Gerçek gazetesi

Gerçek gazetesi

By GerçekNewsPolitics
Download on the App Store

Gerçek gazetesi episodes

  • Hayatın gerçeği sosyalistleri göreve çağırıyor!

    Devrimci İşçi Partisi, uzun bir süredir Türkiye’nin sosyalist parti ve örgütlerini sermayeden, emperyalizmden ve devletten bağımsız bir sosyalist odak için güçbirliği yapmaya çağırıyor. Bu partimizin genel anlamda doğru bir görevi yapmak amacıyla formel olarak yaptığı bir çağrı olarak görülmemeli. Genel doğruluktan çok daha önemli olan emekçi halkın ve işçi sınıfının boğuştuğu can yakıcı ve acil ekonomik sorunların, faturayı sermayeye ve emperyalizme ödetecek çözümleri, yani yalnız sosyalistlerin dayatabileceği önlemleri dayatıyor olması. İstibdad rejiminin artan baskısı sosyalistlere hürriyet mücadelesinde öncülük etme görevi yüklüyor. Düzen siyasetinin kayıkçı kavgasına karşı emekçi halkı birleştirecek sınıf siyasetini yükseltmek için sosyalistlerin öne atılması gerekiyor. Kısacası DİP, sosyalistlere sesleniyor ama sosyalistleri göreve çağıran esas hayatın kendisi.

    Sosyalistler düzen siyasetiyle uzlaşamaz

    Ancak ne yazık ki sosyalistler hayatın gerçeği olan sınıf mücadelesinin çağrısına kulak vermiyor. Pek çokları kulaklarını düzen siyasetinin tartışmalarına çevirmişler, gözlerini Millet İttifakı’ndan ve 6’lı masadan çıkacak bir ortak adaya dikmişler. Erdoğan’ı yenmenin tek yolunun bu olduğuna iman etmişler. Bu çok yanlıştır. Birincisi 6’lı masanın, ortak bir aday çıkarmak bir yana varlığını seçimlere kadar sürdürebilecek olduğu dahi kuşkuludur. İkincisi kapitalist sömürü düzenini kurtarmak için Erdoğan’ı yenmeye çalışanlarla (Millet İttifakı ve 6’lı masa partileri) kapitalist sömürü düzenine karşı mücadele uğruna Erdoğan’ı yenmeye çalışanların (işçi sınıfının çıkarlarını savunan sosyalistler) uzlaşması söz konusu olamaz. Bu gerici bir hayaldir.

    Daha da geç kalınmadan ortak bir sosyalist Cumhurbaşkanı adayı çıkarılmalıdır

    Bu sebeplerle sosyalistlerin daha fazla beklemeden, emekçi halkın karşısına iş aş hürriyet için devrimci çözümleri ortaya koyan bir sosyalist Cumhurbaşkanı adayıyla çıkması gerekmektedir. Bunu etkin bir şekilde yapmak için ayrı gayrı demeden güçbirliği yapmak şarttır.  Zaten geç kalınmıştır. Kaybedilecek vakit kalmamıştır. Seçim, zamanında yapılsa dahi 10 aylık süre vardır. Hele ki ekonomik kriz ve iktidarın kendi içindeki çatlaklar sonucunda sonbaharda baskın bir erken seçimle karşı karşıya kalırsak durum çok daha vahim olur. Sosyalistler düzen siyasetinin kulislerine değil, işçi sınıfı saflarından yükselen ekmek ve hürriyet taleplerine kulak verdiğinde doğru yolu bulacaklardır.

    3 min
  • Sungur Savran: İçe çökme (2): 500 milyar dolar kavgası

    Yarı askerî rejimde iç hesaplaşmanın her gün yeni örnekleri ortaya çıkıyor ama şimdi iş büyüyor: Cumhur İttifakı için tehlikeli bir yola giriyor, AKP ile MHP arasında bir çatlağa dönüşme istidadını gösteriyor. Bizim bu yazıda konumuz bu değil. Bu konu bu sayımızda başka yazılarda inceleniyor. Bizim konumuz, istibdad rejiminin içe çöküşünün, ilk örnekleri son günlerde görülen başka bir yönüyle ilgili: AKP iktidarı dışta destek bulamayınca, şimdi ekonomik kriz ortamında büyük sermayeyi sıkıştırmaya girişeceği yönünde işaretler veriyor. Yani burjuvazinin, özellikle de AKP yetiştirmesi olmayan, kökü ta 1930’lu yıllarda yatan, bizim hep Batıcı-laik burjuvazi dediğimiz kanata yönelik bir sıkıştırma.

    Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu, geçenlerde İstanbul Sanayi Odası’nı (İSO) ziyaret etti, sanayicilere hitap etti. İstanbul ekonomik bakımdan hiçbir ile benzemez. Ta 1960’lı yıllardan beri İstanbul sanayi burjuvazisi Türkiye burjuvazisinin yönetici gücü olmuştur. İstanbul’un üretim, özel olarak sanayi üretimi, yatırım gibi çeşitli göstergelerde ekonomik olarak Türkiye’nin üçte birine yakın bir paya sahip olduğunu kimse unutmasın. Buna İstanbul sermayesinin büyük ölçüde hâkimiyeti altındaki Kocaeli’ni yani Gebze’den İzmit’e uzanan dev sanayi bölgesini (yüzde 12-13) eklerseniz, pay yarıya yaklaşır. Merkez Bankası başkanı bu sermaye ile konuşuyor.

    Kavcıoğlu, İSO ziyaretinde ya korkunç bir pot kırdı ya da çok önemli bir savaşın ilk salvosunu başlattı. Kürsüde İSO Başkanı ile birlikte otururken sanayi firmalarını bankalardan aldıkları krediyle spekülasyon yapmakla suçladı. İSO Başkanı buna bankaların da sanayi firmalarına kredi vermediğini, kaynaklarını döviz spekülasyonuna tahsis ettiğini söyledi. Bunun anlamı açıktır: Türkiye ekonomisi ağır bir krizden geçerken onu krizden çıkaracak olan kapitalist aktörler kendi çıkarlarına düşmüş, ekonomiyi daha da derin bir krize sürüklemekteler! İşte size kapitalizmin ne kadar rasyonel (akılcı) bir sistem olduğunun resmi!

    Kavcıoğlu anlaşılan İSO Başkanı’nın misillemesinden rahatsız oldu ya da zaten hazırdı, demiş ki, “şirketlerin yurtdışında kayıt dışı 500 milyar doları olduğu söyleniyor, yüzde 90’ı yalan olsa 50 milyar dolar eder, getirsinler bozdursunlar". İşte şimdi kriz mriz konuşmuyoruz. Şimdi Türkiye patronlar sınıfının her tür yasal sınırın ötesine geçerek İsviçre’ye, Lüksemburg’a, İngiltere’nin Man Adası’na, Portekiz’e, Malta’ya, Malezya’ya, Körfez ülkelerindeki bankalara ve Karayip adalarındaki vergi cennetlerine kaçırdığı parayı konuşuyoruz. Bu kaçak paranın var olduğunu iddia eden Türkiye devletinin ekonomi yönetiminin en yetkili ağızlarından biri.

    Aslında “kral çıplak” demiş oluyor Kavcıoğlu. Çünkü burjuvalar, imanlı imansız, viski içer ya da hacca gider, hepsi kaçakçıdır. En azından iki amaçları vardır. Biri vergi ödememek. İkincisi, işçi sınıfı iktidarı aldığı takdirde elde ettikleri ve vergisini bile ödemedikleri bu kârlarının bir bölümünü garanti altına almak. İşçi sınıfı iktidarının yeni bir ekonomi kurarken yasadışı sahiplerinden her tür yöntemle ele geçirmesi gerekli olan, halkın ak sütü gibi hakkı olan bu para büyük bir rol oynayacaktır.

    Bazı sosyalistler, işin bu yapısal sınıf boyutunu unutarak bu iddiaya karşı sermayeyi korumaya bile kalktılar. Bu, söz konusu sosyalistlerin sosyalizmden nasıl tümüyle kopmuş olduklarının turnusol kâğıdıdır. Şimdi işçi sınıfı ve emekçilerin, kapitalist düzenin doruğunda ortaya çıkmış olan bu çatlaktan hareketle hesap sorma günüdür. 500 milyar doların hesabını verin!

    Görüldüğü gibi, kendi içine dönen rejim artık zehrini kendi saflarına akıtıyor. Bu rejimi ve onu doğuran yatak olan kapitalist düzeni karşımıza alarak, bu toplumun işçisini, emekçisini, ezilenini bir araya getirerek hesap sorma vakti yaklaşıyor.

    6 min
  • Levent Dölek: Alın teri kurumadan adalet!

    Çalışma Bakanı Vedat Bilgin asgari ücret tartışmaları sırasında düşük ücretleri yukarı çekmenin sendikalaşma ile mümkün olduğunu söylemişti. Sadece asgari ücret cenderesinden kurtulmak değil, belirli bir iş güvencesine kavuşmak, çalışma koşullarının nispeten daha insani hale getirilmesini sağlamak da ancak örgütlenmekle mümkün. Olaya ters taraftan bakarsak da sermayenin işçiyi daha yoğun çalıştırarak, emeği daha fazla sömürerek kâr etmesi, sürekli işten atılma tehdidi altında açlık sınırındaki ücretlere, köleliğe benzer çalışma koşullarına razı etmesi için de işçinin örgütlülüğünü kırması sendikalaşmayı engellemesi lazım. Bu sınıf çatışmasının bir orta yolu yok.

    İşçiler sendikalaşmak için savaşır gibi örgütleniyor. Gizlilik içinde her an nereden saldırı gelecek diye etraflarını kollayarak ilerlemek zorundalar. Yüzde 50+1 üye sayısına ulaşmadan sendikal faaliyet tespit edilirse patron işten çıkarmaya girişiyor. Örneğin geçtiğimiz günlerde bunu âdet haline getirmiş olanlardan biri Sütaş’ın önünde işten atmaları protesto eden Tek Gıda-İş üyesi işçilerle birlikteydik. Tüm bu işten çıkarmalar haksız ve yasadışı. Ancak işçi hakkını mahkemede aradığında sonuç almak için aylar yıllar geçiyor. İşe iade kararı verildiğinde ise patrona tazminat verip işe başlatmama serbestliği tanınmış durumda.

    İşçiler bir şekilde gerekli üye çoğunluğunu elde ettiklerinde Çalışma Bakanlığı bu durumu resmi bir yazıyla tespit ediyor. Bu belge geldiğinde ister istemez patronlar sendikal faaliyetten haberdar olmuş oluyor. Yine işçi çıkarmaya girişiyorlar. Örneğin en son Dilovası’ndaki Asen Metal fabrikasında Birleşik Metal-İş üyesi tam 84 işçiyi işten çıkardı patron. Bu çıkarmalar da haksız ve yasadışı. İşten çıkarmanın yanında mutlaka sendikal yetkiye itiraz davası da açıyorlar. İşe iade davaları da sendikal yetki davası da yine yıllar sürüyor.

    Patronlar mahkemeler daha uzun sürsün diye başka ildeki yetkisiz mahkemelere başvurmayı da âdet haline getirdiler. İstatistiklere göre davaların sonuçlanma süresi ortalama 602 gün! Oysa biliyor musunuz, yasada bu davaların yerel mahkemede en fazla 2 ay, yüksek mahkemede de yine 2 ayda tamamlanması zorunluluğu var. Mahkemelerin hepsi işçiler ve sendika lehine sonuçlansa da yıllar geçtikten sonra o fabrikalarda baskı, mobbing ve ardı kesilmeyen işten çıkarmalarla tek bir sendika üyesi kalmıyor.

    Anayasada ve kanunlarda güya sendika hakkı var. Sendika üyeliği güya e-devletten bir tuşa basmak kadar kolay. Ama gerçek öyle değil. İstatistiklere göre bir yetki için gerekli üye sayısına ulaşan fabrikaların sadece 4’te 1’inde toplu sözleşme yapılabiliyor. Yani Türkiye’de sendika hakkı fiilen yoktur. Her hak gibi sendika hakkı da işçiler tarafından söke söke alınmaktadır. Sendikalı olmak, insanca koşullarda çalışmak, açlık ve sefalet ücretlerine mahkûm olmamak bir tuş kadar yakın değil ne yazık ki… Bu yolda direniş var, grev var, işgal var!

    Son dönemde bu yola girenlerden Birleşik Metal-İş’li Smart Solar işçilerinin mücadelesinde yer aldık. Patron diğer patronların izinden gidip işçileri yıldırmaya çalışıp, öncü bir işçiyi işten atınca şalterler indi, fabrika işgal edildi. Atılan işçi geri alındı ve patron sendikayı muhatap almak zorunda kaldı. Ama baskı zulüm bitmedi. Sömürü düzeni yine patronun imdadına koştu, 27 Temmuz’daki dava yine ertelendi. Beklenmedik bir şey değildi elbette ama işçiler bu sefer beklemedi. Smart Solar işçileri yanlarında Asen Metal işçileri ve İzmitli, Gebzeli işçilerle mahkemenin de kapısına dayandı. Alın teri kurumadan adalet istiyoruz, dedi. Hak verilmez alınır! Dediğimiz gibi adalet de bekleyerek gelmeyecek onu da işçiler getirecek.


    6 min
  • Enternasyonal Gündem 30 Mayıs 2022

    30 Mayıs 2022 tarihli Enternasyonal Gündem'de

    Sungur Savran, Ertuğrul Ahmet Tonak ve Kurtar Tanyılmaz

    Ukrayna savaşı, NATO’nun genişlemesi, savaşın da etkisi altında dünya ekonomisinde durgunluk eğilimi,

    Sri Lanka’da kriz,

    Fransa’da meclis seçimleri

    Ortadogu'daki sıcak gelişmeleri konuşuyor

    1 hr 56 min
  • Armağan Tulun: Hassasiyet

    Hassasiyet

    Erkek egemenliği ve istibdad yine el ele vermiş, dört bir koldan kadınları hedef alıyor. Son günlerde yaşadıklarımıza bakın. Hepsinin ortak noktası olan, bu zamana kadar olduğu gibi bugün de kadın düşmanı politika ve eylemlerin gerekçesi olarak öne sürülen laflar var: Örfi adet, gelenek, görenek en çok da ahlaki hassasiyetler! Ne oldu? Melek Mosso’nun Isparta’da vereceği konser bu gerekçe ile iptal edildi. Başka? Yıllardır kadın cinayetlerini durdurmak için mücadele eden, öldürülen kadınların faillerinden hesap sormak amacıyla davaları takip eden Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Derneği’ne istibdadın mahkemeleri hiçbir somut gerekçe göstermeden ama yine aynı gerekçe ile, ahlaka aykırılıktan kapatma davası açtı. Sadece bunlar mı? Biz bu ahlaki hassasiyetleri, namus laflarını kadın cinayetlerinden de biliyoruz. Boşanmak istediği için, çalışmak istediği için, kendi hayatı ile ilgili bir karar almaya kalktığı zaman öldürülmüyor mu bu ülkede kadınlar? Kadınların sesine şarkılarına tahammül yok, mücadelesi baskı görüyor, yaşamları da tehdit altında…

    Düzen siyasetinin temsilcileri iktidarlarını korumak için işçi sınıfı ve emekçi halkı bölmeye çalışır. Bugün istibdad rejiminin ihtiyaç duyduğunda kardeş kavgasını körüklemeye çalışması, Alevi’yi Sünni ile, Türk’ü Kürt ile karşı karşıya getirmeye çalışması gibi. Amaç, işçi sınıfı ve emekçi halkın en yakıcı sorunlarının asıl kaynağının sermaye düzeni olduğunu anlamasına izin vermemek, işine, aşına, hürriyetine sahip çıkarak düzenin güçleri karşısında birleşmesini engellemektir.

    Aynı şey kadınlar açısından da geçerli. Yaşamlarına kast edenin erkek egemen kapitalist sistem olduğunu, kadınları şiddete karşı korunmasız bırakanın bizzat düzenin kendisi olduğunu gizlemek için “ahlaki hassasiyetler” lafını atıyorlar ortaya. Düpedüz bir katil olan bir erkek işlediği cinayete tüm toplumu işte bu ahlaki hassasiyetlerle ortak etmeye kalkıyor. İstibdad rejimi kadınların muhalefetini bastırmak ve sesini kısmak için türlü alanlarda yasaklamalara giderken, düpedüz keyfi, haksız ve hukuksuz olan uygulamalarını örf, adet, ahlaki hassasiyet kılıfına sokuyor. Küçük bir yobaz gruba şikâyet dilekçesi yazdırılıyor, o küçük grup bir anda halkın temsilcisiymiş gibi gösteriliyor ve en kaba baskı ve yasaklamalar halkın hassasiyetlerinin bir gereğiymiş gibi sunuluyor.

    İktidar burada bir başka amaç daha güdüyor. Emekçi halkın ve kadınların isyanının gerekçeleri, esaslı kökleri çok derinde olmasına rağmen meseleyi bir “yaşam tarzı” tartışmasına sıkıştırmayı hedefliyorlar. Çünkü muhalefet kendisini “yaşam tarzı” ve “kimlik” temelinde ortaya koyarsa, yükselen sesleri muhafazakâr ve erkek egemen “çoğunluk” ile boğabileceklerini düşünüyorlar. Bunu daha önce defalarca yaptılar.

    Bu oyuna gelmeyelim. Hayatımızı savunmak, geleceğimizi daha yaşanılır bir hale getirmek istiyorsak da bu düzenin ve istibdadın önümüze koyduğu gündemlere değil, gerçek gündemimize sahip çıkalım. Mücadelemizi “yaşam tarzı” ve “kimlik” temelinde değil sınıf temelinde ortaya koyalım. Bunu yaptığımız zaman zaten düzen siyasetinin de, erkek egemen kapitalist sistemin de, istibdadın da tüm pisliklerini görmek ve göstermek mümkündür. Bir küçük örnek… Sendikalaştığı için işten atılan ve fabrika önünde bir alan olmadığı için sanayinin orta refüjünde direnişe geçen Adkoturk işçisi kadınlara patron sadece orta parmağını göstermekle kalmamış, “onları otobanlara attık” da demişti. İşte patronların ve patron düzeninin ahlakı! O patron, kadınlardan “biz nasıl gece yarılarına kadar erkeklerle birlikte onurumuzla çalışabiliyorsak, hakkımızı savunmak için de aynı şekilde mücadele ederiz” diye cevabını almıştı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Derneği’ne ahlaka aykırılıktan dava açılmasından hiçbir farkı yok patronun bu ithamının. Her ikisi de mücadeleyi kırmak, engellemek için atılan iftiralardır.

    6 min
  • 15-16 Haziran’ın 52. yıldönümü: İş, aş, hürriyet işçilerle gelecek!

    15-16 Haziran’ın 52. yılı: İş, aş, hürriyet işçilerle gelecek!

    Devrimci İşçi Partisi son dönemde üç sloganı ön plana çıkarıyor: “İş, aş, hürriyet!” “Hak verilmez, alınır!” ve “İşgal, grev, direniş!” Bu üç slogan 15-16 Haziran’ın mücadeleci işçilerinin ruhunu yansıtmaktadır. Patronlar ve onların siyasetçileri işçilerin sendikal hürriyetlerini gasbetmeye çalışınca “Hak verilmez, alınır!” diyerek işgal, grev, direniş yapan ve en önemlisi hürriyet olmadan işin de aşın da olmayacağını bilen işçilerin mücadelesidir 15-16 Haziran.

    1960’lı yılların Türkiyesine işçi sınıfı damgasını vurmuştu. 1961 Saraçhane mitingi ve sonrasında 1963’te gerçekleşen fiili Kavel grevi ile toplu sözleşme ve grev hakkını söke söke kazanan mücadeleci işçiler 1967 yılında DİSK çatısı altında birleşiyorlardı. 1968 yılında Derby ile başlayan işgal dalgası bazıları Singer, Demirdöküm, Gamak ve Sungurlar olmak üzere birçok fabrikada 1970’e kadar devam etti.

    İşçi sınıfı hakkını işgalle, grevle, direnişle söke söke alıyor ve bu durum patronları ve onların siyasi temsilcilerini rahatsız ediyordu. Süleyman Demirel’in başında olduğu AP (Adalet Partisi) hükümeti bu gidişatı durdurmak üzere 1970’in Haziran ayında Sendikalar Kanunu’nda değişiklik yapmayı teklif etti ve bu değişiklik CHP’nin de desteğiyle kanunlaştı. Tamamıyla DİSK’in tasfiyesi anlamına gelen bu yasa, işçiler arasında büyük bir tepkiyle karşılandı. 14 Haziran’da DİSK, Genel Temsilciler Meclisi’ni topladı ve İstanbul’un çeşitli noktalarından merkeze doğru kısa yürüyüşler yapma kararı aldı. DİSK’in bu kararı sonucunda 15 Haziran’da başlayan eylemler Türk-İş’e üye işçilerin de yoğun katılımıyla bir anda iki güne yayılan büyük bir ayaklanmaya dönüştü. İlk gün fabrikalarda ayrı ayrı gerçekleşen eylemler 16 Haziran’da sokaklarda birleşiyor ve işçi sınıfı önüne geçen barikatları bir bir aşarak gücünü gösteriyordu. Şehrin önemli bölümlerini işçilerin ele geçirmesi üzerine hükümet çareyi sıkıyönetim ilan etmekte buldu. DİSK yönetiminin de çabaları sonucunda ayaklanma geri çekilirken eylemlerde 4 kişi ölmüş yüzlerce kişi tutuklanmıştı. İşçi sınıfının gücünü kısa süreliğine de olsa gören devlet eylemlerden sonra yasayı iptal etmek zorunda kaldı.

    15-16 Haziran işçi ayaklanması bugün de işçilere yol gösteriyor!

    15-16 Haziran işine, aşına, hürriyetine sahip çıkan bunları söke söke alan işçilerin mücadelesidir. 15-16 Haziran ve onun arkasında yatan mücadele tarihi bugün sahip olduğumuz hiçbir hakkın bize birileri tarafından bahşedilmediğini, tam tersine işçilerin bu hakları canları pahasına söke söke aldıklarını gösteriyor. 1960’lı yıllarda grevlerde, direnişlerde, işgallerde eğitim gören ve bilinçlenen işçi sınıfı kendi göbeğini kendi kesmesi gerektiğini biliyordu. Hakkını almak için seçimlerden medet ummuyor, kendi örgütlü gücüne güveniyor ve sınıf mücadelesinin esas yöntemleri olan kitle mitingleri ve grevler aracılığıyla taleplerini dile getiriyordu. Bugün yasal olarak güvence altında olan sendikalaşma ve grev hakkı gibi birçok hakkımız patronların istibdadı tarafından fiilen gasbedilmiş durumda. Memlekette sendikalı olan işçi işten atılıyor, sendikal yetki tespiti davaları seneler sürüyor, grevler yasaklanıyor. Fakat işçiler Türkiye’nin dört bir yanında bu haksız düzene karşı mücadele ediyor. Bu açıdan bakıldığında 15-16 Haziran hâlâ günceldir. Bugün işçi sınıfı olarak gasbedilmiş olan sendikalaşma ve grev hakkımızı 15-16 Haziran’ın mücadeleci işçileri gibi “Hak verilmez, alınır!” diyerek işgalle, grevle, direnişle söke söke yeniden kazanmak zorundayız.

    4 min
  • Levent Dölek: Türkiye NATO tarafından Rusya ve İran’la savaşa itiliyor!

    Türkiye NATO tarafından Rusya ve İran’la savaşa itiliyor!

    Türkiye bilhassa 2016’dan itibaren bir dizi sınır ötesi askeri operasyon düzenledi. Daha önceki sınır ötesi operasyonlarda iktidarın propagandası halktan destek almak için Amerikan ve Batı karşıtı bir sosa bulanıyordu. Biz her seferinde bunun gerçeği yansıtmadığını ortaya koyduk. Özellikle Suriye’de terör koridorunu engellemek adı altında NATO ordusu TSK ve ona iliştirilmiş ÖSO (SMO) vb. Suriyeli tekfirci/mezhepçi (ve birçoğu İngiliz-Amerikan istihbaratının eğit-donat tedrisatından geçmiş olan!) milislerden müteşekkil bir NATO koridoru inşa edildiğini belirttik. Şimdi de durum farklı değil. Ancak gidişat çok daha tehlikeli bir hâl almak üzere. Kuzey Irak’ta PKK unsurlarına yönelik sürdürülen harekât şimdiden İran’la ciddi bir gerginlik yaratmış ve İran’a yakın Haşdi Şabi ile TSK’yı çatışma içine sokmuş durumda. Kuzey Irak’ta sürdürülen askeri operasyona ABD ve İsrail’in son derece sıcak ve sempatiyle yaklaşması, bu iki gücün vekili konumundaki Barzani grubunun TSK’nın operasyonlarına aktif destek sunması bu yüzden tesadüf değil. Şaşırtıcı da değil.

    Suriye’de yapılacağı söylenen yeni operasyon ise İran’la gerilimi iyice tırmandırmaya ve cepheye Rusya’yı da dahil etmeye aday gözüküyor. İktidar cephesinden ABD’nin sözünü tutmadığına yönelik eleştiriler yapılması, bu operasyonun Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğine Türkiye’nin çekince koymasının üzerine gelmesi kimseyi yanıltmamalı. Bir kere Finlandiya ve İsveç için YPG’ye destek argümanı gülünç. Çünkü esas ve büyük desteği ABD veriyor ve başka Avrupalı devletler de benzer bir tutum içinde. Onlarla NATO’da birlikte dururken ve birçok alanda işbirliği yaparken Finlandiya ve İsveç için iktidarın veto kozunu öne sürmesini kimse ciddiye almıyor. Nihayetinde Erdoğan bu üyeliklere evet diyecek! Daha önce “NATO’nun Libya’da işi yok” dedikten hemen sonra “NATO’nun Libya’da olması gerek” diye çark ettiğini ve pek çok benzer dönüş yaptığını ve yapacağını tüm muhatapları biliyor.

    NATO, Erdoğan’ın bu oyunu oynamasına izin veriyor çünkü arka planda Türkiye’yi Suriye’de Rusya ile karşı karşıya getirecek bir plan yürütüyorlar. Yavaş tempoyla da olsa günün sonunda NATO hem Kuzey’de genişleyecek hem de Güney’de Rusya’ya karşı bir askeri cephe daha açabilecekse emperyalistler için “Erdoğan’ın Batı’ya kafa tutan lider” imajının bir zararı yok. Tersine faydası bile var. Bunu, İngiliz istihbaratının başındaki isim olan Richard Moore daha önce Astana süreci bağlamında söylemişti. Türkiye’nin İran ve Rusya ile diyaloğu İngiltere’nin sürece Türkiye üzerinden dahil olmasında olumlu bir rol oynamıştı. Yine Erdoğan değil mi ki “One Minute” dedikten sonra İsrail’e ne istediyse verdi! Mavi Marmara katliamı davasını talimatla düşürdü (üstelik anlaşmanın altında İsrail’in başkenti olarak Kudüs yazılmasını sineye çekerek!), İsrail’le ticaret rekorları kırdı ve şimdi normalleşme adı altında Siyonizmle işbirliğini ileriye taşıyor. Erdoğan’ın Siyonizm karşıtı imajı İsrail’le en pragmatik işbirliklerinin kamuoyuna kabul ettirilmesinde hep kolaylaştırıcı bir rol oynadı.

    Hâl böyle iken NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in ve ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’ın ayrı ayrı açıklamalarda birtakım endişelerini dile getirdikten sonra Türkiye’nin NATO müttefikliğinin önemini vurgulamaları ve meşru güvenlik kaygılarını anladıklarını belirtmeleri anlam kazanıyor. ABD zaten Kuzey Irak’taki operasyonlara yeşil ışığı çoktan yakmıştı. Şimdi Suriye için de sarı ışığın yeşile dönmek üzere olduğu görülüyor. Ancak ABD bu süreçte sadece beklemeyecektir. ABD’den ve vekillerinden Türkiye’yi Rusya ve İran’la karşı karşıya getirecek her türlü provokasyon olasılık dahilindedir. Türkiye bir kez daha dombra, mehter marşı ve ilahiler eşliğinde yeni bir Amerikan savaşına doğru itilmektedir.

    6 min
  • Başyazı: Bizi bizden başka koruyacak, memlekete işçi sınıfından başka sahip çıkacak yok! (Haziran 2022)

    Bizi bizden başka koruyacak, memlekete işçi sınıfından başka sahip çıkacak yok!

    Kamudan ihale kapan müteahhitlere bizzat devletin kendisi, köprüyse geçiş garantisi, hastaneyse hasta garantisi, havalimanıysa yolcu garantisi veriyor. Bankadan kredi alan patrona Kredi Garanti Fonu’yla devlet kefil oluyor. Türk lirası döviz karşısında değer kaybetmeye başlayınca para babalarına kur koruması getirdiler. Kur koruması yetmedi, bu sefer para babaları için enflasyon korumalı süper bono çıkarmayı gündeme getirdiler. Garantiler, korumalar bitmek bilmiyor. Devletin hazine bakanı emperyalist sermayeye “bunlar da yetmezse bize gelin bürokrasiyi aşarız, yasa, anayasa tanımayız, arkamızda reis var dükkân sizin” diyor!

    Bol keseden verilen garantilerin kaynağı devlet hazinesi! Devlet hazinesinin gelir kaynağı ise vergiler. Her gün patronların vergi borçları siliniyor. Patronlara yeni vergi muafiyetleri getiriliyor. Ama borcunu ödeyemeyen köylünün traktörüne haciz geliyor, işçinin emekçinin maaşından, daha para bankaya yatmadan gelir vergisi kesiliyor. Çarşıda pazarda aldığımız her şey üzerinden KDV ödüyoruz. Yani işçiden emekçiden köylüden patronlara ve para babalarına sürekli kaynak aktarılıyor. Özetle devlet bir avuç patronu ve para babasını şefkatli kolları arasına almış koruyup kolluyor.

    Ya biz işçiler, emekçiler! Enflasyon bizi eziyor. Esas enflasyon koruması işçi ücretlerine lazım. Ücretlere her ay enflasyon oranında, TÜİK’in yalandan enflasyonu değil, fiyat denetim komiteleri tarafından belirlenecek gerçek enflasyon oranında otomatik zam istiyoruz. Yani işçiye emekçiye enflasyon koruması talep ediyoruz. Patronların bir dediğini iki etmeyen iktidar, işçinin emekçinin karşısında üç maymunu oynuyor. Açlık sınırı resmi rakamlarla 6 bini aşmış, ev sahipleri kira arttırmak ya da evden çıkarmak için kapıya dayanmış, hükümet asgari ücret zammı için dahi halen Aralık ayını işaret ediyor.

    İşçiye emekçiye ücret zammı verirsek enflasyon azıtır, ülke batar diyorlar. Yalanın en büyüğüdür bu! Esas patronları ve para babalarını koruyup kollayan politikalarla enflasyonu azdıran da hazineyi boşaltan da ülkeyi batıran da sizsiniz. Vatan, millet, Sakarya edebiyatını da bırakın artık. Hakkını arayan halka karşı aslan kesilip, elinde dolar olan kim varsa kapısında el pençe divan hallerinizi herkes görüyor.

    Demek ki işçi ve emekçi kimseden medet ummadan işine, aşına kendisi sahip çıkacak! Memlekete de işçi sınıfı ve emekçi halk sahip çıkacak. Eylemse eylem, grevse grev, direnişse direniş… Haklar söke söke alınacak! Yerli, göçmen, sendikalı, sendikasız, şu partiye bu partiye oy vermiş bakmadan, ayrı gayrı demeden işçiler birleşecek! Ve en önemlisi siyasette işçi sınıfının seçeneği yaratılacak! İşçi emekçi safını bilecek, safları sıklaştıracak! Başka yolu yok!

    4 min
  • Sungur Savran: Bir toplumsal sistem bunuyor!
    Bir toplumsal sistem bunuyor!
    ABD, 2016 seçimlerinde başa gelen Donald Trump döneminde bir kâbus yaşadı. Bu “serseri mayın faşisti” burjuvazinin politikalarını hallaç pamuğu gibi salladı, 2020 seçimlerini kaybedince çetelerinin ülkenin parlamentosu olan Kongre’yi basması sayesinde iktidarda kalmaya çalıştı. Buna karşı kapitalist düzenin savunucusu sözde demokrasi yanlıları bugünkü başkan Biden’ı desteklediler. Yalnızca işçi sınıfı sosyalistleri, Trump faşizmine karşı görevin tabandan işçi sınıfı örgütlenmesini örgütlemek ve siyasi bağımsızlığını savunmak olduğunu, Biden’ı desteklemenin orta vadede faşizmi güçlendireceğini ısrarla söylediler.
    Biden 2021 başında iktidara geçince, uluslararası ticaret, göç, Çin düşmanlığı gibi çok önemli alanlarda Trump’ın politikalarını neredeyse olduğu gibi devraldı. Buna bir de Rusya düşmanlığını ekledi.
    Ukrayna savaşı konusunda baştan itibaren ABD’nin ve NATO’nun tek amacının savaşı durdurmak, insani acıları dindirmek, Ukrayna’nın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak olduğu söylendi. Ama savaşın başlamasından bir ay sonra, Mart sonunda Avrupa seyahatinde Biden Polonya’nın Rusya sınırına giderek kışkırtıcı bir konuşma yaptı ve Putin için “bu adam iktidarda kalmamalı” dedi! Yani ABD’nin asıl amacının Rusya’da “rejim değişikliği” olduğunu, kendisine kölece bağlı bir yönetim istediğini itiraf etmiş oldu.
    Bu, devlet politikası açısından bir skandaldı. Devlet kanalları hemen yadsıdı söylediklerini. Kullandığı cümlenin anlamı çok açık olduğu halde başka anlamlar yüklendi. Ama skandalı örtbas etmek zordu. Devletin başı, devletin resmî politikasının yalan olduğunu ifşa etmişti. Nezaketten kimse açıkça söyleyemedi ama Biden’ın bunama yaşadığı kuşkusu doğmuştu. Adam 78 yaşında seçilmişti. Seçildiğinde ABD tarihinin en yaşlı başkanı sıfatını haizdi. Bugün 80 yaşında. Bunamış olabilir. Ya da olmayabilir. Olmayabilir, zira Biden’dan bir ay sonra Ukrayna’yı ziyaret eden ABD Savunma Bakanı çok zinde bir yaşında ama ABD’nin Rus ordusunun belini kırmak istediğini açık açık söyledi!
    Geçtiğimiz günlerde Biden bu sefer de Çin’le uğraşmak için Asya’nın doğusuna bir ziyaret yaptı. Gerçek sayfalarında daha önce teşhir edilmiş olan Çin’e karşı savaş ittifakı QUAD örgütünün dört üyesi (ABD, Avustralya, Japonya, Hindistan) bir toplantı düzenledi.
    Biden işte bu gezide bir yeni skandal yarattı. Bir gazeteci, şayet Çin Tayvan’ı zora başvurarak geri almaya girişirse ABD’nin askerî müdahalede bulunup bulunmayacağını sordu. Biden’ın cevabı: “Taahhütümüz budur.”
    Tayvan Çin’in has toprağıdır. 1949’da Çin sosyalist devrim yaşadığında emperyalizmin himayesinde ülkenin geri kalanından koparılmıştır. Bu yüzden Çin, Tayvan ve Hong Kong gibi bölgelere ilişkin haklı bir “tek Çin” politikası sürdürmekte, ama şimdilik tarihin temposunu zorlamamaktadır.
    ABD devletinin 1970’li yıllarda Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımasından sonra Tayvan konusundaki politikası “stratejik belirsizlik” olmuştur. Yani Çin’e “sen Tayvan’a saldırırsan, belli olmaz ben de sana saldırabilirim” demek. Ama asla bu konuda Tayvan’a taahhüt vermemek. İşte Biden, aynen Ukrayna konusunda Rusya’yı kışkırttığı gibi bu politikanın dışına çıkarak şimdi de Tayvan’ı kışkırtmış, Çin’i provoke etmiştir!
    Bunama mı? Olabilir. Ama olmayabilir de. Devlet yetkilileri yine derhal koşuşup durumu kurtarmaya çalıştılar. Yok şöyle yok böyle. Mırın kırın.
    Bunayan Biden değildir. Bir tarihsel sistemdir. Kapitalizmdir. Artık insanlığın önünde muazzam bir engel haline gelmiş olan emperyalist-kapitalist sistem, 20. yüzyılı iki dünya savaşı ile kana boyadıktan sonra şimdi de 21. yüzyılı bir Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesi ile karşı karşıya bırakmış bulunuyor. Bu sistem yıkılmadıkça, dünya sosyalist devrimi yeryüzünü insanlığın işçi ve emekçilerin iktidarı altında sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünyaya taşımadıkça, Rosa Luxemburg’un “Ya sosyalizm ya barbarlık!” ikilemi geçerli kalacaktır
    5 min
  • Levent Dölek: Şükürsüzlük

    Şükürsüzlük

    Erdoğan bir konuşmasında hayat pahalılığından şikâyet eden halkı “şükürsüz” olmakla suçladı. "Halbuki önce elimizdekilere şükredeceğiz sonra daha iyisi, daha güzeli için çalışacağız, mücadele edeceğiz" diye devam etti. Sadece evine ekmek götürebilmek için açlık sınırının altındaki ücretlerle alın teri döken milyonlarca işçiye “isyan etme şükret” diyor. İsyan edersen Allah’a isyan etmiş olursun demeye getiriyor. Lafın gelişi söylenmiş cümleler değil bunlar. Zira Erdoğan’ın bu sözleri bir hafta sonra Diyanet İşleri tarafından Cuma hutbesi haline getiriliyor ve her camide okutuluyor. Tam bir din istismarı örneği!

    İşçi ve emekçi hayat pahalılığına karşı isyan ederse neden Allah’a isyan etmiş olsun… Hayat pahalılığına sebep olan politikalardan kim sorumluysa ona isyan eder. Peki siyasetin en yetkili makamlarında oturanlar, yaptıklarının sorumluluğuna Allah’ı ortak etmeye çalıştığında buna ne demeli? İtikadi olarak bunun hükmünü biz bilmeyiz; kendimizi ahkâm kesecek konumda da görmüyoruz. Ama işçi ve emekçiler bu duruma nasıl bakıyorlar, bunu aktarabiliriz.

    Türkiye’nin dört bir yanında işçiler mücadele ediyor. Bu mücadelelerde işçilerin en çok öfkelendiği konu patronların “size ben ekmek veriyorum” havalarına girip işçileri nankörlükle suçlamalarıdır. Bu memleketin işçisi böylelerine “rızkı veren Allah’tır” diye cevap verir. Grevlerde, direnişlerde işçilerin bu inançla attığı bir sloganı da sıkça duyarız: “Açlıktan ölmeyiz, biz bu yoldan dönmeyiz!” Bu tavırdaki insanlar için “şükürsüz” diyebilir miyiz? İşçiler karın tokluğuna gece gündüz demeden, pandemide evde kalamadan, sağlıklarından olarak, aile huzurlarını kaybederek çalışırlar ve patronların kasalarını milyarlarla doldururlar. Kimdir nankör?

    Bu ülkenin işçisi emekçisi bu sorunun cevabını biliyor ve görüyor. Hatta sarayda oturup bu sözleri söyleme cüreti gösteren kişinin kibrini ve aslında nankörlüğün kendisine yapıldığını ima ettiğini de fark ediyor. Ve saraylardan bakıp tebaası olarak gördüğü halkın şükredip boyun eğeceğini zannedenlerin umduklarının aksine her işçi mücadelesinde, her hak arayışta kula kulluğu reddetmek düşüncesi büyüyor. Emekçi halkımız emin olun ki itikadına bağlı olarak şükrediyor. Ama sana değil! Asla nankör değil! Ama kula kul da değil!

    Bu iktidarın icraatlarına şükredecekler yok mu? Var elbette… Mesela Merkez Bankasından yüzde 14 faizle para alıp yüzde 25’le geri devlete borç veren bankalar! 285 dolara işçi sömürerek ihracat ve kâr rekoru kıran sanayiciler! Garantili ihalelerden milyarlar götüren beşli altılı yedili oligarklar ve çeteler! İstibdadın yargıyı kendine bağlamasıyla Mavi Marmara katliamını tek kalemde aklayan İsrail! Cemal Kaşıkçı’yı konsoloslukta öldürüp asit kuyusuna attıktan sonra üstünü ücreti mukabilinde “bağımsız” Türk yargısına kapattıran Suud veliahtı!

    Bazı solcular bu toprakların insanındaki “şükür” ve “tevekkül” inançlarını mücadele etmeye engel olarak görürler. Halbuki biz mücadele içinde tam tersine çokça şahit olduk. Din istismarını her daim kullanışlı bir araç olarak kullanan düzen siyasetini acı bir sürpriz bekliyor. Türkiye işçi sınıfının laikliği benimsemediği için mücadele etmediğini zanneden memleketim solcusunu ise tatlı bir sürpriz. Çünkü sınıf mücadelesi yükseldikçe, din istismarı silahını sermayenin, para babalarının ve despotların elinden almakta bir araç olarak laikliğin işçi sınıfı için ne kadar önemli bir ilke ve kazanım olduğunu işçiler daha iyi kavrayacak. Din istismarından vazgeçemeyen sermaye tarafından ilk elde feda edilen laiklik ilkesi sınıfsal çıkarları laiklikten yana olan işçi sınıfında en sağlam zeminini bulacak

    5 min

About Gerçek gazetesi

From the publisher's feed

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri