Gerçek gazetesi

Gerçek gazetesi

By GerçekNewsPolitics
Download on the App Store

Gerçek gazetesi episodes

  • Sungur Savran: “Protesto”ya protesto

    Fransız Marksist feylesof Louis Althusser felsefenin düşünce alanında sınıf mücadelesi olduğunu söylemişti. Düşünce kendini dil aracılığıyla ifade ettiğine göre, dil de bir sınıf mücadelesi aracıdır.

    Burjuvazi ve ücretli düşünürler ordusu bunun derinlemesine farkındadır. Bu yüzden işçilere, emekçilere, yoksullara kapitalist düzeni pırıl pırıl gösterecek birtakım terimler icat etmek görevlerinin bir parçasıdır. Mesela evinde fareler, mahallesinde uyuşturucu satıcıları, işyerinde patronun gammazcıları cirit atan bir işçinin çocuğuna eğitim, ana babasına sağlık hizmeti bedava verilirse, bu kadarcık hizmetle bir “refah devleti” kurulduğu iddiası bunların mucizevi bir buluşudur. Düşünsenize dünyanın her yerinde insanlar yaklaşık 80 yıldır, sabah radyoda, öğlen işyerinde, akşam televizyonda, kapitalizmin bir “refah devleti” çağında yaşamakta olduğu iddiasını duyarak yaşıyorlar. İyi uykular!

    Ücretli düşünürler ordusu bazen de bazı kelimeleri yasaklayarak yapar görevini. 20. yüzyılın ikinci yarısını “kapitalizm krizlerini artık kontrol altına aldı” budalalığı ile geçiren bu düşünürler, 21. yüzyıla girilirken “tarihin sonu”nu, yani kapitalizmin sonsuzluğunu ilan ettikten sonra 2008’de tarihin en büyük krizlerinden biriyle karşılaştılar. Reflekslerine söylenecek yok. Hemen bunun 1930’lu yılların Büyük Depresyonu’nun yeni bir versiyonu olduğunun halktan gizlenmesi gerektiğini anladılar ve “Büyük Resesyon” diye ekonomi biliminin temellerine bütünüyle aykırı bir sözde kavram icat ettiler! Solun safdilleri de o zamandan beri bu ucube terimle oyalanıyor.

    21. yüzyılda sosyal bilimlerin en büyük buluşu: Protesto

    Kelimelerin modası da oluyor. Burjuvazinin çıkarları gerektirdiğinde ücretli düşünürler hemen yeni bir “terim” uyduruyor, buna neredeyse bilimsel bir saygınlık kazandırıyorlar. 21. yüzyılda sosyal bilimlere en önemli katkı “protesto” terimi, nasıl da çabuk moda oldu.

    Paris Komünü’nde ve Ekim devriminde işçiler “devrimci” olarak anılır. Bugünün devrimlerinde barikata çıkanlar ise “protestocu”. Oysa halklar kendi eylemlerine “protesto” demiyor. Araplar Mısır ve Tunus’tan Sudan’a ve Lübnan’a kadar kendi hareketlerini “thawra” (“devrim”in Arapçası) olarak anıyor. Şili halkı şanlı 2019 mücadelesine La Revuelta (“isyan”ın İspanyolcası) adını takmış. Ama New York Times, Guardian, Le Monde, El Pais ve bütün “sosyal demokrat” ya da “liberal” basın, onlara “protesto” ve “protestocu” diyor.

    Bu insanlar, hükümetler ve rejimler deviriyor. Hâlâ “protestocu”. Protesto, doğası gereği kısıtlıdır. Eylem içermez, var olanı sadece sözel olarak değiştirmeye yönelir. Oysa isyan eylemiyle sarsar, devrim, adı üstünde, devirir. Devrimler en sonunda başarısızlığa uğrayabilir. 20. yüzyılın en şanlı devrimlerinden bazıları (mesela 1919-1923 Alman devrimi veya 1936-39 İspanya devrimi) sonunda başarısız kalmış ya da daha kötüsü yenilmiştir. Bu onları devrim olmaktan çıkarmaz. Alman devriminin şehitleri Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve yoldaşları “protestocu” değildi!

    Kardeşler, bu kelime sınıf düşmanınızdır, onu geldiği yere, burjuvazinin ideolojik heybesine geri gönderelim. Solda bu tuzağa düşen çok. Bu kelimeyi ağzınıza bile almayın. İngilizler “küreğe kürek demeli” der, Fransızlar “kediye kedi demeli”. İşçiler, köylüler, ezilenler, yoksullar da, dünyanın bütün dillerinde, hep beraber, devrime devrim demeli, ayaklanmaya ayaklanma, isyana isyan!

    6 min
  • Ertuğrul Oruç: Türk Tabipleri Birliği memleketin yüz akıdır, savunulması memleket meselesidir

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı verdiği bir beyanat sonrası iktidarın hedefi haline gelmişti. Medyada linç kampanyası başlatılmış ve hakkında “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla jet hızıyla soruşturma açılmıştı. Bu olaylar olduğu sırada yurtdışında olan Fincancı, ülkeye döndükten birkaç gün sonra ise gözaltına alınarak tutuklandı. Savcılık ayrıca TTB Merkez Konseyi’nin tamamının görevden alınması için başvuruda bulunduğunu açıkladı. Elbette, Fincancı gerekçe gösterilerek esas yapılmak istenen TTB’nin susturulması.

    TTB herhangi bir meslek örgütü değil. Meslek örgütleri, çok eski zamanlardan beri, o mesleğe mensup kişilerin çıkarlarını korumayı esas amaç olarak belirlemiştir. Çıkış noktası budur. Kamunun çıkarı daha sonra gelir. Ancak TTB, dünyadaki pek çok hekim örgütünün aksine, yalnızca hekimlerin mesleki çıkarlarını korumayı amaç edinmemiştir. TTB için öncelikli olan halkın sağlık hakkıdır. Ayrıca TTB, salt bir sağlık meslek örgütü de değildir. Sağlığı yalnızca sağlık hizmetlerinden ibaret görmemiştir. Ülkenin siyasal ve sosyal şartlarının da sağlığı etkilediğini her fırsatta dile getirmiş ve bu şartların iyileştirilmesi yönünde her zaman mücadele etmiştir. Bu anlamıyla da dünyadaki ender örneklerden biridir.

    Bu toprakların bugüne kadar gördüğü en toplumcu sağlık sistemi yapılanması olan “Sağlık Ocakları sistemi” daha sonra TTB Başkanlığı yapacak olan Nusret Fişek’in eseridir. Memleketin en ücra köşesinden şehir merkezlerine doğru basamaklı şekilde planlanan bu sistemde, koruyucu ve tedavi edici hizmetler ücretsiz ve bütünlüklü bir şekilde verilmekteydi. Bulunduğu bölgenin insanlarını tanıyan, sağlık sorunlarına hâkim, hastalıktan korunmayı önceleyen yapısı ile örnek bir sağlık modeliydi. TTB, iktidarların sağlığı piyasalaştırmak için çalıştırmak istemediği ve değiştirmek için elinden geleni yaptığı sağlık ocağı sisteminin her daim yılmaz savunucusu olmuştur. Bugün de sağlık ocağı sisteminin tasfiyesi sonrası getirilen ve bu alanda sağlıkta piyasalaşmayı temsil eden aile hekimliği sistemine karşı mücadele etmektedir.

    TTB; 1970’lerde mücadeleyi yükselten işçi sınıfı ile beraber alanlardaydı; 1980 darbesinin getirdiği anti-demokratik uygulamaların ve 90’larda yükselen Kürt özgürlük hareketine karşı her türlü baskının karşısındaydı; kamu emekçilerinin sendikal hakkının tanınması mücadelesindeydi; 2000’lerde AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm Programı’na karşı yapılan eylemlerdeydi; Koronavirüs pandemisinde halkın doğru bilgiye ulaşmasında kilit rol oynadı; ekonomik krizle beraber hekimlerin kötüleşen çalışma şartları ve eriyen özlük hakları karşısında “emek bizim, söz bizim” diyerek mücadele alanlarındaydı. Bunlar bir çırpıda sayabildiklerimiz. Herhalde bu kadarı bile iktidarın, neden TTB’yi hedef tahtasına koyduğunun göstergesi olsa gerek.

    Mevcut iktidar ne TTB’ye ne de Fincancı’ya ilk kez saldırıyor. Ancak ilk kez bir TTB Merkez Konseyi başkanı tutuklanıyor, savcılık Merkez Konseyi’nin görevden alınması için somut girişimde bulunuyor. Fincancı’nın ev aramasının görüntüleri fonda gergin bir müzikle basına servis ediliyor. Bunlar TTB’ye yönelik bu seferki saldırının diğerlerinden farklı bir nitelik taşıdığını gösteriyor.

    İktidar TTB’ye saldırarak, kendisinin çizdiği sınırlarda hareket etmeyen tüm kitle örgütlerine gözdağı vermeyi, halkı susturmayı ve sindirmeyi amaçlamaktadır. Bu anlamda Fincancı’nın özgürlüğüne kavuşması ve TTB’nin bu saldırıya karşı savunulması, demokratik kitle örgütlerinin ve sendikaların toptan savunulmasının ön koşulu haline gelmiştir. Eğer bu mevzi yitirilecek olursa gerisi gelecektir. Bunun olmaması için TTB çizgisindeki tabip odaları başta olmak üzere işçi sınıfının ve ezilenlerin yanında olan örgütlerle beraber ortak bir çatı oluşturulmalı, bir mücadele hattı belirlenip bu saldırı mutlaka bertaraf edilmelidir.

    5 min
  • Yılmaz Tan: “100 yıllık hayaller” ve gerçekler

    AKP iktidara geldikten sonra, 2003 yılında, önüne “2023 yılı Vizyonu” adı altında bir dizi hedef koymuştu. Bu hedefler arasında, sanayi üretiminde ve enerjide dışa bağımlılığın azaltılması, ihracatta yüksek teknolojili ürünlerin payının artırılması, dünya ekonomisinden daha fazla pay almak, işsizlik oranının düşürülmesi, yoksulluk sınırı altındaki nüfusun azaltılması, yerli üretimin artırılması başta geliyordu. Ancak bu hedeflerin hemen hiçbiri gerçekleşmedi. Ulaştırma Bakanı Karaismailoğlu da “artık bundan sonra 2071 hedeflerimize odaklandık” (24.04.2022) diyerek bu gerçeği başka bir şekilde ifade etmiş oldu.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılına girerken ve muhtemelen seçimlerin yaklaşmasının da etkisi altında Erdoğan ve AKP hükümeti bu sefer önlerine “Türkiye Yüzyılı” adını verdikleri bir “vizyon” koymuş durumda. Bu vizyonun bir parçası da Erdoğan’ın yıllardır bir “babayiğit” bulmaya çalıştığı, başlarda Türkiye burjuvazisinin önde gelen temsilcilerinin pek hayırhah bakmadıkları (Mustafa Koç’un 2011 yılında yaptığı “yerli oto intihar olur” açıklamasını hatırlayalım) “yerli ve milli” otomobil üretme sevdası idi. TOGG adı verilen o otomobilin üretim tesisinin açılışı geçen günlerde yapıldı. Söz konusu otomobil üretiminin ne ölçüde yerli ve milli olduğunu değerlendiren bir yazı elinizdeki gazetenin bu sayısında yer alıyor. Biz ise okuyucularımızın dikkatini farklı bir noktaya çekmek istiyoruz. Kanımızca “Türkiye Yüzyılı” vizyonu sadece Erdoğan ve yakın çevresine mal edilemez. İçinde TÜSİAD, MÜSİAD ve TOBB gibi büyük burjuvazinin çeşitli kesimlerinin yer aldığı bu “ortak girişim”in, devlet desteğiyle, dünya pazarından daha fazla pay kapmayı, “Avrupa’nın Çin’i olma”yı hedefleyen, bu doğrultuda ülkeyi ucuz emek cenneti haline getiren Türkiye büyük burjuvazisinin “atılım” özlemlerini de yansıttığı kanaatindeyiz. Nitekim açılışta bunlardan biri, TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu, “Türkiye'nin 100 yıllık hayalinin kendilerine nasip olduğunu” ve “Türkiye'nin kritik teknolojileri ithal eden değil, ihraç eden bir ülke haline geleceğini” belirtip, sözlerine şöyle devam etmiş: “Kararlarımızı alırken Paris'ten, Detroit'ten, Torino'dan izin almıyoruz. Kararlarımızı biz buradan, yani Gemlik'ten alıyoruz. Ezberleri bozmak kolay değil ama Türk girişimcileri olarak bizler ezber bozmak için buradayız ve ezberleri bozuyoruz ve bozmaya devam edeceğiz. İşte bu yüzden Türkiye'nin Otomobili, sadece yerli ve milli otomobil yapmak değildir. TOGG bir otomobilden daha fazlasıdır, TOGG bir meydan okumadır.”

    Hisarcıklıoğlu herhalde bu ifadesiyle, bir gerçekten ziyade, Türk burjuvazisinin bitmek tükenmek bilmeyen “atılım” özlemlerini yansıtıyor olsa gerek. Zira olgular tam tersini konuşuyor: AKP 2003’ten beri iktidarda, o zaman ekonominin ithalata bağımlılığı yüzde 60-70 arasındaydı; aradan 20 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ aynı düzeyde! Ülkenin dış borç yükünü ifade eden toplam brüt dış borç stokunun milli gelir içindeki payı 2002 yılında yüzde 55,4 iken, 2021’de yüzde 56,8 olmuş. O kadar övgüler düzülen ihracat rekorlarına karşılık ithalat her yıl daha fazla arttığı için bu yıl sonunda dış ticaret açığının 100 milyar doları geçeceği öngörülüyor. Orta-yüksek teknolojili ürünlerin toplam ihracat içindeki payı son 30 senedir yüzde 3-4 düzeyini geçebilmiş değil. Ve nihayet 2002’de Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisi içindeki payı yüzde 0,6 iken, 2013 yılında bir ara yüzde 1,2’ye yükselmesine rağmen 2022’de bu pay yüzde 0,8’e gerilemiş durumda. Türkiye’nin kapitalist temellerdeki gelişme biçiminin emekçiler açısından doğurduğu vahim sonuçları, onlara hiçbir fayda sağlamadığına bu gazetede ve köşe yazılarımızda sıklıkla yer verildiği için değinmiyoruz bile.


    6 min
  • Levent Dölek: Emperyalist boyunduruk ve nükleer beka sorunu

    Son dönemde dezenformasyon kavramı çok gündemde. Bu kavram bilhassa iktidar tarafından sansürü meşrulaştırmak için suistimal ediliyor. Ama dezenformasyonun en büyüğü, en esaslısı da yine aynı merkezden çıkıyor. Yıllara yayılan sistematik ve örgütlü bir dezenformasyon faaliyetinin sonucunda nüfusun azımsanmayacak bir kısmı Lozan Antlaşması’nın 2023’te bittiğine, bu antlaşmanın gizli maddeleri olduğuna inandırılmış durumda. Lozan Antlaşması ne 2023’te bitiyor ne de gizli maddeleri var. Bunların hepsi yalan. Ama gizli maddeleri olan antlaşmalar var. ABD ile imzalanan, Türkiye’yi emperyalist boyunduruk altına alan ve ölümcül güvenlik tehditleri yaratan Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması bunların başında geliyor. Öyle söylenti falan da değil. Anlaşmanın içinde özellikle de silahlanma ile ilgili işbirliğini düzenleyen eklerinde gizlilik hükümleri açıkça yazıyor. Lozan’la ilgili atıp tutanları gördüğünüz yerde sorun: Bu anlaşmadan ve gizli maddelerinden haberleri var mıymış? Onlara Lozan hakkında hikayeler anlatanlar hiç bunlardan bahsetmiş mi?

    Bahsetmezler çünkü bu dezenformasyon makineleri, Türkiye’yi mehter marşlarıyla emperyalizmin askeri yapmaya çalışan İslamcı ya da ülkücü görünümlü NATO’cu, Amerikancı, İngilizci piyonlardır. Ülkenin ve milletin bekasını gerçekten dert eden varsa derhal bu kötücül anlaşmayı gündemine almalı ve hesap sormalıdır. Çünkü bu anlaşmayla Türkiye’nin başına örülen çorap bildiğiniz gibi değil. Ukrayna’daki NATO-Rusya savaşında Batı emperyalizmi savaşın sürmesi ve gerilimin tırmanmasına yönelik bir inisiyatif alıyor. Bu tırmanışın en son noktası bir nükleer savaş ve buraya doğru tarihte hiç görülmemiş bir hızla ilerliyoruz. Türkiye de bu olası savaşta NATO’nun ve ABD’nin ileri karakolu konumunda.

    Ağzından “milli irade” lafını düşürmeyenlerin saldırdığı Lozan Antlaşması’nın arkasında Milli Mücadele ile bağımsızlığını kazanmış bir halkın meşru iradesi varken, adını bile anmaktan imtina ettikleri SEİA, mecliste onaylanmamış, mektup teatileri ile süresi uzatılan korsan bir metindir. İktidarın darbe anayasasını değiştireceğiz derkenki samimiyetini de buradan ölçebiliriz. Türkiye’yi Amerikan boyunduruğuna sokan ve nükleer bir savaş cephesine dönüştüren SEİA, 12 Eylül Anayasası’na bile aykırıdır. AKP ve MHP’nin dilinden düşürmediği beka söyleminin samimiyetini de buradan ölçebiliriz. NATO üyeliği, Türkiye için bir güvenlik şemsiyesi değil başlıca güvenlik tehdididir. SEİA’dan daha büyük bir beka sorunu yoktur. Beka edebiyatını dillerinden düşürmeyenler NATO’nun, SEİA’nın, ABD’nin kitle imha silahlarının bekçiliğini yapmaktadır. Türkiye derhal NATO’dan çıkmalı, SEİA’yı yırtmalı, Amerikan üslerini kapatarak, memleketi ABD’nin nükleer silahlarından arındırmalıdır. Bunu 12 Eylül’ün devamcısı iktidarın da Amerikan muhalefetinin de yapacağı yoktur elbette. Emperyalist zincirleri kıracak güç yine emekçi halkımızdadır. İş ki emperyalist işbirlikçilerinin dezenformasyon kampanyalarına kulaklarımızı tıkayalım, hakikati kuşanalım ve anti emperyalist mücadelede birleşelim.

    6 min
  • Başyazı: İktidar korku yayıyor çünkü halktan ödü kopuyor! (Kasım 2022)

    İktidar korku yayıyor çünkü halktan ödü kopuyor!

    İşçi sınıfının en önemli sloganlarındandır: Hak verilmez alınır! Haklar gibi hürriyetler de verilmez alınır. Hürriyet, onun uğruna mücadele eden halk tarafından söke söke kazanılmak zorundadır.

    İktidarın “dezenformasyonla mücadele” adı altında getirdiği sansür yasası sosyal medyada baskı ve korku yaratmayı, halkı ve basını susturmayı amaçlıyor. Düşüncesini ifade ettiği için hapse atılan tabipler birliği başkanı, konserleri yasaklanan şarkıcılar, işinden atılan TRT spikeri ve daha pek çok olayla birlikte halk arasında yayılan bir tweet yüzünden sabaha karşı kapıma gelirler mi korkusu… İşte baskıcı ve keyfî istibdad rejiminin istediği tam da bu!

    Ancak korkutmaya çalışanlar aslında esas korkanlar. Büyüdükçe büyüyor istibdadın hürriyet korkusu! O halde neden korkalım, neden susalım? Tam tersine korkunun da istibdadın da üstüne üstüne yürümeliyiz. Ama tek tek değil. Bireysel değil. Örgütlenerek ve örgütlü davranarak!

    Örneğin sendikaya üye olanı işten atıyorlar ama ne kadar çok sendikalaşan işçi var! Sendika hakkını işgal, grev, direnişle söke söke alıyorlar. Patronlar işçileri tek tek yakaladığında asla acımıyor. Ama işçi bir disiplin içinde sendikalaşıp patronun karşısına birlik olup çıktığında diz çöken değil, diz çöktüren oluyor! Örgütsüz olan yıl sonunda asgari ücret ne olacak diye beklerken örgütlü olan sözleşme masasına zam, ikramiye, sosyal haklar ve çalışma koşulları ile ilgili taleplerini koyup bunları alabiliyor.

    Sansür yasasıyla, baskılarla, keyfi soruşturmalarla korku ve terör havası estirmeye çalışanlara da aynı şekilde cevap verilmeli. Emekçi halk tek tek değil toplu ve örgütlü şekilde sesini yükseltmeli! Düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü gasbetmeye çalışanlara daha çok konuşarak, itiraz ederek ama en çok da örgütlenerek cevap vermeli! Tweet de atmalı ama esas kol kola girip, omuz omuza verip adım atmalı! Meydanlar işçilerle emekçilerle dolmalı! Emekçi halk, retweet yapar gibi bir yanda Cumhur diğer yanda Millet ittifaklarının düzen siyasetinin laflarını birbirine söyleyip bölünmek yerine ekmek ve hürriyet çatısı altında birleşmeli, emperyalizmden, sermayeden ve devletten bağımsız kendi sözünü ve siyasetini yükseltmeli!

    Bunu yaptığımızda düzen siyasetinin önümüze getirdiği, gündem saptırmaktan, halkın kapitalist düzene öfkesini başka alanlara yöneltmekten başka bir amacı olmayan kılık kıyafet meseleleriyle oyalanmak yerine halkın gerçek hürriyet talebi gündeme hâkim olacaktır. Aynı örgütlü işçinin asgari ücreti elinin tersiyle itip masaya kendi taleplerini koyması gibi… Düzen partilerinin içinden istibdad rejimine başkan, zincirli meclise figüran milletvekili seçmek değil zincirsiz bir Kurucu Meclisle düzeni değiştirmek! Hürriyeti kazanmak!

    3 min
  • Sungur Savran: Emeğin ve kardeşliğin yüzyılı

    Kapansın el kapıları bir daha açılmasın

    yok edin insanın insana kulluğunu
    Bu davet bizim!
    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    Ve bir orman gibi kardeşçesine
    Bu hasret bizim!

    Nâzım Hikmet

    Recep Tayyip Erdoğan’ın “Türkiye Yüzyılı” olarak adlandırılan vizyon toplantısı, bizim bu köşede bir süredir işlemekte olduğumuz “içe çökme” sürecinin sanki cisimleşmiş bir ifadesiydi. “İçe çökme”den ne anladığımızı daha önce şöyle izah etmiştik: Erdoğan ve partisi AKP iktidara geldiklerinde Türkiye’nin 20. yüzyılın başında Osmanlı’nın İslam dünyası üzerinde sahip olduğu hâkimiyeti yeniden kazanmasını hedefliyordu. 2011’de başlayan bir süreç içinde İhvanı Müslimin (Müslüman Kardeşler) hareketinin birçok Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkesinde hep birlikte yükselişiyle birlikte bu harekete dayanarak bu ülkeler üzerinde nüfuz kurmak AKP’nin ana stratejisi oldu. Bizim Rabiacılık adını verdiğimiz bu strateji çökünce AKP iktidarı kendi içine doğru bir çöküntü yaşamaya başladı. İstibdad rejimi müttefiklerini yitirdi, kendi içinde bölünmeye başladı, çeşitli bileşenleri birbirine omuz atmaya başladı, rejim istikrarsızlaştı ve ufku daraldı.

    “Türkiye Yüzyılı” vizyonu silkinmek, bu çöküntü durumundan kurtulmak için yapılmış bir atak gibi görünüyordu. Daha ilk adımda içinin bütünüyle boş olduğu ortaya çıktı! Erdoğan ve yardımcıları yeni tek bir nokta bulamamışlardı. Erdoğan, somut projelerin seçim döneminde ortaya konulacağını söyledi. Şimdilik ailemizi “sapkın” akımlardan korumak, Kanal İstanbul’la bölgeyi ve Marmara Denizi’ni tarumar etmek, 12 Eylül 2010’da zaten son verdiğini iddia etmiş olduğu 12 Eylül askeri rejiminin anayasasının yerine yenisini yapmak gibi, zaten ortada dolaşmış olan birtakım fikirler yeniden ısıtılarak masaya konuldu. Bir alay edebiyattan başka hiçbir şey yoktu bir buçuk saatlik konuşmanın içinde. Bu, “içe çökme” sonucunda Erdoğan’ın ve AKP’nin ufkunun da kapandığının resmidir!

    Bu “Türkiye Yüzyılı” meselesi, AKP etrafında toplanmış, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve daha sonra Kara Afrika bölgelerine göz koymuş, İslam’ı da bu “fütuhat”ın örtüsü haline getirmek isteyen bir ekibin 2011’den beri savunduğu fikirlerin mantıksal (ve mantıksız!) sonucu. Bunlar yıllardır “dünya yeniden paylaşılmaya başladı, Türkiye de payını almalıdır” deyip duruyorlar. Bundan önceki paylaşımların on milyonlarca insanın hayatına mal olması bunları hiç tereddüde sürüklemiyor.

    Evet, insanlık NATO’nun emperyalist çıkarları savunma kararlılığı dolayısıyla yeniden bir dünya savaşının eşiğine geldi, doğru. Ama bu “vizyon”, yani yağmaya katılma sıtması bütün ülkeleri kavrarsa, bu sefer insanlığı yok oluş tehlikesi bekliyor. Aynen ilk iki dünya savaşında olduğu gibi bu felaketi sadece bütün ülkelerin işçilerinin devrimde birleşmesi engelleyebilir. Birinci Dünya Savaşı’nı Rus ve Alman devrimleri bitirdi. İkinci Dünya Savaşı’nı Sovyet işçi devleti ve Fransa’dan Çin’e komünist partizanlar ve gerillaların faşizme karşı mücadelesi. Bu sefer de öyle olması gerekiyor. Devrim olmazsa insanlık yok olacak. Devrim olursa kimsenin hâkimiyetinin değil ulusların nihayet kardeşçe yaşamasının koşulları oluşacak.

    Yani 21. yüzyıl ya olmayacak ya da emeğin ve kardeşliğin yüzyılı olacak. Bu bizim davetimiz işte!

    5 min
  • Armağan Tulun: Çağrımız öncü işçilere, parolamız 7 Kasım 1917!

    7 Kasım 1917 tarihi, fabrikada gecesini gündüzüne katarak bitmek bilmeyen mesailerde çalışan, tersanelerde koca koca gemileri inşa eden, madenlerde gün yüzü görmeden bir daha ailesini görebilecek mi bilmeden kazma sallayan işçilerin, hastanelerde insanlığı yaşatmak için pandemi boyunca en önde savaşan, sadece kendi haklarını değil halkın sağlık hakkını da savunan sağlık emekçilerinin, her türlü hava koşulunda motorun üstünde kelle koltukta siparişi yetiştirmeye çalışan kuryelerin, atölyelerden marketlere, kafelerden inşaatlara, okullardan bürolara her türlü işyerinde emeği ile geçinenlerin, tüm işçi ve emekçilerin, hepimizin bilmesi gereken bir tarih. Taa 105 yıl önce 1917’de bizden uzakta, Rusya’da yaşanan bir olayın tarihi olsa da. Çünkü aslında başka dili konuşan, başka diyarlarda yaşayan ama yine alınteri dökenlerin, yani bizim tarihimiz. Diyebilirsiniz ki tarihte yaşanan her olay önemli değil, bunun işçi emekçi için önemi nereden geliyor? Birkaç örnekle anlatmaya çalışalım.

    Bugün işçiler, emekçiler gelecek kaygısı ile yaşıyor. Öyle uzun vadeli bir gelecek de değil kaygı duyulan. Herkes ay sonunu getirmenin, evine her gün ekmek götürebilmenin derdinde. Ertesi gün işsiz kalacak mı bilmeden çalışıyor. Oysa 7 Kasım 1917’de patlak veren Ekim devriminin ardından Rusya’da sermayenin hakimiyetine, özel mülkiyete son verilerek kurulan yeni ekonomi sayesinde, temel ihtiyaçlarımı karşılayabilecek miyim kaygısı taşımadan yaşadı işçiler. Sermayenin kâr hırsı ile patronların cebini doldurmak için değil, toplumun ihtiyaçları için üretim yaptı. En önemlisi de çalışma hakkı anlamında mutlak bir güvenceye sahip oldu, işsizlik ortadan kalktı. İşte tarihte yaşanan her olay değil ama 7 Kasım 1917’de yaşanan Ekim devrimi bize böyle gelmiş böyle gider diye öğretilenlerin doğru olmadığını, başka türlü çalışmanın da mümkün olduğunu gösterdiği için önemli.

    Bugün tüm dünya, bir nükleer savaş, bir dünya savaşı tehlikesiyle karşı karşıya. Önceki dünya savaşlarının nasıl bir yıkım getirdiğini biliyoruz. Bir daha asla, diyoruz. Ama geçmiş dünya savaşlarının gösterdiği gibi barış temennilerle gelmiyor, barış istemek yetmiyor. Peki mesela dünyayı 20 milyona yakın insanın hayatını kaybettiği bir mezbahaya çeviren Birinci Dünya Savaşı nasıl bitti? Ekim devrimi savaşın seyrini tümüyle değiştirdi ve nihayetinde ondan bir yıl sonra patlak veren Kasım Alman devrimi ile birlikte Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdirdi. Yalnızca yaşandığı topraklardaki insanları değil, tüm insanlığı, dünyanın içine sürüklendiği bir barbarlıktan çıkartan tarihi bir dönüm noktasıdır Ekim devrimi. Sadece bu yüzden bile dili, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm dünya işçilerinin tarihidir. Ve bugün dünya tekrar barbarlık, faşizm ve savaş tehdidi ile karşı karşıysa, 7 Kasım 1917’yi bilmek tüm işçi ve emekçiler için önemlidir.

    Biz burada sadece üç başlıkta 7 Kasım 1917’den sonra neler olduğuna değindik peki ama o gün ne oldu? Ne oldu da geri kalmış Rusya’da işçilerin ve köylülerin talihi bir anda döndü? 7 Kasım 1917’de patlak veren Ekim devrimi ile işçi sınıfı iktidarı ele geçirdi. Ve işçi sınıfı, bir sınıf olarak sermayenin egemenliğine son vererek kendi iktidarını kalıcı olarak kurdu. Toplum artık bir avuç sömürücü azınlığın çıkarları doğrultusunda değil, ezici çoğunluğun iktidarı altında ve sınıfsız, sömürüsüz bir dünya hedefiyle yönetildiği için bunlar oldu. İşçiler, emekçiler bu yüzden kendi talihini değiştirebildi.

    Bir kez daha memleketin de dünyanın da makus talihini değiştirmek elimizde. Bunun için parolamız 7 Kasım 1917’dir! Yolumuz Ekim devriminin yoludur! Hedefimiz bir kez daha işçi sınıfının devrimci siyasi iktidarıdır. İşçi sınıfının bu en büyük muzaffer devriminin yıldönümünde çağrımız öncü işçilere, bu hedefe ulaşmak için birlikte mücadele etme, Devrimci İşçi Partisi’nde örgütlenme çağrısıdır!

    6 min
  • Devrimci İşçi Partisi Merkez Komitesi Bildirisi: Türkiye ve Yunanistan arasında dostluk, komşuluk ve barış için NATO’ya ve işbirlikçi iktidarlara hayır!

    Devrimci İşçi Partisi Merkez Komitesi Bildirisi: Türkiye ve Yunanistan arasında dostluk, komşuluk ve barış için NATO’ya ve işbirlikçi iktidarlara hayır!

    Ege’de Türkiye ve Yunanistan arasında yükselen siyasi ve askeri tansiyon her iki ülkenin emekçi halkını da tehdit ediyor. Olası bir savaş, insani ve ekonomik yönlerden büyük bir yıkım demek. Savaş olmasa dahi her iki ülkenin emekçi halkı şimdiden hükümetlerin içine girdiği silahlanma yarışının ekonomik bedellerini ödemekte. Hem Türkiye’de hem de Yunanistan’da halk büyük ekonomik sorunlarla boğuşuyor, bu sorunlara çare bulamayan iktidarlar ise her iki ülkede de seçimler öncesinde sınıf sorunlarının üzerini milliyetçilikle örtmek ve şovenizmi oya devşirmek istiyor.

    Doğu Akdeniz’de emperyalizmin gözetiminde enerji kavgası

    Türk-Yunan gerilimini paraya dönüştüren emperyalist silah tekelleri

    Kıbrıs’ta emperyalist üslere, ilhaka, savaşa hayır!

    Emperyalizmin “tavşana kaç tazıya tut” politikası ve işbirlikçi iktidarların hizmet yarışı

    Türk ve Yunan halklarının ezeli düşmanı emperyalizmdir!

    Ege ve Doğu Akdeniz’de işçi sınıfı çözümü: Komşuyla barış emperyalizmle savaş!

    25 min
  • Başyazı: Gerçeğin siyaseti sınıf siyasetidir (Ekim 2022)

    Kardeşinle birleş, komşunla barış, kapitalizm ve emperyalizmle savaş!

    Enflasyonun üç hanelere ulaştığı, işsizliğin yüzde 22,5’e çıktığı, emekçi halkın her geçen gün yoksullaştığı bir ortamda Türkiye Ekonomi Modeli diye bir şey uydurup üstüne bir de başarılı olduğunu iddia ederek övünen bir iktidar var. Bu model ne yeni ne de Türkiye’ye özgü! Enflasyonu arttırıp alım gücünü düşürerek, emeği ucuzlatarak, sermayeye rekabet avantajı ve yüksek kârlar sağlamaya yönelik en eski sömürü modellerinden biri. Ama tabii ki bunu böyle söyleyecek halleri yok. Hazine ve Maliye Bakanının heterodoks epistemolojik kopuşlardan filan bahsederek meseleyi gargaraya getirmesi de bu yüzden.

    Erdoğan ise siyasette Nebati’den daha tecrübeli ve uyguladığı sömürü modelini süslü laflarla değil dosdoğru “dış güçlerin saldırısına karşı bir cevap” diye paketleyerek anlatıyor. Ama şu dış güçlerin adını bir türlü koymuyor. Sebebi belli. ABD diyemez çünkü dolar istemek için daha yeni kapısına gitti New York’a! NATO’nun en ön safında olmakla, Afganistan’dan Balkanlara emperyalist kampanyalara en büyük desteği vermekle övünüp duruyor. Emperyalist tekeller diyemez çünkü hepsinin CEO’larını sarayda ağırlayıp “bu ülkedeki garantiniz benim, sorununuz olursa doğrudan bana gelin” diyen kendisi. Siyonizmin adını ağzına alamaz. Çünkü normalleşme ne kelime, adeta balayı yaşıyor İsrail’le. İçi boş bir dış güçler edebiyatını ısıtıp ısıtıp piyasaya sürmeleri bu yüzden.

    Emekçi halk bu iktidar tarafından kendisine neyin yaşatıldığının farkında. Baskıcı ve keyfi yönetimden yani istibdad rejiminden bunalmış durumda. İktidarın arkasında durduğu sermayenin kendisini nasıl sömürdüğünü iliklerine kadar hissediyor. Kendisi her geçen gün yoksullaşırken parababalarının nasıl semirmeye devam ettiğini görüyor. İktidar dış güçlerin adını koymuyor ama emekçi halkın onlar gibi Amerikalı Avrupalı emperyalistlerle, Siyonistlerle iş ortaklığı da suç ortaklığı da yok!

    Ama farkında olmak yetmiyor. Anketlerde Cumhur İttifakı’nın oylarının azalması karşısında bir başka sermaye odağı olan Millet İttifakı’nın oylarının artması bizi çözüme yaklaştırmıyor. Emekçi halkın ekonomide kendi çözümünü ortaya koyması gerekiyor. Fabrikalar bankalar devletin, devlet işçinin olacak! Baskıcı ve keyfi istibdad rejimini tadil edecek değil maziye gömecek bir çözüm gerekiyor. Barajsız yasaksız seçimler! Zincirsiz Kurucu Meclis! Sadece Erdoğan’ı değiştirmek değil sermayenin iktidarına son vermek gerekiyor. İşçi emekçi hükümeti!

    Emperyalistlerle çıkar ve suç ortaklığının olmaması da yetmiyor. Milliyetçi, mezhepçi oyunlara gelmemek, emperyalistler, Siyonistler ve işbirlikçileri dururken Kürt kardeşine Yunan komşuna göçmen işçiye düşman olmamak, tam tersine sınıf düşmanına karşı birleşmek gerekiyor. Kardeşinle komşunla barış emperyalizmle savaş!

    Gerçekleri görmek, değiştirmek için mücadele etmenin ilk adımı olmalıdır. Gerçeğin siyaseti sınıf siyasetidir. Bunun için işçi sınıfı partisi gerek. Siyaset seçimlerde hangi partiye oy vereceğini seçmek değil. Sınıf siyaseti kendi emeğini ve hakkını savunmak, ülkenin geleceğine sahip çıkmak, tüm bunlar için iktidara talip olmak demek. Evet bu, mevcut siyasetin matematiğini, kimyasını, her şeyini değiştirmek anlamına geliyor.  Bu sebeple “bu düzen böyle gelmiş ama böyle gitmeyecek” demek, devrimci olmak gerek.

    Devrimci İşçi Partisi işte bu düşüncelerle işçi sınıfının ve emekçi halkın öncülerini örgütlemeye çalışıyor. Daha önce hangi partiye oy vermiş olursa olsun tüm işçileri ve emekçileri siyaset yapmaya, örgütlenmeye ve bu yolda birlikte yürümeye, Gerçek’in siyasetine çağırıyoruz.

    4 min
  • DİP Politbüro Bildirisi: Sermayeden ve emperyalizmden kopmadan emeğin ve özgürlüğün ittifakı kurulamaz!

    Emek ve Özgürlük İttifakı bir üçüncü yol iddiasıyla kuruluşunu ilan etti. İttifakın siyasi pozisyonunu ifade eden bu üçüncü yol iddiası deklarasyonda, Türkiye halklarının “Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı arasına sıkışmış bir egemen siyasete mahkûm” olmadığı vurgusuyla pekiştiriliyor. HDP’nin başını çektiği ittifak TİP, EMEP, EHP, TÖP ve SMF’den oluşan altı partinin ortaklaşmasıyla kuruldu. Bu ortaklaşmada “acil görevler” vurgusu öne çıkıyor.  Bu görevler “Cumhur İttifakı’nın yarattığı yıkımı durdurmak, tek adam yönetimini sonlandırmak, halkın çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek, demokratik hak ve özgürlükler temelinde bir değişim ve dönüşümün gerçekleşmesini sağlamak” şeklinde ifade ediliyor. Farklı program ve politik yönelişlere sahip siyasi öznelerin bir ittifaka ya da eylem birliğine giderken en önemli ve acil başlıkları öne çıkarması en uygun yöntemdir. En genel anlamda bakıldığında Emek ve Özgürlük İttifakı’nın Cumhur ve Millet İttifakları dışında bağımsız bir üçüncü yolun gerekliliğine işaret etmesi, istibdad rejimini hedef aldığını (ittifak “tek adam rejimi” olarak yarı-askeri rejim karakterini ıskalasa da doğrultu olarak mevcut baskıcı ve keyfi yönetime karşı konumlanmaktadır) ekmek ve hürriyet başlıklarında toplayabileceğimiz taleplere odaklandığını görüyoruz. Eğer ittifak bu yönelişin gerektirdiği pratik politik pozisyonu alabilmiş olsaydı, ortaklaşılan programın sunuluşuyla içeriği örtüşseydi olumlu olurdu. Ancak iddialarla politik konumlanış ve içerik arasında ciddi çelişkiler söz konusudur.

    Üçüncü aday yoksa üçüncü yol da yok

    Bu çelişkilerin başında seçim politikası geliyor. Emek ve Özgürlük İttifakı ortaya net bir seçim politikası koymuyor. İttifakın üçüncü yol iddiasının somutlaşacağı tek alan olarak Erdoğan’ın ve onun karşısında Millet İttifakı’nın merkezinde olduğu 6’lı masada belirlenecek adayın karşısına bir üçüncü adayla çıkma iradesi de perspektifi de bulunmuyor. Tam tersine ittifakın başat gücü Cumhur ve Millet İttifakları arasında sıkışmaktan bahsetse de Millet İttifakı ile “ortak aday” çıkarma yönelişini merkezde tutmaya devam ediyor. Buradaki tek çekince yönteme dair. Millet İttifakı’nın işçi ve emekçi düşmanı sınıfsal niteliği, istibdad rejimiyle iç içe geçmiş ilişkileri sorun edilmiyor. İçindeki faşist öge olan İyi Parti de ancak HDP’yle aynı masada olunur mu, bakanlık verilir mi tartışması bağlamında sorun ediliyor. Genel olarak bakıldığında, Millet İttifakı ve 6’lı masadan ayrı ve bağımsız durma çabasından ziyade buraya önerilerde bulunma tutumu öne çıkıyor. İttifakın bileşenlerinden TİP epey bir süreden beri daha da ileri giderek Millet İttifakı’na “Ekmeleddin olmasın yeter” diyerek açık çek veriyor. İttifakın diğer bileşenleri ise bu konuda suskun kalarak Millet İttifakı ve 6’lı masayla birlikte hareket etme yönelişiyle uyumlu bir tavır sergiliyorlar.

    Sermayeyi ürkütmemek için CHP’nin dahi gerisine düşmek

    Bu aşamaya kadar Emek ve Özgürlük İttifakı’nın iddialarıyla pratik eylem ve konumlanışlarının çelişkili olduğuna işaret ettik. Ancak çelişkiler ortaya konan programın içeriğine bakıldığında da görülmektedir. Bir başka ifadeyle ittifakın politik iddiaları ile politik pozisyonu arasındaki çelişkinin giderilmesi için deklarasyonun bir dizi başlığının sermayeyi ürkütmeyecek şekilde formüle edildiği, klasik bir reformist tutumla işçi sınıfı ve emekçi halkın taleplerinin sermaye düzeniyle uyumlu hale getirilmek istendiği gözüküyor. Dolayısıyla ittifakı oluşturan partilerin çoğunluğu sosyalistlerden oluşsa da ekonomiye dair program sosyal demokrat bir çerçeveyi aşmıyor. Kullanılan jargon kulağa sol gelse de içerik pek çok yerde CHP’nin öne sürdüğü politikalardan bile geri pozisyonda.


    15 min

About Gerçek gazetesi

From the publisher's feed

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri