor) bir tivit atmış, şöyle diyor: “Üzülerek söylüyorum: Büyük işsizlik geliyor. Son 10 yıldır yapılan ekonomi politikası hataları çok pahalıya patlıyor, patlayacak.” Üzgün falan değilsin, geçelim o timsah gözyaşlarını. İstikrar programının işsizlik getireceğini bile bile bunu savundun durdun. Şimdi uygulama başlıyor. Gayet kötü niyetli biçimde suçu 10 yıllık yanlış politikalara atıyor. Yani yarın “ey işçiler! Patronunuz toplu işçi çıkartma kararı aldığında ona kızmayın onun bir suçu yok” diyecek… “Kusura bakma enflasyonla mücadelenin tek yolu bu! Ekonomi bilimi bunu emrediyor!” diyecek… Geçen dönemde bilimin gereği yapılmadığı için bu faturayı ödeyeceksiniz.”

    7 min
  • Sungur Savran: CHP'nin geleceği (var mı?)

    Seçimlerden bu yana sadece iki ay geçti. Ama bu iki ay toplumun geniş kesimlerinde, özellikle istibdada karşı olan, toplumsal değişimden yana ve emekçilerin ve ezilenlerin yanında olmaya çalışan kesimlerinde bir büyük uyanışa tanık oldu. Seçimde, AKP’nin ekonomiyi son hız felakete doğru sürüklemesinin yanı sıra özgürlükleri bütünüyle ayaklar altına almasına karşı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kurduğu ittifaka bütün gönlüyle destek veren milyonlar, şimdi bu ittifakın, onun mimarı Kılıçdaroğlu’nun ve arkasındaki parti CHP’nin, her üçünün birden kendileri için ne kadar büyük bir yanılsama, bir hayal olduğunu hızla kavrıyorlar.

    İttifakın sırları hızla döküldü. Kılıçdaroğlu sayesinde 400’ü aşkın gericinin toplandığı bir Meclis, şimdiden AKP’yle işbirliği yapacağının işaretini veren müttefikler ve toptan çöken bir ortaklık, halka ne kadar zavallı bir proje ile karşı karşıya olduğunu erkenden anlattı.

    Kılıçdaroğlu’nun bütün “demokrat dede”liği ise ışık hızıyla kayboldu. Partiyi derhal hallaç pamuğu gibi kendi çıkarlarına göre düzenlemeye girişti, “değişim” isteyenlere tehditler yağdırdı, kongreye gidilirken, yani il kongreleri çok yakında yapılacakken işine gelmeyen bir dizi il yönetimini değiştirdi. Şimdi de “yollarımızı ayırırız” diye gözdağı veriyor muhalefete. Kendi ekibinden insanların bile İmamoğlu’nun yanında yer almaya hazır olduğu ortaya çıktı, son Parti Meclisi’nde çoğunluk muhalefetle oy kullandı ama tehdit ediyor. Yani “parti bölünürse bölünsün, benden sonra tufan” diyor.

    Öyle görünüyor ki partinin önünde üç ihtimal var. İlki CHP’nin daha küçük partilere ayrışarak orta vadede sahneden silinmesidir. Cumhuriyet kuruculuğuyla övünen bu partinin cumhuriyetin 100. yıldönümünde ufalanmaya başlaması tarihin ilginç bir cilvesi olur.

    İkinci ihtimalin alametleri şimdiden belirdi. İmamoğlu rakibinin bütün direnicine rağmen kongrede başkanlığa getirilir. Parti bir yeni umut pırıltısı sayesinde gelecek seçime kadar yaşar. İmamoğlu’nun en ufak bir programı yok. Olanı, Erdoğan’ın “eser bırakmak” ideolojisiyle sınırlı. Bunun dışında İmamoğlu’nun sağcı bir politikacı olduğu tartışma götürmez. Ama bu önemsiz. Zira CHP uzun yıllardır sağcı bir parti olmuştur. CHP’nin “solculuğu” 1960’lı yıllarda yükselen işçi sınıfı hareketini massetmek, onun dönemin canlı sosyalist hareketiyle bütünleşmesini önlemek için geliştirilmiş bir stratejik yönelişti. 12 Eylül işçi hareketini durdurdu, solu yenilgiye uğrattı. “Solcu” bir CHP’ye ihtiyaç kalmadı. Bir miktar yalpalamadan sonra CHP merkez sağdaki boşluğu da doldurmak amacıyla kendine yakışanı yaptı, solu tamamıyla terk etti. İmamoğlu bu yeni kisveye uygundur.

