Gerçek gazetesi

Gerçek gazetesi

By GerçekNewsPolitics
Download on the App Store

Gerçek gazetesi episodes

  • Armağan Tulun: Hak verilmez alınır! Mücadeleyle, örgütlü güçle!

    Hak verilmez alınır! Mücadeleyle, örgütlü güçle!

    Asgari ücret zammından sonra özellikle Ocak Şubat dönemi işçi sınıfı mücadeleleri açısından bir yükselişe sahne oldu. Bu dönem şirketlerin kendi zamlarını açıkladıkları aylar olduğu için, işçiler üretimden gelen güçlerini kullanarak patronlarla ücret pazarlığına girişti, bir bilek güreşine tutuştu. Günler içinde dalgalar halinde eylemler farklı sektörlere yayıldı. Çünkü işçi sınıfı içinde farklı bölükler birbirinden görüyor, birbirinin deneyiminden öğreniyor. Bir fabrikada, işyerinde patronlar düşük zamlarla krizin faturasını işçiye kesmeye mi kalktı, işçiler de bunu kabul etmeyerek birlikte hareket edip fiili eylemlerle, üretimden gelen güçlerini kullanarak talep ettikleri ücreti patrondan söke söke aldı mı, o zaman kendilerine dayatılan sefalet ücretini kabul etmek istemeyen biz de varız diyor. Aynı yolu tutuyor. “Hak verilmez alınır” gerçeğini görüp hakkını almak için mücadeleye girişiyor.

    Bu eylemlerin temel talebi ücret artışı ise, tetikleyicisi de her gün gelen zamlar, enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında ücretlerin günden güne biraz daha erimesiydi. Enflasyon artmaya devam ediyor, çarşı pazar her gün biraz daha el yakıyor, mutfaktaki sönmeyen yangın doğalgaza, elektriğe yapılan zamlarla bütün evi sarmış durumda. Hâl böyle olunca, asgari ücrete yıl ortasında zam yapılması ihtimali konuşulmaya başladı. Bugün içinde yaşadığımız ekonomik ortamda asgari ücrete zam yapılması bir zorunluluktur. Ayrıca mesele sadece asgari ücretle çalışanlarla da sınırlı değil. Ücret zammı, geçinemiyoruz diyerek meydanları dolduran kamu emekçilerinin de talebi, işçi sınıfının diğer kesimlerinin de beklentisi. Ama beklemekle olmuyor, talep etmek, taleplerimiz etrafında mücadele etmek gerekiyor.

    İşçi havzalarında herkesin çalışmak istediği, “oranın şartları çok iyi” dediği fabrikalar vardır. Bakın, hepsi de sendikalı, örgütlü fabrikalardır. Ama hepsinin asıl ortak noktası patronları silkeleyen, işçinin gücünü patronlara gösteren mücadelelerin yaşandığı işyerleri olmalarıdır. Mesela Tuzla’da HT Solar fabrikasında parmakla gösterilecek bir sözleşme imzalanıyorsa, en düşük ücret 9 bin lirayı geçiyorsa bu patronun cömertliğinden değil fabrikaya sendikayı 3 günlük işgalle sokan, birliğini koruyan, üretimden gelen gücünü kullanmasını bilen işçilerle karşı karşıya olduğunu bilmesindendir.

    MESS sözleşmesine baktığınızda dahi zam oranları istendiği kadar olmasa da örgütsüz fabrikalara göre bu fabrikaların ne kadar avantajlı olduğu ortadadır. Hiçbir şey olmasa bugün milyonlarca asgari ücretli hükümetten ikinci bir zam beklerken sendikalı ve toplu sözleşmeli işyerlerinde işçiler yıl içinde enflasyon zamları almaktadır. Bu haklar da verilmedi alındı. Koçlar, Sabancılar, Renaultlar, Mercedesler çok mu cömert? Tam tersine hangi hakkı nasıl tırpanlarız nereden nasıl kesinti yaparız diye gözlerini açmış fırsat kolluyor hepsi. Ama 2015 yılının işgalli grevlerinin anısı hâlâ taze. Patronlar da Türk Metal’in sendikacıları da işçinin karşısında bir şekilde ayağını denk almak zorunda.

    İşçi sınıfı mücadele ettiğinde ve o mücadeleyi örgütlü bir şekilde verdiğinde, asgari ücret ne kadar olacak, yıl ortasında zam yapılacak mı, ne kadara çıkacak diye kimsenin iki dudağı arasından çıkacak sözü beklemek zorunda kalmaz. İşyerlerinde patronlara taleplerimizi dayatan ve kazanan örgütlü güçtür. Asgari ücretin açlık ücreti olmasına karşı hükümete taleplerimizi dayatmak için, EYT’ye, 3600 ek göstergeye kalıcı ve gerçek çözümler bulmak için çok daha örgütlü olmak ve mücadeleyi büyütmek gerektiği, işçi, kamu emekçisi, emekli, işsiz el ele vermek gerektiği açıktır. Ne demiştik? Hak verilmez alınır! Mücadeleyle, örgütlü güçle! Dipten gelen dalganın bentleri yıkıp aşmasıyla, sektörleri aşan tüm sınıfı kapsayan, işyerlerinden meydanlara taşan bir mücadeleyle, sendikal alandan siyasal alana doğru yükselen bir sınıf örgütlenmesiyle!

    5 min
  • Sungur Savran: Savaş nereye gidiyor?

    Savaş nereye gidiyor?

    Devrimci İşçi Partisi birçok bildiri ve yazı temelinde Ukrayna’da yaşanmakta olan savaşın aslında emperyalizmin ve onun askerî aygıtı NATO’nun ürünü olduğunu kanıtlarıyla ortaya koydu. Savaşın nedenlerinin ta Sovyetler Birliği’nin 1991 çöküşüne kadar geri gittiğine işaret ettik: NATO’nun Rusya’yı kuşatmak üzere o zamandan bu yana Doğu Avrupa’da 13 ülkeye yayıldığını gösterdik. Şimdi Kuzey’de İsveç ve Finlandiya’yı da savaş cephesine katmak için basınç uyguladığına değindik. Orta Asya’yı da Rusya aleyhine döndürmeye çalıştığını belirttik. Ama en önemlisi Rusya’ya komşu Ukrayna, Gürcistan, Moldova, Azerbaycan gibi ülkeleri NATO’ya katma çabasının Rusya’nın bağrına nükleer silah dayamak olduğunu vurguladık. Bütün bunların sonucunda yaşanan savaşın sorumluluğunun Rusya’da olmadığını gösterdik.

    Bir tek cevap gelmedi. Sağda ve daha kötüsü solda, Rusya’yı suçlama korosu, kendi tezlerinin zayıflığını ezici kanıtlarımızı suskunlukla karşılayarak gizlemeye çalıştı. Bir savaşı başlatmanın kendiliğinden haksız bir savaş verme anlamına gelmediğini gözlerden saklamaya çalıştı. Putin’in diktatörlüğünün (doğru bir iddia) konuyla hiçbir ilgisi olmadığını saklamaya çalıştı. Rusya’nın komşularını ezmeye çalıştığı iddiasının bugünün somut güçler dengesine hiçbir şekilde denk düşmediği gerçeğinin üzerini örttü. Bazı aydınlar cafcaflı bildiriler yayınladı, NATO’nun adını bile ağzına alamadı. Gelecekte burslarını, konferans davetlerini, kariyerlerini engeller diye. Sonuçta, hepsi savaşın sorumluluğunu Rusya’ya yükleyerek emperyalizmin ve NATO’nun dünyanın tamamını savaşa sürüklemekte olan politikasının kefili oldu.

    Ama emperyalistler sadece Rusya’yı zayıflatmakla kalmıyorlar. Rusya’ya açtıkları ekonomik savaş dünyanın tamamını adım adım bir felakete sürüklüyor. Çok önemli bir noktaya parmak basalım: Ruble emperyalizmin yaptırımları dolayısıyla başta büyük değer yitirmişken bugün eski değerine kavuşmuştur. Buna karşılık, Rusya ve Ukrayna gibi dünyanın hububat ve yemeklik yağ bakımından ambarı olan iki ülkenin ticaretinin darbe yemesiyle gıda fiyatları ve daha da önemlisi petrol ve doğal gazda dünya birinciliği için Suudi Arabistan’la yarışan Rusya’nın üzerindeki engeller dolayısıyla enerji fiyatları dünya çapında çıldırmıştır.

    Bu, bir yandan muazzam bir enflasyonist baskı yaratmakta, dünya çapında hayat pahalılığını dayanılmaz hale getirmekte, Türkiye’nin “yerli ve milli” sorunlarını kışkırtmanın yanı sıra bütün ülkelerde halk yığınlarının felakete sürüklenmesine yol açmaktadır. Öte yandan da dünya ekonomisini Üçüncü Büyük Depresyon’un ve Trumpvari politikaların darbesinden sonra bir üçüncü kez parçalayarak üretimin ve yatırımın düşmesine, işsizliğin ve sefaletin artmasına yol açmaktadır. Kapitalizm, büyük kriziyle insanlığı bir kez daha felaketin eşiğine getirmiştir.

    Hem savaşın hem ekonomik çöküşün bir tek kalıcı çözümü vardır: Sınıf mücadelesi ve onun doruğu olacak olan muzaffer devrimler. Bugün örgütlenmek işçi sınıfı ve emekçiler için sadece, olağan dönemlerde olduğu gibi, insanca bir yaşam için gerekli değildir. Bir bütün olarak insanlığın varoluşunun savunulması için elzemdir.

    6 min
  • İşçi sınıfı sadece fabrikalarda değil siyasette de patronlara karşı birleşmeli! Bağımsız sosyalist odak ve işçi sınıfının cumhurbaşkanı adayı için ileri!

    İşçi sınıfı sadece fabrikalarda değil siyasette de patronlara karşı birleşmeli!

    Bağımsız sosyalist odak ve işçi sınıfının cumhurbaşkanı adayı için ileri!

    Ocak ve Şubat aylarında Türkiye’nin dört bir yanını saran, birçok sektörde aynı anda patlak veren işçi mücadelelerine tanık olduk. Bu mücadelelerde işçiler “hak verilmez alınır” diyerek iş durdurdular, kontak kapattılar, fabrikaları, işyerlerini işgal ettiler, direndiler, grev yaptılar. Patronun verdiği zamları ellerinin tersiyle itip hak ettiklerini almak için mücadeleye atıldılar. Birçoğu kazandı. Birçoğu patronlara geri adım attırdı. Ama taleplerinin tamamını alamayanlar dahi bu mücadelelerin sonunda güçlü olanın işçi olduğunu kavradılar. Mücadele dalgasının bu aşamasında işçiler ve patronlar, işyerlerinde adeta düelloya tutuşmuş gibiydi. Ancak bu düellolar işçi ve patron sınıflarının girişeceği esas büyük muharebelerin yalnızca habercisidir.

    Sınıflar karşı karşıya geldiğinde mücadelenin sendikal ve ekonomik talepleri aşarak siyasallaşması beklenir. Bu ciddi bir gelişme olasılığı olarak karşımızdadır. İşte bu gelişme hızla siyasette bir işçi sınıfı odağının oluşturulması için güçleri seferber etmeyi gerektirmektedir. Görev en başta sosyalistlerin sırtında olacaktır. Sosyalistler önce kendi saflarını sıklaştırmalı ve sermayeden, devletten ve emperyalizmden bağımsız bir sosyalist odak oluşturmalıdır. Bu odağın hedefi ülkenin siyasal saflaşmasında, işçi sınıfının sermayeden, devletten ve emperyalizmden bağımsız bir kutbunu oluşturmaktır. Ülkenin gündeminde seçimler var ise bu kutbun bir de cumhurbaşkanı adayının olması gerekir. İşçi sınıfının siyasi iktidara talip olmasının güncel, alçakgönüllü bir ilk ifadesidir bu!

    Bu gerçek ortadayken sosyalistlerin tutup sırf Erdoğan’ı yenmek için Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayına açık çek vermesi, sosyalistlerin siyasetten istifasını vermesi demektir. “Hak verilmez alınır” diyerek patronların karşısına dikilen işçiler siyasette neden o patronların sağlı sollu partilerine mahkûm olsun? Neden kaderini eline alarak mücadeleye atılan işçiler, memleketin kaderini Erdoğan’ın elinden alıp başka bir patron adayına versin?

    Oyları bölmeyin diyorlar bize. Hayır esas siz işçi sınıfını bölmeyin! O eylemlerde Erdoğan’a oy verenler de muhalefeti destekleyenler de birlikte dikildi patronların karşısına. Birlikte direndi istibdadın polisine jandarmasına! Şimdi hep birlikte memleketin kaderine el koymaktadır sıra… Bunun için sosyalistlerin düzenin kendi iç kavgasında taraf olmadan, ekmek için namerde el açmadan, hürriyet için ABD’sinden AB’sinden medet ummadan, işçi sınıfının bağımsız siyasi kutbunu inşa etmesi şarttır.

    Erdoğan’ı başka türlü yenemeyiz diyorlar… Hayır esas Millet İttifakı’nın peşine takılarak yenemeyiz istibdadı! Erdoğan’ın da istibdadın da siyaseten bir ayağı çukurda. Ekonomi batık, yolsuzluklar her yanı sarmış, iktidarla muhalefet kapışmıyor sadece. İktidar kendi içinde birbirine düşmüş. İşçi sınıfı silkelese belki de düşecekler. Ama patron partileri silkelemiyor bu iktidarı. Bir elleriyle tutuyorlar tepetaklak düşmesin diye. Çünkü Erdoğan’la Bahçeli’yle birlikte bu sömürü düzeninin de yıkılmasından korkuyorlar.

    İşte bu yüzden sosyalistler işçi sınıfının cumhurbaşkanı adayını çıkarmak için birleşmelidir. Öncelikle oy toplamak için değil. İlkin işçi sınıfının güçlerini toparlamak için. Sonra emekçi halkı işçi sınıfının etrafında birleştirmek için! “Hak verilmez alınır” diyenlerin grevlerini “hürriyet işçilerle gelecek” diyen politik bir genel greve dönüştürmek için! Zincirli mecliste yetkisiz figüranlar olmaya değil zincirsiz bir Kurucu Meclis’le memleketi yeniden kurmaya yürümek için! İşçi emekçi hükümeti için! İş, aş, hürriyet için!

    4 min
  • Levent Dölek: İstibdad rejimi nedir? Çaresi kimdedir?

    İstibdad rejimi nedir? Çaresi kimdedir?

    Türkiye bir istibdad rejimi ile yönetiliyor. İstibdad baskıcı ve keyfi yönetim demek. Ama bu tanım yeterli değil elbette. Baskı kim için, kime karşı yapılıyor? Keyfi yönetim ile haklar, hukuki kural ve kaideler kimin için, kime karşı çiğneniyor?

    Örneğin Ziraat Bankası’ndan Demirören’e verilen 750 milyon dolarlık kredi geri ödenmedi. Bu parayla Doğan medya grubunu alan Demirören sabah akşam iktidarı övüyor. Bu yayın organları halkın dertlerini dillendirmiyor, işçinin mücadelesini göstermiyor. Ziraat Bankası devlet bankası, belli ki bu bankanın varlıkları gasbedilmiş. Ama ne soruşturma var ne kovuşturma! Öte yandan devletin polisi Farplas’ta hakkını isteyen metal işçilerini yaka paça gözaltına aldı, haksız yere işten atılan Migros işçisine ters kelepçe yaptı ve biz bunları televizyonda değil sadece sosyal medyada görebildik. İşte istibdad rejimi budur!

    Bir başka örnek. Devletin bir anayasası var. Buna göre sendika üyesi olmak bir hak. Hatta sendikalaşmayı engellemek hapis cezasını gerektiren bir suç. Ama bugün işçiler sendika üyesi olduğu için işten atılıyor. Çorlu’da Lila Kağıt, Çerkezköy’de Pas South ve Aksa Jeneratör, Gebze’de Farplas, İstanbul Esenyurt’taki Krom Evye işçileri bu yüzden fabrikalarının önünde direnişteler. Devlet apaçık anayasayı ve yasaları çiğneyen patronlar karşısında üç maymunu oynuyor. Hakkını arayan işçilerin başında ise mutlaka en az bir minibüs dolusu polis ya da jandarma bekliyor. İşte istibdad rejimi budur!

    Mafya ve çete faaliyetleri, uyuşturucu kaçakçılığı, cinayet, gasp bunların suç olduğuna şüphe var mı? Ancak iktidarın kolladığı mafya itina ile hapisten çıkarılıyor. Bu mafyanın adamları sokaklarda terör estiriyor. Yetmiyor, siyasi açıklamalar yapıp muhalefet liderlerini tehdit ediyor. Diğer yandan hapishaneler muhalif parti liderleri, gazeteciler, öğrencilerle dolu. İşte istibdad rejimi budur!

    Kadınlar her gün cinayete kurban gidiyor. Birçok cinayette kadınların daha önce şikâyette bulunduğu, koruma talep ettiği, katillerin ise birçok defa şiddet uygulamış olduğu ortaya çıkıyor. Devlet şiddetin hedefindeki kadınları değil şiddetin faillerini koruyor. Çünkü toplumu kontrol altında tutmak için erkeklerin kadınlar üzerindeki baskısı iktidarın işine geliyor. Çünkü kadınların bilhassa da emekçi kadınların mücadelede ne kadar kararlı ve güçlü olduğunu en iyi onlar biliyor. Emekçi kadınların taleplerine karşı sağır olan iktidar bu yüzden nafakanın kaldırılmasını, kürtaj yasağını sürekli gündemde tutuyor. İşte istibdad rejimi budur!

    15 Temmuz’da NATO’cu darbe girişimi başarısız oldu. Ama şimdi 15 Temmuz’u bastırmakla övünen iktidar NATO bayraktarlığı yapıyor. Dolar ve doğalgaz için Birleşik Arap Emirlikleri ile, İsrail’le barışıyor ama aynı iktidar Türkü Kürde, Aleviyi Sünniye kırdırıp kardeş kavgasını körüklüyor. Çünkü bir avuç azınlığın hüküm sürmesi için emekçi ve yoksul büyük çoğunluğun bin fırkaya bölünüp birbirine düşmesi gerekiyor. İşte istibdad rejimi budur!

    Evet, istibdad rejimi budur! Ama sakın! İktidardakilerin takındığı güçlüyüz pozlarına kanıp umutsuzluğa kapılmayın. Aman! İstibdad rejiminin uyguladığı baskıya ve yaydığı korkuya teslim olup başka patron partilerinden, Amerikan muhalefetinden medet ummayın! Bu memleketin emekçi halkını, gençliğini, kadınlarını sindirememiş olması umudumuzdur. Fabrikalardan, tersanelerden, depolardan filizlenen, kurye işçilerinin motorlarıyla dört bir yana taşınan, metal işçisinin çekiciyle dövülen, tekstil işçisinin göz nuruyla örülen, emekçi kadınların ellerinde yükselen ekmek ve hürriyet mücadelesi… İşte geleceğimizi kurtaracak olan budur!

    4 min
  • Sungur Savran: NATO ile Rusya arasında Ukrayna: 30 yıllık savaş

    NATO ile Rusya arasında Ukrayna: 30 yıllık savaş

    Türkiye solunun, Kürt solu da dâhil, yüzeyselliği artık şaşkınlık yaratan boyutlara ulaştı. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaşı herkes geçmişi olmayan bir an olarak tartışıyor. Galiba en fazla karşı çıkanlar bile postmodernizmin kısmen etkisinde kalmış: NATO ile Rusya arasındaki Ukrayna savaşı tartışılırken, zamanı esas olarak içinde bulunulan ana indirgeyen, önceyi ve sonrayı önemsemeyen, insanlığın kazandığı tarih bilincini de böylece sistematik biçimde tahrip eden, “büyük anlatılar” ile birlikte onu da çöpe atmaya yeltenen postmodernizm içi bir tartışma ile karşı karşıyayız sanki!

    Dört ayrı geçiş patikası: İlk grupta ilk düşen kaleler var. Bilindiği gibi, Sovyetler Birliği’nin Avrupa’ya sınırları ile Berlin arasında yer alan coğrafyayı (Polonya, Macaristan, Romanya, Çekoslovakya, Doğu Almanya) biraz da Balkanlara doğru uzatırsanız (Bulgaristan). İkinci grupta Yugoslavya ve Arnavutluk var. Üçüncü grupta üç Baltık ülkesi (Estonya, Letonya, Litvanya) dışında kalan eski Sovyet cumhuriyetleri var. Son grupta ise Çin ve Vietnam var.

    Rusya ve Çin’e diz çöktürme hedefi: ABD ve müttefikleri Rusya ve Çin’e diz çöktürmek istiyorlar. Rusya söz konusu olduğunda bunun en önemli stratejik boyutu, bu ülkeyi bütün eski Sovyet cumhuriyetlerinden kopararak kuşatmak ve yalıtmak. Bu yazıda Çin’e uygulanan kuşatma politikasının farklı karakterine girmeyeceğiz.

    Kuşatma ve yalıtma stratejisinin tarihçesi: Yugoslavya: Yugoslavya’nın parçalanmasının Balkanlar açısından kendi içinde bir hedef olmasının yanı sıra emperyalizmin bütün eski işçi devletleri coğrafyası için planlanan bir stratejinin parçası olduğunu ayrıntılı olarak ortaya koyduk.

    Binyıl dönümünde durum: batıdan ve güneyden kuşatma: 1990’lı yıllar sadece Yugoslavya’nın Balkanlar’da kapitalist restorasyonun emperyalizm açısından pürüzsüz bir geçişi engelleyebilecek bir çoban başı diye düşünüldüğü için paramparça edilmesi faaliyetiyle geçmedi. Aynı zamanda ilk öbekteki işçi devletlerinin (Baltık ülkeleri ile birlikte) Avrupa Birliği’ne massedilmesi sürecine tanık oldu.

    21. yüzyılda gelgitler: 21. yüzyıl dönümü, Rusya’da emperyalizme tamamen teslim olmuş bir Yeltsin’in yerine eski istihbarat örgütü KGB’nin yerini almış olan FSB’nin bir grup ajanının Vladimir Putin önderliğinde başa geçişine tanık oldu. Yeni yönetim kapitalist restorasyona tam anlamıyla angaje olmakla birlikte restorasyonun ilk on yılında Rusya’nın bir devlet olarak gücünden ciddi şekilde yitirmesinden duyulan rahatsızlığı gidermeye çalışan çok daha milliyetçi bir politikayı uygulamaya koyacaktı.

    Sonuç

    Ne bugün yaşanmakta olan Rusya-Ukrayna savaşı, ne de NATO ile Rusya arasında son bir buçuk-iki aydır süregiden poker oyunu, son 30 yılın gelişmelerinden ayrılarak anlaşılabilir. Amerika’nın ve müttefiklerinin stratejik hattından söz etmeden Rusya-Ukrayna savaşına ilişkin içi boş “ulusal egemenlik”, “toprak bütünlüğü”, “Putin’in diktatörlüğü” gibi gevezelikler sosyalist hareketin 1920’li yıllarda öğrenmeye başladığı, 1960’lı ve 1970’li yıllarda iyice benimsediği Marksizmi, onun analiz yöntemini ve politikalarını unuttuğunun işareti olmaktan başka hiçbir anlam taşımıyor.

    Uluslararası proletaryanın dolayısıyla insanlığın bu tavırdan kazanacağı hiçbir şey yoktur.

    21 min
  • Sungur Savran: Hava döndü işçiden!

    Hava döndü işçiden!

    Ocak ayında dört-beş işyerinde başladıktan sonra Şubat’ta aniden çıkan bir fırtına gibi patlayan fiilî grevler ve yer yer başvurulan işgal eylemleri, Türkiye işçi sınıfının birkaç çok önemli istisna ile 21. yüzyıla damgasını vuran suskunluğunun nihayet sona ermeye başladığını gösteriyor.

    Önce istisnaları hatırlatalım da sınıf mücadeleleri tarihine geçmeyi hak etmiş olan o büyük işçi eylemlerine haksızlık etmeyelim. 2005 yılında İzmit’te kapatılması kararlaştırılmış olan kamu işletmesi SEKA kâğıt fabrikası 750 işçisi tarafından işgal edilmişti. Tekel işçileri de özelleştirme furyasına karşı yaptıkları eylemleri sonunda birleştirdiler ve 2009 sonu ile 2010 başlarında bütün Türkiye’den gelerek Ankara’da Sakarya’da 72 gün boyunca bir çadırkent kurarak başkenti gerçek anlamda sarstılar. Ve elbette halkın dilinde “metal fırtına” diye anılan 2015’teki Türk Metal’e karşı Bursa merkezli isyan haftalar boyunca Türkiye burjuvazisinin en güvendiği bu bürokrasi kalesini sarstı. Bu büyük eylemin etkileri metal sektöründe hâlâ hissediliyor.

    Bu eylemler ne kadar kahramanca olsa ve ne kadar ileri biçimler almış olsa da, genel gidişatı değiştirmedi. Türkiye işçi sınıfı 1961 yılının son günü yapılan İstanbul Saraçhane mitinginden sonraki 60 yılın en uzun durgunluğunu 21. yüzyıl başından bu yana yaşamış oldu. Bunun ekonomik (özelleştirmeler), politik (12 Eylül’ün işçi sınıfına dönük siyasi örgütlenmelere darbe vurmuş olması, AKP iktidarının etkisi, kitle mücadeleleri üzerinde ağır baskı), ideolojik (en azından 2010’a dek Avrupa Birliği hayali) çok çeşitli nedenleri var. Ama sonuç ortada. İşçi sınıfı son 20 küsur yılda hem kendi dar anlamda ekonomik ve sendikal çıkarları açısından söz sahibi olamadı hem de genel olarak siyaset masasına yumruğunu vuramadı, başka sömürülen ve ezilen kitlelere önderlik edemedi.

    Şimdi yaşanan fiilî mücadeleler dalgası, hem yaygınlığı (bir ay içinde 100’e yakın işyeri) hem çok çeşitli işkollarına yayılması (metal, perakende, kargo, tekstil, gemi sökümü, madencilik, petrokimya vb.) hem de ücret pazarlığının ötesine geçmesi, özellikle sendikalaşma ve çalışma koşullarını gündeme getirmesi bakımından çok vaadkâr.

    Yükseliş dönemlerinde kitle eylemliliği düz bir çizgi izlemez. Yükselişin içinde de iniş çıkışlar olur. Belirli dönemlerde atak, cevval, hatta sabırsız olan kitleler, daha sonra durur, soluklanır, bilanço çıkarır, yeni yöntemler ve taktikler arar. Ama bize öyle geliyor ki Türkiye çok sarsıntılı bir döneme girmiştir. Bir yandan ağır ekonomik kriz, bir yandan ülkenin güneyinde zaten bir dizi savaş yaşanırken bir de kuzeyimizde deniz aşırı komşumuz olan ülkelerde ağır sonuçları olabilecek savaş koşulları, bir yandan yaklaşan önemli bir seçim ve bütün bunların üzerine canlanmakta olan işçi ve halk mücadeleleri.

    “Geççek” demek, biliyoruz, iki koca on yıldır istibdadın baskısına tahammül gücü çok zorlanan büyük bir halk kitlesine iyi geliyor. Ama şunu da bilmek çok önemli: Kendiliğinden “geççek” değil! Ve bu geçtiğinde yerine ne geleceği de çok önemli. Ancak işçi sınıfının toplumun önüne düşmesi halinde Türkiye bu büyük badireleri halkın ağır bedeller ödemeyeceği bir şekilde atlatır. Mühendisi mimarı, avukatı doktoru, her uzmanlıktan sağlıkçısı kamu emekçisi, kadınlar ve çevreciler, en çok da öğrenci gençlik, bugün işçi sınıfının etrafında toplanmak, saflarını güçlendirmek, işçi sınıfına yol gösterecek devrimci bir partiyi inşa etmek büyük önem taşıyor. Omuz verin!

    İşçi sınıfı eyleme, kurtuluş arayanlar işçi sınıfının yanına!

    6 min
  • Başyazı: NATO işçi sınıfımızın kanlısıdır! İşçi sınıfı NATO’nun yenilgisinden taraftır!

    NATO işçi sınıfımızın kanlısıdır! İşçi sınıfı NATO’nun yenilgisinden taraftır!

    Savaşın bedellerini hem cephelerde hem de cephe gerisinde hep işçi sınıfı ve emekçi halk ödemiştir. Bu yüzden de samimi olarak ve gerçekten barış isteyenler işçiler ve emekçilerdir. Bugün yaşanan savaş için de bu böyledir. Ancak şunu bilmeliyiz ki barış istemek yetmez. Barış dilek ve temennilerle gelmez. Barış için aynı ekmek ve hürriyet için savaştığımız gibi savaşmalıyız. Bunun için de safımızı doğru belirlemeliyiz.

    Bugün Ukrayna’da yaşanan savaş büyük Rusya ile küçük Ukrayna arasında değildir. Ukrayna’nın arkasında dünyanın en büyük terör örgütü olan NATO ve onun başında bulunan Amerikan emperyalizmi var. Ve bu savaş uzakta değil ta içimizde veriliyor. Çünkü NATO aynı zamanda Türkiye’dedir. Ve işçi sınıfı NATO’nun içinde olduğu bir savaşta tarafsız olamaz. Çünkü NATO kanlımızdır. İşçi sınıfımızın baş düşmanıdır.

    İşçi sınıfımız NATO’yu darbelerden bilir. Türkiye’deki tüm işçi düşmanı darbelerin arkasında NATO’nun “bizim çocukları” vardır. 12 Eylül’den sonra, kanlı askeri cunta işçi sınıfının tüm haklarına saldırırken patron örgütlerinin başı Halit Narin bugüne kadar hep işçiler güldü, gülme sırası bizde demiştir. NATO patronların yüzünü güldürmüş; işçi sınıfına, emekçi halka kan kusturmuştur.

    İşçi sınıfımız NATO’yu katliamlardan bilir. DİSK Başkanı Kemal Türkler’i ve nice öncü işçiyi, sendikacıyı katleden, 1 Mayıs 1977 katliamını düzenleyen kontrgerilla, bir NATO teşkilatıdır. Emekçi halktan gençlerin içinde yaşadıkları toplum ile kurduğu ilk bağlar olan millî ve dinî duygularını yozlaştırarak, onları faşist ve gerici örgütlenmelere katan, 6. Filo’yu denize döken devrimci gençlerin ve işçilerin üzerine saldırtan yine NATO’dur. Aynı bugün Ukrayna’da ırkçı neo-Nazi çetelerini eğitip cepheye sürdükleri gibi.

    NATO bir güvenlik şemsiyesi ya da savunma ittifakı değildir. NATO’nun Türkiye’de olası bir işgale karşı hazırladığı stratejik planlarda savunma hattını Toroslardan başlattığını biliyor muydunuz? Yani NATO olası bir işgalde tüm Anadolu’yu bırakmaya hazırdır. Tek derdi Toros Dağları’nın ardındaki İncirlik başta olmak üzere askeri üsleri ve bu üslerdeki nükleer silahları korumaktır. Aynı bugün Ukrayna’da yaptığı gibi… NATO bırakın bir güvenlik şemsiyesi olmayı, bu ülkenin ve bölgedeki tüm kardeş halkların karşısındaki en büyük güvenlik tehdididir.

    Emekçi halkımız NATO’yu işkencelerden bilir. Ziverbey’de, Diyarbakır’da, Mamak’ta kurulan işkencehanelerde Türküyle Kürdüyle bu memleketin onurlu insanlarına, NATO’nun son model ve en alçakça işkence teknikleri uygulanmıştır.

    NATO bugün de işçi sınıfımızın tam karşısındadır. Eğer ülke ekonomisinin damarlarında dolar zehiri dolaşıyorsa, dolar kuru arttığında milyonlarca işçi emekçi zam yağmuru altında kalıyorsa, Batılı emperyalist tekeller sayısız teşvik ve destekle neredeyse bedavaya işçi çalıştırıyorsa bu sömürü çarkının güvencesi NATO’dan başkası değildir.

    Yani NATO’nun olduğu yerde işçi sınıfı ve emekçi halkımız tarafsız kalamaz. Kalmamalıdır. Çünkü işçi sınıfının savunduğu eşitlik, kardeşlik, hürriyet ve barışın baş düşmanıdır. Önce içimizdeki NATO’yu atmak gerekir. AKP iktidarının ikiyüzlü politikalarına, emperyalizme sunduğu hizmetlere karşı çıkmalıyız. AKP’nin NATO’nun Ortadoğu’daki kanlı şebekesi İsrail’le normalleşme çabalarını, tam da böyle bir dönemde Siyonist katil Herzog’un Türkiye’de ağırlanmasını reddetmeliyiz. NATO’yu demokrasinin güvencesi diyerek allayıp pullayan Amerikan muhalefetinden medet ummamalıyız. Hedefimiz nettir: Türkiye NATO’dan çıkmalıdır. İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere emperyalist üsler kapatılmalıdır. Ama bizim NATO’dan çıkmamız da yetmez. Barışın yolu NATO’nun yenilgisinden geçmektedir. O yüzden tüm işçi sınıfı, emekçi halkımız ve ezilen halklar hep birlikte haykırmalıdır: NATO’dan çık! NATO’yu yık!

    6 min

About Gerçek gazetesi

From the publisher's feed

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri