
Sign up to save your podcasts
Or


İstibdad cephesi seçimleri soğan ve patates diyenlerle vatan diyenler arasındaymış gibi göstermeye çalışıyor. Vatanı patatesle soğanla mı savunacağız diyorlar. Siz soğan diyorsunuz biz SİHA diyoruz, tank diyoruz diye akıllarınca maytap geçiyorlar. Bağımsızlıktan dem vuruyorlar. Bize diz çöktüremeyecekler edebiyatı tam gaz gidiyor. Bir dakika orada durun! Diz çöktüremeyecekler mi? Yani Erdoğan emperyalizmin karşısında diz çökmedi öyle mi? Hemen Türkiye’de milli egemenliğin ayaklar altına alındığı tartışmasız örnekleri hatırlayalım. Rahip Brunson olayı! Darbeci dediler. Erdoğan “bu can bu tende kaldıkça vermem” dedi Trump’ın bir tweeti ile ilk uçakla Washington’a gönderdiler. Mavi Marmara ihaneti! Siyonistler Gazze’ye giden Mavi Marmara yardım gemisine uluslararası sularda saldırarak 10 Türkiye vatandaşını katletti. 20 milyon Amerikan doları karşılığında İsrail’le anlaşan Erdoğan’ın talimatıyla dava düşürüldü, katiller aklandı. Anlaşma metninde Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak zikredilmesi de bu rezilliğe tuz biber ekti. Suudi Arabistan’ın İstanbul Levent’teki konsolosluğunda Cemal Kaşıkçı katledildi. Bu dava da ücreti mukabilinde derdest edilip katil Suud rejiminin mahkemelerine havale edildi. Son olarak 15 Temmuz’un baş sorumlusu ilan edilen, Libya’da Türkiye’nin askerlerini vuran, Hulusi Akar’ın yeri ve zamanı geldiğinde intikam alacağız dediği Birleşik Arap Emirlikleri de yine dolar karşılığı aklanıp paklandı. Varlık Fonu dükkân sizin denerek eski darbeci yeni dost olan emir hazretlerine sunuldu. Diz çöktüremedikleri halimiz buysa!
Şimdi gelelim bu konunun patates ve soğanla ilgisine… Türkiye’nin kendi mahkemeleri üzerinde bile egemenlik kuramadığı bu zillet tablosuna milli savaş uçağımız, uçak gemimiz, tankımız olmadığı için mi maruz kaldık? Hayır! Erdoğan, asker ve sivil müttefikleriyle birlikte iktidara tutunmak, istibdad rejimini finanse etmek için ülkenin döviz rezervlerini har vurup harman savurduğu için, Merkez Bankası net rezervleri eksi 10 milyar dolara düştüğü, SWAP hariç rezervler eksi 60 milyar dolara dayandığı, cari açıkta rekor kırdığımız için istibdad rejimi ekonomiyi adeta bir eroinman gibi dolara bağımlı kıldığı, dolarizasyonun yüzde 70’lere dayandığı, Türk lirasının değeri yerlerde süründüğü için bu durumdayız. Ve evet! Soğan da bu yüzden 30 liraları gördü. Çünkü süper zeka ürünü ekonomi modelleri yabancı sermayeye Türkiye’nin işçisini ucuz emek olarak sunmaya, memleketin birikimlerini Varlık Fonu aracılığıyla bunlar yetmediğinde mahkemeleri bile elinde dolarıyla gelene peşkeş çekmekten başka bir şey değildi. Modelleri safkan kapitalistti!
Milli Muharip Uçağın İngiliz projesi olduğunu, Bayraktarlara İngiliz savunma bakanlığının himaye ettiğini, TOGG’un İtalyan arabası olduğunu, Altay tankının henüz yürüyemediğini, İspanyol malı çakma uçak gemisinin makine sistemlerinin arızalı olduğunu, Karadeniz’e bile çıkamadan Sarayburnu’na geri getirilip demir attığını, aslında bir çıkarma gemisi olduğu halde içine yeni nesil tankların giremediğini falan bunların hepsini boş verelim. Arızası düzeltilir, eksiği tamamlanır. Uçurulur yürütülür diyelim. Emperyalizmin dolar silahını hangisiyle vuracaksınız? Memleketin boynuna zincir vuran emperyalist para babaları, petrol şeyhleri, Siyonist katiller sarayda ağırlanıyor, önlerine ziyafet sofraları kuruluyor, tören kıtalarıyla karşılanıyor. Emekçi halkım soğan patates fiyatından şikâyet edince, geçinemiyorum diye feryat edince vatan haini oluyor öyle mi?
Gerekirse soğan ekmek de yeriz ama emperyalizme karşı gerçekten direneceksek. Ama hem elinde dolarla kapıya gelene kul köle olacaksınız, hem saraylarda ejder meyveleriyle, manda yoğurtlarıyla sefa süreceksiniz hem de halka soğan ekmek yiyin ama bizi destekleyin diyeceksiniz… Öyle bir dünya yok. Böyle bir dünya olmadığını da er ya da geç göreceksiniz. İşçi sınıfı er ya da geç düzen siyasetinden koparak Türküyle Kürdüyle ayrı gayrı demeden birleşecek ve hesabını kendi soracak.
Kemal Kılıçdaroğlu, 1 Mayıs’a girilirken bir video yayınladı. Karikatür gibi. Bütün toplumun gözü yılda bir kez işçi sınıfına çevrilecek. Beyefendi 1 Mayıs konusunda kelime bile etmiyor. Zaten konuşmasını “bugün beyaz yakalı emekçilere seslenmek istiyorum” diye açıyor. Sonra “ben beyaz yaka-mavi yaka ayrımına inanmam” diyor. Madem inanmıyorsunuz ne demeye sadece beyaz yakalılara hitap ediyorsunuz? Zaten beyefendinin bütün konuşması aslında gerçekten büro çalışanlarına, hatta onun üniversite mezunu üst katmanlarına hitap ediyor.
Türkiye’de sosyalistler işçi sınıfına yıllardır öylesine sırt çevirmiş durumda ki gerek Altılı Masa’nın çalışmalarında gerek Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarında işçi sınıfının esas mücadeleci, kapitalistlerle doğrudan çelişkiler yaşayan büyük kitlesine ilişkin hiç ama hiçbir şey söylemediğini ya fark etmiyor ya konu edinmiyor. Fabrika, maden, tersane, inşaat, ulaştırma, otelcilik ve ikram, perakende, motokurye ve benzeri, bir kısmı büro türü ortamlarda bulunsa da kol emeğine dayalı, büyük ölçekli işyerlerinde çalışan işçilerin sorunları hiç konuşulmuyor. CHP ekonomi dendi mi hep çarşı pazardan dem vuruyor, Akşener hep esnaf ziyaretiyle meşgul. Sendikalaşma çabalarının baskı altına alınması, grevlerin yasaklanması karşısında ise “tık” yok! Bu tabloya Babacan bir mizah katkısı yapıp partisini “Çalışan Türkiye’nin Partisi” olarak gösteren afişler astırıyor. Londra City-New York Wall Street Türkiye’de iyi çalışacak demek ki! Ama, varsa yoksa Kılıçdaroğlu’nun 1 Mayıs arifesinde yaptığı konuşmada olduğu gibi, Amerikan sosyolojisinin “orta sınıfı”ndan, Turgut Özal’ın uyduruk kavramı (bunu herkes unutmuş gibi görünüyor ya da unutma pozu yapıyor) “orta direk”ten başka bir şeyden söz edilmiyor.
Edilir mi? Haşa! Sonra TÜSİAD’dan nasıl destek alınacak? Altılı Masa’nın diline dikkat edin: Halkın yoksulluktan çektiklerinden söz ediliyor hep, ama kapitalist sınıfın bu yoksulluktan elde ettiği yarardan ve bunu derinleştirme konusundaki sorumluluğundan (en başta sendika ve grev kırıcılığından) hiç söz edilmiyor. TÜSİAD sermayesi yok! Varsa yoksa “Beşli Çete” var. Böylece 418 milyar dolar, holdinglerin ve bankaların kasalarının Erdoğan ve AKP sayesinde dolup taşmasını unutturmak için kullanılıyor!
Sosyalistler aslında bunu bilmiyor değil. Bilmez gibi yapıyorlar. Sadece hareketin biz dâhil bir azınlığı bu konuları ve şayet seçimi kazanırsa Millet İttifakı’nın ekonomik alanda işçi sınıfını ve emekçi halkı inim inim inleteceğini ortaya koyduğumuz için de herkes birbirini korumuş oluyor. Böylece, burjuvazinin bir kanadının, hem de daha güçlü kanadının siyasi temsilcisi rolüne soyunan bir ittifak ikirciksiz savunuluyor.
Siz zannediyor musunuz ki seçimden sonra bu strateji değişecek? Halka istibdadı Kılıçdaroğlu’na verilecek oyla devirme vaadi yaparak oy çağıranlar, seçimden hemen sonra emekçi halka dönerek “haydi şimdi gün Kılıçdaroğlu’na ve Millet İttifakı’na karşı mücadele günü” mü diyecek? Önce, “aman şu hassas anda Cumhur’un ve istibdadın eline koz vermeyelim”le başlayacak. Sonra (seçimin sonuçlarına ve gelişmelere göre 7 Haziran-1 Kasım arasındaki gibi bir durum doğarsa) istibdadı ayakta tutmaya razı uzlaşma girişimlerine soldan “güzelleştirme” operasyonları yapılacak. En kötüsü ise, halka saldırılar “zorunlu idi” gerekçesiyle savunulacak. Babacan ekolü, muhtemelen İyi Parti’nin “yurtdışından getirdiğimiz yeni deha”sı Bilge Yılmaz’ın eliyle, Londra City-New York Wall Street ilişkileri doğrultusunda ağır kemer sıkma programını uygulamaya başlayınca, “ne yapalım, enkaz devraldılar” denecek. Kuşkusuz, onurlu tekil çıkışlar olacak. Ne kadar çok olursa o kadar iyidir. Ama ana doğrultu bu olacak.
Öyleyse, sosyalistlerin çoğunluğu bakımından hem geçmiş politik hattın devamı hem de gelecekte uygulanacak politikaların başlangıcı olacak bir stratejik yöneliş ile karşı karşıyayız. Türkiye sosyalist hareketi Menşevikleşmiştir.
14 Mayıs seçim günü. Ama biz hep işçi sınıfı ve emekçi halk için gerçek seçimin, belirlenmiş günde sandığa gidip oy vermek olmadığını söylüyoruz. Örgütlü olmayı ve mücadele etmeyi seçmek, çalışma, yaşam ve geçinme koşullarını bir nebze olsun iyileştirebilmenin, en temel hak ve hürriyetleri kullanabilmenin tek yoludur dedik. İşte şimdi seçime gidiyoruz. Ama seçimler özgür değildir, sopalıdır. İstibdad cephesi devletin tüm olanaklarını kendisi için kullanıyor. Hem ordunun başında olan hem Kayseri’den aday olan Milli Savunma Bakanı Kayseri’de miting yapıyor, “öl de ölelim vur de vuralım” diyen kitleye “onun da sırası gelecek” deme cüreti gösteriyor. Hem bakan hem aday olan bir İçişleri Bakanı rakip partilerin adaylarını gözaltına aldırıyor. Bakanlık bünyesinde YSK’ya paralel seçim takip sistemi oluşturuyor. Bu kişi 14 Mayıs’ı bir darbe girişimi olarak nitelendiriyor. Bu ne demek? Milyonların hürriyet isyanı Gezi, darbe girişimi ilan edildi, işçinin, emekçinin, köylünün her eylemi, hak arama mücadeleleri terörle bir tutuldu, nihayet maçlarda “hükümet istifa” diye bağırılması bile darbecilik olarak yaftalandı. Her seferinde istibdad cephesi sandığı siyasetin tek meşru adresi olarak gösterdi. Ve geldiğimiz yerde sandığın kendisi de yine istibdad cephesi tarafından darbe girişimiyle eş tutuldu.
Hâl böyle iken 14 Mayıs günü “1 oy şuraya 1 oy buraya” formülleriyle bu istibdad devrinin biteceğine, gönderiyoruz, gidiyorlar, yargılanacaklar gibi vaatlere inanılabilir mi? Mühürsüz oyların sayılmasını sineye çeken, 12 Eylül 2010’da yapılan anayasa değişikliği referandumunda oy bile kullanamayan, Erdoğan’ın karşısına önce Ekmeleddinleri Muharrem İnceleri çıkartıp iktidarı ona altın tepside sunan Kılıçdaroğlu, hem seçimi kazanacak hem sandıklara sahip çıkacak öyle mi? Buna niyeti olanın yapacağı tek şey emekçi halkı örgütlemektir. Oysa CHP’siyle, İyi Parti’siyle, Deva’sıyla, Gelecek’i Saadet’iyle Demokrat Parti’siyle Millet İttifakı’nın alametifarikası halkı örgütsüzleştirmektir. Her düzen partisi gibi onlar da örgütlü halk değil, örgütsüz seçmen istiyorlar.
Memlekete bahar ya işçi sınıfıyla gelir ya da yağmurdan kaçarken doluya yakalandığımız yeni bir kışı yaşarız. Sonuçta işçi sınıfının örgütlü ve bağımsız bir siyasi ağırlık oluşturamadığı koşullarda emekçi halkın ekmek ve hürriyet özlemi başka baharlara kalacaktır. Seçim 14 Mayıs’ta değil bugün hemen şimdi derken işte bunu söyledik ve söylüyoruz. İşte bakın karşı taraf yani sermayenin, emperyalizmin, istibdadın güçleri seçimi 14 Mayıs’a bıraktı mı? Kimlerin pusulada olacağını sen mi seçtin? Yoksa seçilip mi önüne kondu? Birbirlerine nasıl da yüksek perdeden sözler söylüyorlar değil mi? Aynı 7 Haziran seçimlerinden önceki gibi. Ve 8 Haziran’dan itibaren tüm partileriyle hepsi koalisyon görüşmelerine başlamıştı bile… 1 Kasım’a giden süreç, dökülen kan, hayalet seçimler ve halkın iradesinin nasıl gasp edildiği malum.
O yüzden herkes kendisine şu soruyu sormalı: Seçimimi gerçekten yaptım mı? 15 Mayıs’ı örgütsüz bir seçmen olarak mı örgütlü bir işçi, emekçi, köylü, kadın, genç olarak mı karşılayacağım? İrademi bana seçmem için sunulan sermayenin ve düzenin partilerine mi teslim edeceğim yoksa kendi elime mi alacağım? Düzen siyasetinin demagojilerine inanmamalısın. Ne Erdoğan’a oy vererek vatan millet ezan bayrak kurtulur ne Kılıçdaroğlu’na bir oyla bu düzen devrilir, hak, hukuk, adalet gelir. Ne de istibdadın ve Amerikan muhalefetinin eşantiyonları birer alternatif olabilir. Uğruna mücadele etmeden geleceği güzelleştiremeyiz. Emeğin gücüne dayanmadan kazanamayız. Sınıfını bil, saflarını sıklaştır. Seçimini örgütlü mücadeleden ve sınıf siyasetinden yana yap! Çünkü hürriyet işçilerle gelecek!
Erdoğan milyonları açlık sınırının altındaki ücretlere mahkûm etti. Ülkeyi ağır bir borç batağına soktu. Seçimlere kadar bir kriz yaşanmasın diye de para basmaya, kredi musluklarını açmaya devam ediyor. Sorunları erteledikçe büyütüyor. Adeta seçimden sonra tufan diyor. Yani hastaya aspirin veriyor. Ateş düşüyor düşmesine de bu sefer de beyin kanaması tehlikesi beliriyor. Enflasyon yavaş yavaş yoksullaştırır. Halk için işsizlik beyin kanaması gibidir. Erdoğan bir şekilde iktidarı elinde tutarsa seçim sonrasına ertelenen tüm faturayı halka ödetmeye, işçiyi, emekçiyi, yoksulu bayıltana kadar kemer sıktırmaya hazırlanıyor. Malum bu düzende patronlar kemer sıkmaz, işten çıkarma yapar. Bu da bir işsizlik dalgasını beraberinde getirir. Emperyalistler de tek kuruşunu bırakmazlar. Erdoğan, halka kemer sıktırırken emperyalist tefecilere milyarlarca dolar borç faizini tıkır tıkır ödeyecektir. Emperyalistleri bugüne kadar hiç üzmedi. Yine üzmeyecek. Emekçi halktan itiraz eden olursa da terörist ilan ederek istibdadın sopasını başına indirecek. O halde Erdoğan’a oy yok!
Ama Kılıçdaroğlu da aynı şeyi yapacak. Erdoğan’ın vatan, millet, bayrak, ezan diye yaptığının aynısını enkaz devraldık edebiyatıyla yapacak. Esnek çalışmayı dayatan hatta kıdem tazminatı hakkına bile göz koymaya cüret eden bir kemer sıkma programını Millet İttifakı’nın mutabakat metnine aldılar. Kemer sıkma programı demiyorlar adına. Sermaye için güven ortamı diyorlar. Kılıçdaroğlu’na bakarsanız Erdoğan’ın Türkiye’yi Anonim Şirket gibi yönetmesine karşı. Ama yanına Erdoğan’ın CEO’su Babacan’ı almış! Erdoğan gibi Kılıçdaroğlu da para için Londra’nın kapısında. (Merak etmeyin Erdoğan da Körfez’in parasını Londra üzerinden getiriyor!) Emperyalistlere sadece faizleri tıkır tıkır ödemeyi değil daha fazla daha fazla borçlanmayı vadediyor. Kısacası Kılıçdaroğlu sermayeye ve emperyalizme Erdoğan’ın son kullanma tarihi bitti, taze mal geldi diyor! Onlara da oy yok!
Cevabını bulmak isteyen o dönemin işçi mücadelelerini anlatan kitapları okuyabilir. Gerçek gazetesinde defalarca yazdık onlara bakabilir. Ya da isteyen artık filmini de izleyebilir. Zafer Aydın, Cihangir Köse ve Nesrin Uçar’ın “İşçilerin Haziran’ı” isimli belgeseli 1 Nisan günü galasını yaptı. Belgesel, 15-16 Haziran 1970’teki işçi ayaklanmasını, işçilerin günlerce İstanbul’u ve Kocaeli’ni zapt ederek fiilen kapatılmak istenen DİSK’e sahip çıktıklarını anlatıyor. Sadece şu kadarını söyleyelim. 15-16 Haziran’ın ardından 12 Mart darbesi oldu, her türlü baskı yaşandı ama işçi sınıfı örgütlü gücünü 70’li yıllara taşıdı. Bunda en büyük pay eninde sonunda DİSK’in kapanmasına engel olmuş olan 15-16 Haziran işçi ayaklanmasındadır.
O gün bugün ANAP’ı, SHP’si, DYP’si, DSP’si, ANAP’ı, AKP’si birbiri ardına geldi gitti, gülen hep patronlar oldu. Gülme sırası bize gelecekse yol belli… İşçi sınıfına örgüt gerek, parti gerek, yeni 15-16 Haziranlar gerek! Anketlere bakıp papatya falı açmaya gerek yok. Geleceğe umutla bakmak isteyen işçi mücadelelerine baksın. Son dönemde Erdoğan’ın grev yasağına grev yaparak çöpe atan metal işçileri ne kadar ücret alıyor? Ben yazmayayım araştırın sorun. Atla deve değil. Emeklerinin karşılığı da değil. Ama açlık sınırında da değil! Göreceksiniz ki örgütlü olursak “kırk satır mı kırk katır mı” seçimi yapmak zorunda kalmayız. Gelin seçimimizi 14 Mayıs’tan önce hemen şimdi mücadeleden ve örgütlenmeden yana yapalım. 1 Mayıs’ta meydanlarda buluşalım! Çünkü “hürriyet işçilerle gelecek!”
Kılıçdaroğlu’nun peşine takılmayan sosyalistlere şimdilerde “çocukluk hastalığı” diye saldırmak moda oldu. Devrimci İşçi Partisi bu konuda en berrak tutuma sahip sosyalist parti olduğuna göre bu iddia bizi de kapsıyor elbet. O zaman bu konu üzerinde durmak önemli.
Ekim devriminden sonra, öteki ülkelerin komünistleri arasında, proletarya iktidarına giden yolda yaratılması gerekli koşulları görmezden gelen, kendi dışındaki bütün sola sırtını dönen, neredeyse iman gücüyle iktidarı almaya soyunan bir akım, daha doğrusu bir “haleti ruhiye” doğdu. Bu akıma “Sol komünizm” adı verildi. Lenin bu akımı eleştirmek için 1920 yılında bir risale yayınladı: “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı. Günün ihtiyaçlarına mükemmelen yanıt veren bu risale, yüz yılı aşkın süredir bu sefer sağ “komünist”lerce (Lenin’deki tırnağın yerini değiştirdiğimize işaret etmemiz gerekir mi?) gerçek komünistleri karalamak için suistimal edilip duruyor.
Günümüzde Kılıçdaroğlu’na oy vermeye hazırlanan bütün sosyalistler (maalesef Türkiye sosyalist hareketinin ezici çoğunluğu) hep bir ağızdan böyle yapmamanın Erdoğan istibdadının eline oynayacağını, şimdilik görevin istibdada son vermek olduğunu, bu gerçekleşince sosyalist solun Türkiye’deki esas muhalefet haline geleceğini, artık bu seçimden sonra sosyalizm mücadelesine başlayabileceğimizi söylüyor. Kılıçdaroğlu’na oy çağrısı yapmayan sosyalistleri de “çocukluk hastalığı” ile suçluyorlar.
Bu yazının amacı, Kılıçdaroğlu’na destek vermemenin Lenin’in eleştirdiği tutumu benimsemekle ilgisi olmadığını, DİP’in tutumunun, tersine, tam anlamıyla Leninist bir tavır olduğunu ortaya koymak.
Lenin’in Kadet’lere, yani burjuva siyasi güçlere destek vermemesine yol açan, “aman elimizi kirletmeyelim” türü bir kaygı değildi elbette. Lenin politikanın kendi özel mantığı dolayısıyla komünistlerde çok yüksek düzeyde bir esneklik gerektirdiğinin herkesten çok daha fazla farkındaydı. Politik hayatının başlangıcında Ne Yapmalı? risalesinde geliştirmiş olduğu Marksist politika teorisi tam da politikanın “Nevski Bulvarı gibi geniş ve düz bir cadde” olmayışının nedenlerini ortaya koyuyordu. Politik hayatının sonlarına doğru Çocukluk Hastalığı risalesinde işte bu taktik esneklik gereğini anlatıyordu. Sorunun “el kirletme” ile ilgisi yoktu. Sorun, sadece Lenin için değil, “aşamaları atlamak istediği” söylenen Trotskiy için de toplumun önündeki somut ve yakıcı sorunların kim tarafından nasıl çözüleceğine ilişkin bir kavrayış farkı idi. Lenin de Trotskiy de Rus toplumunun önündeki büyük sorunun demokrasi, işçi hakları, ezilen ulusların özgürlüğü vb. olduğunu reddetmiyordu. Bu sorunların çözümünün işçi sınıfını burjuvazinin kuyruğuna takan politikalardan farklı olarak, işçi sınıfının kendi bağımsız politikası zemininde toplumun bütün sömürülen sınıfları ile ezilen kitlelerini kendi etrafında toplaması sayesinde çözüleceğini söylüyordu. Yani burjuvazinin peşine takılmış pasif bir işçi sınıfı değil, önderliği ele alan bir işçi sınıfı gerekiyordu demokrasiye ulaşmak için. Mesele el kirletme değil, alternatif bir ittifaklar dizisi, toplumu ileri taşıyacak farklı bir tarihî blok oluşturmaktı.
DİP’in söylediği de budur. Biz kimseye “siz ne kadar ilkesizsiniz” demiyoruz. “çamura bulanıyorsunuz” demiyoruz. Biz Kılıçdaroğlu’nun peşine takılanlara, “istibdad böyle değil, sosyalizmi yeni bir ittifaklar dizisinin yönetici gücü yapma mücadelesi sayesinde yıkılacaktır” diyoruz.
Bu yıl cumhuriyet 100 yaşında. Türkiye solunun ana damarı, zamanla hangi geleneklere ayrışırsa ayrışsın, 100 yıldır CHP’yi destekliyor! Dile kolay! O destek sonucunda nereye geldiğinize bir baksanız? Bu sol yaşlanmıştır. Biz “çocukluk hastalığı” yaşamıyoruz. CHP destekçileri artık “yaşlılık hastalığı” içindedirler.
Hürriyet işçilerle gelecek!
1 Mayıs işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günüdür. İşçi bayramıdır. Kutlu olsun! Emperyalizmin zulmü, sermayenin sömürüsü, istibdadın baskısı sürdükçe 1 Mayıs meydanları sadece bayram yeri değil mücadele alanları olmuştur. Öyle de olacaktır.
İstibdadı ve kapitalizmi yıkalım! Yaşasın işçiler emekçiler!
Büyük bir depremin ardından 1 Mayıs’a gidiyoruz ancak ölümlerin nedeninin doğa değil kâr ve rant hırsını insan canının önüne koyan sermaye düzeni olduğunu biliyoruz. Kim bir yerde hakkı için sesini yükseltse anında polisiyle jandarmasıyla orada biten istibdad rejiminin, enkazlarda halkı kaderine terk ettiğini gördük.
NATO’dan çık! NATO’yu yık!
Uygarlık adı altında tüm dünyayı sömürü alanına çeviren, ülkeleri işgal eden, milyonları katleden emperyalizm, en vahşi ve gerici yüzüyle karşımızdadır. NATO’nun Ukrayna’da kışkırttığı savaş dünyayı bir nükleer felaketle tehdit ediyor. 1 Mayıs tüm dünyada emperyalist barbarlık tehdidi altında kutlanacaktır. Tüm dünyada ve Türkiye’de 1 Mayıs meydanları NATO’ya ve emperyalizme karşı mücadele alanları olmalıdır. NATO dünyanın en büyük ve kanlı terör örgütüdür.