    Tabii bir de üçüncü bir ihtimal var. Şayet İmamoğlu’nun yükselişi önlenebilirse, Kılıçdaroğlu Ümit Özdağ ile anlaşmaya dayalı stratejiyi izleyerek Türkiye’nin Marine Le Pen’i ya da Giorgia Meloni’si olabilir. Yakışır. Hatta neden olmasın? Kılıçdaroğlu, İmamoğlu’na karşı kurultayı kazanamayacağını görürse, belki de Ümit Özdağ’ı partiye çağırıp onu başkan adayı olarak sunar. Böylece CHP cumhuriyetin ikinci yüzyılına Kılıçdaroğlu’nun zaman zaman övünerek vurguladığı “CHP’nin ülkücüleri”ne teslim olmuş bir parti miras bırakmış olur!

    CHP’nin bu sefil durumu bize AKP istibdadının Türkiye’yi tam anlamıyla bir uçuruma sürüklemekte olduğunu unutturmamalı. İşçi sınıfını ve emekçileri perişan eden program ve NATO hizmetkârlığı koyu bir istibdad ile birleşiyor. Ülkeyi bu katlanılamaz durumdan CHP’nin buharlaştığı bir dönemde işçi emekçi sınıfların ve ezilenlerin kalbini kazanacak bir proleter partisinin kurtarması için elimizden geleni ardımıza koymayacağız.

    7 min
  • Başyazı: Ellerin kırılmasın! O eller mücadele için lazım! (Ağustos 2023)

    Seçimlerden sonra Erdoğan sermayenin yeni saldırı hükümetini kurdu. Emperyalizmin sipariş listesindeki kalemler bir bir yerine getirilmeye başlandı. Krizin yükünü ve istibdadın seçim kampanyasının faturasını emekçi halka yüklemek için vergi ve zamlar peş peşe yağdırıldı. Körfezin para babalarının kapısında dolar dileniyorlar. Milletin onurunu ayaklar altına alıyorlar. Limanlardan fabrikalara, devlet bankalarından kamu arazilerine Varlık Fonu’nda toplanıp haraç mezat satışa çıkarıldı.

    Oligarklar sırtını devlete dayayıp termik santrallere ve madenlere çöktükleri yetmezmiş gibi ormanlarımızı katlediyor. Akbelen’de yaşananlar kapısında dolar dilendikleri dünyanın tüm yağmacılarına mesajdır. İstibdad rejimi garantiniz biziz diyor. Ne Anayasa ne yasa tanırız, halkı da ezeriz, ülkenin varlıklarını istediğiniz gibi talan edebilirsiniz, milletin emeğini en ucuza sömürebilirsiniz diyorlar.

    Erdoğan ve Cumhur İttifakı halktan oy isterken ne de çok vatan millet Sakarya edebiyatı yapmıştı. Artık yeter, uyanmanın zamanı!

    Fabrikalarda, işyerlerinde, emekçi mahallelerinde en çok kurulan cümle şu: “Ellerim kırılsın bir daha oy verirsem!” En çok Erdoğan’a oy verenler pişman. Ama muhalefetin hali de farklı değil. Herkes koltuk derdine düşmüş. Kirli ilişkiler, gizli protokoller ortaya saçılmış. İktidardan kurtulmak için oy verdikleri muhalefet sermayenin çıkarları uğruna Mehmet Şimşek’e yardımcı olmaktan bahsediyor. Merkez Bankasının başına piyasanın istediği türden insanların getirilmesini övüyor. Pişman olan çok. Ama pişmanlık fayda etmiyor. Uyanmak ve mücadele etmek gerekiyor.

    Çünkü vergi ve zam yağmuru sadece bir başlangıç. Kıdem tazminatına, emeklilik haklarına, sendikal haklara, işçinin elinde kalan son kırıntılara da saldırmaya hazırlanıyorlar. İşçi emekçi kardeşim! Kime oy vermiş olursan ol… Ellerin kırılmasın! Bir daha oy verme düzen partilerine. Umut bağlama sermayenin ve emperyalizmin uşaklarına. Ama o eller kırılmasın! O eller lazım. Yumruk olup havaya kaldırmak için, birlik olup şaltere uzanmak için, işimizi, aşımızı, haklarımızı savunmak için lazım.

    Önümüzde mücadele dolu bir dönem var. Metal işçisinin MESS’i ezmesi için, kamu emekçisinin grevli toplu sözleşme hakkını kazanması için, emeklinin geçinebilmesi için, emeklilikte yaştan sonra prim engelinin de aşılması için o eller lazım. Ormanlarımızı kurtarmak için, memlekete vurulmuş emperyalist zincirleri kırmak için, siyasete işçi sınıfının damgasını vurmak için ayrı gayrı demeden el ele vermemiz lazım!

    4 min

About Gerçek gazetesi

From the publisher's feed

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri