
Sign up to save your podcasts
Or


Küba’da işçi devletini savunalım, bürokrasiden kurtaralım
“İşçi devleti”. Söylemesi bile güzel. Düşünsenize tarih boyunca hep mülk sahibi sınıflar devleti ellerinde tutmuş. “Köleci devlet” diyoruz: Köle sahiplerinin elinde onlar için çalışmış. “Feodal devlet” diyoruz: Derebeyleri, büyük feodal toprak sahipleri uğruna uğraşmış didinmiş. Sonra günümüze geliyoruz “burjuva devleti” diyoruz: Patronların, para babalarının, kapitalistlerin devleti. Ama tarihte ne “çiftçi devleti” olmuş, ne “maraba devleti”, ne de başkası.
İşte tarihte ilk kez, ezilen sömürülen sınıflar arasında en güçlüsü, en heybetlisi işçi sınıfı bunu başarmış, eli nasırlı bir devlet kurmuş. Marksist bir önderlikle yönetici sınıf haline yükselmiş işçi sınıfı. Önce Sovyetler Birliği’nde, sonra Çin’de, sonra başka yerlerde. Ama 20. yüzyılda bir dizi gelişme bu rejimlerin yenilmesiyle, o ülkelerde kapitalistlerin yeniden hâkim sınıf haline gelmesiyle sonuçlanmış. Nedenini başka zaman konuşuruz. Bir yer hariç, Küba. O yumuşak huylu ada insanları hâlâ kapitalist şirketlerin sultasında değil, bütün üretim araçlarının toplumun ortak mülkiyetinde olduğu, kâra göre değil ihtiyaca göre merkezî planlamayla yürüyen ekonomik ilişkiler içinde yaşıyor. 20. yüzyılda dünyanın en güçlü işçi devleti olan Sovyetler Birliği 1991’de dağılalı bu yıl tam 30 yıl oldu. Küba hâlâ direniyor.
İşte bu ülkede geçtiğimiz 11 Temmuz günü hiç yaşanmamış bir şey yaşandı. Ülkenin bazı kentlerinde yoksul, emekçi halk sokağa çıktı ve hem sorunlarını haykırdı hem de rejime meydan okudu. Sorunları gerçekten büyüktü: Küba başta salgınla en iyi başa çıkan ülkelerden biriyken şimdi virüs o toplumu da pençesine almıştı. Tabii salgından korunmak için kapanma başlamış, bu sefer ekonomi zayıflamıştı. Ülkenin ihtiyacı olan dövizin önemli bölümünü getiren turizmdi ama turizm aynı zamanda virüs getiriyordu, bu yüzden oteller kapanmıştı. Bu sefer döviz yokluğu dolayısıyla gıda ve ilaç kıtlığı yaşanmaya başlanmıştı.
Küba devletinin bir işçi devleti olarak bu sorunları çözmesi gerekir, hatta hiç yaşanmamalıydı bunlar. Ama bütünü kapitalist olan bir dünyada küçük (12 milyon nüfuslu) bir ada devletinin olanaklarının sınırlı olduğu da unutulmamalı. Üstüne üstlük, kapitalizmin baş muhafızı Amerika, Küba’da işçi devletini boğmak için ülkeye ekonomik ambargo uyguluyor. Bu yıl ambargonun 60. yıldönümü! Bu da Küba’nın ekonomik zorluklarının ana kaynaklarından biri.
Ne yapmak gerek? Sağlam kayayı korumak, onun üzerinde işçi devletini güçlendirmek, ama bu asalak tabakadan kurtulmak gerek. Yoksa kaya kaypak oluyor, işçi devleti elden gidiyor.
İşçi sınıfı bu zor işi başarmak zorunda. Yani işçi devletini ve onun sağladığı ekonomik olanakları koruyacak ama bürokrasiden kurtulacak yolu da bulacak. Bunun için Küba işçilerinin dünya işçilerinin desteğine de ihtiyacı var. O dayanışmayı göstermeliyiz.
Ama Küba işçilerine verilecek en büyük destek dünyanın başka ülkelerinde yeni işçi devletlerinin kurulmasıdır. Ardı ardına birçok ülkede işçi devletleri kurulur ve bunlar gerçek bir dayanışma ve işbirliğine girerlerse işte asıl o zaman Küba’daki işçi devleti kurtulur. Demek ki en önemli görevimiz Türkiye’yi de sermayenin hâkimiyetinden kurtarmak, kendimizi kurtarırken bütün ülkelerin işçilerin kurtuluşuna da katkıda bulunmaktır.
Külliyeden müjde olmaz
Erdoğan’ın 19 Temmuz’da Kıbrıs’a gelişi iktidar yanlısı basın tarafından haftalar öncesinden müjdelenmeye başlamıştı. Türkiye’deki iktidar yanlısı çevrelerde ise beklentiler şişirildikçe şişiriliyordu. KKTC’nin uluslararası alanda tanınmasına dair bir gelişme mi olacaktı? Ziyaretten önce adaya giden Azerbaycan heyeti bu gelişmeye yoruldu. Kıbrıs açıklarında doğalgaz mı bulunmuştu? Erdoğan Karadeniz’de bulunan doğalgaz rezervlerini hep önden “müjde geliyor” diye reklam yaparak açıklamıştı. Reklamların etkisinde kalıp heyecanını şovenist histeri boyutuna taşıyanlar Kıbrıs Türk Devleti’nin ilan edileceğinden hatta KKTC’nin ilhakından bahsetmeye başladı.
Ne var ki bu heyecan adanın kuzeyindeki Türk Kıbrıslılarda pek paylaşılmıyordu. Kuzey Kıbrıs halkında müjde heyecanından ziyade “eyvah şimdi başımıza ne işler açacak” tedirginliği oluştu. Sonuçta KKTC’nin uluslararası alanda tanınması Kuzey Kıbrıs halkının günlük hayatına pek çok açıdan kolaylıklar getirebilir. Ama Kuzey Kıbrıs halkının büyük kesiminin bilhassa da adanın yerli halkının talebi KKTC’nin tanınması değil adada bir çözüme ulaşılmasıdır. KKTC’yi tanıtmak Kıbrıslıların talebi değil, Ankara’nın isteğidir. Doğalgaz bulunmuş olsa bundan sevinilmesi gerekir. Ama Kıbrıslılar böyle bir müjde verildiğinde doğalgaz mı gelecek diye sevinmeden önce savaş mı gelecek diye tedirgin olacaktır.
Erdoğan müjdeyi açıkladığında paketten ne tanınma ne doğalgaz ne de ilhak çıktı. Erdoğan, KKTC Cumhurbaşkanlığı’na bir külliye (saray) ve yanına promosyon olarak da bir millet bahçesi yapacaklarını duyurdu. Kuzey Kıbrıs halkı tedirgindi elbette ama müjde adı altında böyle bir aşağılanmayı herhalde beklemiyorlardı. Öyle ya güya Erdoğan, KKTC’yi dünyaya tanıtmaktan bağımsız bir “Kıbrıs Türk devleti”nden bahsediyor ama o bahsettiği “devlet”i en başta kendisi tanımıyor. Hadi yeni bir bina yapma sözü veriyorsun eski yönetim binasını ne diye “gecekondu” diye aşağılarsın? Üstelik senden bunu isteyen oldu mu? “Millet bahçesi” ise Erdoğan’ın Türkiye’de tüm illere yapmayı taahhüt ettiği bir seçim vaadiydi. “Yavru vatan” edebiyatını geçtik, Erdoğan Kuzey Kıbrıs’a açıkça vilayet muamelesi yapıyor. Aslında vilayet bile fazla, Kapalı Maraş’ın çevre düzenlemesi ve altyapı ihalesini TOKİ ile birlikte Konya Büyükşehir Belediyesi aldığına göre Kuzey Kıbrıs’ın statüsü Ankara nezdinde Konya’nın bir kazası seviyesine kadar düşürülmüş demektir. Erdoğan, kendisinin Konya’nın kazası gibi muamele ettiği bir siyasi oluşumu dünyaya devlet diye tanıtmaya çalışmaktadır.
Biz “Kıbrıs Kıbrıslılarındır” diye haykırmaya devam edeceğiz. Türk ve Rum Kıbrıslıların tek gerçek garantisi İngiliz üslerinin kapanması, tüm yabancı askerlerin adadan çıkmasıdır. Biz gidersek Kıbrıs’ta halkın güvenliği sağlanamaz diyenler önce Kutlu Adalı’nın hesabını versin. Çok müjde vermek istiyorduysanız Adalı cinayeti soruşturmasının yeniden açılması, cinayetteki rolleri açığa çıkmış katillerin tutuklanması bir müjde olabilirdi. Ama nerde! Onun yerine adada beslediğiniz ve kışkırttığınız faşistlerle halka gözdağı vermeye devam ediyorsunuz! Külliyeden müjde olmaz! Olursa da müteahhide, emperyaliste olur! Türk Kıbrıslılara en büyük müjde Türkiye’de istibdadın karşısında ekmek ve hürriyetin zaferi olacaktır!
Göçmenler çalışıyor, üretiyor ve sömürülüyor. Yani göçmenler asalak değildir. Kazandıklarının çok daha fazlasını patronlara kazandırmaktadır. Göçmen işçilerin emek gücü piyasasında dibe doğru rekabet yarattığı, bunun da işçi ücretlerinde baskı yarattığı sır değil. Ama bunun sorumluluğunu göçmen işçiye mi yüklemeliyiz yoksa patronlara mı? Suriye göçü başlamadan önce de asgari ücret açlık sınırının altındaydı şimdi de öyle. Bu işin çözümü göçmenlerden kurtulmakta değil, işçinin örgütlenerek, sendikalaşarak hakkını aramasında.
Türkiye’de bilinçli şekilde kışkırtılan ve körüklenen bir göçmen karşıtlığı ile karşı karşıyayız. Kılıçdaroğlu’nun “misafirlik uzadı” sözleriyle göçmenleri iki yıl içinde geriye göndereceğini açıklamasıyla konu iyiden iyiye alev aldı. Bir anda göçmen karşıtlığı düzen içi muhalefetin ana ekseni haline geldi. Tüm düzen içi muhalefet partileri bu konunun üzerine gidiyor. AKP’nin gayri resmi iktidar ortağı MHP dahi (faşist özüne uygun biçimde) yeri geldiğinde koroya katılıyor. Son dönemde ekonomideki kötü gidişat, artan yoksulluk, işsizlik ve hayat pahalılığı AKP’yi ciddi şekilde zora sokuyor. Ama iktidar ne kadar sermaye iktidarıysa onun düzen içi muhalefeti de o kadar sermayenin çıkarlarına bağlı.
Sermayeye dokunmadan muhalefet etmenin yolu: Göçmen karşıtlığı
Ekonomi meselesinin ucu AKP’ye olduğu kadar hatta ondan da daha fazla sermayeye dayanıyor. Ekonomik krize sermayenin çıkarlarına dokunmadan çözüm üretmek mümkün değil. Göçmen düşmanlığı bu koşullarda bir yandan hükümeti yüklenip öte yandan sermayenin çıkarlarını korumanın formülü olmuş durumda. Toplumun yüzde 1’lik asalak azınlığını oluşturan, para babaları, tefeciler ve her türden kapitalistler, açlık sınırının altındaki asgari ücretle çalışan işçinin, asgari ücret dahi alamadan çalıştırılan göçmeni “asalak” olarak görmesinden son derece memnunlar.
Biz sosyalistler ise asla bu tuzağa düşmeyiz ve emekçi halkı da bu tuzağa düşmemeleri için uyarmayı ve bilinçlendirmeyi görev biliriz. Bizler dünyanın her yerinde ve tabii ki Türkiye’de de işçi sınıfının, yoksulların, ezilenlerin birliğini savunuruz. Göçmenlerin haklarını da savunuyoruz ve savunacağız. Suriyelilerin ya da başka göçmenlerin haklarını savunan birine bir emekçi “al evinde besle” o zaman diye öfkeyle çıkıştığında yine bundan da yerli, göçmen fark etmeden hep birlikte beslediğimiz doymak bilmez kapitalistler kârlı çıktığını görüyoruz.
Üreten değil sömüren asalaktır!
Göçmenler çalışıyor, üretiyor ve sömürülüyor. Yani göçmenler asalak değildir. Kazandıklarının çok daha fazlasını patronlara kazandırmaktadır. Göçmen işçilerin emek gücü piyasasında dibe doğru rekabet yarattığı, bunun da işçi ücretlerinde baskı yarattığı sır değil. Ama bunun sorumluluğunu göçmen işçiye mi yüklemeliyiz yoksa patronlara mı? Göçmenlere düşmanlık ederek hatta çok istendiği gibi hepsini ülkelere geri göndererek düşük ücretlere son verebilecek miyiz? Suriye göçü başlamadan önce de asgari ücret açlık sınırının altındaydı şimdi de öyle. Bu işin çözümü göçmenlerden kurtulmakta değil, işçinin örgütlenerek, sendikalaşarak hakkını aramasında.
Mültecileri istemediğini açıktan söyleyen bir patron var: Arzu Sabancı. CHP’li Engin Özkoç da hemen atlayıp “nerede iş dünyasının diğer babayiğitleri” diye alkış tutmuş. Arzu Sabancı’nın denizcilik şirketine milyarlar kazandıran gemilerde ucuz göçmen emeği sömürüsü var. Sabancı Holding ve diğer büyük şirketler kayıt dışı işçi çalıştırmamakla kendilerini aklayacaklarını zannediyorlar ama o fabrikaların kullandığı ara malları üreten yan sanayide yine göçmen işçiler sömürülüyor. Arzu Sabancı babayiğitlik falan yapmıyor. Suriyelilerin yanına bile yaklaşamayacağı lüks villasından nefret kusuyor.
Ahlaksızlar ahlaksızlıklarına, suçlular suçlarına ortak ararlar. İşçi sınıfı ve emekçiler patronların ahlaksızlığına da suçlarına da hiçbir surette ortak olmamalıdır.
DİP Bildirisi: Asgari ücretli vergi dilimine giriyor patronların milyarlarca vergi borcu siliniyor!
Asgari ücretli vergi dilimine giriyor patronların milyarlarca vergi borcu siliniyor:
Yoksuldan alıp zengine veren vergi zulmüne son!
Yoksulluk sınırının altındaki ücretler vergiden muaf tutulsun!
Kapitalistlerin ödediği vergiler arttırılsın! Parababalarına servet vergisi!
İktidar ekonomik krizin ve pandeminin faturalarını vergi yoluyla işçilerin sırtına yüklemeye devam ediyor. Alışılmış şekilde açlık sınırının altına düşen asgari ücrete çalışan emekçiler bile Ağustos ayı itibarıyla bir üst vergi dilimine geçtiler. Her ne kadar en düşük net ücret 2825 lira 90 kuruşun altına düşmese de hem fazla mesai ücretleri hiç oluyor hem de evli ve çocuk sahibi asgari ücretli emekçilerin AGİ farkları fiilen kaybolmuş oluyor. Halihazırda enflasyon karşısında eriyen alım gücü bir de vergi yükü eklenince iyice yok oluyor. Ekmeğini alınteriyle kazanan emekçiler yılın en az iki ayını devlete çalışıyor. Patronlar ise birçok muafiyetten yararlanarak, vergi borçlarını iktidara sildirerek, hiçbir zaman doğru dürüst vergi ödemiyorlar. Yetmiyor ücretlerimizden yapılan kesintilerle ve devlet payı adı altında yine emekçi halktan toplanan vergilerle oluşturulan işsizlik sigortası fonunu destek ve teşvik adı altında yağmalıyorlar.
İktidar yoksuldan alıp zengine vermeye devam ediyor!
İktidar yoksulun cebindeki üç kuruş parayı alıp zenginlere veriyor. Bir yanda Doğan Holding’i satın almak için devletin Ziraat Bankası’ndan çektiği 750 milyon dolarlık kredinin bir kuruşunu ödemeden zenginleşen Demirören, öte yanda maaşı eline geçmeden vergi adı altında maaşının önemli bir kısmına el konulan milyonlarca emekçi. Bir yanda son 15 yılda 2 milyar liralık vergi borcu silinen Cengiz Holding, öte yanda “kasada para yok” diyerek emeklilik hakkı gasp edilen milyonlarca EYT’li… Sadece 2021 bütçesinde “ulaştırma projelerine ilişkin trafik garantileri ve katkı ödemeleri” için 15 milyar lira; şehir hastanelerinde kira ve hizmet bedeli için 16,4 milyar lira, toplamda 31,4 milyar lira ayrılmış durumda. Bu paranın kaynağının büyük çoğunluğunu da yine emekçi halkın ödediği vergiler oluşturuyor. İşçinin emekçinin daha ücreti hesabına yatmadan kesilen “gelir vergisi tevkifatı”, şirketlerin ödediği kurumlar vergisinin neredeyse iki katı! En zenginin de en yoksulun da aynı oranda ödediği KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler devlet bütçesinin esas gelir kalemi olmaya devam ediyor.
İşçi ve emekçi kardeş! Birlik ol! Örgütlen! Ayrı gayrı yok! Birleşik İşçi Cephesi var!
Yaşadığımız vergi zulmünün sebebi siyasi iktidardır. İstibdad rejimi, yani patronların hizmetkârı olan baskıcı ve keyfi yönetim, milleti vergilerle soyup patronları ihya etmeye “devletin bekası” diyor! Bu yalanlara karnımız tok! Artık siyasette de işçi ve emekçinin yumruğunu masaya vurmak zorundayız. Bunun için de ayrı gayrı demeden, sendika ayrımı yapmadan, sendikalı sendikasız tüm işçi ve emekçilerle bir birleşik işçi cephesi inşa etmeliyiz! Milyonlarca işçi ve emekçi ailesi olarak bizler açlık sınırında yaşarken bizim vergilerimizle patronların sefa sürmesine müsaade etmeyeceğiz!
Devletin görevi halkına asgari geçim koşullarını sağlamaktır; sermayeye vergi indirimi ve muafiyetler getirip yoksulluk sınırının altında yaşayan emekçi halktan vergi toplamak değildir! Yoksulluk sınırının altındaki ücretler vergiden muaf tutulsun! Temel ihtiyaçlarda KDV gibi dolaylı vergiler kaldırılsın!
İşçiye emekçiye değil patronlara vergi! Şirketlerin vergi borcunun silinmesine hayır! Şirketlerden alınan kurumlar vergisi arttırılsın! Büyük servet sahiplerine artan oranda servet vergisi getirilsin! Vergi yüzsüzlerinin, kamu bankalarını soyanların şirketleri işçi denetiminde kamulaştırılsın!
Başyazı: Kardeş kavgasına karşı sınıf kavgası (Ağustos 2021)
Orman yangınları dolayısıyla devletin aciz kalıp kalmadığı tartışılıyor. İstibdad rejiminin gayriresmi propaganda bakanı “devleti aciz göstermeye çalışıyorlar” diyor. Eğer durum böyleyse konuşmak, tivit atmak yerine devletin aciz olmadığını gösterirsiniz. Ama salgında, depremde, yangında ilk iş olarak IBAN numarası yayınlayanların halkı aciz olmadıklarına inandırması zordur tabii.
Mesele orman yangınlarını söndürüp söndürememekle de sınırlı değil. Devlet, 10 milyon işsize iş bulabiliyor mu? Asgari ücret ve civarında çalışan bir 10 milyon işçiye daha bırakın yoksulluk sınırını açlık sınırının üzerinde ücret sağlayabiliyor mu? Türk parasının pul olmasını engelleyebiliyor mu? Devlet kadın cinayetlerini engelleyebiliyor mu? Kadınları şiddetten korumayı geçtik hayatta tutabiliyor mu? Devletin gücü Amerikan, Alman, İngiliz, Fransız tekellerinin Türkiye’deki fabrikalarında anayasayı uygulamaya yetiyor mu? Salgın boyunca yalancı çobana dönen devlet şimdi halkı aşı olmaya ikna edebiliyor mu? Aşı olmayanlar ölüyor, salgın bir türlü kontrol altına alınamıyor. Liste uzar gider… Tüm bunlar acizlik değildir de nedir? Orman yangınları sadece zincirin son halkası olmuştur!
Bu düzen ve bu iktidar en temel yaşamsal ihtiyaçları karşılamaktan, iş ve aş sağlamaktan aciz! Sermayenin sömürüsünden, yerli yabancı tefecilere faiz ödemekten işçiye, emekçiye, köylüye bir şey kalmıyor çünkü. Bulabildikleri tek yol işsizliğin ve yoksulluğun getirdiği haklı öfkeyi Suriyeli ve Afgan göçmenlere, Kürde, Alevi’ye yönelterek saptırmak. Ezilenleri birbirine düşürmek.
Konya’da bir Kürt ailesi toplu katliama uğruyor. Bu ırkçı katliamı komşu kavgası diye örtbas etmeye çalışıyorlar. Aman dikkat! Irkçılık ateşi orman yangınından bile hızla yayılır. Antalya Gazipaşa’da köylüler elinde pompalı tüfekle kimlik kontrolü yapıyor. Çünkü ormanları Kürtler yakıyor dediler. Kimlikte doğum yeri ve kütük dışında neye bakıyor olabilirler? Oysa orman katillerini nüfus cüzdanları değil banka hesapları ele verir!
Yani tam tersi olması gerekli. Diyarbakırlı tarım işçisi ile Gazipaşa’nın yoksul köylüsü, orman yangınından bile rant elde etmeye çalışan gözü dönmüş sermayeye karşı el ele vermeli! Aynı şekilde Bursa’da Amerikan şirketinin sömürdüğü yerli işçi ile Antep’te kölelik koşullarında çalıştırılan göçmen işçi omuz omuza mücadele etmeli.
İşçinin, emekçinin, yoksulun, ezilenin arasında ayrı gayrı olmamalı. İş, aş ve hürriyet için parolamız işçilerin birliği halkların kardeşliği olmalı. Kavgamız kardeş kavgasına karşı sınıf kavgasıdır. Bu kavganın zaferi, emperyalizmin, sermayenin ve istibdadın korkulu rüyası, emekçi halkın umududur.
Gayya kuyusu avcıları
“Indopacom” size bir şey ifade ediyor mu? Ya QUAD? Muhtemelen hayır. Mesela Centcom ya da Africom desek anlayacak çok olur. İlki ABD askeriyesinin Ortadoğu’dan Orta Asya’ya uzanan bölgedeki komuta heyetine verilen ad, ikincisi de onun Afrika’daki karşılığı. Ama Indopacom ve QUAD kolay bilinemez zira bunlar 2018 hasadı.
Indopacom, adından belli, ABD’nin bir başka bölgedeki komuta yapısı. Ta 1947’den beri var olan Pacific Command (Pasifik Bölgesi Komutanlığı) 2018’de Trump döneminde Indo-Pacific Command (Hint-Pasifik Bölgesi Komutanlığı) oldu. Neden? Çünkü Amerika Hindistan devini Çin devi ile çarpıştırmaya hazırlıyor.
Sadece onu mu? QUAD da bu sorunun cevabını veriyor. Bu, “Dörtlü Güvenlik Diyalogu” adının kısaltması. ABD ve Hindistan’ın yanı sıra bölgenin öteki iki büyük zengin ülkesi Japonya ve Avustralya’yı kapsıyor. Japonya zengin ama doğru dürüst ordusu yoktu. Anayasasındaki bir madde, ülke dışında asker bulundurmasını yasaklıyordu. 2006’da başa gelen eski başbakan Şinzo Abe döneminde bu sorun çözüldü. Avustralya’ya gelince, o ABD’nin eski ortağı: Vietnam Savaşı (1961-1975) esnasında ABD ordusunun bu kahraman halka karşı baş yardımcısı Avustralya idi.
Bunlar Trump ürünü. “Demokrat”, “barışçı”, “diyalog yanlısı” diye yüceltilen Biden başa geçince, ilk iş Mart başında QUAD’cılarla video konferans yaptı. Sonra Dışişleri Bakanı ve Pentagon’un şefini bu ülkelerle görüşmeye yolladı. Güney Kore’yi de almak istiyorlar yanlarına ama Güney Kore, Kuzey’deki yurttaşlarıyla iyi geçinmek isteyen bir iktidarın elinde. Bakalım zaman ne gösterecek?
Sanki ABD’nin bölgedeki üsleri ve asker yığınağı yetmezmiş gibi! Japonya’da 55 bin askeri, Güney Kore’de son rakam 29 bin askeri, Hawai’de 42 bin askeri var. Guam adası, Avustralya ve Yeni Zelanda üsleri de cabası.
Rusya da hedefte. Ukrayna, Gürcistan, Moldova derken Karadeniz NATO’nun havuzu haline geldi. İngiliz gemisi Kırım’ın bir referandumla Ukrayna’dan ayrılıp Rusya’ya katılmasından altı yıl sonra “biz bunu tanımıyoruz” diyerek Rusya’nın karasularına dalıyor, sonra Londra’da bir otobüs durağında bulunan “çok gizli” belgelerde İngiltere’nin bunu bir provokasyon olarak planladığı açık açık yazıyor! (Belgelerin otobüs durağına nasıl geldiği henüz açıklanmadı.) Ardından NATO ülkeleri Karadeniz’de son yılların en büyük manevralarını yapıyor. Türkiye var mı diye mi sordunuz? Olmaz olur mu?
Tayyip Erdoğan, Brüksel’deki basın toplantısında Afganistan’ın yanı sıra ne dedi? NATO’nun “Atlantik’te, Hint Okyanusu’nda, Akdeniz’de, Karadeniz’de” görev yapmasının gerekli olduğunu söyledi. Atlantik’i anladık. Hint Okyanusu’ndan bize ne? Müslüman düşmanı Hint Başbakanı Modi ile aynı politikayı izlemekten mi gurur duyuyor Erdoğan? Karadeniz’de, hatta Akdeniz’de NATO’nun işi ne? Bir de Baltık ülkelerine askeri destek vaadi yaptı. Rusya düşmanlığı başlıyor!
Siz Abdülhamid’i mi beğeniyorsunuz? O Osmanlı’nın sonunu “idare” ederek getirdi. Sonunda imparatorluğu yıkıma sürükleyen, böyle paylaşım savaşlarında Türkî ve Müslüman dünyayı fetih hayalleri gören Enver Paşa’dır. Siz de onun yolunda yürüyorsunuz.
Petrol kuyusu peşinde Türkiye’yi gayya kuyusuna sürükleyeceksiniz. Türkiye’nin işçisi, emekçisi, ezileni bunu engeller! İşçi sınıfı, sadece gençlerini değil, Halep’te ve Gazze’de yaşanan türden taş taş üzerinde kalmayan savaşlarda belki de milyonlarca sivil insanını da yitireceği bu tür savaşlara karşı savaş vermek görevi ile karşı karşıya. Ekmek ve hürriyet uğruna, ama aynı zamanda emperyalizmin savaşlarıyla mücadele! Kahrolsun istibdad, yaşasın ekmek ve hürriyet! Kahrolsun emperyalizm, savaşa karşı devrim!
Sendikaların işi kısa çalışmayı ve ücretsiz izni uzatmak değil işçi mücadelesini savunmaktır!
Pandemi dolayısıyla uygulanan kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin uygulamaları 1 Temmuz’da kalktı. Kısa çalışmada ve ücretsiz izinde olan toplam 2,5 milyona yakın işçi ve emekçi işsizler ordusuna katılmayı bekliyor. Patronlar işçi ücretlerini, İşsizlik Sigortası Fonu’na yıkarak, milyonlarca işçiyi ücretsiz izin adı altında kıdem ve ihbar tazminatsız işten çıkararak bu uygulamalardan epey faydalandılar. En çok da bu uygulamaları sendikalaşmayı kırmak, işyerlerinde hakkını arayan işçileri yıldırmak için kullandılar. En son TOBB’un nasıl Erdoğan’ın kapısına dayandığını ve son bir uzatma aldığını hatırlıyoruz. Ancak gelinen aşamada deniz bitti. Yağmaladıkları fonda nakit olarak geriye en son 17 milyardan daha az kaldı. Bu rakam da patronların bu fondan her yıl aldıkları teşvik ve destek ödemelerine anca yetiyor.
Patronların üzüntüsünü anlamak gayet kolay. İyi de kısa çalışma ve ücretsiz izin bitti diye karalar bağlayan sendikalarımıza ne oluyor? Bir de “işten çıkartma yasağı” uzatılsın demiyorlar mı? Ne “işten çıkartma yasağı”! Öyle bir şey hiç olmadı. O işin etiketiydi. Milyonlarca işçi kıdemsiz, ihbarsız kapı önüne kondu. İşsizlik Sigortası Fonu’ndan günlük 47 lirayla yaşamaya mahkûm edildi. Pek çoğu dayanamadı. Kıdemini ihbarını yakıp daha kötü koşullarda da olsa tam maaş veren bir işe geçmek zorunda kaldı. Sendikalaşan işçileri kıydılar bu uygulamayla. Kalanlara gözdağı verdiler. 25/2 ve Kod29’dan iftirayla işten çıkartmalar zaten aynı hızla devam etti. Bu mu “işten çıkartma yasağı”? El insaf!
Bugün Türkiye’de işten çıkartmakta caydırıcı olan tek yasa maddesi kıdem tazminatıdır. İşten çıkartmayı engelleyebilecek tek güç ise işçinin örgütlülüğüdür. Sendikalar kıdem tazminatına sahip çıkmakla, işçiyi örgütlemekle ve iş güvencesini fiili mücadele ile savunmakla mükelleftir.
Hem mücadeleyle hak almalı hem de her kazanımla birlikte sınıf bilincini yükseltmeli, mücadeleyi yeni işyerlerine taşımalıyız.
İşçi sendikaya üye oluyor, mahkemeleri yıllarca bekliyor, kapı önüne konduğunda direniyor. Kimse nerde o eski işçiler, 80 öncesi başkaydı falan demesin!
Bu direnişlerde bir slogan atılıyor: “Açlıktan ölmeyiz biz bu yoldan dönmeyiz”! Bu slogan patrona “bizi açlıkla terbiye edemezsin” demek için atılıyor! Sendika maddi destek vermese de acı acına direniriz demek değil bu! Kaldı ki onu da yapıyor işçiler! Ama sendikanın görevi işçi aidatlarıyla oluşan grev, eğitim, örgütlenme fonlarını bu mücadelelere aktarmak, işçinin direncini hem maddi olarak ama daha önemlisi de manevi olarak arttırmaktır!
Bu konuda Tek Gıda-İş’in gösterdiği pratiği olumlu bir örnek olarak zikretmek lazım. Bu örnekler artmalı. Bazı işkollarındaki sendikalarımızın maddi gücü yok. O işkollarında da konfederasyonlar devreye girmeli. Hatta konfederasyonlar arası dayanışma ve işbirliği mekanizmaları kurulmalı. Kimse bahane üretmesin. Hele ki işçiyi açlıkla sınamayı, yorulsun da direnişi kendisi bıraksın diye düşünen var ise iki elimiz yakasından düşmez, kusura bakmasın. Karar alın uygulayın. Tüzük elvermiyorsa tüzüğü değiştirin. İşçi verdiği mücadeleyi kazanacak; direnişini, grevini başarıya ulaştıracak, iş güvencesiyle fabrikasında çalışacak ki sendikaların milyonlar harcayıp yaptırdığı sosyal tesislerden faydalansın, tatilini yapsın, sendikal eğitimini görsün! Sendikalar heybetleriyle işçiye güven versin, patronun da dizlerini titretsin! Bildiğimiz yol budur, sınıf sendikacılığı yoludur!
Afganistan’da işgal taşeronluğuna hayır!
Erdoğan NATO zirvesinden elinde Afganistan ihalesiyle geri döndü. Erdoğan, ABD’nin Afganistan’dan askerlerini çekmesinin ardından oluşacak boşluğu doldurmak için öne atıldı. Türkiye’nin başkent Kâbil’deki Hamit Karzai havalimanının güvenliğini sağlamaya hazır olduğunu söyledi. Afganistan’daki NATO işgal gücü olan ISAF’a halihazırda 600 askerle katılan Türkiye eğer bu taşeron ihalesini alırsa asker sayısı daha da artacak. Sadece asker sayısı değil, tehlike de artacak. Afganistan’da bu zamana kadar muharip görev almayan TSK askerlerinin bu görev dolayısıyla Taliban ile çatışmalara girmesi kaçınılmaz olacak.
Orası basit bir havalimanı değil NATO’nun işgal üssü
İktidar yanlısı medya, bu çok vahim, tehlikeli girişimi basitleştirmeye çalışıyor. Havalimanı güvenliği sanki askerler yolcuların bavullarını kontrol edecekmiş gibi lanse ediliyor. Kâbil Havalimanı’ndan sivil uçuşlar da yapılıyor ama burası aynı zamanda NATO işgal güçlerinin ana komuta merkezi ve en büyük askeri üssü konumunda. Dolayısıyla işgal altındaki bir halka karşı emperyalist saldırı üssünü savunmak sadece tehlikeli değil aynı zamanda da utanç vericidir. NATO’nun Afganistan savaşı haksız bir savaştır. Taliban’ın siyasi ve ideolojik görüşlerinden bağımsız olarak Afganistan işgal altında bir ülkedir. NATO’nun savaşı haksız, Taliban’ın savaşı ise işgale karşı bir savaştır. Türkiye haksız bir savaşta baş oyuncu haline gelecektir. Bu, yüz kızartıcıdır.
Taliban gelirseniz vururuz diyor
İktidar yanlısı medya ayrıca Afganistan halkının ve Taliban güçlerinin Türkiye’yi “Müslüman” olduğu için dostça karşılayacağını öne sürüyor. Oysa Taliban bu haber çıkar çıkmaz, Türkiye’nin bu görevi üstlenmesi halinde, TSK askerlerinin hedef olarak kabul edileceklerini açıkladı. Dolayısıyla Afganistan’a asker göndermek demek, haksız bir savaşa gönderilen askerlerin tabutlarla dönmesi demek olacaktır.
İşgal taşeronluğu neyin diyeti?
Erdoğan, kendisini aylarca aramayan Biden’ı yatıştırmak, ABD’nin elindeki Halkbank davası, S-400 yaptırımları gibi kozları kullanmasını geciktirmek için NATO zirvesinde bu taşeron ihalesini üstlendi. Bunu herkes biliyor. Ayrıca Erdoğan, yine ABD-Türkiye ilişkilerinde bir gerilim konusu olan Ermeni soykırımı ile ilgili “hamdolsun gündeme gelmedi” diyerek korkusunu açık etmişti. Ancak sonraki sürece baktığımızda ABD’nin daha fazla taviz kopartmak için şantajlarına devam ettiğini görüyoruz. Şimdi de ortaya yeni bir Halkbank vakası olarak Sezgin Baran Korkmaz (SBK) davası çıktı. Dolayısıyla Afganistan ihalesinin yetmeyeceği, arkasından daha büyük teslimiyet ve taşeronlukların geleceği bellidir.
Emperyalizme Turancı ve İslamcı kılıf
Nitekim Erdoğan’ın bu ihalede yanına Macaristan ve Pakistan’ı almaya çalışması, ardından Hulusi Akar’ın Orta Asya turuna çıkması son derece manidardır. Macaristan’daki ön faşist rejimle Turancılık’ta; Pakistan’la ise İslamcılık’ta buluşan istibdad rejimi bu ideolojik ortaklıkları emperyalizmin hizmetine sunmaya hazırlanmaktadır. Mesele Taliban’a hoş gözükmek falan değildir. Rusya ve Çin’in arasında tam bir kavşak noktası olan Afganistan’dan başlayarak Orta Asya’ya ve Çin’in içinde Uygur Bölgesi’ne uzanan bir emperyalist kuşatma planı söz konusudur. Yani emperyalist ihale, bir havalimanından hatta Afganistan’dan dahi daha büyüktür.
Kahrolsun istibdad! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın hürriyet!
ABD bu kadar büyük ve tehlikeli bir ihaleyi kolay kolay üstlenecek taşeron bulamaz. Ama yolsuzluklarla, iç çatışmalarla ve iflas etmiş, dolara köle olmuş bir ekonomiyle yuları emperyalizme kaptırmış olan istibdad rejimi tam ABD’nin arayıp da bulamadığı bir fırsattır. İstibdad rejimi Türkiye’nin emperyalizme karşı zayıf karnı, istibdada karşı hürriyet mücadelesi anti-emperyalist mücadelenin kopmaz bir parçası olmaya devam ediyor.
Başyazı: Sermayenin ve emperyalizmin orman kanunlarına son! (Temmuz 2021)
Sermayenin ve emperyalizmin orman kanunlarına son! Ülkede keyfî yönetim yani istibdad rejimi var. Anayasa yok hükmünde. Ülkeyi yöneten bir grup sivil ve asker kişinin keyfi, Anayasa’nın da yasaların da üstünde. Halkın feryatlarına kulaklarını tıkayanlar sermayenin ve emperyalizmin bir dediğini iki etmiyor. Amerikan şirketlerini toplayıp “güvenceniz benim” diyen Erdoğan polis şefine “ağzını açanı gözaltına al” dedirtiyor. İstibdad rejiminde sermayenin ve emperyalizmin orman kanunları işliyor! Bir öğretmen Erdoğan’a sesleniyor: “atama yapın lütfen!”. Erdoğan, ihtiyacımız kadarını aldık diye cevap veriyor. Milli Eğitim Bakanlığı 97 bin, Sayıştay 138 bin öğretmen açığı var diyor. Atanamayan yüz binlerce öğretmen atama, dersleri boş geçen öğrenciler öğretmen bekliyor. Kimin ihtiyacından bahsediyorsunuz? Demirören’e yandaş medya kurması için Ziraat Bankası 750 milyon dolar kredi vermiş. Bir kuruşu geri ödenmemiş. Öğrenim kredisini gençlerden işe girer girmez ilk maaşından kesmeye başlayan, çiftçinin traktörüne kadar haciz koyanlar nerede? İşçi, emekçi anayasal hakkını kullanıyor ve sendikaya üye oluyor. İşten atmalara, baskılara göğüs geriyor, seneler süren mahkemeleri aşıyor. Arkalarını istibdada dayayan patronlar ne Anayasa, ne yasa ne mahkeme kararı tanıyor. Gebze’de Baldur, Çorlu’da Bel Karper işçileri bunun için grevde, Dilovası’nda Systemair HSK, Çerkezköy’de Indomie Adkoturk işçileri kimisi haftalardır, kimisi aylardır bu nedenle direnişte… Bu mücadelenin sembolü olmuş Cargill işçilerinin Amerikan tekeline karşı direnişi 1180 günü aştı! Devlet, gücünü Anayasa’yı ve yasaları uygulamak için değil, hakkını aramak için yollara düşen işçilere gösteriyor. Kadın cinayetleri durmak bilmiyor ama devlet gücünü “şiddetin faillerini değil kadınları koru” diyen kadınları durdurmak için kullanıyor. Gündüz gözüyle HDP’yi basan bir faşist cinayet işliyor. Binayı ateşe vermeye çalışıp Madımak’a selam çakıyor. Dün Madımak’ta “şükür ki dışarıdaki halka bir şey olmadı” diyen devlet bugün katile “senin adın ne abicim” diyor! Devlet dün neredeyse bugün de aynı yerde. Memleketin Kürdü Alevisi nefsi müdafaada! Türkiye Ankara’dan yönetilmiyor. Sabah akşam yerli millî masallar dinliyoruz. Ama Afganistan’a asker gönderme kararını Brüksel’den öğreniyoruz. Hani bir meclis vardı Ankara’da… Hani 1 Mart 2003’te ABD’nin istediği Irak tezkeresinin reddeden meclis! Daha sorarlar mı o meclise? Erdoğan ve Bahçeli el ele verip başkanlık sistemini ne için getirdi sanki? Anayasa yok hükmünde. 12 Eylül’ün darbeci Anayasa’sını bile uygulamıyorlar. Faşistler kalkmış bir de “sivil Anayasa” taslakları hazırlamış. Güler misin ağlar mısın? Meclis zincire vurulmuş! Milletvekillerine figüranlık bile zor geliyor artık. Ya uğramıyorlar meclise ya da sıraların üstünde uyukluyorlar! Seçilecekler figüran olduktan, orman kanunları hüküm sürdükten sonra seçim erken olmuş 2023’te olmuş ne fark eder! Sermayenin ve emperyalizmin orman kanunlarının hükmü sınıf mücadelesinin yasalarının başladığı yerde biter! Emekçi halkın iradesinin tecelli edebildiği mekânlar artık sadece sokaklar, meydanlar, grev ve direniş çadırlarıdır. Bu irade dalga dalga büyümeli, yasaksız, barajsız, eşit koşullarda yapılan seçimlerle oluşturulmuş tam yetkili, egemen ve zincirsiz bir Kurucu Meclis’in toplanmasını dayatmalıdır! Ekmek ve hürriyet hemen şimdi! Zincirsiz Kurucu Meclis için ileri!
Emekçi halkın gündemini konuşmaya devam ediyoruz. Ekonomiye işçinin gözünden baktığımız. İstibdadın kanalizasyonlarından saçılan pisliği değerlendirip, Marmara’yı teslim alan müsilajı, Kanal İstanbul’u ve deprem gerçeğini Savaş Karabulut ile konuştuğumuz yayınımızın podacst kaydı.
From the publisher's feed