Yaşasın işçilerin birliği halkların kardeşliği!
İşçi sınıfı enternasyonal bir sınıftır. Din farkı, dil farkı gözetmez. 1 Mayıs’ta dünyanın öbür ucunda yaşayan, hiç görmediğimiz belki de hayat boyu hiç görmeyeceğimiz işçi ve emekçilerle aynı hürriyet sloganlarını atacağız. Tabii ki kardeşlik elini öncelikle en yakınımızda olana uzatacağız. 1 Mayıs meydanı tüm şovenist ve ırkçı kışkırtmalara inat Türkün ve Kürdün eşitlik ve kardeşliğine vesile olmalıdır.
İşçinin seçimi sınıf mücadelesi!
1 Mayıs’ın ardından ülke bir seçime gidecek. Elbette ki bu seçimler, emeği sömürülen, açlık sınırının altında ücretlere mahkûm edilen milyonlarca işçi ve emekçinin hesap sorma günüdür. Özelleştirmede, grev yasaklarında, iş cinayetlerinde rekor kıran, her daim patronlara dost olup işçiye düşmanlık eden Erdoğan’a, AKP’ye ve onunla ittifak edenlere oy yok! Ancak esas seçimimiz 14 Mayıs’ta değil bugündür. Sömürünün ve baskının devam ettiği her gün bizim için seçim günüdür. Bekaert’te Schneider’de grev yasağını grev yaparak yırtıp atan işçi mücadelesi örnek olmalıdır. Beşli çetelerin karşısında hakkı için mücadele eden Satera işçilerinin direnişi örnek olmalıdır. İşçi seçimini birlikten ve mücadeleden yana yaptığında, işgal, grev, direniş yoluna girdiğinde kazanır. Bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdır!
Düzen siyasetine karşı sınıf siyaseti! Hürriyet işçilerle gelecek!
Düzen siyaseti bize “kırk katır mı kırk satır mı” diyor. Sermayenin ve emperyalizmin Erdoğan’ın karşısında umut diye pazarladığı Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı sömürüyü, baskıyı, emperyalist hizmetkârlığını bitirmeye değil, devralmaya geliyor. Onlar bu çürümüş sömürü düzenini değiştirmeyi değil ona yama yapmayı hedefliyor. Bunu yaparken de düzen siyaseti emekçi halkı kimliklerine göre bölüyor ve birbirine düşman ediyor. Biz ise sınıf siyasetini savunuyoruz. Grevlerde, direnişlerde, mücadelelerde her kimlikten işçiyi emekçiyi ekmek ve hürriyet mücadelesinde birleşmeye çağırıyoruz! 1 Mayıs meydanı da işte bu birliğin bir vesilesi olsun!
Sınıfımızı bilelim safları sıklaştıralım!
1 Mayıs’ta Devrimci İşçi Partisi saflarında buluşalım!
Erdoğan ve AKP’liler propaganda yaparken gerçekten o kadar çok kopuyorlar ki bazen “bizden önce buzdolabı bile yoktu” diyecek kadar ileri gidebiliyorlar. Tabii ki Türkiye 20 yıl öncenin Türkiyesi değil. İlerleme ve büyüme hayatın doğasında olan bir şey. Sadece Türkiye değil dünyanın her ülkesi belirli bir oranda büyüyor ve gelişiyor. O zaman eğer Erdoğan ve AKP ekonomide başarılı ise Türkiye’yi benzer konumdaki ülkelerden yani emperyalizme bağımlı orta gelişkinlikteki ekonomiler içinde daha iyi konuma getirmiş olması gerekir. Halbuki rakamlar bunun tam tersini söylüyor.
“Bizden önce buzdolabı yoktu” diyen Erdoğan ülke ekonomisini nasıl geriye götürdü?
Erdoğanlı yılların sonucu: 8,5 milyonluk işsizler ordusu!
Erdoğan’ın özelleştirme rekoru: 80 yılda yapılanı 20 yılda sıfırladılar!
Emekçi halkı enflasyonla soydular
AKP’nin faiz zulmü: Erdoğan İMF’yi, yerli ve yabancı tefecileri hiç üzmedi!
AKP’nin elindeki işçi kanı: İş cinayetleri!
Çocukların canını alan geleceğini karartan bir iktidar!
12 Eylül diktatörlüğünün varisi AKP’den grev yasaklama rekoru!
AKP tarafından ertelenen grevlerin listesi:
– 2003: Petlas AŞ (Petrol İş)
– 2003: Şişecam (Kristal İş)
– 2004: Şişecam (Kristal İş)
– 2004: Pirelli, Good Year, Brisa (Lastik İş)
– 2005: Erdemir Madencilik (T. Maden İş)
– 2014: Şişecam (Kristal İş)
– 2014: Çayırhan ve Çöllolar Kömür İşl. (T. Maden İş)
– 2015: MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi (Birleşik Metal İş)
– 2017: Asil Çelik (Birleşik Metal İş)
– 2017: Emis Grup (Birleşik Metal İş)
– 2017: Akbank (Banksis)
– 2017: Şişecam (Kristal İş)
– 2017: Meraf İlaç (Petrol İş)
– 2018: MESS Grup (Birleşik Metal İş, Türk Metal, Çelik İş)
– 2018: Soda Kroman-Şişecam (Kristal İş)
– 2019: İzban (Demiryol İş)
– 2020: Soda Sanayi AŞ (Petrol İş)
– 2022: Bekaert (Birleşik Metal İş)
– 2022: Bekaert (Öz Çelik İş)
– 2023: Schneider Enerji (Birleşik Metal İş)
3 Mart ile 6 Mart arasında düzen siyasetinde Millet İttifakı depremi yaşandı. Meral Akşener’in masadan kalkmasıyla birlikte, mevcut iktidardan kurtulmak için halka umut olarak sunulan ittifakın tam bir yamalı bohça olduğu ortaya çıktı. Muazzam bir hayal kırıklığı oluştu. Akşener masayı topa tuttu. Kılıçdaroğlu ve diğer liderler doğrudan kendisine karşılık vermedi ama CHP tabanı sosyal medyada Akşener’i hain ilan etti. Teyel yerlerinden sökülen bu yamalı bohça 3 günlük hummalı bir diplomasi trafiğinin ardından tekrar dikildi. Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı olduğu, diğer beş partinin (Demokrat Parti, Deva Partisi, İyi Parti, Gelecek Partisi, Saadet Partisi) liderlerinin Cumhurbaşkanı yardımcısı olacağı modele, Akşener’in masaya geri dönüş formülü olarak İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanları Ekrem İmamoğlu ile Mansur Yavaş da eklendi.
Masa tekrar kurulunca hava da tersine döndü. İstibdad rejiminden bunalan hürriyet isteyen halkta yeniden bir umut doğdu. Erdoğan tamamen inisiyatifi eline geçirdiğini düşünüyordu ama öyle bir ortam oluştu ki, kabineyi toplayıp 14 Mayıs’ta yapılacak seçim için 10 Mart’ta resmi kararı alacağını duyurduğunda kimse bunu konuşmadı bile. Tüm odak Saadet Partisi önünde Kılıçdaroğlu’nun ortak aday olarak ilan edilmesindeydi. Kılıçdaroğlu daha sonra yanına İmamoğlu ve Yavaş’ı alarak CHP önünde toplanan kitleye ilk seçim konuşmasını yaptı. Böylece masanın yeniden kurulmasında Akşener’e herhangi bir paye verilmiyor adeta burnu sürtülüyordu. Bu durum Saadet Partisi önünde altı lider halkı selamlarken Akşener’in sirke satan yüz ifadesinde de açıkça görülmekteydi. Düzen siyasetinde 6 Mart akşamının kazananı hiç şüphe yok ki Millet İttifakı oldu.
Peki, yama üstüne yamayla bu ittifak bütünlüğünü ne kadar koruyabilir? Millet İttifakı bütünlüğünü koruyarak seçime kadar varsa bile, Millet İttifakı’nın yamalı bohçasının içinde Türkiye’nin emekçi halkının ekmek ve hürriyet talebinin karşılığı var mıdır?
Kılıçdaroğlu’nun da Millet İttifakı’nın bileşenlerinin de bu olası gelişmeyi öngörmediğini düşünemeyiz. Farkındalar. Farklılıklarımızla bir aradayız mesajı vermeye çalışıyorlar. Ancak mesele, mesaj vermek, sözlerini dikkatli seçmek, nutuklarda sosyalistlerden liberallere siyasal İslamcılardan faşistlere kadar en geniş yelpazeye mavi boncuk dağıtmakla çözülemeyecek kadar derindir. Düzen siyasetinin kimlikler üzerinden ayrışmasının temelinde sınıf çıkarları vardır
Millet İttifakı sermayenin çıkarlarına dayanan bir odak olarak, düzen siyasetinin gerici matematiğinin parçasıdır. Toplumun gerçek çelişkisi olan emek-sermaye çelişkisinin üzerini örtmekte Cumhur ittifakı ile ortaktır.
Millet İttifakı’na güvenilemez. Çünkü derin bir ekonomik kriz içindeyiz. Sınıf mücadelesi keskinleşmektedir. Millet İttifakı’nın dayandığı sermaye güçlerinin bu sınıf mücadelesini ezmek için Erdoğan istibdadını tercih etmesi, bugünkü politikasından incecik bir çizgi ile ayrılmaktadır. Merkezinde ABD ve NATO’nun olduğu emperyalist saldırganlığın yükseldiği, bir dünya savaşının taşlarının döşendiği bir dönemdeyiz. ABD-AB emperyalizminin ve NATO’nun bu yolda sayısız hizmetlerini gördüğü Erdoğan’la ve ona bağlı NATO generalleriyle, CIA, MI6, Mossad tedrisatından geçmiş kontrgerilla ve istihbarat elemanlarıyla yola devam etmeyi tercih etmesi an meselesidir.
Emekçi halkın mücadelesini işgalle, grevle, direnişle büyüttüğümüzde, ekmek ve hürriyet kavgasını birleştirirsek barajsız, yasaksız, zincirsiz bir Kurucu Meclis’in yolunu açabiliriz. Bu düzen, milletvekili sayarak, AKP ile anlaşarak değil emekçi halkın devrimci iradesiyle değişebilir ancak.
Sınıf siyaseti bugün sermayeden, emperyalizmden ve devletten bağımsız, işçi sınıfının ve emekçilerin çıkarlarının dolaysız temsilcisi olan bir sosyalist Cumhurbaşkanı adayında cisimleşmelidir!
Deprem çok şiddetliydi, sarsıntı büyüktü, şehirlerimizi yıkan, on binlerce insanımızın canını alan ise kârı ve rantı insan canının bile önüne koyan kapitalist düzen oldu. Nasıl işyerlerinde kâr için alınmayan önlemler yüzünden yaşanan kazalara iş cinayeti diyorsak, depremde yaşadığımız da bir katliamdı. Bu katliamın tetikçisi müteahhitler ise suç ortağı da sermaye düzeni ve iktidarıdır. Ve hepsi karşımıza çıkıp timsah gözyaşları dökerek “Türkiye tek yürek” yalanını söylemektedir.
Tek yürek olan bir Türkiye varsa o emeğin Türkiyesi’dir! Deprem haberini alır almaz bölgeye koşan, can kurtarmak için en riskli yerlere dalan madencilerin, yardım toplamak için fabrikasında işyerinde seferber olan işçilerin, cebindeki son parayı depremzedelere gönderen yoksul emekçilerin Türkiyesi’dir. Bu Türkiye iktidar sahiplerini, sermayeyi, para babalarını, emperyalistleri korkutmaktadır.
Diğer yandan Türkiye sermayenin elinde, düzen siyaseti aracılığıyla bin parçaya bölünmektedir. Bir kez daha milliyetçilik, ırkçılık, mezhepçilik sermaye düzeninin hizmetindedir. O kadar ki, deprem olalı beri bölgeye yardım için seferber olan Bursa halkını bir futbol maçında depremi yaşayan illerden Diyarbakır temsilcisine karşı ırkçı provokasyonlarla kışkırtmaya çalıştılar. Depremde katliamı yaşayan bir halka karşı NATO mahsulü kontrgerillanın işkence ve cinayetleriyle özdeşleşmiş katillerin-beyaz Torosların pankartlarını açtılar.
Bursa’da Renault fabrikasında o arabaları Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Alevi, Sünni işçiler birlikte üretti. O Toroslarla kaçırılıp işkence görenler ve katledilenler sadece Kürtler de değildi. Ekmek mücadelesinin öncüsü işçiler, sendika liderleri, hürriyet için mücadele eden gençler, kadınlar, Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Alevisiyle, Sünnisiyle bu barbarlığın hedefi oldular. Sınıf bilinçli metal işçileri bizim kavgamız din, dil, ırk kavgası değil ekmek kavgası diyor! Emperyalistler, patronlar, para babaları ve onun emrindeki istibdad rejimi ise “bu halk bölünmeli, parçalanmalı, birbirine düşman olmalı” diyor…
Biliyorlar, birlik olan bir halka boyun eğdiremezler, işini, aşını, haklarını gasbedemezler. 1999 depreminden bir hafta sonra mezarda emeklilik yasasını meclisten geçiren aynı kapitalist barbarlıktır bu. Bugün depremin enkazını fırsat bilip kıdem tazminatına saldırmıyorlarsa iki ay sonra seçim olduğundandır. Emin olun saldıracaklar. 1999’da Ecevit, Bahçeli, Mesut Yılmaz vardı. Bugün Tayyip Erdoğan var. Yarın o ya da başkası olur. Yanına Bahçeli’yi ya da Akşener’i almış olur. Ya da bayrağı Kılıçdaroğlu ve Babacan devralmış olur. Saldıracaklar! Aşımıza, işimize, haklarımıza saldıracaklar!
İstibdad grevleri yasaklayarak, patronlar işten atarak, Anayasa, yasa, hak, hukuk tanımadan sendikal hakları çiğneyerek bugünden başladılar. Metal işçisi grev yasağını grev yaparak yırttı attı. İnadına sendika diyerek. Birleşerek, mücadele ederek, fabrika işgalleri, grevler, direnişler örgütleyerek bu mücadeleyi daha da yükseltmeliyiz. MKS, Mata, Tüvtürk ve mücadeleye giren her işçiye sahip çıkmalı ve omuz vermeliyiz! İstibdada karşı ekmek mücadelesini hürriyet mücadelesiyle birleştirmeliyiz… Bizi bölen paramparça eden ırkçılığa, mezhepçiliğe, erkek egemenliğine prim vermemeliyiz! İşçilerin birliğini halkların kardeşliğiyle perçinlemeliyiz. Ve bu yolda etiketi ne olursa olsun sermayenin hiçbir partisine asla ama asla güvenmemeliyiz! Düzen siyasetinin bir günde depremi nasıl unutturduğunu, memleketin gündemini nasıl toza dumana katıp karıştırdığını, halkın bilincini provokasyonlarla nasıl zehirlediğini gördük. Devamını ve fazlasını da göreceğiz. Bölünmeyeceğiz! Unutmayacağız! Affetmeyeceğiz!
Depremde yitirdiğimiz canların tek tek hesabı sorulmalı, sermayenin çakallarına en ufak bir hakkımız kaptırılmamalı! Düzen siyasetinin tüm masaları işçi sınıfının yumruğuyla dağıtılmalı. Ekmek ve hürriyet için tek kazanacak aday var o da işçi sınıfı!
From the publisher's feed