Gerçek gazetesi

Gerçek gazetesi

By GerçekNewsPolitics
Download on the App Store

Gerçek gazetesi episodes

  • Armağan Tulun: Sevda yoldaş grevlerde yaşıyor!
    Sevda yoldaş grevlerde yaşıyor
    Tam 10 yıl önce, 2011 yılında Çorlu’da Yeşil Kundura fabrikasında bir sendikalaşma mücadelesi, bir işçi direnişi yaşandı. O direnişin öncülerinden biriydi Sevda abla. O dönemde tanışmamıştık ama sınıf mücadelesi biraz gecikmeli de olsa yollarımızı kesiştirdi. 2014 yılında, Devrimci İşçi Partisi’nin henüz Çorlu’da bir bürosu yokken, bir parti dostunun boş bir dükkanında düzenlediği kahvaltıya geldiğinde tanıştık. İlgisiyle, enerjisiyle, sıcak kanlılığı ile hemen dikkat çekmişti. Sonrası… Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Heyecanla bütün etkinliklere katılmaya, çevresindeki işçi arkadaşlarını da katmaya çalışıyordu. Gerçek bir öncü işçi olarak, çevresini, ailesini örgütlemeye çalışıyordu. Tüm sıcaklığı ile evini yoldaşlarına, parti dostlarına açmıştı. Kimseyi bir şey yedirmeden göndermez, demlik demlik içilen çaylarla mutfağında yapılan sohbetler hiç bitmezdi.
    DİP’in bürosu 2016’da 1 Mayıs’ın hemen öncesinde tutulmuştu tutulmasına ama aslında onun evi o zamana kadar Çorlu’da her şeyin kalbi gibiydi. Ve o büroyu birlikte tuttuğumuz gün “burası işçilerin evi olacak” diyerek büronun ortasında mutluluktan yerinde duramıyor, adeta dans ediyordu. Birlikte neler neler yapacağız diye hayaller kurarken o günden neredeyse tam 5 ay, onun yönettiği, açılış konuşmasını yaptığı açılış etkinliğinden de yine neredeyse tam 4 ay sonra Sevda ablamızı, yoldaşımızı amansız bir hastalık nedeniyle 25 Ekim 2016’da kaybettik. Şimdi ölümünün 5. yıldönümünü idrak ediyoruz, mecazi değil gerçek anlamda onu anmadan, özlemeden, örnek almadan bir günün bile yaşanmadığı 5 koca yılın ardından.
    Sevda abla, önce fabrikasındaki bir mücadeleye öncülük etti. O mücadele kazanımla sonuçlanmadı ama o işçi sınıfına güvenmekten, sınıf mücadelesinin yolundan gitmekten asla vazgeçmedi. Sonra Devrimci İşçi Partisi ile tanıştı ve işçi sınıfı için, tüm insanlar için hayal ettiği dünyanın ancak bu düzenin yerine başka bir düzenin kurulması ile, işçi sınıfının iktidarında gerçek olabileceğini kavradı. Muhteşem üslubuyla şöyle demişti: “Kirli düzen kirli bir ev gibidir. Dağıtmadan temizleyemezsin.” DİP’e, bu amaçla mücadele eden bir parti olduğu için örgütlenirken “aslında böyle rahat, bir üyenin sorumluluklarını taşımıyorum ama rahatı bozmak lazım” demişti. Rahat bir gelecek için, biricik oğulları Berkay ve Burak’a güzel bir hayat sunmak için rahatını bozdu.
    Cenazelerin son yolculuk, yaşamı yitirenlere karşı yerine getirilecek son görev olduğu söylenir. Biz ise 5 yıl önce mezarı başında Sevda ablamıza, yoldaşımıza karşı görevimizin bitmediğini, Çorlu’da, bu topraklarda ve tüm dünyada işçi sınıfının insanca yaşayacağı bir düzen kurulana kadar bu görevi omuzlarımızda taşıyacağımızı söylemiştik. Ve Sevda yoldaşın anısının, işçi sınıfının mücadelesinde yaşayacağını… Öyle de oluyor. Ölümünün 5., öncülüğünü yaptığı Yeşil Kundura direnişinin 10. yıldönümünde, ekmeğini kazandığı Trakya’da, onu hiç tanımayan işçiler, Indomie Adkoturk ve Bel Karper işçileri tıpkı onun gibi sendikalaşma mücadelesi veriyor. Tıpkı Sevda abla gibi mücadelenin her adımında bu düzenin kendilerine bir şey vaat etmediğini kavrıyor. Yeşil Kundura direnişine Sevda ablanın öncülük etmesi gibi, Bel Karper’de de, Adkoturk’te de kadın işçiler öne çıkıyor, mücadeleye azimleri, kararlılıkları ile, inançları ile damga vuruyor. Sevda yoldaşın anısı işte bu grev çadırlarında, o işçilerin yükselttiği mücadelelerde yaşıyor. Ne mutlu ki onu hiç tanımayan işçi kardeşleri, onunla aynı yoldan yürüyor, onun devrettiği bayrağı taşıyor. Ne mutlu ki onun yoldaşları olan bizler onun emeklerini boşa çıkarmamak için elimizden geleni yapıyor, ortak eserimizi büyütüyor, tüm çocuklar için güzel ve onurlu bir geleceğe emin adımlarla yürüyoruz.
    5 min
  • Levent Dölek : Emir kulları ve kula kulluğu reddedenler

    Emir kulları ve kula kulluğu reddedenler

    Tüm Türkiye, 23 Eylül günü Tekirdağ Valiliğinin merdivenlerinde yaşananları ibretle izledi. Bir polis şefinin “süpürün” talimatıyla polisler kendilerince valilik merdivenlerini işçilerden temizledi. Oysa tüm Türkiye’nin gördüğü, alnı açık başı dik işçilerin tertemiz direnişi, polisin “pislik” muamelesini elinin tersiyle itip geri iade edişiydi. Öğrenciliğimde çok atılan bir slogan vardı. Sonra Gezi’de de çok atıldı: “Polis simit sat onurlu yaşa” diye. Doğrusu hiç ısınamadım ben bu slogana. Belki polis torunu olmamdandır. Belki insanları hele ki hiyerarşide alt kademede olanları sistemden ayrı birey olarak yargılamayı doğru bulmadığımdandır. Belki ilkokulda oynadığım “Simitçi Mercan” piyesinde simitçi Mercan’ı hor gören Zeynel karakterine gıcık olmamdan, simitçi olmayı sanki aşağı bir işmiş gibi tartıya koymak içime sinmediğindendir. Belki hepsi birden.

    İşçilerle birlikte gözaltına alındıktan sonra içeride polislerden bazıları küçük çocukları bile darp edecek derecede yapılan zulümden mahcup olup da “biz de emir kuluyuz” dedikçe içimdeki son empati kırıntıları da yok oldu gitti. O slogan dilimin ucuna kadar geldi. Ne demek emir kulu olmak? Bu kadar kolay mı bunu söylemek? Bu askerlikte ucunda ölüm bile olsa emri uygulamak gibi bir şey değil. Tarih önünde yanlış safta olsa bile askerin hayatını daha büyük bir topluluk, amaç ya da beraber savaştığı askerler için feda etmesinde bir erdem vardır. Gerçek askerlerin, düşmanı bile olsa karşısındaki başka bir askere saygıda kusur etmemesindeki neden budur. Ama “emir kulu” lafında onurlu şerefli hiçbir şey yok! Hakkını arayan işçiye saldırmakta, yere yatırdığı işçiye acı çektirmek için hassas yerlerini tekmeleyip sıkmakta, kadın işçileri yerlerde sürüklemekte, savunmasız çocuklara vurmakta onur, şeref, haysiyet aramak boşuna.

    Memur olmak -ki biz kamu emekçisi demeyi tercih ederiz- emir kulluğu değildir. Kamuya karşı yani halka karşı sorumluluk içerir. Ahlak ve erdemin gereğini bir yana bıraksak bile, kamu emekçisi kanuna aykırı emri uygulamakla yükümlü değildir. Tam tersine kanuna aykırı emri yerine getirmemek memurun yükümlülüğüdür. 15 Temmuz’da Boğaziçi Köprüsü’nde halka karşı silah sıkmayı reddeden ve bunun bedelini darbeci subayın kurşunuyla canını vererek ödeyen Piyade Er Kurtuluş Kaya’yı nereye koyacağız? O da “emir kuluyum” mu deseydi? Sabahtan akşama 15 Temmuz edebiyatı yapıp, dağa taşa 15 Temmuz yazan ve bu istismar üzerinden bir istibdad rejimi inşa edenler bakın şimdi Boğaziçi Köprüsü’ndeki “vur” diyen darbeci subayın yerine geçmiş “süpür” diye bağırıyorlar.

    Bugün kula kulluğu reddedenler ve bunun için direnip bedel ödeyenler, emir kullarından güçlüdür. O gün hiçbir işçi polisler gibi boynunu bükmedi. Arayıp telefonda ağlayan annesine, telaşlanan eşine, çocuğuna, mahallede konu komşuya, televizyonlara çıkıp tüm millete başları dik mücadelelerini anlattılar. O işçiler ki kendileri gibi bu milletin de eğilen başını yukarı kaldıracaklar. Bu yüzden haydi işçiler sınıf siyasetine! Haydi bu ülkenin onurlu ve güzel insanları mücadeleye! İşçi sınıfına güvenin ve bu hürriyet kavgasında yerinizi alın! Gelecek kula kulluğu reddedenlerindir! Milletlere kulluğu dayatanlar ise tarihin çöplüğüne süpürülüp gideceklerdir!

    5 min
  • MESS görüşmeleri başlıyor! Vermeyecekler, metal işçisi söke söke alacak!

    MESS görüşmeleri başlıyor! Vermeyecekler, metal işçisi söke söke alacak!

    MESS grup toplu iş sözleşmesi taslaklarının açıklanması ve patron tarafına teslim edilmesinin ardından görüşmelerin 12 Ekim tarihinde başlayacağı açıklandı. 12 Ekim saat 10:30’da Türk Metal ile ardından da saat 14:00’da Birleşik Metal-İş sendikası ile MESS arasında görüşme olacak. Her ne kadar ilk görüşmelerde sözleşmenin önemli maddeleri konuşulmasa da fabrikalarda şimdiden kararlı bir duruş göstermek oldukça önemli.

    Alınan her kuruş grev iradesiyle alınacak

    Geçen dönem Birleşik Metal-İş sendikasının 17 Ocak 2020 tarihinde Gebze’de yaptığı mitinge “grev” sloganı damgasını vurmuştu. Genel Başkan Adnan Serdaroğlu’nun konuşması sık sık alanı dolduran on binlerce işçinin “başkan bizi greve götür” ve “işgal, grev, direniş” sloganlarıyla bölünüyordu. Adnan Serdaroğlu da konuşmasında grev yasaklarını tanımayacaklarını söylüyordu. Fabrikalardan greve evet oyu çıkmasına rağmen greve çıkılmamış, sözleşmenin beklentilerin çok altında bir rakama imzalanmış olması fabrikalarda sendika yönetimine karşı ciddi bir tepkinin yükselmesine sebep oldu. Metal işçileri tepkilerinde sonuna kadar haklıdır, fakat geçen dönem alınan her kuruşun metal işçilerinin kararlı duruşu sayesinde alındığını unutmamak gerek. “Geçen dönem %34 istedik %17’ye bağlandı, bu dönem de %30 istedik %20 alsak iyidir.” cümlesi fabrikalarda sık sık duyuluyor. Bu mantık metal işçilerinin değil MESS’in işine yarar. Geçen dönem metal işçileri “grev” diye haykırmasaydı %17 alınamazdı. Bu dönem de ne alacaksak hiçbir grev yasağını tanımayacağımızı, meşru ve yasal grev hakkımıza sonuna kadar sahip çıkacağımızı MESS patronlarına göstererek alacağız. Başka yolu yok!

    Grev yasaklarını tanımamak için daha gür: “İşgal, grev, direniş!”

    Şimdiden psikolojik eşikler belirlemek, “en az kaça tamam denir” şeklinde yoklamalar yapmak MESS’in işine yarar. Metal işçileri bu sürecin asli ve belirleyici parçasıdır ve eşikler belirlemek yerine fabrikalar bir an önce fiili greve hazırlanmalıdır. Sendikalara kızgınlık olabilir. Fakat bu kızgınlık asla küslükle sonuçlanmamalıdır. Bir yandan fabrikalarımızı greve hazırlarken bir yandan da sendikalarımızı grev yasaklarını tanımayacak mücadeleci sendikalar haline getirmemiz gerekiyor. Bunu yapmak için de sendikaya küsmek yerine sendikalarımıza daha çok sahip çıkmamız ve denetlememiz gerekiyor. Ancak bu şekilde tabandaki grev iradesi sendikaların tepesine de hâkim olabilir. Grev irademizin çiğnenmemesi, grev hakkımızın gasbedilmemesi için boş vermek yerine bu dönem daha gür, daha güçlü bir şekilde fabrikalardan grev sesini yükseltelim. Her fabrikayı Kavel yapalım, MESS’i ezelim, hakkımızı alalım!

    3 min
  • Aukus Pokus

    Aukus Pokus

    Gerçek gazetesi daha üç ay önce “Emperyalist Genelkurmay toplandı: Çin ve Rusya’ya karşı savaş tamtamları” başlığıyla Trump’ın yerine gelen sözde daha demokrat başkan Biden’ın Haziran ayında Avrupa’ya yaptığı ziyarette emperyalist ortaklarıyla nasıl savaş planları hazırladığını anlatmıştı. Özellikle QUAD adını taşıyan dörtlü ittifak (ABD, Avustralya, Hindistan, Japonya) bu planlarda büyük önem taşıyordu. Biden’ın ilk büyük çevrimiçi diplomatik toplantısını iktidara geldikten kısa süre sonra bu ülkelerin liderleriyle yaptığına da işaret ediliyordu.

    Aradan üç ay geçmişti ki, dünya bu sefer başka bir “ittifak”ın kuruluşuyla karşılaştı. ABD, bu sefer Avustralya ve İngiltere’yle bir arada, üç ülkenin baş harflerinin bir araya getirilmesinden oluşan bir adla “Aukus” adlı bir kuruluş yaratmıştı. Herhangi bir hedef gösterilmiyordu ama hedefin yine Çin olduğunu çocuklar bile anlamıştı!

    Neden yeni bir ittifak?

    Aukus’un varlık nedenini iyi anlamak gerekir. QUAD’ın var olduğu, ABD’nin Güneydoğu Asya’nın 10 ülkesini bir araya getiren ASEAN’ı da yanında tutmak için büyük çaba gösterdiği bir durumda bu üçlü neden öne sürülmüş olabilir ki?

    Burada en önemli faktör, Avustralya’nın “Amerika’nın fedaisi” rolüne soyunmasıdır. Amerika Pasifik Okyanusu’ndaki bu kadim müttefikine “nükleer enerji ile işleyen” denizaltılar verecek, böylece Çin’e karşı uzak coğrafi mesafelerden müdahaleyi mümkün kılacaktır. Bu denizaltıların standart benzerlerine göre büyük avantajları vardır.

    Bir yandan, menzil bakımından karşılaştırılmaz bir durum söz konusudur. Klasik denizaltı yeniden yakıt tedarik yapması gerektiği için ancak belirli mesafelere ulaşabilir. Nükleer enerji ile işleyen denizaltı ise kendi enerjisini kendisi ürettiği için çok daha uzun bir menzile sahiptir. Öte yandan, nükleerle işleyen denizaltı çok sessizdir, yakalanması zordur. (Bu denizaltılar nükleer başlık taşımamaktadırlar, nükleer olan sadece enerji kaynağıdır.)

    “Küresel İngiltere”

    Aukus’un ikinci yeniliği İngiltere’yi de Çin’e karşı ön cephe ülkesi haline getirmesidir. Pek bilinmeyen bir konu vardır: İngiltere AB üyesi iken Çin ile özel bir ilişki kurmuş, onun AB pazarına sıçrama tahtası rolüne soyunmuş, hatta Çin’in uluslararası finans kuruluşlarına alternatif olarak kurduğu ve bütün emperyalist ülkelerce reddedilen uluslararası yatırım ve kalkınma bankasına bile destek vermişti. Şimdi Brexit sonrası İngiltere Çin’den uzaklaşarak ABD ile kol kola girmiş olmaktadır. Bu şekilde İngiltere’nin koyu Brexitçi başbakanı Boris Johnson’ın “İngiltere artık küresel çapta politika izleyecek” iddiasının aslında stratejik planda Amerika’nın yardakçılığı olduğu ortaya çıkmıştır.

    Fransa ayazda

    Nihayet Aukus, 2016’dan beri Avustralya ile milyarlarca dolar değerinde bir dizi denizaltı için anlaşma imzalamış ve bunları tersanelerinde üretmekte olan Fransa’ya ağır bir “kazık” olmuştur. Burada bir rastlantı yoktur. AB ülkeleri, en başta Fransa ve Almanya, hem Çin hem Rusya konusunda ABD’ye göre daha yumuşak bir politika izlemektedirler. Yani emperyalistler arasında zaman zaman su yüzüne çıkan çelişkiler vardır. AB’den kopan Britanya şimdi Biden’ın Avrupa kıtasında AB’ye karşı oynadığı koz olmuştur. Emperyalistler arası bu çelişkinin nasıl bir gelişme göstereceğini dikkatle izlemek gerekir. Her iki taraf da Çin’in düşmanıdır ama somut politik yöneliş bakımından aralarında çizgi farkı vardır. Bu çizgi farkının gerçek bir çatlak haline gelip gelmeyeceğini göreceğiz.

    Ama esas izlenmesi gereken, ABD, Britanya ve onlara katılan dostlarının Çin’e karşı, bir dünya savaşıyla bile sonuçlanabilecek bir savaşa doğru yürüyüş temposu ve bunun yöntemleridir. Emperyalizm bir kez daha barbarlığın koşullarını hazırlıyor!

    4 min
  • Başyazı: Onurlu bir gelecek için devrim! (Ekim 2021)

    Onurlu bir gelecek için devrim!

    İçinde yaşadığımız toplum iki karşıt sınıfa bölünmüştür. Bir tarafta üreten çoğunluk, yani proletarya (işçi sınıfı), diğer tarafta ise sömüren azınlık, yani burjuvazi (sermaye sınıfı) var. Bu bölünmede burjuvazi, işçi sınıfının emeğini sömürerek elde ettiği parasal gücü siyasette, medyada, kültürde ve hayatın her alanında hâkim sınıf olmak için kullanıyor. Apaçık gerçekleri böyle gizliyor. Bir avuç sömürücünün çoğunluğa hükmetmesini böyle sağlıyor. Böylece devleti sınıfsal çelişkilerde hakemmiş gibi, kendi çıkarını da tüm milletin çıkarıymış gibi gösteriyor. Ama kriz zamanlarında mızrak çuvala sığmaz oluyor, işçi sınıfı ayağa kalktığında makyaj akıyor, maske düşüyor.

    Tekirdağ Valiliğinin önünde anayasayı ve yasaları uygula diyen işçiye vahşice saldıran devlet gerçek yüzünü, sınıfsal niteliğini, burjuva karakterini gösteriyor. Anayasanın sendika hakkına dair 51. Maddesinin, herkese izin almadan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı veren 34. Maddesinin değil, burjuvazinin çıkarlarının gereğini yapıyor. MESS grevlerini yasaklarken Anayasa’nın grev hakkını güvence altına alan 54. Maddesini değil, metal sanayii patronlarının menfaatini esas alıyor. Yine aynı devlet barınma hakkı isteyen öğrenciye Anayasa’nın barınma hakkıyla ilgili 57. Maddesine göre değil, sömürü düzenini sürdürme gayesiyle yaklaşıyor. 2 milyon konut fazlasının olduğu ülkede yurt isteyen, karşılanabilir kiraya konut talep eden öğrencileri polis nezaretinde yatırıyor. Bu liste uzayıp gider… Sonuç hep aynı! Toplumlar anayasaya ve yasalara göre değil, hâkim sınıfın çıkarlarına göre yönetilmektedir.

    Mehter marşlarıyla çıkılan sınır ötesi seferlerin aslında emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda girişilen bir tür taşeronluk olması da bundandır. Elbette ki "ABD’ye hizmet ediyoruz, emperyalist paylaşım kavgasından bize de bir kırıntı düşerse ne âlâ" demeyecekler. "Vatan, millet, Sakarya" diyecekler ve diyorlar… Ve onların çocukları şu ya da bu sebeple askere gitmezken, zenginler bedel verirken, bizim çocuklarımız, emekçi halkın çocukları savaşlarda can veriyor. Ve düzen siyaseti kurduğu tezgâhla, işçi emekçi çoğunluk kendisine bu ezayı çektirenlerden hesap sormasın, onun yerine din, dil, mezhep vb. her türlü kışkırtmaya maruz kalıp birbirine düşsün istiyor.

    Elbette ki bu böyle gelmişse de böyle gitmeyecek. Dedik ya işçi sınıfı ayağa kalktığında, emekçi halk üzerindeki ölü toprağını silkinip attığında her şey değişmeye başlıyor. Çıplak gerçekler gün yüzüne çıkıyor. Ama gerçeği görmek yetmez. Değiştirmek için düzen siyasetinin yerine sınıf siyasetini geçirmek gerekiyor. Devlete mevcut yasaları uygulatmak için bile direniyoruz. Patronlardan haklarımızı ancak söke söke alıyoruz. Bu düzeni toptan değiştirmek için ise çok daha fazlası gerek: Devrim! İstibdadı yenen, hürriyeti getiren 1908’deki devrim gibi, bu ülke kurulurken işgalciyi kovan, saltanatı yıkan devrim gibi… İşçi sınıfını iktidara getiren ve tüm dünyada işçi devrimleri çağını başlatan Ekim Devrimi gibi… Çağımızın devrimi ancak işçi sınıfının altından kalkabileceği bir iştir ve zaferi için ihtiyacımız olan işçi sınıfının öncüsünü örgütleyen bir devrimci partidir. Devrimci İşçi Partisi var gücüyle böyle bir partinin inşası için çalışmaktadır.

    Sadece işçi sınıfı siyaseti küçük bir azınlığın değil, ezici çoğunluğun çıkarını gözetir. Uğruna savaşmaya değer tek siyaset budur: İşçi ve emekçi sınıfların hâkim olduğu bir devlet, yani ezileni koruyan, ezene göz açtırmayan, üretimde sömürüyü kaldıran, zenginden alıp fakire dağıtan, işsize iş, herkese aş, emekçi halka hürriyet getiren bir devlet! Fabrikaların bankaların devletin, devletin de işçinin olduğu bir düzen! Çocuklarımıza bırakacağımız onurlu geleceğin ta kendisi işte budur!

    4 min
  • Levent Dölek: İstibdad hem baskıcı hem pahalı bir rejim

    İstibdad hem baskıcı hem pahalı bir rejim

    İstibdad rejimini en genel ifadeyle baskıcı ve keyfi yönetim olarak tanımlıyoruz. Buna son derece pahalı bir rejim olduğunu da eklemek lazım. Yıllarca liberallerden Kamu İktisadi Teşekküllerinin (KİT) devletin sırtında bir kambur olduğunu dinledik. AKP’li yıllar özelleştirmelerin rekor kırdığı yıllar oldu. Güya devletin sırtından KİT kamburunu attılar ama bu sefer milletin sırtına iyice binen sermayenin kendisi oldu. “Devlet don üretmez” liberal sloganıyla başlayan serüvenin sonunda artık devlet sadece giysi, ayakkabı değil, Tekel’in peşkeş çekilmesiyle içki, sigara, tuz da üretmiyor… Dahası petrol de rafine etmiyor, telefon hizmeti de vermiyor, elektrik dağıtımı da yapmıyor, fabrika zaten kurmuyor ama artık köprü, yol, baraj, hastane de inşa etmiyor. Hepsi özelleştirildi! Eğitim ve sağlık bile elden gitti!

    “Ödediğiniz vergiler size yol su elektrik olarak dönecektir” sloganıyla toplanan vergilerin döndüğü falan yok, çünkü özel taşeron şirketlere kâr ve rant olarak akıp gidiyor. Erdoğan’ın konuşmalarında prompterden okuduğu bilmem kaç bin kilometre duble yol yaptık, şu kadar köprü bu kadar viyadük, şu sayıda şehir hastanesi bu sayıda bilmem ne diye saydığı listenin tamamının parası, geçiş garantisi, hasta garantisi, kredi garantisi vb. ile emekçi halkın cebinden çıktı ve çıkmaya da devam ediyor.

    Türkiye’de toplanan vergilerin yüzde 60’ı kaynaktan kesiliyor yani ücretli emekçiler daha maaşları bankaya yatmadan uçup gidiyor. Şirketlerden alınan kurumlar vergisi ise devletin vergi gelirinin sadece yüzde 33’ü. KDV, ÖTV vb. yükü de emekçi halkın sırtında… Vatandaşın vergi borcu olduğunda şahin gibi atılan devlet, patronların vergi borçları söz konusu olduğunda pamuk gibi oluyor. Beşli çetenin 9,5 milyar lira vergi borcunu tek kalemde sildiler. En son haberde bir cumhurbaşkanı kararı ile “Milletin …” diye küfreden Mehmet Cengiz’in kuracağı tesise; gümrük vergisi muafiyeti, KDV istisna ve iadesi, vergi indirimi, SGK işveren primi desteği, gelir vergisi stopaj desteği, azami nitelikli personel desteği, enerji tüketim harcamalarına %50 enerji desteği ve yatırım yeri tahsisi teşviği sağlanmış.

    Sonra neden Türkiye en pahalı elektriği, en pahalı mazotu en pahalı (ve en yavaş) interneti kullanıyor? Çünkü TÜSİAD’ı MÜSİAD’ı beşli çetesiyle özel sektör ama bilhassa da istibdad rejiminin kendisi doymak bilmiyor. Liberaller devleti küçülteceğiz demişti. En önde de AKP geliyordu. Şimdi istibdad rejiminin bekası için en büyük birimi tüm işi hakkını arayan işçiyi, emekçiyi, kadını, genci dövmek olan Çevik Kuvvetten müteşekkil devasa bir polis teşkilatı besliyoruz.

    Havuz medyasından paralı trollere kadar devasa bir propaganda makinesini yine halk olarak biz besliyoruz. Dünyanın en çok kamu ihalesi alma rekorunu elinde bulunduran beşli çete, istibdad rejimine iliştirilmiş bir tür partili sermayedir. Bu sermaye gruplarının patronları muazzam bir kişisel servet edinmiş olsalar da asıl işlevleri istibdad rejiminin siyasi olarak finansmanını sağlamaktır. Bu rejim o kadar pahalı ki Cumhurbaşkanı’nın milyarlarca liraya çıkarttığı örtülü ödenek yetmiyor. Erdoğan’ın sürekli seçim ekonomisinin finansmanı düşük faiz politikası ile finanse edilirken bunun Merkez Bankasına maliyeti 128 milyar doların buharlaşması oldu. Doğan medya grubunun havuza katılması ise Ziraat Bankası’ndan Demirören’e peşkeş çekilen 750 milyon dolara mal oldu. Bu ülkede yalan dinlemek bile bedava değil!

    İstibdad rejimi Türkiye’nin emekçi halkı için tam anlamıyla bir “kendi paramızla rezil oluyoruz” durumudur. Meydanlarda “Kahrolsun istibdad yaşasın hürriyet!” diye haykırırken sadece düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmuyoruz, emekçi halkın küçülen ekmeğinin, milletin yağmalanan birikimlerinin de hesabını soruyoruz.

    5 min
  • Afganistan’da Taliban zilleti ve emperyalizmin yeni maşaları

    Afganistan’da Taliban zilleti ve emperyalizmin yeni maşaları

    Afganistan’da 2001 yılından bu yana devam eden emperyalist işgal sona erdi. ABD emperyalizmi, 2001 yılında işgal ederek yüz binden fazla kişiyi katlettiği ülkedeki varlığını sonlandırıp, yıllar içerisinde paraya boğduğu bir kukla yönetime ülkeyi teslim ederek çekilmeyi bir süredir planlamaktaydı. Ancak işbirlikçi yönetim muazzam bir yozlaşma içindeydi ve sadece emperyalistlerin akıttığı paraları cebe indirip, Afgan halkına zulmetmeye yaramaktaydı. ABD’nin çekilme takviminin belli olmasının ardından tekfirci bir örgüt olan Taliban’ın ilerleyişi, bu kâğıttan kaplanın kendisinin üçte birinden ufak bir güç karşısında darmadağın olması ile sonuçlandı. Afganistan’ın işbirlikçi lideri Eşref Ğani, bir helikopter dolusu parayla ülkeden kaçtı, işgal güçleri ile işbirliği yapanlar ülkeyi terk etmek için bir yarışa girdi.

    Eylül başı itibarıyla Taliban, bir yandan içeride bazı rakiplerini de kapsayan bir hükümet kurmaya çalışırken, diğer yandan da uluslararası alanda meşruiyetini sağlamak için görüşmelerini sürdürmekte. Çin, Afganistan’ın geleceğinde şimdiden belirleyici olacağını kanıtlamış gibi duruyor. Taliban Sözcüsü Zabihullah Mücahid’in Avrupa basınına açıklamalarına bakılırsa, şimdiden Taliban ile Çin arasında ciddi bir uzlaşma sağlanmış durumda ve Pakistan ile birlikte Afganistan da Çin’in İpekyolu projesi kapsamında ekonomik işbirliği yapacağı bir ülke olacak. Çin, bu sayede hem stratejik önemi yüksek olan bir bölgeyi kontrolü altına alırken, diğer yandan da lityum gibi ihtiyaç duyduğu kaynakları büyük maliyetlere katlanmadan elde etmiş olacak.

    Bu durumun başta ABD olmak üzere emperyalistlerce istenilir olmadığı açık. Bu yüzden ABD’nin Afganistan’dan kendisi çekildikten, kukla yönetimi de dağıldıktan sonra gözü kulağı olabilecek yeni güçlere ihtiyacı var ve iki aday şimdiden en öne atılmış durumda. Biri, ABD ile Taliban arasındaki müzakerelere de ev sahipliği yapan Katar. Diğeri ise Biden’dan tavizler kopartabilmek için Kâbil havalimanında ABD’nin çekilmesi sonrasında kontrolü sağlama görevine talip olmuş bulunan Erdoğan’ın istibdad rejimi. Taliban’ın son açıklamaları, bu ikilinin Kâbil havalimanını birlikte işletmek istediklerini gösteriyor. Dikkat buyrulsun, ortada istibdad medyasının aktardığı şekliyle bu ikili tarafından, Taliban’ın ilerlemesinin ardından bölgede "söz sahibi olma" yönünde yapılan bir manevra yok. Emperyalizm tarafından bu ikiliye verilen, Afganistan’da emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yapılacak bir görev söz konusu. Emperyalizmin Afganistan’daki çıkarlarını gözetmek üzere bu ikiliyi seçmesi, Taliban’ın da başını en az ağrıtacak seçenek. Zira Taliban ABD başta olmak üzere emperyalistlerle görüşmelere şimdiden başlamış ve örneğin daha radikal gruplara karşı güvenceler sunmuş olsa da, emperyalistlerle doğrudan bir işbirliği kendi tabanında dahi rahatsızlıklara ve hatta bölünmelere yol açabilir. Oysa Müslüman nüfusa sahip iki ülkenin silahlı güçlerinin bölgede emperyalizmin temsilcisi olması, Taliban’ın da işine gelecektir.

    Türkiye açısından bakıldığında, bu tür bir görevi üstlenmek, emperyalizmden sonra Taliban’ın tahakkümü altında yaşayacak olan Afgan halkının çıkarları hilafınadır. Hem Afgan halkının zamanla başından atmaya çalışacağı bir gerici rejime payanda sunacağı hem de Afganistan’da emperyalizmin çıkarlarını gözeteceği için. Ayrıca bir aşamada Afganistan içindeki Penşir’deki muhalefetin emperyalistlerin de desteği ile güçlenip meselenin bir iç savaş halini alması, ya da IŞİD’in Horasan kolunun saldırılarını arttırması gibi senaryolarda işlerin çok daha karışması da söz konusu olabilecek ve oraya göreve yollananları ağır tehlikelerle karşı karşıya bırakacaktır. Emekçi halkımızın çıkarı, Afgan halkının çıkarları ile birdir ve bu da Türkiye’nin Afganistan’da emperyalistlerin kirli işlerini yapmamasını, Afganistan’ı devasa bir mezarlığa çeviren NATO’dan çıkmasını gerektirmektedir.

    7 min
  • Armağan Tulun: Bir grevden fazlası: Bel Karper ve Indomie Adkoturk grevleri

    Bir grevden fazlası: Bel Karper ve Indomie Adkoturk grevleri

    Trakya’dan işçi sınıfının tarihine adını şimdiden altın harflerle yazdıran bir mücadele ateşi yükseliyor. Tek Gıda-İş sendikasının öncülüğünde Çorlu Bel Karper ve Çerkezköy Indomie Adkoturk fabrikalarında yükselen mücadele, bir yandan işçi sınıfı için müthiş bir okul niteliği taşırken bir yandan da bu düzenin gerçeklerini bir bir ortaya koyuyor.

    İşçiler ilk günden beri söylüyor. Sendikalı olmak bizim anayasal hakkımız, biz insanca yaşamak, çocuklarımıza daha iyi bir gelecek sunmak için devletin, yasaların bize verdiği hakkı kullanıyoruz diyorlar. Sonuç ne? Çeşitli bahanelerle işten çıkarılmak, baskı, tehdit. Grev hakkı da yasalarla, anayasayla güvence altına alınmış bir hak. Bu hakkı işçiler yasada nasıl yazıyorsa öyle kullanıyorlar. Yasaya göre grev kararı nasıl duyurulur? Sendika işyerinde bilgilendirme yapar, grev kararını işyerinin içine asar. Bugün Indomie Adkoturk’te olan ne? Grev kararının bırakın fabrikanın içine, dışına asılmasını bile engellemeye çalışan bir patron. Grev günü geldiğinde olan ne? Sendika hakkını tanımayan patronlar, bu kez de polisi, kaymakamı arkasına alarak grev hakkını gasbetmeye çalışıyor. Grev kırıcılık suç. Ama yasalara sahip çıkmak, grev kırıcılığı engellemek de yine işçilere düşüyor. Ve karşısında kaymakamıyla jandarmasıyla polisiyle devleti buluyor. Servislerin geçişini engelledikleri iddiasıyla yetkisi olmadığı halde Bel Karper’de işçilere 12.804 lira idari para cezası kesmeye kalkan jandarma, patronun servislerin içinde yasaya aykırı şekilde grevci işçilerin yerine fabrikaya sokmaya çalıştığı işçileri tespit edin talebine, “o bizim yetkimiz değil” diye cevap veriyor.

    Indomie Adkoturk’te yapılan baskılara, hukuksuzluklara, grev kırıcılığa dair Tek Gıda-İş sendikasının elinde bugüne kadar yapılmış 45 suç duyurusu var. Mücadele eden işçilerin patronun şikayetleri ile defalarca karakola ifade vermeye gittiğine şahit olduk ama bu 45 suç duyurusuna rağmen patronun yolunun bir kez olsun karakola düştüğünü duymadık. Aynı durum Bel Karper için de geçerli. İçeriye grev yasasını astırmayan Indomie Adkoturk patronu, işçiler ilk grev gününün ardından greve çıkmaya devam edince, hemen işyeri panosuna yazı astı. Neymiş grevin ilk günü greve çıkmayan, sonradan greve çıkan işçiler tazminatsız işten çıkarılacakmış. Grevin ilk günü ayaklar altına aldığı yasanın bir maddesini panoya asan patronun acizliği!

    İşçi sınıfı grev hakkını yasalara, kanunsuz denilen fiili bir grevle, Kavel greviyle yazdırdı. Kavel işçisinin grevi yasalara değil, işçi sınıfının haklı, meşru mücadelesine dayanıyordu. Bugün de aynı durum geçerlidir. Biri Fransız diğeri Endonezya-Suriye sermayeli iki şirket bu ülkenin yasalarını ayaklar altına alırken hiçbir yaptırımla karşılaşmıyorsa, işçilerin haklarını fiilen gasp ediyorsa, jandarması, polisi, kaymakamı, Çalışma Bakanlığı buna göz yumuyorsa, bu saatten sonra kimse işçilerden de patronlara işlemeyen yasalara uymasını bekleyemez. Dün olduğu gibi bugün de kanun tanımaz patronlara karşı işçilerin bu grevleri başarıya ulaştırmak, fabrikalarına sendikayı sokmak için vereceği her türlü mücadele haklıdır, meşrudur. Bu mücadele bir grevden çok daha başka bir anlam taşıyor artık. Bu grevler bir ekmek mücadelesi olduğu kadar bir hürriyet ve onur mücadelesidir. Bu mücadelenin hakkını fazlasıyla veren Bel Karper ve Indomie Adkoturk işçilerine selam olsun!

    4 min
  • Başyazı: Bu kavga hürriyet kavgası! (Eylül 2021)

    Bu kavga hürriyet kavgası!

    Asgari ücret çoktan açlık sınırının altına düşmüş durumda. 10 milyondan fazla asgari ücretli insan, Ağustos ayında vergi dilimine giren milyonlarca insanla birlikte açlık sınırının altındaki ücretlerle evini geçindirmeye çalışıyor. Ekmek aslanın ağzında diyebilsek keşke. Milletçe katlanmakta olduğumuz ekonomik sıkıntılardan bahsetmiyoruz. 500 sanayi şirketi kârlarını yüzde 55 arttırmakla övünürken, Erdoğan çıkıp yüzde 21 büyüme masalları anlatırken yaşanıyor işçinin emekçinin sefaleti. Ekmek aslanın ağzında falan değil. Milyonların ekmeği düpedüz kapitalist haydutlar tarafından gasbediliyor!

    Bu ortamda aslanlar gibi ekmek kavgası veren işçiler var. Grevlerle, direnişlerle yeri geldiğinde fabrika işgalleriyle, patronların kârı için üreten ellerini yumruk yapıyorlar ve bu böyle gitmez diyorlar! Karşılarında sadece sermaye yok, patronlar tek başlarına işçinin karşısına çıkmıyorlar. Arkalarına keyfi ve baskıcı yönetimi, istibdad rejimini alıyorlar. Mahkemeler haklıyı biliyor ve görüyor ama haklıya hakkını vermeyip yıllarca davaları süründürüyor. Kendine “kanun ordusu” diyen Jandarma kanunu değil patronun çıkarını koruyor. Polis, patronların özel güvenlik şirketi gibi davranıyor. Yani sermaye düzeni bir olmuş işçi sınıfının karşısına dikiliyor. El birliği ile Türkiye’yi emekçi halk için sömürü cehennemi, emperyalist ve yerli sermayeye ucuz işgücü cenneti haline getiriyorlar.  Hâl böyle olunca işçilerin ekmek için giriştiği her kavga istibdada karşı bir hürriyet kavgasına dönüşüyor.

    Sermaye saldırırken ayrım yapmıyor, sendika hükümete mi yakınmış, muhalif miymiş fark etmiyor. Şu anda Türkiye’de ekmek kavgası veren hangi sendika olursa olsun karşısında istibdadın baskısıyla karşılaşıyor. Hakkını arayan işçiden korkuyorlar. Korktukça saldırıyorlar. Çünkü mücadele kıvılcımının hürriyete susamış bozkırları nasıl tutuşturabileceğini biliyorlar.

    İşçi sınıfı tüm toplumu cendere içine alan istibdad rejimine karşı hürriyet mücadelesinin öncü gücü olarak kendini gösteriyor. Öncü işçiler mücadeleyi yükseltiyor! Ardından hakkı asla ödenmeyen sağlık emekçileri, eğitim emekçileri, tefecinin eline düşmüş çiftçiler, küçük esnaf, beyaz yakalı işçiler gelecek! Gençlik hürriyet ateşini harlayacak! Emekçi kadınlar ise her zaman olduğu gibi mücadelenin en önündeler ve en önde olmaya devam edecekler!

    Emperyalizmin, sermayenin ve istibdadın korktukları başlarına gelecek. Ama bunun mutlak bir şartı var. Onlar nasıl ayrım yapmadan saldırıyorsa biz de ayrı gayrı yok diyerek birleşik işçi cephesini kuracağız. Sendika fark etmeden, sendikalı-sendikasız demeden, kadroluymuş taşeronmuş bakmadan, yerli-göçmen, Türk-Kürt, Alevi-Sünni ayırmadan birleşeceğiz! İşçi sınıfı grev ve direniş alanlarında bu birliğin güzel örneklerini gösteriyor. Sahiplenmeliyiz, çoğaltmalıyız, büyütmeliyiz… En önemlisi de hem sendikal hem siyasal olarak örgütlenmeliyiz! Örgütlenmeliyiz! Örgütlenmeliyiz! Ekmek ve hürriyet kavgası böyle zafere ulaşacak! Biz çocuklarımıza onurlu ve hür bir geleceği böyle bırakacağız!

    4 min
  • Koronavirüs’ün ilacı: Yaygın test, yüksek oranda aşılama

    Koronavirüs’ün ilacı: Yaygın test, yüksek oranda aşılama

    Koronavirüs hız kesmeden hasta etmeye ve can almaya devam ediyor. Günlük vaka sayıları 20 binin üzerine çıktı, ölümler ise 250’nin üzerinde seyrediyor. Virüsün yayılmasını ve ölümleri durduracak en etkili yöntem, Gerçekgazetemizde hep vurguladığımız gibi, nüfusun en az %85’ini olabildiğince hızlı şekilde aşılamanın (toplumsal bağışıklığa ulaşılmasının) yanı sıra, vaka ve ölüm sayıları sıfırlanana kadar maske-mesafe önlemlerinin uygulanmasını sağlamak, topluma yaygın PCR testi yapıp hastaları tespit etmeye ve bu kişileri karantina- izolasyona almaya devam etmek.

    Aşılama yavaş, test sayısı az

    Hükümet, bu gerçeğe rağmen aşılamada ve diğer önlemleri uygulamada kötü bir sınav veriyor. Maske-mesafe önlemleri ne iş yerlerinde ne de günlük hayatta uygulanıyor. Yapılan PCR test sayıları tespit edilen vaka sayısına göre hâlâ yetersiz. Çünkü ne kadar çok aşı yaparsak enfekte olmuş kişileri tespit etme ihtimalimiz o kadar artar. Aşılamada da durum farklı değil. Tam aşılanmış (en az iki doz) kişilerin tüm nüfusa oranı yalnızca %46. Günlük 1. doz aşılama sayımız (hiç aşı olmamış kişilerin aşılanması) 200 binin üzerine çıkamıyor. Günlük bu hızla gittiğimizi varsaysak bile, toplumsal bağışıklığa ulaşmamız için önümüzde en iyi ihtimalle 9 ay daha var demektir.

    PCR testi kâr için değil, işçinin sağlığı için yapılmalı

    Hükümetin yeni bir genelgesi ile artık aşı olmayan işçilerden haftalık zorunlu PCR testi istenmesine karar verildi. Sağlık Bakanlığının mevcut Koronavirüs Test Rehberi’nde PCR testinin ücretsiz olarak yapılabilmesi için kişinin belirtisinin (ateş, tat-koku kaybı gibi) olması şartı aranıyor. Herhangi bir şikâyeti olmayan işçiye zorla yaptırması istenen PCR testinin ücretinin işçiden alınmasının yolu açılmış oldu. Halihazırda özel hastanelerin fahiş fiyatlarla (250 TL civarı) test yaptığı biliniyor. Hastalığın tanısı amacıyla kullanılan PCR testini, özel sağlık kuruluşlarına kâr kapısı haline getirecek bu uygulamadan hükümet derhâl vazgeçmelidir. Ayrıca PCR testi işçiye ceza olarak uygulanamaz. Hükümet kendi üzerindeki sorumluluğu işçiye yüklemektedir. Koronavirüs Test Rehberi derhâl güncellenmelidir. İşçilere hiçbir şart aranmaksızın, düzenli aralıklarla, ücretsiz PCR testi yapmak hükümetin pandemi döneminde başlıca görevidir.

    Aşı tereddüdünü kır, yaygın test yap

    Hükümet aşı tereddüdü duvarına çarpmış durumdadır. Aşılama hızı arttırılamamaktadır. Tereddüdün başlıca sebebi bizzat bu süreci yönetemeyen, başlarda aşı tedariğinde sorunlar yaşayınca skandal açıklamalarla salgın ve aşı yönetimini eline yüzüne bulaştıran hükümettir ve başta onun sağlık bakanıdır. Bu nedenle aşılarla ilgili her türlü tereddüdün ortadan kaldırılması için hükümetin her türlü çabayı sarf etmesi, elindeki bilimsel verileri açıklaması ve toplumdaki her bir bireyi aşı olmaya ikna etmesi gerekmektedir. Ancak toplumsal bağışıklık sağlanana kadar riskli gruplar (işçiler, öğretmenler, öğrenciler, sağlık çalışanları, 65 yaş üstü kişiler, kronik hastalığı olanlar vb.) başta olmak üzere topluma yaygın PCR testi yapmak, testi pozitif çıkanları 14 gün izolasyona almak, bu kişilerle yakın temasta bulunmuş kişileri 14 gün karantinada tutmak elzemdir. Bu uygulamanın dünyadaki en parlak örneğini, salgının başından beridir Çin vermektedir. Aşılamada toplumsal bağışıklığa henüz ulaşmamış olmakla beraber tespit edilen her bir hastaya karşılık o kentin tamamına birkaç gün içinde test yapmakta (on milyonlarca), böylece hastalık başını kaldırmadan ezmektedir. Bu yöntemle Nisan 2020’den beri Çin’de Koronavirüs’ten yalnızca 4 (dört) kişi ölmüştür.


    Topluma yaygın, hızlı, ücretsiz, kaliteli ve güvenilir PCR testi!

    Aşı tereddüdünü ortadan kaldırın, aşılama hızını arttırın!

    Süreci başından beri yönetemeyen hükümet ve onun sağlık bakanı istifa!

    5 min

About Gerçek gazetesi

From the publisher's feed

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri