
Sign up to save your podcasts
Or


Aradan bir ay geçti, unutulmuş olabilir. Şili halkı 4 Eylül günü düzenlenen referandumda Kurucu Meclis’in hazırladığı ilerici anayasayı reddetti. Hem de öyle böyle reddetmek değil. 4,8 milyon (%38) lehte oya karşılık 7,8 milyon (%62) ret oyuyla. Bu, sadece Şili’de değil, bütün dünyada eşitlikten, özgürlükten, temel haklardan yana insanları şaşkına çevirdi: Halk kendi lehine olan, 388 maddesinin 100 kadarında çeşitli hakları güvence altına alan bir anayasayı nasıl reddetmişti? Nefret edilen diktatör Augusto Pinochet’in tamamen halk düşmanı neoliberal 1980 Anayasası’nın yürürlükte kalmasına yol açan bu “hayır” oyu ne demekti?
Kitlelerin yarım kalmış zaferinden…
Gerçekten de Şili’yi Kurucu Meclis’e ve referanduma götüren süreci kısaca hatırlayacak olursak görünüm şaşırtıcı. Şili halkı 2019 Ekim ayında “İsyan” (İspanyolca “La Revuelta”) olarak anılan dev bir kitle hareketiyle Pinochet’den miras kalan 30 yıllık sözde demokrasiyi devirmeye girişmişti. 19 milyonluk bir ülkenin 7 milyonluk başkenti Santiago’da 1,5 milyon insanın bir meydanda toplanmış olması ne demektir? İstanbul’da 6-7 milyon insanın aynı anda sokağa çıkmasına karşılık verir! Bizce Şili’deki halk hareketi sadece bir isyandan ibaret değildi, bir devrimci kriz doğurmuştu. Kurulu düzen elbette böyle bir patlama karşısında (başta başvurduğu OHAL yoluyla askeri sokağa süren baskı da işe yaramayınca) birtakım tedbirler alacaktı. Düzenin temsilcileri ile halk hareketi adına konuşanlar bir müzakere sonucunda bir belge hazırladılar. Müzakerelerin başını düzen yanlılarından gerici bir senatör, halkın tarafından da Gabriel Boric çekiyordu. Boric’in hareketin önünde yürüyor olduğu söylenemezdi, daha ziyade hareketin önünü kesmeye çalıştığı söylenebilirdi. (Kendisine az sonra bir daha rastlayacağız.) “Toplumsal Barış ve Yeni Anayasa” adını taşıyan anlaşma 15 Kasım’da imzalandı.
Ekim 2020’de yeni anayasa ve Kurucu Meclis önerisi halkoyuna sunuldu. Yüzde 80 olumlu oyla kabul edildi Kurucu Meclis! Mayıs 2021’de Kurucu Meclis seçimlerinde eski sahte demokrasinin temsilcileri bozguna uğradı. Sosyalist sol ve diğer isyancı katmanlar büyük başarı elde etti. İki ay sonra Kurucu Meclis toplandı ve yaklaşık bir yıl içinde yeni anayasa taslağını hazırladı. Üstelik bu arada, Ekim 2020 referandumu ve Kurucu Meclis seçimlerinden sonra bir de üçüncü zafer kazandı emekçiler-ezilenler cephesi: 1973 darbesinden beri ilk kez sosyalist solun bir adayı bu yılın başında başkanlık seçimlerini kazandı. (O Gabriel Boric bu Gabriel Boric!) Artık halkın güçlerini durdurmak mümkün değildi sanki!
Şili solu bugün sadece bazı mevziler ve önemli bir moral kazanmıştır. 2019 devrimci yükselişinin rüzgârı devam ediyor. Bu devrimci dalga açısından Kurucu Meclis sadece bir merhaledir. Şimdi önemli olan, bu seçimlerin başarısının rüzgârı ve Kurucu Meclis’teki avantajlı konum sayesinde işçi sınıfı ve müttefiklerini gelecekteki daha büyük savaşlara hazırlamaktır. ‘İyi bir anayasa yaparsak rahatlarız’ düşüncesi halkın en büyük afyonu olacaktır.”
Marksizmin yakıcı önemini anlamayanlara ithaf edilir.
Ukrayna savaşında yeni evre savaşın karakterini değiştirmiyor: Barışa giden yol NATO’nun yenilgisinden geçiyor!
Rusya askerî olarak ele geçirdiği Donbas (Donetsk ve Luhansk), Herson ve Zaporijya’yı, bu bölgelerde yapılan referandumların ardından ilhak etti. Ukrayna’yı Rusya’ya karşı vekil olarak savaştıran ABD ve İngiltere’nin başını çektiği NATO bloku beklendiği gibi ardı ardına referandum ve ilhak kararlarını gayrimeşru ilan etti. ABD, Rusya’ya yönelik yeni yaptırım kararları aldığını açıkladı. Bu gelişme savaşta yeni bir evrenin başlamış olduğuna işaret ediyor. İlhak kararı bir süre önce Rusya’da ilan edilen “kısmi seferberlik” kararı temelinde 300 bin yedek askerin göreve çağrılmasıyla birlikte düşünüldüğünde savaşın kapsamının genişlemekte olduğu söylenebilir. Rusya artık ilhak edilen bölgelere yönelik saldırıları Rusya toprağına yapılmış saldırılar olarak değerlendirecek ve buna göre karşılık verecek. Yani Rusya’nın resmi söyleminde “özel askeri operasyon” olarak geçen savaş artık resmî olarak bir savaşa dönüşmek üzere.
Rusya’nın ilhak hamlesi askerî ve siyasî hedeflerini daraltıyor
Bu gelişmeyi tek başına savaşı büyütmeye yönelik bir iradi adım olarak değerlendirmek doğru değil. Zira söz konusu referandumlar ve ilhak kararının özelliği, Rusya’nın Ukrayna’daki siyasi hedeflerini genişletmesi değil daraltmasıdır. Savaşın başında Rus ordusu hem Rusya hem de Belarus üzerinden Kiev’e yürümüş, açıkça Zelenski hükümetini devirmeyi ve Ukrayna’yı iktidarın ortağı olan Nazilerden kurtarmayı (denazifikasyon) hedeflemişti. Savaşın seyri içinde Rusya Kiev ve Harkov kuşatmasını kaldırmış, askerî harekâtın Ukrayna’nın doğusuna ve güneyine odaklanacağını duyurmuştu. Son gelişmeyle odaklanma hem askerî hem de siyasi bir sınırlandırmaya dönüşmüştür. Artık Rusya sadece Donbas bölgesinin halen Ukrayna güçleri tarafından kontrol edilen yörelerinin askerî olarak kurtarılmasından bahsetmektedir. Ayrıca Ukrayna’nın NATO’ya katılmasının reddi ve engellenmesi de halen savaşın siyasi hedefleri içindedir.
NATO’ların halkların kaderini belirlemesine hayır!
Ukrayna’da savaş yeni bir evreye girmektedir ama savaşın niteliği değişmiş değildir. NATO ve vekilleri savaşın saldırgan ve haksız tarafı olmayı sürdürmektedir. Bu saldırganlık sadece Putin rejimini değil tüm dünya halklarını tehdit etmektedir. Bu gerçek ortadayken referandumları demokratik normlara uymadığı için tümden gayrimeşru ilan etmek NATO söylemine teslim olmak olur. Evet, referandumlar Rus ordusunun gözetimi altında yapılmıştır. Böyle bir savaş ortamında, bölge nüfusunun bir kısmının göç etmiş olduğu bir durumda parlamenter demokrasinin normlarının işletilmemiş olduğu açıktır. Ancak bu, Donbas, Herson ve Zaporijya’da yaşayan halkın Nazilerle birlikte yaşamama iradesinin gerçek, haklı, meşru bir irade ve tercih olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Referandumların kendi kaderini tayin ilkesi açısından biçimsel değerlendirmelere tabi tutulması yanıltıcıdır. Zira sadece Ukrayna’da değil, Ortadoğu’dan Asya Pasifik coğrafyasına kadar ABD’nin NATO’nun Kuzey Atlantik ve Avrupa’da gördüğü işlevin benzerini görecek yeni NATO’lar inşa ederek dünyanın geleceğini konvansiyonel ve nükleer zor kullanarak belirlemeye çalıştığı bir dünyada yaşıyoruz.
Putin’in savaş içinde benimsediği taktik ve stratejiler yaşanan savaşın niteliğini değiştirmez. Dünya işçi sınıfının ve ezilen halklarının çıkarı bu savaşta emperyalizmin yenilgisinden yanadır. Son gelişmelerden çıkarılacak bir ders varsa o da şudur: Emperyalizme karşı burjuva iktidarların savaşı sınırlı kalmaya mahkûmdur. Putin’in milliyetçi savaşının sınırları dünya işçi sınıfını bağlamaz ve sınırlandıramaz. Ukrayna’daki savaşın emperyalist merkezlerde hızlandırdığı ekonomik çöküntüyle birlikte büyük bir sınıf savaşı başlamaktadır. Emperyalizmi nihai olarak yıkacak ve dünyaya barışı getirecek olanın bu savaştaki devrimci zaferimiz olacağını unutmamalıyız.
Nükleer savaş şaka değil! Hele ki İncirlik’te ABD’nin termonükleer bombaları varken hiç değil!
Sosyal medyada kendinden menkul bir “medya stratejisti” (ülke stratejistten geçilmiyor!) “nükleer savaşta saçınıza asla krem kullanmayın” diye bir tweet attı ve kısa sürede bu paylaşım oldukça popüler oldu. Tabii ki nükleer savaş bu şekilde şakaya alınacak bir konu değil. Bu tip kendinden menkul stratejistleri değil ama nükleer savaş olasılığının kendisini ciddiye almak zorundayız. Ayrıca nükleer tehdidin esas olarak nereden geldiğini de doğru kavramalıyız. Nükleer savaş konusu Rusya’nın Ukrayna’daki ilhak kararının ardından yaptığı bir dizi açıklamayla yeniden popüler oldu. Ama işin esasına baktığınızda nükleer tehdit Batı’dan NATO’dan ABD’den gelmektedir.
Rusya’nın dediği özetle şudur: Eğer bir nükleer güç olan NATO, Rusya topraklarına saldırırsa buna nükleer silahlarla cevap veririz. ABD’den sonra SSCB’nin de atom bombasına sahip olmasından ve Soğuk Savaş’ın başlamasından beri dünyanın üzerinde durduğu dehşet dengesinin hatırlatılmasıdır bu. Savaşta karşı tarafın kullanacağı şiddet düzeyini belirleme şansınız olmadığı ve karşı tarafın vicdanına güvenmek gibi bir saflığa düşmediğiniz müddetçe iki nükleer gücün doğrudan gireceği bir savaşın nükleer savaşa dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu açıdan Ukrayna’nın NATO üyesi olması sıradan bir karar değil, en başından itibaren emperyalizmin nükleer savaş tehdidinin bir ifadesi olarak algılanmalıdır. Zira Rusya ile savaşa girmeden önce de Kırım dolayısıyla toprak ihtilafı yaşayan Ukrayna, NATO’ya üye olduğu anda savaş resmen ve fiilen bir NATO-Rusya savaşına dönüşecektir. Dolayısıyla NATO’nun bir üyeye yapılan saldırıya tüm ittifakın cevap vermesini öngören meşhur 5.maddesi var oldukça, başka bir ifadeyle NATO kendi kendini lağvetmedikçe Ukrayna’nın NATO’ya üyeliğini konuşmak Rusya’ya karşı nükleer savaş açmakla eş anlamlıdır.
Dolayısıyla Ukrayna’nın NATO üyeliğini destekleyen, Ukrayna’yı İHA ve SİHA’larla silahlandıran, Azov Taburu isimli Nazi gücünün komutanlarına ev sahipliği yapan politika en başta Türkiye’yi ama aynı zamanda insanlığın geleceğini de ateşe atmak demektir. Bu politika derhal terk edilmelidir. Erdoğan’ın asker-sivil müttefikleriyle sözümona denge politikası bir nükleer savaşta beş para etmez. Kül gibi savrulur gider. Türkiye hiç vakit kaybetmeksizin NATO’dan çıkmalı ve İncirlik Üssü’nü kapatarak nükleer silahlara el koymalıdır. NATO’da kalarak pazarlıkla müzakereyle elde edilebilecek bir sonuç yoktur. Eğer böyle bir şey mümkün olsaydı İncirlik Üssü’nün 15 Temmuz darbe girişiminde aktif rol almasının ardından bir şekilde üssün ve bu üsteki nükleer silahların durumunun gündeme getirildiğini görürdük. Tam tersi oldu. Askeri lojmanların bile önüne barikat kuranlar İncirlik’e dokunmadı! Dolayısıyla sadece Türkiye’yi açık hedef olmaktan çıkarmak için değil tüm insanlığı nükleer tehditten kurtarmak için yapılabilecek tek anlamlı ve etkili eylem NATO’dan çıkmak, İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere emperyalist üsleri kapatmak ve nükleer silahlara el koymaktır.
Dünya hızla bir ekonomik daralmaya doğru ilerliyor. Avro (euro) bölgesinin 2022 sonuna kadar resesyona (ekonominin küçülmesi) girmesi bekleniyor. İngiltere’de resesyon büyük ihtimalle başladı bile. Orta ve Doğu Avrupa Ukrayna savaşı dolayısıyla ekonomik sarsıntı içinde. ABD belki daralmayacak ama büyüme ciddi şekilde düşecek. Nisan ayında yüzde 3,7 olarak tahmin edilen büyüme şimdi yüzde 2,3’e geri çekildi. Son çeyrek yüzyılda, özel olarak da 2008 finansal çöküşünden bu yana dünya ekonomisinde lokomotif rolü oynayan Çin’de de büyümenin çok uzun zamandır ilk kez çok zayıf olması bekleniyor. Rusya rubleyi kurtardı. Ama yaptırımlar dolayısıyla ekonomisi ciddi bir küçülmeye uğradı bile. Ukrayna’da ise ekonomi derin bir çöküntü yaşıyor. Emperyalizmin vekili, emperyalizmin ianesiyle ayakta duruyor.
Büyük ekonomilerin yanı sıra orta gelirli bir dizi ülke de derin kriz içinde. Türkiye’nin durumunu anlatmaya gerek yok. Sri Lanka ithalat yapmak için döviz bulamadığından benzin yok, elektrik yok, gıda maddeleri ateş pahası. Lübnan’da bankalar devlet kararıyla mevduat sahiplerinin parasını ödemiyor, yoksa hepsi çökecek. Geçenlerde bir vatandaş silahla bankaya girip kendi hesabından para çekti. Tarihte muhtemelen bir insanın kendi parasına ulaşabilmek için işlediği ilk banka soygunu “suçu” bu!
Pakistan ekonomisi iflasın eşiğinde. Üstelik bir önceki başbakan İmran Khan ABD’nin Rusya politikasına kölece boyun eğmediği için medyaya konuşması yasaklandı. Ama aynı politikacı önemli bir eyalette bir ay önce yapılan seçimde büyük zafer kazandı! Ülkeyi nasıl bir sarsıntının beklediğini anlamak için müneccim olmaya gerek yok. Arjantin’de üst üste iki ekonomi bakanı İMF’ye yüzde yüz teslimiyet göstermediği için harcandı. Şimdi ülkenin en önemli politik şahsiyetlerinden olan ve gelecek başkanlık seçimine hazırlanan Buenos Aires bölge valisi Sergio Massa, halka kemer sıkmayı kabul ettirmek amacıyla süper bakan olarak görevlendirildi.
Üçüncü Büyük Depresyon’un en başından, 2008’den beri söyledik yazdık. Bu büyük depresyonun ilk ikisinden daha tedrici gelişmesinin iki ana nedeni var: Burjuva devletin ekonominin yaralarına geçici pansuman yapmakta ustalaşmış olması ve kendi dinamikleriyle gelişirken dünya ekonomisini de ayakta tutan Çin’in hızlı büyümesi. Şimdi ikisi de sona eriyor. Öyle görünüyor ki Üçüncü Büyük Depresyon “depresyonluğunu” asıl şimdi gösterecek.
Bu gelişmenin dünya çapında sınıf mücadeleleri açısından anlamı açık. Gayet kısa ve özlü olarak söylenecek şey şu: Emperyalist ülkelerde sınıf mücadeleleri, bugün İngiltere ve Fransa’da ilk işaretleri görüldüğü gibi, yükselecek. Orta gelirli ve yoksul ülkelerde ise yoksulluk, açlık, işsizlik ve sefalet, son aylarda Latin Amerika ülkeleri Peru ve Ekvador’da ve güney Asya ülkesi Sri Lanka’da görüldüğü gibi büyük isyanlara ve devrimlere gebe. Ama sadece olumlu yüze bakmayın. Faşizm tehlikesi (25 Eylül İtalya ve 2 Ekim Brezilya seçimlerine dikkat!) ve elbette dünya savaşı tehdidi de derin kriz ortamında hızlanır ve büyür.
Bütün ülkelerde kapitalist sınıf “halk ayaklanmaları sigortası” uygulama telaşı içine girmiş durumda. Türkiye işte tam da bu koşullarda önümüzdeki dokuz ay içinde sandığa gitmeye hazırlanıyor.
Sağlık emekçileri yükselen enflasyon karşısında eriyen alım güçlerini koruyabilmek, maaşlarına zam alabilmek ve kötü çalışma koşullarının değiştirilmesini talep etmek için yaklaşık bir yıldır her ay eylemler düzenliyordu. Bu taleplere hükümetin ısrarla kulak tıkaması sonucunda kamu hastanelerinde randevu bulunamaz, bazı nitelikli ameliyatlar yapılamaz olmuştu. Bu sorunlara çözüm olması için hükümet, Ağustos ayı içinde sağlık emekçilerinin ücretlerinde iyileşme öngören, Sağlık Bakanı’nın “Beyaz Reform” olarak nitelediği “ek ödeme yönetmeliği” çıkardı. Fakat yapılan düzenlemenin reformla uzaktan yakından alakası yok. Çıkarılan yönetmelik, sağlıkta piyasalaşmaya dokunmadığı ve çalışma koşullarında iyileştirme getirmediği için yaşanan sorunları çözmekten uzak.
Yönetmelikte, sağlık emekçilerinin maaşlarının sabit kısmında kısmi bir iyileştirme yapılsa da, maaşlarının hatırı sayılır bir kısmını oluşturan, hastaneye gelir getiren işlem (baktığı hasta sayısı, yaptığı ameliyat sayısı, istediği tetkik sayısı gibi) sayısına göre aldığı “performans” ödemesinin, isim değişikliği haricinde (yeni ismi “teşvik” oldu) korunduğunu görüyoruz. Bakan “bitkisel hayatta olan Performans Sistemi’nin fişi”ni çektiklerini söylese de, geçmiş dönemde olduğu gibi sağlık emekçileri sağlık piyasasına kâr ettirdiği ölçüde maaşlarında artış sağlayabilecek.
Yönetmelik her ne kadar sağlık emekçilerinin tamamını kapsayacak şekilde çıkarılmış olsa da doktor olmayan sağlık emekçilerinin maaşlarındaki artış oranının çok düşük kaldığı yadsınamaz bir gerçek. Doktorlar arasında da sağlık piyasasına katkısına göre eşitsizlikler yaratılmış. Hastaneye gelir getirmeyen branşlarda çalışan doktorlara, diğer branşlarda çalışan meslektaşlarına göre daha az maaş artışı öngörülmüş.
Bir de yönetmelikte kendine hiç yer bulamamış olanlar var. Yönetmelik üniversite hastanelerinde çalışan sağlık emekçilerini kapsam içine almamış. Üniversite hastanelerinin içinde bulunduğu borç batağı yüzünden burada çalışan sağlık emekçileri diğer hastanelerde çalışan meslektaşlarına göre zaten daha az maaş alıyordu. Yönetmelikle beraber, bu eşitsizlik ve adaletsizlik daha da katmerlenmiş olacak. İyileştirmeden yararlanamayan bir diğer grup Aile Sağlığı Merkezleri’nde çalışan doktor olmayan sağlık emekçileri.
Bugünden hoşnutsuzluğun yükseldiği kesimler de var. Bunlardan ilki, Aile Sağlığı Merkezleri’nde çalışanlardan kamu ve üniversite hastanelerinde çalışanlara kadar bir bütün olarak doktor olmayan sağlık emekçileri. Sağlık hizmetinin bir ekip işi olduğu gerçeği hatırlandığında yönetmeliğin çizdiği sınırları kabul etmemeleri ve iyileştirme talepleri haklı ve meşrudur. Sağlık Emekçileri Sendikası (SES), bulunduğu her ortamda sağlık emekçilerinin taleplerini yüksek sesle dillendirmelidir. Sağlık emekçileri düne göre daha fazla yüzünü SES’e dönme potansiyeli taşımaktadır. SES, taleplerin hükümetçe karşılanmasını sağlamak ve aynı zamanda büyümek için bu tarihi anı iyi değerlendirmelidir.
Hükümet her zaman olduğu gibi sağlıkta piyasalaşmanın yarattığı sorunları, piyasa mekanizması üzerinden çözmeye çalışmaktadır. Hükümetin kırmızı çizgisi sağlıkta piyasalaşmaya dokunulmamasıdır. Elbette maaş zammını da vermemek için direnmiştir. SES’in ve TTB’nin yürüttüğü mücadele ile bu iyileştirme alınmıştır. Kimse lütfetmemiştir. Ancak mücadele henüz bitmemiştir. Bunu hükümet de öngörmektedir. Yönetmeliğe koyulan ve disiplin cezası alanların teşvik ödemesinden yararlanmasının önüne geçen maddeler bunun en iyi kanıtıdır. SES ve TTB alanda yürüteceği mücadelede sağlıkta piyasalaşmanın teşhirine ve geriletilmesine dünden daha fazla odaklanmalıdır. Bu alanda kazanılacak her mevzii SES’in ve TTB’nin en baş talebi olan kamucu, nitelikli, parasız bir sağlık sistemi yönünde kalıcı şekilde atılmış adımlar olacaktır.
Geçtiğimiz ay, ABD-NATO emperyalizminin asıl hedefinin Rusya’dan ziyade Çin’i kuşatarak zayıflatmak olduğunu ortaya koyması bakımından ilginç bir gelişme yaşandı. Açıkça Çin’i kışkırtma ve tehdit etmeye dönük bir adım olarak ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi Tayvan’ı ziyaret etti. Arkasından ABD Başkanı Biden Tayvan’a silah göndermeye devam edeceklerini açıkladı. Bu gelişme bir dünya savaşı olasılığını yeniden gündeme getirmek bakımından (Çin anakarasına 130 km mesafede, 24 milyonluk küçük bir ada olan) Tayvan’ı ABD-Çin geriliminin merkez üssü haline getirmiş durumda. Biz bu yazı kapsamında bu gerilimin ekonomikboyutlarına değinmek ve geleceğe dair politik sonuçlarını ortaya çıkarmaya çalışacağız.
Tayvan’ın bölgedeki stratejik ve askeri öneminin yanı sıra dünya ekonomisi açısından önemi, dünya yarı iletken ya da çip imalatının adeta merkezi olmasından kaynaklanıyor. Çip deyip geçmek mümkün değil. Zira bilgisayarlardan akıllı telefonlara, uçaklardan elektrikli araçlara, otomobillerden savunma ve silah sanayisine kadar birçok alanda çipler temel girdi durumunda. Bu bakımdan sektörden “21. yüzyılın petrolü” olarak bahsediliyor olması abartı değil. Uluslararası burjuvazinin haber kaynağı The Economist dergisinin 2020 yılındaki bir sayısında Tayvan’ı, ABD-Çin arasındaki rekabetin savaş alanı olmasından hareketle, “dünya üzerindeki en tehlikeli yer” olarak tanımlaması da bir ölçüde bundan kaynaklanıyor.
Teknolojik rekabet savaşında geride kalmama ve jeopolitik çatışmalar da düşünüldüğünde tek bir merkeze bu ölçüde bağımlı olmama hedefi, çip üretiminde tedarik zincirlerini kimin kontrol edeceği sorusunu emperyalist burjuva kesimlerinin gündemine dayatıyor. Bu çerçevede ABD Trump döneminden beri her türlü devlet desteği ile Çin’i teknolojik rekabette alt etmeye çalışıyor. ABD hükümeti küresel çip üretiminde Japonya, Güney Kore ve Tayvan ile işbirliği yapmak üzere girişimlerde bulunuyor (buna Çip Dörtlüsü İttifakı adını verdiler). Yanı sıra ABD Başkanı Biden “CHIPS (Çip ve Bilim) adı verilen ve yerli çip üreticisi firmaları Çinli firmalar ile daha iyi rekabet edebilmeleri için ülke içinde üretim yapmaya teşvik etmeyi hedefleyen, toplamda 280 milyar dolarlık yardımı öngören yasayı imzaladı. Buna “rekabette Çin’i engelle” yasası demek de mümkün. Bu yasanın geçmesi ne hikmetse tam da Pelosi’nin Tayvan’a ziyaretine denk geldi. Pelosi bu ziyarette TSMC firmasının yöneticisi Mark Liu ile de görüşmeyi ve muhtemelen Çin’le ilişkiler konusunda uyarmayı ihmal etmedi.
BM Genel Sekreteri Guterres iklim krizi hakkında şöyle diyor: “Önümüzde tek bir seçenek var. Ya topluca işbirliği yapacağız ya da topluca intihar edeceğiz.” Ukrayna savaşı ve Tayvan çatışması ile birlikte tırmanan küresel gerilimlerden hareketle “insanlığın nükleer yok oluşu yalnızca bir yanlış anlamaya, bir hesap hatasına bakar” diye de uyarıyor. Üretimin artan toplumsallaşması, yeni teknolojilerin küresel ölçekte planlamayı, merkezi karar süreçlerini talep etmesi karşısında rekabet, üretimin anarşisi, bencilliğe dayalı parçalanmış karar süreçleri ve bütün bunların sonucunda akıldışı, toplumsal ihtiyaçları gözetmeyen bir üretim. Çip sektörü işte bu çelişkilerin günümüzde yoğunlaştığı somut bir örneğini oluşturuyor. Çip sektörünün gelişme dinamikleri sadece kapitalizmin akıldışı işleyişini değil, yeni teknolojilerin kâr mantığına tabi olduğunda, nasıl da halkları birbiriyle karşı karşıya getirerek intihara sürüklediğini ortaya koyması bakımından da çarpıcı. Burjuvazi “önce ben” diyor, tedarik zincirlerini kendi dar çıkarlarına göre parçalıyor, milliyetçiliği kışkırtarak toplumsal işbirliği olanaklarını ortadan kaldırıyor. O halde evet, önümüzde tek seçenek var: Toplumsal ihtiyaçları karşılamak, kaynakların ve yatırımların tahsisini küresel işbirliği ve merkezi planlama ile denetim altına almak üzere işçi sınıfı ve tüm emekçi halklar örgütleneceğiz, enternasyonal temelde dayanışma ve işbirliği için mücadele edeceğiz.
İktidar halkın çoğunluğunun gündemi olan hayat pahalılığına, işsizliğe bir çözüm üretmiyor. Dolayısıyla da geleceğe dair herhangi bir umut veremiyor. Tabii ki ben yapamıyorum, yapabilen gelsin de demiyor. Çünkü düzen siyaseti söylendiği gibi bir hizmet yarışı değildir. Siyasi iktidarlar hâkim ve sömürücü sınıfların çıkarları doğrultusunda ülkeyi yönetirler ve ellerinde tuttukları gücün nimetlerinden de fazlasıyla yararlanırlar. Bol bol yolsuzluk ve suça da karışırlar. Hele demokrasiyi ayaklar altına almaya başlayan türden iktidarlar. Bu sebeple de iktidarı bırakmamak için ellerinden geleni yaparlar. AKP ve iktidarı paylaştığı asker sivil müttefikleri de bunu yapıyor. Emekçi halkın dertlerine çözüm üretmiyorlar, sadece kendi iktidar sorunlarıyla ilgileniyorlar. İktidarda kalmak için de çözümü işçiyi, emekçiyi, yoksulu provokasyonlarla birbirine düşürmekte, kardeş kavgasını körüklemekte buluyorlar. Halka umut veremiyorlar bunun yerine alabildiğine korkuyu yayıyorlar.
İşçinin, emekçinin, yoksulun derdi ve gündemi yerine gündemi neler kaplıyor? Her konu bir din tartışmasına ya da yaşam tarzı kutuplaşmasına çekilmek isteniyor. Bir kadın şarkıcı ya da medyatik bir profesörün sözleri arşivlerden çıkartılıp servis ediliyor. Yolsuzluklar, hırsızlıklar, cinayetler olduğunda ıslık çalarak havalara bakan savcılar bu tür olayların üstüne atmaca gibi atlıyor. Yetmeyince bizzat Erdoğan devreye giriyor. Hiç gündemde yokken Alevilikle ilgili dini fikirlerini ortaya atıyor. Bunu Alevileri en fazla rencide edecek ve kışkırtacak şekilde yapıyor. Daha önce dokunulmazlığını kaldırdıkları HDP milletvekili Semra Güzel’i, ters kelepçeyle, saçlarını çekiştirerek onun nezdinde kendisine oy vermiş milyonlarca Kürdü aşağılamaya çalışarak ve kışkırtarak tutuklamaya sevk ediyorlar. Erdoğan muhaliflere neden sürekli küfür ediyor, argo kelimeler kullanıyor? Her konuşmasını prompterdan okuyan Erdoğan bu lafları ağzından mı kaçırıyor yoksa bilerek isteyerek ortamı kızıştırmaya mı çalışıyor?
Oynanan oyun açık değil mi? Ekmek ve hürriyet isteyen işçiyi, emekçiyi yaşam tarzı, dinsel, mezhepsel ve etnik farklıkları kaşıyarak karşı karşıya getirmek istiyorlar. Kürdün hakkını savunana bölücü, Aleviyi savunana dinsiz, yolsuzlukları gündeme getirene dış güçlerin adamı ve hakkını arayan herkese terörist yaftası yapıştırıyorlar. Ama en çok da Türk işçi Kürt işçiye terörist olarak baksın, Sünni Aleviyi dinsiz olarak görsün, AKP-MHP seçmeni olan işçi emekçi muhalif görüşteki sınıf kardeşinden kuşku duysun istiyorlar. Bu oyuna gelirsek milyonların gündemi düzen siyasetinin sinkaflı gürültüsü içinde duyulmaz.
İşçiler emekçiler oynanan oyunu görmeli. Ne derlerse desinler, Alevinin Kürdün hakkını hukukunu eşitliğini savunacağız. Erkek egemenliğine karşı kadınların haklarını ve yaşamını, dinin suistimal edilmesine karşı laikliği savunacağız. Hakkı yenen ezilen kim varsa zalimin karşısında, onun yanında olacağız. Ama istibdad rejimiyle hesaplaşma alanını, yani kavga meydanını biz belirleyeceğiz. İktidarın halkın içinde ayrımcılık yaratıp, ırkçı, mezhepçi provokasyonlarla kendini çoğunluğun temsilcisi, karşısındakileri de azınlık olarak göstermesine mâni olacağız. Bunu kardeş kavgasına karşı sınıf kavgasını geçirerek yapacağız. Çünkü çoğunluk biziz! Bizi bölmeye çalışanlar, halk arasında yaşam tarzı, kimlik ve inanç temelinde ayrımcılık çıkaran, kin ve nefret yayanlar bir avuç sömürücü azınlığın menfaati doğrultusunda hareket eden, sermayenin ve emperyalizmin çıkarlarını güdenlerdir. Çoğunluk işçidir, emekçidir, yoksul halktır. Çözüm sınıf kavgasında ve sınıf siyasetindedir!
Mevcut iktidarın boğazına kadar battığı yolsuzluk ve rüşvet bataklığını, mafyayla iç içe girmiş devlet ilişkilerini, kontrgerilla cinayetlerini ifşa eden bir kampanya tam gaz devam ediyor. Son dönemde ortaya dökülen pislikler, iddialara adı karışan bazı Cumhurbaşkanlığı danışmanları aracılığıyla külliyeye doğru uzanmaya başlıyor. İlk dönemde bu iddialar bir suç örgütü liderinin iddialarıdır diyerek Süleyman Soylu ve Mehmet Ağar gibi isimlere sahip çıkan ve ardından karşı saldırıya geçen iktidar şimdi biraz daha fazla sıkışmış gözüküyor. Cumhurbaşkanından görevden affını isteyenlerin sayısı artmaya başladı.
Affını isteyenler terfi bekliyor
Sermaye Piyasaları Kurulu (SPK) eski başkanı Ali Fuat Taşkesenoğlu ile birlikte adı borsa yolsuzluğuna karışan Cumhurbaşkanı danışmanı Serkan Taranoğlu ve yine adı rüşvet, kara para aklama ve muhabbet tellallığı iddialarına bulaşan Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu üyesi Korkmaz Karaca sağlık sebepleriyle görevlerinden aflarını istediler. Yargılanmayacaklarını düşünüyorlar. Yargılamaya soruşturmaya kalkan olursa başka örneklerde olduğu gibi Adalet Bakanı’nın yönettiği Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu tarafından sürüleceğine inanıyorlar. Yıllar önce Bakara suresiyle alay edip, halkın dini duygularını istismar etmekle övündüğü bir telefon görüşmesi basına yansıyan Egemen Bağış’ın görevden affedildikten sonra şimdi Prag Büyükelçiliği ile ödüllendirilmiş olması, bu kişilere de benzer şekilde terfi edebileceklerini düşündürüyor. Devletin tepesinden başka yönde bir davranış olacağına dair herhangi bir emare de henüz görülmüyor.
Geleceğimiz için “temiz eller” değil “nasırlı eller” gerek!
Pislikleri ortaya saçanların kim olduğu ve hangi çıkarla bunu yaptıkları emekçi halk için önemlidir ama hiçbir şey gerçeğin üzerine gidilmesine mâni değildir. Çünkü emekçi halkın çıkarları sadece hakikatin ortaya çıkmasındadır. Kirli pazarlıkta yeri de olmayan çıkarı da bulunmayan emekçi halktır. Dolayısıyla hepsi gitsin diyecek ve tüm suçluları yargılayacak olan bir iktidar da emekçi halka dayanmak zorundadır. Bunun için sermayeden, devletten ve emperyalizmden bağımsız bir işçi sınıfı odağının siyasette var edilmesi zorunludur. Zincirli meclisten ve güdümlü yargıdan medet umulamaz. Türkiye geçmişte örnekleri çokça olan yalan ve riya dolu “temiz eller operasyonları” ile değil işçinin emekçinin kirli, paslı, nasırlı ellerinin siyaset masasına yumruk vurmasıyla temizlenebilir.
Düzen dikiş tutmuyor devrimci siyaset gerek
Sadece suçlular değil yasamasıyla, yürütmesiyle, yargısıyla bu kirli düzenden nemalanan ve bu düzeni aklayan herkes, örneğin üç maymunu oynayan milletvekilleri de, “emir kuluyuz” diyerek suçlara ortak olan memurlar da, yetkili ve sorumlu olduğu halde harekete geçmeyen savcılar da, TÜSİAD’çısı MÜSİAD’çısıyla tüm bu pisliğin içinde kasalarını dolduran patronlar da yargılanmalıdır. Düzen dikiş tutmuyor. Devrimci bir siyaset gereklidir. Türkiye’yi temize çıkaracak olan zincirsiz bir Kurucu Meclis ve emekçi halkın adaletidir!
Güvenlik NATO’da değil, NATO’dan çıkmakta! Hürriyet NATO’da değil, NATO’nun yıkılmasında!
Türkiye NATO’ya 18 Şubat 1952’de katıldı. NATO’ya üyelik belgelerini dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar imzaladı. O imzaları atan kalemden Kore’de ABD emperyalizminin çıkarları uğruna ölüme gönderilen askerlerin kanı damlıyordu. Kore’ye gönderilen askerlerden 15 bin askerden 721'i yaşamını yitirdi, 175'i kayboldu, 234'ü esir düştü ve 2.147'si yaralandı. Savaşın sonunda Türk tugayının komutanına bir Amerikan generali tarafından Amerikan askerlerine takılan “Silver Star” (Gümüş Yıldız) madalyası takıldı. Bu madalya bir onur nişanesi değil, Türkiye’nin boynuna geçirilen emperyalist zincirin bir sembolüydü. Aynı bugün savunma bakanı olarak ordunun başındaki Hulusi Akar’ın boynundaki Amerikan liyakat madalyası gibi.
NATO katilimizdir
NATO, Türkiye’ye bir güvenlik şemsiyesi olmadı. NATO’nun güya Rusya’ya karşı Türkiye’yi koruyacağı söylendi. Ancak daha sonra NATO planlarında Türkiye’nin işgal edilmesi halinde savunma hattının Toros dağlarında kurulacağı ortaya çıktı. NATO’nun derdi Türkiye’yi değil, İncirlik üssüne yerleştirdiği Amerikan askerlerini ve atom bombalarını korumaktı. O bombalar ki Türkiye’yi nükleer savaşın ölümcül bir cephesi haline getiriyordu. Yetmedi, işçi sınıfı mücadelesinin yükselişini “komünizm tehdidi” adı altında ezmek üzere faşist çeteler bizzat NATO tarafından eğitildi ve seferber edildi. NATO’nun örgütlediği kontrgerilla, sendika liderlerini, sosyalist, solcu, ilerici aydınları katletti. 1 Mayıs meydanında işçilere, Maraş’ta, Çorum’da ve Sivas’ta Alevilere yönelik kitlesel katliamlar tertipledi. Yükselen sınıf kavgasını kardeş kanının içinde boğmaya çalışan NATO, tüm gerici askeri darbelerin ve son olarak 15 Temmuz askeri darbe girişiminin de arkasındaki güçtü.
NATO en büyük tehdittir! NATO’dan çık! NATO’yu yık!
Bugün de değişen bir şey yok. NATO yine Türkiye’nin emekçi halkı için, Kürtler ve Aleviler gibi ezilen halklar için, kadınlar ve gençler için tehdit olmayı sürdürüyor. Türkiye emperyalizmin mali boyunduruğu altında bir kez daha 70 cente muhtaç hâldedir. Dolar için, ülkenin her dilden memleketten işçi ve emekçilerinin ücretli köleler olarak emperyalist tekellere sunulduğu yetmiyormuş gibi Türkiye’nin askerleri Suriye’de, Irak’ta, Kafkaslar’da NATO’nun düşman bellediği İran’a ve Rusya’ya karşı NATO savaşının ön cephesine sürülmek isteniyor. İktidarın Amerikan ve Batı karşıtı çıkışlarının hepsinin içi boştur. Çünkü iktidarın emperyalizme ve Siyonizme karşı tek bir ciddi eylemi yoktur. 15 Temmuz’da NATO pilotlarının bombalarıyla yıkılmayan meclis, baskıcı ve keyfi yönetimin yani istibdad rejiminin yerleştirilmesiyle içten çürümüş ve çökertilmiştir. Türkiye halkına bir güvenlik şemsiyesi olduğu söylenen NATO’ya girdiğimiz günden bu yana, emekçi halkımız kan ve esaretten başka bir şey görmemiştir. Emperyalizme karşı uyanalım, ayağa kalkalım, örgütlenelim. “NATO’dan çık! NATO’yu yık!” şiarıyla mücadeleyi yükseltelim!
Türkiye’nin baskıcı ve keyfi bir yönetim olan istibdad rejimi ile idare edildiğini söylüyoruz. Bu rejim, sermaye sınıfına ve bu sömürücü sınıfın çıkarlarına dayanıyor. Hiç de söylendiği gibi milletin bekası için falan değil düpedüz bir avuç parababası, sermayedar ve tefecinin çıkarları için halkın ensesinde boza pişiriliyor. Örnekler saymakla bitmez. Ancak son dönemin birkaç olayını hatırlayalım. Ordu Sefaköy’de bulunan tek içme suyu ve tarımda kullandığı su kaynağının bir alabalık çiftliğine peşkeş çekilmesine karşı köylüler eylem yapınca jandarmanın sopasıyla karşılaşıyor. Bir basın emekçisi olayı görüntülemek isterken o da jandarma şiddetinden nasip alıyor ve basın özgürlüğü yok mu sorusuna “şu anda yok” cevabını alıyor. Kendine “kanun ordusu” diyen jandarmaya “hangi kanunda var bu” deyince de “kanunu aşağıda gösteririm” tehdidiyle karşılaşıyor.
Günler sonra Erdoğan Ordu’ya geldi. Fındık taban fiyatlarını açıkladığı bir miting yaptı. Çiftçinin, iki-üç misline katlanan gübre, mazot ve girdi fiyatları karşısında en az 84 lira olmasını istediği fiyatı 54 lira olarak açıkladı. Erdoğan’a ve istibdad medyasına bakarsanız bu fiyat yüzleri güldürmüştü. Ama kimin? Çiftçinin yüzü gülmüyordu. Gülerek hatta sırıtarak ellerini ovuşturanlar ise fındık piyasasında alım tekelini elinde tutan meşhur uluslararası gıda endüstrisi şirketleri. Erdoğan aynı mitingde Ordu Fatsa’nın geçmişteki solcu, sosyalist Belediye Başkanı Terzi Fikri’yi de terörist ilân etmekten geri durmadı. Kelimesi kelimesine darbeci Kenan Evren’in sözleriyle konuştu. Terör dehşete düşürerek yıldırmak manasına gelir. Sonra Terzi Fikri’nin bir köylü mitingindeki konuşması düştü medyaya: “Bu soygun ve sömürü düzeninin beyleri, ağababaları, faizcileri, karaborsacıları bizleri yıllar boyu kendilerine köle etmişlerdir…” diyordu. Bu sözlerden kimin dehşete düşeceği belli, bu sözlerin sahibine terörist diyenin fındığın para etmemesinden, hayat pahalılığından, faizciden şikâyet eden köylüyü susturmak istediği de açık.
Dediğimiz gibi örnekler saymakla bitmez. Ama bu devran dönecek. Öyle geçmişte çok gördüğümüz türden sermaye partilerinin miadını dolduranın gittiği taze olanın iktidarı devraldığı türden bir değişim dönüşümden bahsetmiyoruz. Cumhur İttifakı’nın gitmesinden, Millet İttifakı’nın gelmesinden, MÜSİAD’a karşı TÜSİAD’dan, birinin mafyasına karşı öbürünün çetesinden vs. medet ummuyoruz. Biz sermayenin orman kanunlarının karşısına sınıf mücadelesinin kanunlarıyla çıkacak olan işçi sınıfının iş, aş, hürriyet için yükselen mücadelesinden bahsediyoruz. Bu mücadele büyümeli, miting, yürüyüş, işgal, grev, direniş ve her türlü sınıf mücadelesiyle emekçi halk birleşmelidir! Sokakta da, işyerinde de, sandıkta da emekçi halkın sermayeden, emperyalizmden ve devletten bağımsız siyaseti kurulmalıdır. Memleketin başına diktatör seçmekle, istibdadın zincirlediği meclise figüran göndermekle değil, orman kanununa son verecek devrimci bir seferberlikle zincirsiz bir Kurucu Meclis’le hürriyete yürünecektir!
From the publisher's feed