
Sign up to save your podcasts
Or


Sermaye doğayı talan etmeye devam ediyor! Petrol-doğal gaz şirketlerini yeterince tırmıkladık. Aşağıda dört başka sektörden bazı örnek vak’alarla durumu kısaca gözden geçirelim.
Kimya sektörü
New York Times gazetesi bunu çok tipik bir örnekle anlatmış. Chemours adlı büyük kimya şirketinin ABD’nin Kuzey Carolina eyaletindeki bir fabrikasının yetkilileri bu yaz gazetecileri fabrikaya davet edip kullandıkları en son teknoloji ile üretilmiş filtrelerin nasıl havayı, fabrikanın yakınında kurulmuş olduğu nehri, yeraltı sularını GenX olarak anılan kanserojen olduğu saptanmış kimyasaldan koruduğunu büyük bir gururla anlatıyorlar. Yetkililer “bunlar öyle gelip geçici, göstermelik tedbirler değil, uzun vadeli, güçlü sonuçlar yaratan çözümler” diye de övünüyorlar. Ama sadece birkaç hafta sonra Kuzey Carolina eyalet yönetimi, Chemours’un bu fabrikasının zehirli atık sınırlarını büyük ölçüde aştığını saptayarak 300 bin dolar ceza kesiyor! (Ceza da ceza olsa!)
Otomotiv sektörü
Otomotiv şirketleri günümüzde daha kârlı olacağını umdukları elektrikli araçlara veya hibrit modellere yönelmeye başladı. Bu konuda devletlerin de kapitalistlere epey destek vermeye başladığı görülüyor. Çeşitli ülkelerde (mesela Norveç’te) aynı marka ve model iki araçtan benzin ya da dizelle işleyeninden diyelim 15 bin avro alım vergisi alınırken elektrikli araçtan vergi alınmıyor. Bu vergi indiriminin tüketici ile otomotiv firması arasında kime daha yararlı olacağı elbette somut koşullara bağlı, bunu saptamayı maliyecilere bırakabiliriz, ama iki tarafa da destek olduğu açık. Ya da geçtiğimiz hafta içinde ABD Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen, şimdi Senato’ya gidecek olan 10 yıla dağılmış biçimde 2,2 trilyon dolar bütçe öngören sosyal harcama ve çevre desteği yasasında 550 milyar dolar tutan çevre ve iklim değişikliği bütçesinin bir bölümünün doğrudan elektrikliye geçiş için otomotiv firmalarına verileceği biliniyor. (Bu tutarın zengin ülkelerin 2010 ile 2020 arasında yoksul ülkelere vermesi gereken 1,1 trilyon dolar içinden ödenmemiş kısımla eşdeğer olması ne kadar anlam yüklü bir rastlantı! Salt ABD için 550 milyar var. Ama dünyanın bütün zenginleri bir araya gelip onlarca yoksul ülkeye aynı miktarı veremiyor!)
Finans sektörü
Dizinin Afrika ve diğer yoksul ülke ve bölgelerle ilgili yazısında, bu tür ülkelere uzun vadeli altyapı kredisi sağlamaktan sorumlu çok-taraflı finans kuruluşu Dünya Bankası’nın yoksul ülkelere fosil yakıt alanında kredi vermeyi 2017’den beri bütünüyle kesmiş olduğundan söz etmiştik. Oysa özel finans kuruluşları böyle kurallarla bağlı olmadıkları için onlar büyük petrol ve doğal gaz şirketlerine kredileriyle destek olmakta ve gezegenin talanına onlarla birlikte bir güzel katkıda bulunmaktadır. O bağlamda Kuzey Kutbu’nun küresel ısınma koşullarından yararlanılarak nasıl bir petrol kuyusu alanı haline getirildiğini anlatmıştık. Elbette Shell’lerin, BP’lerin, Total’lerin, MobilExxon’ların, Aramco’ların, Rosneft’in, Gazprom’ların kârına Citi’lerin, Wall Street bankalarının, Barclays’lerin, HSBC’lerin, Paribas’ların, Deautsche Bank’ların, Unicredito’ların, BBVA’ların da ortak olduğunu da eklemek gerekir buna.
Kömür sektörü: Manchin sendromu
Manchin ABD Senatosu’nun Enerji Komisyonu’nun başkanı. Yani şayet Biden şimdi Temsilciler Meclisi’nden geçmiş olan ve çevre için 10 yıl boyunca 550 milyar dolarlık bir bütçeyi öngören yasayı Senato’dan geçirmek istiyorsa, eli Manchin’e mahkûmdur.
Glasgow’da gündüz resmî görüşmeler, akşam kokteyl sefası
“COP 26 platformunu şirket yöneticilerinden ve lobi kuruluşlarının sorumlularından oluşan bir ordu istila etmişti; akşamları hükümet yetkilileri bunların verdiği kokteyllerde eğleniyordu. Kameralar resmî konuşmalar üzerinde odaklanırken, asıl iş bu akşam partilerinde ve özel görüşmelerde yürütülüyordu. COP 26’da masaya getirilen önerilerin çoğunu biçimlendiren, iklim felaketi konusunda en yüksek sorumluluğa sahip olanların ta kendisi oluyordu. Bu arada, iklim aktivistleri, zirvenin düzenlendiği İskoçya İletişim Yerleşkesi Merkezi’nden uzak bir noktadan mümkün olduğu kadar yüksek sesle olaylara müdahale etmeye çalışıyordu.”
“Climate leaks”: Hükümetler ve şirketler bilimin bulgularına karşı mücadelede
Sosyalist İtalyan gazetesi Il Manifesto COP 26 öncesinde ve sırasında emperyalist ülke şirketlerinin ve hükümetlerinin iklim değişikliği konusunda alınacak önlemleri engellemek için nasıl çalıştığına ilişkin bir dizi haber yaptı, belge açıkladı. Bunların en önemlisi Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC - İklim Değişikliği Konusunda Devletler Arası Komite) adını taşıyan ve çalışmalarına bütün dünyada güven duyulan bilim insanlarından oluşan kurulun Glasgow’un hemen öncesinde yayınlanan raporunu etkileme çabalarına ilişkin haberdi. Greenpeace’in araştırma platformu olan Unearthed adlı kuruluşa sızdırılan belgelere göre, devletler ve şirketler, IPCC’nin bilimsel bulgularını yumuşatmaya ve fosil yakıtlar konusundaki ısrarlı kısıtlama önerilerini gevşetmeye çalışan 32 bin ayrı yorum yoluyla Komite’nin çalışmasına müdahale etmeye çalışmıştı.
Üniversite satın almak, inkâr, sahtekârlık
Bu faaliyetler, konferans kararlarını etkilemekten daha derinde bilimin bulgularını değiştirmeye çalışmaya kadar bir yelpazeye yayılıyor. Ama ya bilimi petrol şirketlerinin kendisi yapmaya başlarsa?
Sıfır karbon iddiası
Bilindiği gibi, karbon salımını asgariye indirme ve giderek sıfırlama çabası çerçevesinde karbon salımlarının yanı sıra atmosfere salınmış olan karbonun giderilmesi de hesaba katılmakta, salınan karbon ile salınmış karbonun telafisi birbirine eşitlendiğinde net sıfır karbondan söz edilmektedir. Karbon salımı zaten kolayca anlaşılabilecek bir kavramdır. Atmosferden karbon giderilmesi ise en kolay ormanlaşma yoluyla karbonun emilmesinin sağlanması süreci yoluyla anlaşılabilir.
Çözüm “liderlerimizi” değiştirmek
Para, çağımızda yozlaşmanın genel aracı haline gelmiştir. Paranın en kallavisini elinde tutan büyük tekelci sermaye ise kamuoyu araştırmacısından gazetecisine, bilim insanından “liderlerimiz”e hepsini satın almak bakımından en büyük olanaklara sahip toplumsal güçtür. Paranın da ötesinde, devletin, en derin anlamında hâkim sınıfın iktidarını korumakla görevli bir ilişkiler ağı üzerinde yükselen bir aygıt olduğu hatırlandığında, burjuvazinin siyasi sözcülerinin tekelci sermayenin çıkarlarını karşılarına almalarının ne kadar güç olduğu anlaşılır. Öyleyse, sermaye gezegenimizi kirleterek mahveden bir toplumsal güçse, “liderlerimiz”in neden onların hizmetkârı olmaktan bir türlü kopamadığı da anlaşılır. Doğayı kirletmekten vazgeçmeyen, sera gazlarını salarak iklim değişikliğini hızlandıran büyük tekelci sermaye bundan kâr ettikçe, burjuva devletinin yöneticisi olan “liderlerimiz”in iklim değişikliğini durdurma ve önleme çabaları daima kısıtlı, kısmi, ürkek, ikircikli olacaktır.
Kara Afrika’da yasak, Kuzey Kutbu’nda serbest
Kara Afrika (ya da Sahra Altı Afrika), 1,2 milyar nüfusa sahiptir. Bu, günümüzde 7,9 milyar olan dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 15’ini oluşturuyor. Buna karşılık Kara Afrika’nın toplam karbon salımına katkısı yüzde 3 civarındadır. Tarihi falan bir yana bırakalım, günümüzde kişi başına rakamlara biraz bakalım. Karbon salımı, ABD’de yılda kişi başına 15 kilogramdır, Lesotho’da 0,15 kilogram, yani 150 gram. Oran, yüze bir. Kanada’da 19 kilogramdır, Cabo Verde’de 0,19. Yine yüze bir. Almanya’da ve Japonya’da 10 kilogramdır, Burundi’de 0,10. Yine aynı oran. Bu rakamlar, Afrika’nın, bırakın tarihi gelişme içinde bugünkü durum konusunda da en ufak sorumluluk taşımadığını, günümüzde bile küresel ısınmaya en ufak bir katkısının bulunmadığını gösteriyor.
Yoksul ülkelerin zehirlenmesi
İklim değişikliğinin en vahim sonuçlarından birinin biyo-çeşitliliğin azalmasına yol açması olduğu yaygın biçimde bilinen bir şeydir. Demek ki biyo-çeşitlilik önemli. Ama demokrasinin, barışın, insan haklarının kahramanı (!) Avrupa Birliği, kendi topraklarında 2018’den bu yana yasaklamış olduğu bir çeşit haşere ilacının (“neonikotinoid” olarak biliniyor) yoksul veya orta gelirli 65 ülkeye ihracına son günlerde olur verdi. Bu ilaç “arı katili” olarak biliniyor. İhracına izin verilen miktarın Fransa’nın ekilebilir topraklarının tamamından büyük olan 20 milyon hektara etki edecek büyüklükte olduğu ve 100 milyar arıyı öldürebileceği bildiriliyor. Arıların yanı sıra başka ne çok canlıya zarar verecek kim bilir!
Önce kendi vaadinizi yerine getirin!
Bazıları zengin emperyalist ülkelerin yoksulların durumunu görmezlikten gelmediğini, onlara hem iklim değişikliğinin yaratacağı sonuçlara (adaların ve deniz seviyesine yakın bazı sahillerin su altında kalması, tarım arazilerinin çölleşmesi veya sellerle kullanılmaz hale gelmesi, aşırı sıcak ve nemli yeni iklim rejimi vb. vb.) karşı tedbir almaları ve karbon salımını azaltma bakımından yeni uygulamalara geçebilmeleri için yılda 100 milyar dolar destek vermeyi taahhüt etmiş olduklarını söylemeye yeltenecektir. Ama söyleyemeyecektir çünkü taahhüt etmek başka, taahhüdüne uymak başka!
Pamuk eller cebe!
Bugün Amerika’da, Avrupa’da, Japonya’da, Okyanusya’da sayısız büyük kentte mağazalar vitrinlerini bütün gece aydınlattıkları, AVM’ler reklam için çevrelerini ışıl ışıl aydınlattıkları, büyük finans kuruluşlarının ve uluslararası şirketlerin merkezlerini barındıran gökdelenler parıl parıl parladığı için “ışık kirlenmesi” diye anılan bir doğa kirliliği türü gelişmiş durumda, hayvanlar âleminin biyo-çeşitliliği bu durumdan ciddi şekilde etkileniyor, deniz kaplumbağalarının yumurtasından yeni çıkmış bebeklerinden hayatını gece karanlığında sürdüren hayvanlara kadar çeşitli türler bunun ceremesini ödüyor. Afrika’nın, Asya’nın, Pasifik adalarının, Latin Amerika’nın ve Karayiplerin yoksul halklarının önemli bir bölümü ise elektriksiz, kapkaranlık bir dünyada, internet, televizyon, cep telefonu, uzaktan eğitim olanakları, tıbbi tetkik cihazları gibi birçok cihaz nedir bilmeden yaşıyor, geri kalanı da sık sık yaşanan elektrik kesintileriyle boğuşuyor.
Bolivya’nın, Botsvana’nın, Bangladeş’in köylüleri zulmet içinde kıvranırken, ışıklar içindeki Boston’un, Berlin’in, Brisbane’in insanlarının onları ışıksız bırakacak biçimde fedakârlık talebinde bulunması, zulmün ta kendisidir.
İklim değişikliği (2): Talan emperyalistlerin, fatura ortak!
Pisletmenin ekonomi politiği
Sermaye tarihi boyunca insanı sömürmekle kalmamıştır. Aynı zamanda insanın, bütün canlılarla paylaştığı yuvası, habitatı, ortak vatanı olan doğayı büyük bir hoyratlıkla talan etmiştir. Bu, sermayenin doğasında vardır. Sermaye işçinin karşılığı ödenmemiş artık emeğini sömürerek kâr elde ederken bunun için gerekli maliyetlerini de mümkün olan en düşük düzeyde tutmak için her türlü akıl almaz yöntemi de kullanır: Güneşli havayı isle kirletir adına sis der; berrak pınarlardan akan nehirleri kimyasal çamur derelerine çevirir; denizleri pisletir, müsilaj musibetini yaratır, balıkları mahveder; koca koca deryaları, okyanusları bile mercan kayalarının yarısını öldürecek kadar kirletir. Öylesine büyümüştür ki gücü, arşıâlâ’ya çıkmış, ozon tabakasını delmiştir. Ne yaptığını bilmez bir hayvan gibi, kendi içtiği suyu daha sonra içenlere mikrop kaynağı haline getiren şuursuz davar sürüsü gibi, sömürdüğü insanı savaşlarda katlettiği yetmiyormuş gibi yeryüzünü de yaşanmaz hale getirecek kadar talan etmiştir.
Pisletmenin tarihi
Şimdi bütün bu tatlısu çevrecileri, zengin emperyalist ülkelerde de, Türkiye gibi orta gelirli, sanayileşme sürecindeki ülkelerde de, Afrika’nın, Asya’nın, Latin Amerika’nın açlıktan yoksulluktan kırılan ülkelerinde de koro halinde hep aynı şeyi terennüm ediyorlar: Bütün ülkeler üzerine düşeni yapsın, büyüme adına doğa kirletilmesin, tüketim çılgınlığı uğruna yerküre ısınmasın, aman biyo-çeşitliliğe zarar vermeyelim. Bir dakika! Biri bir yeri kirletti mi temizlemek onun sorumluluğudur. Neden talanı yapanlar ile ona maruz kalanlar, üstelik bazen 300 yıl süren sömürgecilik koşullarında, bir bütün olarak 150 yıllık emperyalizm çağında kendi ülkesinin doğası da emperyalistler tarafından talan edilenler faturayı hep beraber ödüyor? Tatlısu çevreciliğinin, burjuvazinin bir hâkim sınıf olarak insanlığı aptallaştırma yöntemlerinden aşırı derecede etkilenmiş olduğu burada bir kez daha görülüyor.
Pisletmenin coğrafyası
İkinci yalan coğrafyada. Deminden beri emperyalist ülkelerin ister sömürge statüsünde olsun ister olmasın yoksul ülkelerde yürüttükleri ekonomik faaliyetle o ülkelerin doğasını da talan ettiklerinden söz ediyoruz. Bu, günümüzde de devam ediyor. Bir emperyalist şirket Çin’de ya da Meksika’da ya da Türkiye’de bir fabrika kurup kâr amaçlı üretim yaptığında doğayı talan ediyorsa, bunun sorumlusu ne anlamda Çin, Meksika ya da Türkiye oluyor? Söz konusu kâr emperyalist ülkenin sermayedarının kasasına girecek, daha sonra sermaye birikimine dönüştürüldüğünde o şirketin toplumsal gücünü, dolayısıyla o ülkenin devletinin uluslararası kudretini arttıracaktır. İşe tüketim açısından bakıldığında da, bu tür “çokuluslu şirket” üretiminin ürünlerinin, elbette sektörüne, ürün markasına ve kalitesine vb. bağlı olarak dünyanın çeşitli ülkelerine ihraç edildiği doğru olmakla birlikte, en fazla gelirin en yüksek olduğu ülkelerde, yani emperyalist ülkelerde tüketildiği de açıktır. Yani ister sermaye (üretim) odaklı bir bakışla, ister tüketim odaklı bir bakışla olsun, bugünün tedarik zinciri temelli uluslararası üretim koşullarında orta gelirli ya da yoksul ülkelerdeki sera gazı salımlarının bir bölümünün de aslında emperyalist ülkelerin hanesine yazılması gerektiği açık olmalıdır.
Pisletmenin demografisi
Ama coğrafyadan çok daha önemli olan faktör nüfustur. Dünyanın en büyük karbon diyoksit salımı yapan ülkeleri sayılırken genellikle AB tek tek ülkelere ayrılarak ele alınır. Böylece ilk sıralarda görünenler, sırasıyla, Çin, ABD, Hindistan, Rusya ve Japonya olur. AB’nin en büyük sanayi ülkesi olan Almanya bile 7. sırada gelir.
Anti-emperyalizm gezegeni kurtarmak için de esas ilaçtır!
Her gün “yöneticilerimiz uyuyor mu?” demek yerine, “emperyalizm cürmünün cezasını öde!” demek gerekir.
İklim değişikliği (1): Glasgow’da COP Sirki bitti, yeryüzünü talana geri dönelim!
30 bin kişiyi 15 gün yedirdiler içirdiler ağırladılar. Kaç milyar dolarlık masraf yaptılar kim bilir. Ana oturumlarda nutuklar çektiler. Kenar odalarda bir kelime üzerine kavga ettiler. “Kömür santrallerine sübvansiyon yok” mu densin “etkisi hafifletilmiş kömür santrallerine sübvansiyon yok” mu, bunun kavgasını verdiler. Bol bol hamasete başvurdular, “Glasgow son durak, son fırsat” dediler. Sonunda bir ortak deklarasyon yayınladılar. Herkes biliyor ki yetersiz, sorunlara çözüm olmayacak, insanlığın ve yeryüzünün öteki canlılarının dertlerine deva olmayacak. İklim değişikliği gezegenin geleceğini tehdit etmeye devam etmekte! İskoçya’nın Glasgow kentinde Kasım’ın ilk yarısında toplanan COP 26 konferansından önce böyleydi, Glasgow’dan sonra da böyle.
Küçük çocuklar korosu
Bu 15 gün boyunca, Cumaları “Fridays for Future” (“Gelecek İçin Cuma Günleri”) hareketinin birkaç yıldır yerleştirdiği gelenek doğrultusunda dünyanın birçok şehrinde gösteriler düzenlendi. Glasgow’da ise hafta sonları, birine 100 binden fazla göstericinin katıldığı birkaç gösteri yapıldı. Dışarıda bunlar olup biterken COP’un yapıldığı kongre sarayında da “sivil toplum” sürekli olarak devlet yetkililerini sıkıştırmaya çalıştı.
Ama ortada sanki hep bir küçük çocuklar korosu var. Hayır, Cuma günleri yapılan gelenekselleşmiş gösterilere de, başka iklim ve çevre yürüyüşlerine de en yoğun olarak gençlerin ve çok gençlerin (katılım yaşı 12-13’e kadar iniyor) katılması değil sorun. Sorun genç yaşlı herkesin “yöneticilerimiz uyuyor mu?” demekten başka pek az şey söylemesi. “Ülkelerimizin liderleri neden harekete geçmiyor?”, “hükümetler ve şirketler neden sorunun ciddiyetini anlamıyor?” türü sorularla hep bir aldatılmışlık, ihanete uğramışlık söylemi bütün protesto ve mücadelelere damga vuruyor. Sanki küçük çocuklar ebeveynlerine dönmüşler, “neden böyle yapıyorsunuz, neden bizim isteklerimizi yerine getirmiyorsunuz?” diyorlar. “Hak verilmez alınır” sözünü hiç duymamışlar; şikâyet, şikâyet, başka bir şey yok.
“Blackwash”
Eh, çocuk korosu gibi aynı şikâyetleri terennüm edip duracaksanız, en iyi sözcünüz Greta Thunberg gibi çocukluktan yeni çıkmakta olan bir karakter olur tabii. O da “büyüklerimiz bizi aldatıyor”, “siz büyükler biz gençliği ortada bıraktınız” ve benzeri şikâyetleri her çıkartıldığı şovda tekrarlayıp duruyor. Glasgow protesto yürüyüşünde de “imparatorlarımız çıplak” dedi. Yine “imparatorlar”dan beklenti. Sonra da ekledi. “Bu bir ‘greenwash’ festivali”. Bilindiği gibi “pinkwash”, “greenwash” gibi kelimeler, genellikle haklı görülen davaların yanında durur görünüp puan kazanmak isteyenler için kullanılıyor. O davaları savunur görünerek başka suçlarını “yıkamaya”, “temizlemeye” çalışanlar için. Güzel. Biden için, Boris Johnson için, diğerleri için iyi bir niteleme. Ama Greta Thunberg bir gerçeği görmezlikten geliyor: Kendisi yıllardır bu “yıkama yağlama” operasyonunun baş rolüne yerleştirildi. Hâlâ bir Nobel ödülü almamış olması şaşırtıcı.
Gerçek nedenler: Kapitalizm, özel mülk edinme, kâr sistemi, piyasa, rekabet
İklim değişikliği sorununda ciddi olmak gerekiyor. Sabah akşam “bilimin gerektirdiğini yapın” demekle olmuyor. Yaptırtmak, yapmayanları devirerek yapacakları başa geçirmek gerekiyor. Bu siyasi bir meseledir. “Yöneticilerimiz uyuyor mu?” şikâyetiyle, liderlik gösterin talebiyle halledilemez çünkü çıkarlar rol oynuyor. O yüzden de sınıf meselesidir. Bunun için önce “liderlerimizin ve şirketlerin” neden bilimin gerektirdiğini yapmadığını anlamak gerekir. İklim değişikliği tartışmasının düzeylerini birbirine karıştırmaktan vazgeçmek gerekir.
Demek ki, tatlısu çevreciliğinden kopmak, çevreciliği işçi sınıfının iktidar mücadelesinin bir parçası haline getirmek gerekiyor.
Erdoğan ekonomisine kim deva olacak?
Tarihte bir dinî inancın bütünüyle maddi çıkarlar uğruna böylesine suistimal edilmesine herhalde az rastlanmıştır. 2013’e kadar ekonomi konusunda şansı yaver giden AKP yönetimi, o yıl 2008 uluslararası finans krizinin dalgası ABD’de bir ölçüde ters dönmeye başlayıp ülkenin Federal Reserve adlı merkez bankası faiz yükseltmeye başlayınca kendini dış kredi desteğinden gittikçe daha yoksun kalır buldu.
2013’te bir başka gelişme daha oldu. Gezi halk isyanında Türkiye’nin 81 ilinin 80’inde 4 milyona yakın insan sokağa çıktı, başka bir kısmı da evinden tencere tava çaldı. Erdoğan Gezi ile birlikte sarsıldı. Artık her şey daha istikrarsızdı. Yolsuzluk tartışmaları, müttefikleri yitirmeler ekonomide başlayan güçlüklerle birleşince AKP için iktidarda kalmak, hatta seçim kazanmak iyice güçleşti.
İşte bütün bunlar karşısında, dış sermaye desteği zayıfladığı için, kredi garantisidir, dış borçtur, başka araçlardır, ekonomiyi suni yöntemlerle şişirmek AKP’nin baş ekonomi politikası oldu. Kredi garantisiyle borç yığılınca faiz yükseldi. Dış borç yükselince Türk lirası sıkışmaya başladı. Her ikisi birden ekonomi yönetimini (Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığı ve Merkez Bankası’nı) artık suni yöntemlere de başvuramaz hale getirince, devreye “güçlü irade” girdi. Erdoğan, “ekonomi benden sorulur” tutumuyla 2018’de ekonomiye daldı. Merkez Bankası gösterge faizi düşük tutulmalıydı ki inşaat ve imalat sektörü müşteri bulsun, yatırımlar düşmesin, Anadolu’nun bankasız sermayesi zarar görmesin, “Alperen” esnaf ayakta kalsın, Erdoğan seçim kazansın. Bunun adı geçtiğimiz günlerde “nas” olarak konuldu.
Sonucu çıkaralım: Son büyük TL düşüş krizi de dâhil, bütün bu dalgaların temelinde Erdoğan’ın 20 yıldır sürdürücüsü olduğu ülke ekonomisinin uluslararası finansa kölece bağımlılığı ile Erdoğan’ın seçim kazanma zorunluluğuna uygun bir hoyrat ekonomi politikası arasındaki maddi çelişki yatıyor. “Nas” iddiası bunun üzerine örtülen bir manevi peçe işlevi görüyor.
“Erken seçim” ekonomik deva mıdır?
Erdoğan’ın Türkiye ekonomisini uçurumun kenarına getirmiş olduğu açıkça ortada. Ekonomi kontrol edilemez bir enflasyon anlamında hiperenflasyon patikasına girmiş durumda. Yılların suni büyümesi (ya da son yıllarda ekonominin derin bir daralmadan suni şekilde korunması), yarın büyük bir gürültüyle dehşet verici bir küçülme ile sonuçlanabilir üstelik. Yani artık bıçak sırtında yürüyoruz.
Millet İttifakı’nın, Kılıçdaroğlu’nun, Meral Akşener’in bu ekonomik felakete yanıtı ne? “Erken seçim”. Peki, diyelim erken seçim yapmayı başardınız, diyelim seçimi kazandınız, diyelim yarı-askerî hükümet ve yanındaki faşist musibet size iktidarı izzetüikbal ile teslim etti. Epey bir “diyelim” oldu ama diyelim bütün bunlar gerçekleşti. Başa geçtiniz. Siz bu ekonomiyi nasıl düzelteceksiniz?
Solun çıkmaz yolu
Sosyalist solun önemli odakları yaşanan spekülatif dalgaya bir “genel grev” çağrısı ile yanıt verdi. Bu çağrı DİP’in de çağrısıdır. Ama DİP dışındaki solda “genel grev”in hemen ardından gelen talep insanı hayretlere düşürecek kadar tuhaftır: “erken seçim”!
Dış borcun reddi, sabit kur, tek bir devlet bankası!
Biz bugün “genel grev” diyenin hemen ardından “erken seçim” demesi halinde işçi sınıfının bağımsızlığını asla kazanamayacağını söylüyoruz, biliyoruz. Sınıf bağımsızlığını en temel düstur olarak kabul etmeyen bir sosyalist hareket ne işçi sınıfının sorunlarına ne toplumun ezilenlerin yaralarına merhem olur.
İMF’ye, “piyasa ekonomisi”ne, Kemal Derviş ve Ali Babacan’lara, emperyalizme, burjuvazinin siyasi ve toplumsal iktidarına karşı bugün bir zafer kazanamayabiliriz. Ama bunlarla bugün savaşmaya başlamazsak kurtuluşun yolu, yarın da sonsuza kadar da kapalı kalır.
Daha da kötüsü: Bu politikayla istibdadın bile sonu gelmez!
“Ekonomik kurtuluş savaşı” büyük bir yalandır! Türkiye’nin, işçi sınıfının ve emekçi halkın kurtuluşundan başka bir kurtuluşu yoktur!
İşçinin emekçinin mutfağı zaten yangın yerine dönmüşken, Erdoğan Türk lirasına hızla değer kaybettiren, doları 13 liranın üzerine çıkartan söylem ve politikalarıyla adeta yangına benzin döktü. Yaşanan kur şokunun kısa sürede iğneden ipliğe yapılacak zamlarla emekçi halka döneceğine hiçbir kuşku yok. Nitekim derhâl akaryakıta gelen zamlarla, benzin istasyonu önünde uzayan kuyruklarla, marketlerde şeker ve sıvı yağ gibi ürünlerin sayıyla satılmaya başlamasıyla bunu görmekteyiz. İktidar halka tüm bu sıkıntılara katlanmasını salık veriyor. Bir ekonomik kurtuluş savaşı verdiğini iddia ediyor. Bu koskoca bir yalandır!
Sermaye kârını korumayı bilir, olan işçiye emekçiye olur!
Öncelikle sınıflardan ayrı bir “ekonomi” kavramı yoktur. Sermayenin hâkim sınıf olduğu kapitalist ekonomide Koçlarla, Sabancılarla, Limaklarla, Kolinlerle, inşaatçı müteahhitlerle emekçi halkın kurtuluşu aynı anda olamaz. Erdoğan izlediği politika ile dün TÜPRAŞ’ları peşkeş çekerek Koçları ihya etti, bugün devlet bütçesinden garanti adı altında müteahhitlerin kasasına hortum bağlayarak inşaat sermayesini ihya ediyor. Bakmayın Koçların, Sabancıların zaman zaman şikâyet ettiğine… Doların 12 liraya çıkmasıyla 220 dolara işçi çalıştırıp, dolarla avroyla ihracat yaparak onlar da ucuz işçi cennetinden hisselerini alıyor. İstibdad rejiminin kendisini finanse eden oligarklara sunduğu ayrıcalıklar hoşlarına gitmese de istibdadın sopasının işçinin emekçinin sırtına inmesinden memnunlar. Erdoğan’ın faiz politikasını eleştirip homurdanıp zaman zaman erken seçim imaları yapıp çekiliyorlar. Sermaye kendi kârlarını korumanın yolunu bir şekilde buluyor. Fatura işçiye emekçiye kesiliyor. Burada işçinin emekçinin kurtuluşu yok! İşçiye emekçiye söylenen yalanlar var. Halkı milliyetçi hamasetle uyutarak soyup soğana çevirme çabası var!
Mandacının hası iktidarda!
Soyguna karşı çıkanlara mandacı diye saldırıyor iktidar ve iktidarın medya fedaileri. Oysa burada da tam bir yalan rüzgârı esiyor! Erdoğanlı yıllar (ki bu yılların önemli bir kısmında ekonominin direksiyonunda muhalefetin göz bebeği Babacan oturmuştur.) Tüpraşlardan, Petkimlerden gelip, Tekellerden Telekomlardan geçerek sonunda Şeker fabrikalarına varan, devleti üretim alanında sıfırlayan vahşi özelleştirme politikalarıyla özdeştir. Dış ticaret de iktidarın kontrolünde değildir. Gümrük Birliği ile sınırlar Avrupa emperyalizmine terk edilmiş durumdadır. Hükümet Türk lirası üzerinde dahi kontrol sahibi değildir. İşte Erdoğan Merkez Bankası yönetimini fiilen uhdesine almış dahi olsa paranın değerini kontrol edememektedir. Çünkü 12 Eylül askeri darbesinden ve işçi ve halk düşmanı Turgut Özallardan miras dövizin serbest ticareti Erdoğan’ın da kırmızı çizgisidir. Erdoğan ve AKP, tüm bu politikalarıyla, devleti üretimin dışına atanların, ekonomiyi her yönüyle emperyalist dünya pazarına zincirleyenlerin başında gelir. Mandacılığın hası iktidarın izlediği ekonomi politikalarındadır!
Türkiye’nin işçi sınıfı ve emekçi halkı bu zilleti reddedecek!
İşte “ekonomik kurtuluş savaşı” hamaseti ile Türkiye’nin emekçi halkına reva görülen muamele budur. Mesele BAE’nin kendisi de değildir. Arap düşmanlığı yapıp, IMF’yi ve Batı emperyalizmini adres gösterenler de bu ülkenin emekçi halkına aynı zilleti layık görenlerdir. Kaldı ki Ortadoğu’nun petrollerine çökmüş emirler ve şeyhleri, emperyalizmden ve Siyonizmden ayrı düşünmek de ahmaklıktır. Türkiye’nin her dilden memleketten işçi sınıfı ve emekçi halkı bu muameleyi ve aşağılanmayı reddedecektir. Soygunun üzerine geçirilmiş “ekonomik kurtuluş savaşı” maskesi düşmektedir. Türkiye’nin işçi sınıfının ve emekçi halkın kurtuluşundan başka bir kurtuluşu yoktur!
İki buçukuncu ittifak
Emekçi halka Cumhur ve Millet İttifakı arasında bir kutuplaşmayı dayatan düzen siyasetinin karşısına sınıfsal kutuplaşmayı geçirmek bugünün en yakıcı görevi. Buna yüzde 50-50 bölünmeye karşı sömürücü yüzde 1’in karşısında emekçi ve ezilen yüzde 99’un birleşmesi için mücadele etmek de diyebiliriz. Bunu sağlamanın düzen siyasetinin matematiği içinde mümkün olmadığını, siyasetin kimyasını değiştirmek gerektiğini yani düzen siyasetinin yerine sınıf siyasetini geçirmek olduğunu hep söylüyoruz. Dolayısıyla siyasette Cumhur ve Millet İttifakları dışında bir üçüncü ittifaktan bahsedildiğinde, bu tartışma yaygınlaştığında bundan elbette ki memnuniyet duyuyoruz. Ancak tartışmanın yaygınlaşması ne kadar iyiyse “üçüncü ittifak” kavramının hızla sulandırılmakta oluşu da bir o kadar kaygı verici.
Son dönemde “üçüncü ittifak” kavramını Demirtaş’tan sonra Türkiye İşçi Partisi de ortaya attı. Önce bir tutum belgesi açıkladılar. Daha sonra başta Erkan Baş olmak üzere çeşitli TİP temsilcilerinin açıklamalarını dinledik okuduk. “Üçüncü ittifak” adıyla ortaya koydukları perspektif az çok belli. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ilk turdan Millet İttifakı adayına destek. Milletvekili seçimleri için HDP ile birlikte ayrı bir ittifakla seçimlere katılmak ve mecliste bir sosyalist grup oluşturmayı hedeflemek. “Kurtuluş ve kuruluş” süreçleri ile ilgili sarf edilen bir dizi söz var. Gelenek olarak aşamalı devrim aleyhinde epeyce talimli olan bu yapı için aşama içinde aşamalar öngören muazzam açılımlar söz konusu. Mesela kurtuluş aşaması içinde Erdoğan’ın başkanlığı kaybetmesi (eksik bir kurtuluş) ile rejimin parlamenter sisteme dönüşü (daha gerçek kurtuluş) arasında ayrı aşamalar var. Buralarda üzerinde somut olarak tartışılacak tutarlı bir hat henüz yok. O yüzden bu aşamada seçimler başlığındaki taktikleri tartışmak daha doğru.
TİP’in cumhurbaşkanlığında açıkça Millet İttifakı’nın yani ikinci ittifakın adayına peşinen oy çağırırken “üçüncü ittifak” iddiasında olması çelişkili. Bu çelişkiyi aşmak için aslında biz bu seçimi bir referandum olarak görüyoruz, adaya değil saray rejimine karşı kim varsa ona oy vereceğiz diyorlar. Ama bu aday Ekmeleddin gibi olmasın da istiyorlar. Peki nasıl olsun? Erkan Baş’ın soyut tariflerini “solcuların midesinin kaldırabileceği kadar sağcı bir aday” olarak somutlayabiliriz. Zira Erkan Baş, siyasal İslamcı ve müteahhit bir işçi düşmanı patron ve CHP’li bir sağcı olan Ekrem İmamoğlu için iki turda da oy vermek için hiçbir koşul öne sürmedik diyor. Bunun, sınıf siyasetinin tamamen dışlandığı bir yaklaşım tarzı olduğu ortada.
Referandum iki seçeneklidir. Evet ya da hayır! Millet İttifakı’nın adayı seçildiğinde TİP’in deyimiyle saray rejimine hayır sonucu çıkmış olmuyor. Tam da TİP’in öyle yapmamalıyız dediği şey yapılıyor, Erdoğan’ın yerine saraya başkası gönderilmiş oluyor. Bu adayın aldığı yetkilerle parlamenter sisteme dönüş için ne yapacağı meçhul! Ancak hiç de meçhul olmayan apaçık bir şey var. O da bugünün en yakıcı ve sınıfsal meselesi olan ekonomiyle ilgili. Millet İttifakı bu konuda şimdiden Derviş-Babacan ekolünü benimsemiş durumda.
Hal böyle iken Millet İttifakı’nın adayına peşinen destek olma politikasına üçüncü ittifak demek mümkün olamaz. Bu olsa olsa iki buçukuncu ittifak olur. O buçuk da meclis seçimlerine ayrı adaylarla girmekten… Ama orada da tutarsızlık var. Çünkü mevcut rejim zaten meclisi zincire vurmadı mı? Milletvekilleri yetkisiz, denetim gücünden yoksun figüranlara dönüştürülmedi mi? Tek yetkili mevki için oylar burjuva adaya deyip sosyalistlere zincirli mecliste figüranlık için oy istemenin “buçuk” kadar bile değeri olur mu tartışılacaktır. Umarım ki asgari ücret, vergi adaletsizliği gibi acil mücadele başlıkları, MESS sözleşmesi gibi yakın sınıfsal muharebe alanları sosyalistleri düzen siyasetinin anaforlarından biraz olsun kurtararak sınıf siyasetinde buluşturmaya vesile olur.
Bıçak kemikte! Krizi çıkaran bedelini ödesin!
Yaşadığımız ekonomik krizde, Türk lirasının son bir yılda yüzde 30 değer kaybedip pul olmasında, enflasyonun yüzde 50’lere dayanmasında, işsizliğin 10 milyonu geçmesinde, halkın Koronavirüsten kırılmasında işçinin, emekçinin, yoksul halkın bir suçu da dahli de yok. Tam tersine işçi emekçi sabah akşam çalıştı, paranın değeri düşüp, çarşı pazara zam yağdığında geçinmek için daha çok mesai yaptı, tıklım tıkış toplu taşımalarla, servislerle taşındığı fabrikasında işyerinde hastalık kaptı, can verdi. Sonuna kadar bedel ödedi ama hakkını alamadı.
Oysa bu dönemde patronlar villalarında, rezidanslarında kaldı, salgından uzak para kazanmaya devam etti. Türk lirası pul olduğunda halk zamlar altında ezilirken, işçiye TL ödeme yapıp ürünleri dolarla avroyla ihraç eden sermaye kârlarını katladı. Sermayenin iktidarı Sağlık Bakanlığı ile salgında vaka sayılarını gizledi, krizde enflasyon oranını düşük gösterdi. Hakkını arayanın karşısına polisini jandarmasını gönderdi. Sermaye ve istibdad rejimi halkı sömürürken ve sustururken birlikte ve uyum içinde hareket etti.
Ama sermaye hâlâ utanmadan fedakârlık istiyor. Oysa krizi çıkaran onlar! Krizin sebebi sermaye düzeninin kendisi! Kâr ettiğinde ben risk alıyorum benim hakkımdır diyen patronlar bırakın zararı kârdan zarar ettiklerinde bile faturayı işçiye ödetmeye çalışarak gerçek yüzlerini ortaya koyuyor. İşçiye ekmek veriyorum diyen kibrin altındaki emek hırsızlığı ortaya çıkıyor.
Peki ya iktidara ne demeli? Hem patronun kasası dolsun hem seçim kazanayım derdiyle ekonomiyi yangın yerine çeviren bu iktidar. Şimdi “geçinemiyoruz” diye feryat edenleri susturmaya çalışıyor. İktidarın özel afla salıverdiği mafya babaları halkı tehdit ediyor. Milletin tüm birikimlerini yerli yabancı sermayeye peşkeş çekmiş, ekonominin damarlarını dolar zehriyle doldurmuş, bölgede emperyalizmin taşeronluğuna soyunmuş iktidar bir de üstüne dış güçler edebiyatıyla halka “devletin yanındayım” dedirtmeye çalışıyor. Tüm bunlarda işçinin, emekçinin, küçük esnafın, yoksul çiftçinin bir dahli, suçu, kabahati yok ama iktidarın istediği gibi başını öne eğecek “devletimin yanındayım” diyecek. Yok öyle yağma!
Onu demiyorsa da düzenin, sermayenin, Amerika’nın muhalefetine gidecek! Malum Erdoğan yıprandı, iktidarı zayıflıyor. O emekçi halka faturayı ödetemezse bunlar tahsilat için sırada bekliyorlar. Ama emekçi halkın yalanlara karnı tok! Kendi kaderimizi kendi elimize almanın, örgütlenmenin ve mücadele etmenin, düzenin kirli siyasetinin karşısına sınıf siyasetiyle çıkmanın zamanı! Krizi çıkaranlar belli: Sermaye ve onun iktidarı. Bedeli de onlar ödeyecek!
Artık bıçak kemikte! İşçi emekçi fedakârlık yapacaksa sömürenler ve ezenler için değil çocuklarına onurlu bir gelecek bırakmak için yapacak. Sermayenin istibdadının yanında olmayacak, ekmek ve hürriyet için karşısına dikilecek. Cumhur İttifakı, Millet İttifakı için değil, işçi iktidarı için mücadele edecek. Sömürenlere fedakârlık, ezenlere boyun eğmek yok! Hakkımızı almak için işgal, grev, direniş var!
Omicron varyantından da tehlikelisi var!
Devrimci İşçi Partisi salgının başından itibaren virüse karşı savaşın bir sınıf mücadelesi şeklinde yaşandığını vurguluyor. Sadece ilk günlerde hayat eve sığar, evde kal çağrılarının arasında işçilerin tabur tabur fabrikalara gönderilmesi anlamında değil. Aynı zamanda ilaç şirketlerinin kârlarını esas alan bu sermaye düzeni nedeniyle, aşı milliyetçiliği olarak andığımız zengin ülkelerin aşı stoku yapıp yoksul dünyayı felakete sürüklemesi anlamında da. Ve her seferinde, tüm dünya bağışıklık kazanmadan, aşılanmadan bu işin çözümünün de mümkün olmayacağını söyledik.
Gerçek gazetesinin Temmuz sayısında şöyle yazmıştık: “Koronavirüs nedeniyle gerçekleşen ölümler tıpkı iş cinayetleri gibi. Her iki durumda da ölümlerin önüne geçmek mümkün. İnsanoğlu iş cinayetlerini önlemeye yönelik tedbirleri almasını sağlayacak teknolojiye, bilimsel verilere, kaynağa sahip olduğu gibi hızla aşıyı geliştirecek, yaygın bir şekilde üretimini ve aşılamaya gerçekleştirecek kaynaklara da sahip. Ama bu kaynaklar bugün sermayenin ve onların arkasındaki devletlerin çıkarları gözetilerek kullanılıyor. Bilim çare bulamadığı, kaynaklar yetersiz olduğu için değil kapitalist sistem yüzünden dünya nüfusunun tamamının aşılanması neredeyse imkânsız hale geliyor. Kapitalizm koşullarında bu ölümcül eşitsizliğin ortadan kalkması da mümkün olmuyor. Türkiye’de aşılama istenen hızda ve miktarda ilerlese, yeni varyantlara karşı gerekli ek dozlar, aşılar uygulansa dahi dünyada herkes güvende olmadan hiçbirimiz güvende olmayacağız.” Bugün yaşanan tam da bu! Dünya Sağlık Örgütü, Afrika kaynaklı, Omicron adlı, çok daha hızlı yayılan bir varyanta karşı uyarıyor! En çok vaka Güney Afrika’da. Güney Afrika’nın aşılanma oranı %24. Onu Botswana izliyor. Aşılanma oranı %20. Peki sonra hangi ülke geliyor dersiniz? %18 aşılanma oranı ile Zimbabve mi, %8 aşılanma oranı ile Angola mı ya da daha da kötüsü nüfusunun sadece %4’ünün aşıya erişebildiği Zambia mı? Hayır, Avrupa’nın göbeğindeki Hollanda! Aşılanma oranı ne? %72,6! Avrupa Birliği ortalamasından (%67), ABD’nin ortalamasından (%58) bile yüksek aşılanma oranına sahip Hollanda! Onu dünyada kendi vatandaşını aşılayan ilk ülke olan İngiltere takip ediyor. Liste uzar gider, örnekler çoğaltılabilir ama bu kadarı da yeter.
Devrimci İşçi Partisi, bundan tam bir yıl önce, dünyanın farklı ülkelerindeki parti ve örgütlerin bir çağrı yayınlamasına öncülük etmişti. Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı gibi varyantlar ardı ardına çıktıktan sonra değil, aşılama başlamadan önce olacakları öngörerek uyardı. Uluslararası bir soruna uluslararası çözüm gerekir dedi. İlaç şirketlerinin kârı için milyonların ölüme gönderilmesine, onların kârlarını gözeten fikri mülkiyet haklarına karşı çıktı. Patent hakkının kaldırılmasını, sağlık endüstrisinden kâr elde eden tüm şirketlerin kamulaştırılmasını savundu. Tüm dünyanın aşılanabilmesi için ulusal bencilliğe geçit vermeden kaynakların seferber edilmesi, en yoksul ülkelerin de nüfuslarını aşılayabilmelerinin sağlanması gerektiğini ifade etti.
Bugün de aynı şeyi bir kez daha tekrar ediyoruz. Hepimiz güvende olmadan hiçbirimiz güvende olmayacağız. Bugüne kadar tüm dünyada 260 milyondan fazla insan virüse yakalandı. Yaşamını yitiren 5 milyondan fazla insan ise aslında virüse değil, kapitalizmin kâr hırsına yenik düştü. Gerçekten tehlikeli olan Delta, Lambda ya da Omicron adına ne derseniz deyin virüsün varyantları değil. İnsan hayatını da bir bütün olarak insanlığın geleceğini de tehdit eden bu sermaye düzeni, kapitalizm. Yeni değil, 200 yılı aşkın süredir insanlığı tehdit ediyor. Bugün salgını bitirmek için karşısında mücadele etmemiz gereken de bu düzenin ta kendisi.
From the publisher's feed