
Sign up to save your podcasts
Or


Atlen Yıldırım’ın ardından: Bir değil beş olacağız!
Devrimci İşçi Partisi Merkez Komitesi üyesi Atlen Yıldırım, 5 yıl önce kanser hastalığına yenik düşerek hayatını kaybetti. Atlen Yıldırım, işçi sınıfının kurtuluşuna adanmış bir hayat yaşadı. Hayatının son döneminde, işçi sınıfının partisinin inşasına omuz vermek üzere Devrimci İşçi Partisi saflarına katıldı. Çalışkanlığı, devrimciliği ve hiç vazgeçmediği alçakgönüllülüğü ile devrimcilere örnek oldu.
Anadolu topraklarında yetişen bir dünya devrimcisi
Atlen Yıldırım, 3 Mayıs 1957 tarihinde Kırşehir’in Kaman ilçesinde oldukça muhafazakâr bir ailede doğdu. Ancak Anadolu’nun her karış toprağına kazınan 68 gençliğinin emperyalizme karşı verdiği mücadelenin etkileri, Atlen Yıldırım’ı içinde büyüdüğü milliyetçi ve muhafazakâr iklime rağmen devrimci fikirler ile tanıştırdı. Siyasal yaşamı boyunca Anadolu’nun farklı bölgelerinde devrimci faaliyetini sürdüren Atlen Yıldırım, hayatının son aşamasında, bir yandan devrim mücadelesini sürdürürken öbür yandan işçi sınıfının kurtuluşu yolunda mutlak bir gereklilik olan proleter enternasyonalizmi, yani işçi sınıfının dünya çapında örgütlenmesi için çalıştı. Atlen Yıldırım’ın devrimci Marksizmin ve kendi tabiri ile devrimci Marksizmin bu topraklardaki temsilcisi olan Devrimci İşçi Partisi’nin saflarına katılmasının anlamı budur. Atlen Yıldırım, Anadolu topraklarında yetişmiş, 68 gençliğinin “kahrolsun Amerika” sloganları ile devrimci olmuş bir dünya devrimcisidir!
Devrimci fikirleri işçi sınıfına götürmekte ısrar, devrimcilikte ısrardır!
Erken yaşta devrim mücadelesine atılan Atlen yoldaş, oldukça muhafazakâr ve milliyetçi bir atmosferi olmasına rağmen doğup büyüdüğü İç Anadolu’nun farklı kentlerinde siyasi faaliyetlerini sürdürür. Kayseri'de, Kırşehir'de, Nevşehir'de, hayatın karşısına çıkardığı bütün zorluklara rağmen devrimci fikirleri emekçi halka ulaştırmak için yoğun bir çaba gösterir. Atlen yoldaşın devrimci yaşamından bize bıraktığı en büyük miras, koşullar ne olursa olsun devrim için çalışma ısrarından vazgeçmemektir. Atlen yoldaş, milliyetçiliğin çok yoğun yaşandığı coğrafyalarda da, girdiği ve çok zor koşulları göğüslediği hapishanede de, hatta hayatının son anlarında kemoterapi tedavisi gördüğü hastanede bile devrimcilikte aynı heyecan ve arzuyla ısrar etmiş bir devrimcidir.
Bir değil beş olacağız, devrim yolunda Atlen Yıldırım’ı unutmayacağız!
Emperyalizm üçüncü dünya savaşını dünya halkları için somut bir tehlike olarak insanlığın ufkuna sokmuştur. Türkiye’de istibdad rejimi emekçi halkı kuşatmaya, işçinin emekçinin belini sermayeye karşı bükmeye çalışmaktadır. Öbür taraftan üretim alanlarında, tezgahlarda, bantlarda, kadınların, gençlerin, emekçi halkın bağrında ekmek ve hürriyet mücadelesi yükselmektedir. Katıldığı bir etkinlikte yaptığı konuşmada parti saflarına geç gelmesine üzülerek “bir değil beş olup çalışmam lazım” diyen Atlen Yoldaş’ın anısını yaşatmak için vakit birken beş olma vaktidir. İşçi sınıfının kurtuluşuna ömrünü adayan Atlen yoldaşımıza sözümüz bu mücadeleyi zafere taşımak, sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyayı kurmaktır!
Siz vatandaşı kör mü zannediyorsunuz?
2015’te sarı sendika Türk Metal’den yaka silken metal işçileri ülkenin büyük sanayi merkezilerini bir deprem gibi sarsan fiili grev ve işgaller gerçekleştirmişti. Depremin merkez üssü Bursa’daki Oyak-Renault fabrikasıydı. Bu eylemlerin ardından birçok fabrikada işçiler toplu halde Türk Metal’den istifa etmiş, Renault’da ise zaman içinde işçiler istifa etmekle kalmamış DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’e üye olmaya başlamıştı. Rüzgâr DİSK’ten yana esiyordu ama Türk Metal de patronla iş birliği içinde bir korku iklimi yaratmaya çalışıyor, bazı öncü işçiler peyderpey işten atılıyordu.
Bir yerde kritik bir aşamaya gelindi, DİSK (Birleşik Metal) e-devletten toplu geçişler için bir tarih ilan etmişti. O tarihte üye olmayanlar da toplu hâlde üye olacaktı. Renault işçisi DİSK’i Birleşik Metal’i istiyor ama korkuyordu, korku duvarı bir aşılsa fabrikanın yetki için gerekli yüzde 50+1’inden çok daha fazlası üye olabilirdi. O aşamada sendikanın tarih vermenin ötesinde bir şey yapması, eyleme geçmesi, işçiye güven vermesi lazımdı. Bu doğrultuda öncü işçiler öneriler yaptılar ama reddedildi. Bunun yerine ne mi yapıldı? Türk Metal’i rezil rüsva edeceği düşünülen bazı ses kaydı ve video görüntülerinin olduğu bunların sosyal medyada dolaşmasıyla zaten sallanan Türk Metal’in yere serileceği söylendi. Ne mi oldu? İlan edilen toplu geçiş tarihinde kimse Birleşik Metal’e geçmedi. Haftalar içinde ise bir avuç öncü işçi dışında Birleşik Metal-İş üyesi kimse kalmamıştı.
Bu hikâyeyi bilenler biliyor. Ama bugün bu hikâyeyi tekrar anlatmamızın sebebi sendikal hareketin sorunları ya da iç meseleleri değil. Vesile olan konu ülkeyi günlerdir meşgul eden AKP’li bir kokainman particinin, sosyal medyada ifşa olan maceraları… Memleketteki muhalefetin bu olay karşısındaki hâlleri anlattığımız hikayedeki duruma çok benziyor. Bu vatandaş, AKP İzmir Milletvekili Hamza Dağ’ın sağ kolu, AKP’de önemli yerlere girip çıktığı belli olan bir kişi. Bu kritik ilişkileriyle de lüks arabalar, oteller, kumarhaneler ve kokain partilerinde geçen zengin bir yaşam kurmuş olduğu anlaşılıyor. Kendisini savunurken o kokain değil pudra şekeriydi demesi epey alay konusu oldu. Hamza Dağ’ın toplantılarda telefonunu emanet edecek kadar yakın olduğu bu kişiyle ilişkisini inkâr etmesi, AKP’nin sadece genel merkezde büro çalışanıdır diye savunma yapması da bir o kadar komikti.
Acınası olan ise memleketteki düzen muhalefetinin bu mesele üzerinden iktidarı sıkıştırmak üzere büyük fırsat yakalamış gibi heyecanlanan halleri… İşte başta anlattığımız hikâyeyi bize hatırlatan da bu haller oldu. Sadece Renault’da değil neredeyse tüm metal sektöründeki işçiler Türk Metal’in ne olduğunu bilir. Diyebilirim ki metal işçisini Türk Metal’le ilgili şaşırtacak, “vay arkadaş” dedirtecek bir kaset yoktur. Hayal gücünüzün sınırlarını zorlasanız dahi yoktur! İşçi bunların zaten ciğerini bilir. Mesele sizin ne yaptığınız ve yapacağınızdır. Şimdi bu kokainman partici yakalandı diye AKP teşhir olacak, çökecek, dağılacak mı zannedersiniz? “Hani Müslümandınız” diye aklınızca köşeye sıkıştırdığınızda gerçekten köşeye sıkışacaklarını mı düşünürsünüz? Halk zaten bu iktidarın ne olduğunu, yolsuzlukları, kayırmacılığı gördüğü için AKP’den uzaklaşıyor. AKP’lilerin kendisinin bunları bilip görmediğini mi zannedersiniz?
Mesele bizim ne yaptığımız, bu memleketin tüm partilerine şu ya da bu oranda oy vermiş, her milletten, memleketten emekçi halkına nasıl bir çözüm sunduğumuzdur. Halkı AKP’den kopmaya çağırmak ve bu çağrıdan sonuç almak için önce düzen muhalefetinden, Amerikan muhalefetinden kopmak, kimlik siyasetini bırakıp sınıf siyasetinde buluşmak gerekiyor. Siz insanların ekmeği için verdiği mücadelede onun yanında oldunuz ve birlikte kavga ettiniz de o insanlar size hayır mı dedi? Sırtını mı döndü? Bize sınıf mücadelesinde hayır diyen de sırtını dönen de yok. Yürüyeceğimiz yol belli!
Devrimci İşçi Partisi Bildirisi: İradesi yerle bir edilen meclis terk edilmelidir! Zincirsiz bir Kurucu Meclis için ileri!
15 Temmuz başarısız darbesinde Amerikan bombardıman uçakları kullanılarak bombalanan meclis, geçtiğimiz günlerde ardı ardına siyasi bombalarla tarumar edildi! Birkaç gün içinde istibdadın farklı güçleri meclisi dört bir yanından vurdular.
Cumhurbaşkanı, bugünkü meclisle aynı adı taşıyan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 2011’de oybirliğiyle kabul ettiği bir uluslararası insan hakları sözleşmesinden, İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin çekildiğini, tek başına imzaladığı bir cumhurbaşkanı kararıyla ilan etmeye kalkıştı. Cumhurbaşkanının insan hakları mevzuatı konusunda yetkisi olmadığı halde. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu pijamasıyla, pabuçlarını giymesine dahi izin vermeden, 90 bin seçmenin oyuyla girdiği meclisten polis zoruyla yaka paça çıkardı.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ülkenin dördüncü partisi konumunda olan, istibdadın can simidi MHP’nin genel başkanının talimatıyla meclisin üçüncü büyük partisinin, yani 6 milyon seçmenin oyuyla temsil edilen HDP’nin kapatılması için dava açtı. Kısacası, yürütmenin başı, polis ve yargı, meclisin itibarını binbir parça halinde yerle bir etti.
Meclis yok hükmünde!
Yok hükmünde bir mecliste gölge boksu yapmak istibdadın eline oynamaktır. Yok hükmünde bir mecliste Salı günleri grup toplantılarında Karagöz-Hacivat oyunu oynamak, halkı temaşa sanatlarıyla oyalamaktır. İstibdadın figüranı olmak istemeyen herkes meclisin aldığı yaralar karşısında meclisi terk etmelidir! Böyle bir hamle, siyaseti değil istibdadı krize sürükleyecek ve sıkıştıracaktır. 600 milletvekilinden 230’a yakınının meclisten çekilmesi iktidarı büyük bir zorlukla ve meşruiyet kaybıyla karşı karşıya bırakacaktır. Bu aşamadan sonra istibdadın yeni bir sopalı ara seçimle boşalan sandalyeleri doldurması kesin olarak reddedilmelidir. Bu aşamadan sonra emekçi halkın kitlesel bir seferberliği dışında bir millet iradesi tecelli olamaz. Bu irade ancak zincirsiz, barajsız, eşit koşullarda, propaganda özgürlüğüyle Kurucu Meclis seçimiyle gerçekleşebilir.
Zincirli meclisi terk etmek zincirsiz bir Kurucu Meclis’e giden yolu açar. Zincirli mecliste figüran rolü oynamaya devam etmek ise seçim, referandum vb. adlar altında istibdadın yapacağı dayatmalara ortak olmak anlamına gelir.
Hedefimiz zincirsiz bir Kurucu Meclis olmalıdır!
Türkiye’nin emekçi halkının yaşamsal hale gelmiş, ölüm kalım meselesine dönüşmüş olan iş, aş, hürriyet talebi sadece ülkeye giydirilmiş olan bu deli gömleği rejimin cepheden karşımıza alınmasıyla karşılanabilir. Zincire vurulmuş meclis için yapılacak sopalı seçimlere, halkın kimlikler temelinde birbirine karşı kışkırtıldığı, şovenizmle, ırkçılıkla, mezhepçilikle, erkek egemenliğiyle zehirlenmiş bir atmosferde, paranın her şeyi satın alabildiği bir ortamda gitmek bugüne kadar verdiğinden daha farklı bir sonuç vermeyecektir. İstibdad, var olan rejim özellikleri altında seçim yoluyla ortadan kaldırılamayacaktır.
Türkiye’nin önündeki çözüm, zincire vurulmuş meclis için erken ya da ara seçim değil, zincirsiz, barajsız, eşit koşullarda, propaganda özgürlüğüyle yapılacak bir Kurucu Meclis seçimidir! Kurucu Meclis’e giden yol zincirli meclisten, sopalı seçimlerden geçmez. Mevcut zincirli mecliste siyasi partiler ve milletvekili seçim kanunlarında yapılacak olası değişiklikler emekçi halkın kurucu iradesinin değil, istibdadın millet iradesini yıkıcı eylemlerinin önünü açacak nitelikte olur.
Kimliklerde bölünmeye hayır! İşçiler, emekçiler, Kürtler, Aleviler, kadınlar, gençler el ele ekmek ve hürriyet için birlikte mücadeleye!
Kahrolsun istibdad! Yaşasın hürriyet!
Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın enternasyonalizm!
Sungur Savran: Bir Avrupa Birliği soykırımı, bir sosyal demokrat soykırım
Günü gününe 27 yıl oldu. 7 Nisan-15 Temmuz 1994 tarihleri arasındaki 100 gün içinde Afrika’nın doğusundaki Ruanda’da erkek kadın, yaşlı çocuk bir milyon korunmasız sivil katledildi. Günde 10 bin kişi oluyor! Katliamı düzenleyenler ülkenin çoğunluğunu oluşturan Hutu etnik grubunun şoven, gerici, gözü dönmüş milisleriydi. Machete olarak anılan pala biçiminde tarımsal üretim araçlarıyla, kazmayla kürekle, yabayla sopayla, ateşli silahla öldürdüler önlerine geleni. Katledilenler arasında demokrat eğilimdeki etnik Hutular da vardı ama ezici çoğunluk, ülkenin azınlık etnik grubu olan Tutsilerdendi. Yani açıkça, ikirciksiz ve tartışmasız biçimde bir soykırım işlenmişti.
Her şey yıldırım hızıyla olup bittikten sonra yaşananın soykırım olduğunu yadsıyan zaten yok. Tartışılan başka şey. Evet, silahları tutan eller Hutu milislerinin elleriydi. Peki onlara silahları veren kimdi? Ruanda’da 1994 öncesinde uzun süredir yaşanmakta olan çatışmalar dolayısıyla bir Birleşmiş Milletler (BM) gücü vardı. Daha da önemlisi Fransa 1994 öncesinde Ruanda’da asker bulunduruyordu. BM neden müdahale etmemişti? Fransa soykırımı engellemek için neden bir şey yapmamıştı? Esas tartışılan buydu.
BM’nin rolü konusunda tek bir şey söylemek yeter bu kuruluşun ne kadar alçalabileceğini anlamak için. BM gücünün başındaki Kanadalı General Dallaire, Hutuların katliam hazırlıklarını ve gizli silah yığınaklarını erkenden keşfetmişti. Ama müdahale etmesi BM Genel Sekreter Yardımcısı, kendi de Afrikalı olan Kofi Annan’ın çabasıyla engellendi. Soykırımın önünü açan bu Kofi Annan, daha sonra “uluslararası toplum” diye bilinen emperyalist koalisyon tarafından ödüllendirildi ve 1997’den itibaren on yıl boyunca BM Genel Sekreteri olarak görev yaptı!
Biz asıl Fransa’ya gelelim. 1994 soykırımı biter bitmez Fransa çalkalanmaya başladı. Fransa’nın Marksist ve anti-emperyalist aydınları, ülkenin hükümetinin, üzerinde çok büyük etkiye sahip olduğu Ruanda yönetiminin soykırım uygulamasını nasıl kollarını kavuşturup seyrettiğini derhâl sorgulamaya başladılar. Her geçen yıl, ortaya Fransa’nın soykırımın bilgisine sahip olduğu halde parmağını bile kıpırdatmadığına ilişkin deliller ortaya çıktı.
Çuvala sığmayan mızrağı “araştırmak” üzere şimdiki Fransa cumhurbaşkanı Macron bir tarihçiler ekibi oluşturdu. Arşivlerin, özellikle de Fransız CIA’sı DGSE’nin arşivinin bütünüyle açıldığı söylendi. Geçtiğimiz günlerde bu tarihçiler komisyonu araştırmalarının sonucunu açıkladı. Sürpriz ki sürpriz! Varılan sonucu bütün basın “Fransa aklandı” diye verdi. Fransa’nın soykırımda çok ciddi sorumlulukları vardı ama ülke suç ortağı değildi!
Fransa’nın aydınlara hitap eden radyosu France Culture’e çıkan komisyon başkanı Vincent Duclert şöyle dedi: “Mitterrand’ın soykırım karşısındaki durumu ‘körlük’ olarak nitelenmeli. Ortada ‘bilişsel’ (kognitif) bir problem var.”
Biz 2004’te, soykırımın 10. yıl dönümünde, o aşamaya kadar biriken delillere yaslanarak “Ruanda 1994: Bir Avrupa Birliği soykırımı” başlığını taşıyan bir yazı yazdık. O yıllar Türkiye solunun ve sendika hareketinin AB fetişizmi içinde geleceği Türkiye’nin AB üyeliğine havale ettiği yıllardı. Sol günde beş defa AB’nin bir “demokrasi, barış ve sosyal adalet odağı” olduğunu söylüyordu. Ruanda deneyimi gözlerin açılmasına yarasa keşke!
Şimdi İstanbul Sözleşmesi feshedildi ya. Kendisini “sol” sayan birçok insanımız ve kuruluşumuz AB Komisyonu Başkanı Ursula van der Leyen ile Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Charles Michel’in İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine rağmen Tayyip Erdoğan ile düzenlenen çevrim içi bir toplantıyı iptal etmemiş olmasına içerliyor. Soykırıma duyarsız kalan politikacı tipolojisi İstanbul Sözleşmesi’ne ne ölçüde duyarlı kalabilir? İlahi dostlar! Acaba esas “anlama” sorununu kim yaşıyor?
Metal Fabrikalarından Haberler Mart 2021
Tuzla HT Solar’dan, Bursa Tofaş'tan, Tuzla Chen Solar’dan, HSK Systemair fabrikasından, Eskişehir Roca’dan, Çorlu Epta Soğutma Sistemleri’nden, Bursa Renault'tan ve Gebze'den metal işçilerinin mektuplarını dinleyebilirsiniz.
Fabrikalardan haberler Mart/2021
İzmir’den PTT-Sen direnişçisi, Tuzla CPS Otomotiv’den bir işçi ve Eskişehir’den bir belediye temizlik işçisinin mektuplarını dinleyebilirsiniz!
12 Mart’ın ve 1971 devrimci atılımının 50. yılına sınıf bakışı
İşçi sınıfının öncüsü, bugün ve gelecekte yürüyeceği yolu ancak geçmişte yaşananlardan öğrenerek belirleyebilir. Devrimi kanında canında hisseden gençlik, geçmişte olan bitene sırtını dönerek değil ondan ders alarak ilerleyebilir. 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin 50. yılı, bu topraklarda burjuvazinin işçi sınıfına karşı izlediği politikayı anlamak bakımından yakıcı önemde. Aynı toplumsal mayalanma içinde ortaya çıkan gençlik hareketinin kendine özgü bir önderliği, örgütleri, programı olan bir devrimci harekete dönüşümü ise, işçi sınıfının ve devrimcilerin burjuvazinin bu politikasına karşı mücadelesinde bize eşsiz dersler sunuyor.
Türkiye burjuvazisi sosyal ve politik gelişmeye damga vuracak kadar güçlü bir işçi sınıfı mücadelesiyle ilk kez 1960’lı yıllarda tanıştı. Mücadele yükseldikçe, burjuvazi daha önce kendi çıkarları doğrultusunda yaratmış olduğu anayasal ve yasal düzenin karşısına geçti. Evet, bu kadar yalın: 1961 anayasasıyla “çağdaş” bir kapitalist gelişmeye doğru adım atan sanayi burjuvazisi, 60’lı yılların militan grevleri, Türkiye İşçi Partisi’nin 1965 seçimlerinde meclise girmesi, sınıf mücadeleci sendikacılığın tarihimizdeki ilk örneği DİSK’in 1967’de kuruluşu ve bütün bu mücadelelerin doruk noktası olarak 15-16 Haziran 1970 işçi sınıfı ayaklanması karşısında bütün “çağdaşlık” iddialarını bir kenara bırakarak ordunun kanatları altına sığındı. 15-16 Haziran’dan sadece dokuz ay sonra, 12 Mart 1971’de Genelkurmay birlik içinde hükümete ve parlamentoya “muhtıra verdi”. Süleyman Demirel “şapkasını aldı” ve çekildi. Askerin hâkimiyetinde bir hükümet kuruldu. Hükümetin başı Nihat Erim’in ifadesiyle “sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aştığı” bir durumda işçi sınıfı ve müttefikleri hizaya getirilmeye çalışıldı. Öncü işçilerin 50 yıl önce yaşanan bu askeri müdahalenin kendi sınıflarına karşı burjuvazinin çıkarlarını güvenceye almak için yapıldığını anlamaları bugün 12 Mart olayından çıkarılması gereken en önemli derstir.
Ne var ki, işçi sınıfının geleneksel politik hareketi belirli noktalarda kapitalist düzenle bütünleşmiş olabilir. Bu durumda, sınıf mücadelesi devrimcileştikçe sınıfın bu düzen partilerinden nasıl kurtulması gerektiği sınıf politikasının başlıca meselesi haline gelebilir. İşte, Türkiye’de 1970-71 yılları tam da böyle bir kavşağa işaret eder. İşçi sınıfı 15-16 Haziran ayaklanması ile “ben varım ve devrim özlemi içindeyim” demiştir. Nesnel terimlerle ifade edersek, Türkiye’nin proleter devrimler çağına girdiğini ilân etmiştir. Ama var olan işçi partileri TİP ve TKP burjuva düzeni ile bütünleşmiş partilerdir. İşte diyalektiğin çelişkilerle dolu dünyası!
1971 devrimci hareketi bu çelişkiyi pratik devrimci eylemiyle sınıfı ayağa kaldırma yöntemiyle çözmeye çalıştı. Çünkü onlar Küba devriminin ve Vietnam halkının kahramanca direnişinin etkisi altındaydı. Yöntem yanlıştı, amaç doğruydu! Kahramanlık, adanmışlık, dayanışma, gözü peklik, devrime fiilen sahip çıkmak—1971 devrimci hareketi bütün bunlarda ve başka alanlarda bugün bile işçi sınıfı militanlarına örnek olmalıdır.
Ama seçilen strateji, yani sınıftan bağımsız olarak devletle hesaplaşmaya girmek, bu hesaplaşmanın sınıfı “uyandıracağını” ve harekete geçireceğini varsaymak, işte bu, açıkça yanlış bir stratejiydi.
Ama hiçbir öncü işçi şunu unutmamalıdır: Deniz, Sinan, Mahir ya da İbo, bu devrimciler işçi ve emekçilerin hep içinde bulundu, grevlere, toprak işgallerine, “üretici mitingleri”ne destek vermek için koştu. Onlarınki, kitleyi küçümsemek falan değildi. İşçi sınıfı tarafında uyuyan bir partiler sistemine karşı gençlik aşısıydı. Gelecek onların kahramanlığı ile, ama Leninizmin parti inşası yöntemleriyle kurulacaktır.
Memleketimden emperyalizm manzaraları
Son dönemde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bazı kararlar çokça tartışılıyor. Söz konusu kararlar HDP’li Demirtaş, CHP’li Berberoğlu, Sorosçu Kavala ile ilgili olduğunda ve Batı’dan eleştiriler yükseldiğinde Erdoğan hemen emperyalizmin baskılarına direniyormuş pozlarına girip düpedüz yargı üstünde baskı kuruyor ve bağlayıcı olan bu kararların uygulanmasını engelliyor. Pek çoklarının da bu pozlara kanıp Erdoğan’ı ve iktidarını emperyalizme karşıymış zannettiğini görüyoruz. Bazıları da bu konularda Erdoğan’ın çelişkilerine işaret etmek için eski defterleri açıyor. PKK ile yürütülen Kürt açılımı, Erdoğan’ın BOP Eşbaşkanlığı ile övündüğü konuşmaları, George Soros’la Erdoğan’ın aynı masada yaptığı görüşmenin fotoğrafları ortaya saçılıyor.
Bunlar doğru, eksiği var fazlası yok. Ama Erdoğan’ın sivil ve asker ortaklarıyla yürüttüğü istibdad rejiminin emperyalizm yandaşlığı geçmişe ait bir olgu değildir. Günceldir, canlıdır, bugünün meselesidir. Demirtaş ve Berberoğlu ile birlikte bir dizi milletvekilini hapse yollayan dokunulmazlıkların kaldırılmasının tekrar tartışıldığı bugünlerde, konuya başka bir açıdan yaklaşıp Erdoğan’ın iktidarlarının esas dokunulmazlarının neler olduğuna bakalım. Milli değerler falan değil! Öyle olsa “milletin …” diyen Cengiz kıymetlisi olmazdı herhalde. Onu geçelim. Manevi değerler deseniz, “Bakara Makara” meselesinden oraların da Erdoğan’ın dokunulmazı olmadığını biliyoruz. Kendi “şahsı” bile değil. Öyle olsa kendisine küfür kıyamet şiirler yazan İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ı hediyelere boğmaz, kendisine “aptal olma” diye mektup yazan Trump ile dost olmaktan övünmezdi herhalde. Emperyalizmin suç merkezleri İncirlik Üssü ve Kürecik Radar Üssü, NATO üyeliği, AB ile Gümrük Birliği ve dolar konvertibilitesi… İşte Erdoğan’ın ve istibdad rejiminin dokunulmazları!
Lafa değil icraata bakmak şartıyla aksini söyleyebilen beri gelsin. Devam edelim. İstibdad rejimi kendi işine gelmeyen AYM kararlarını uygulatmamak için daha üst bir ahlaki kamuflaj örtüsüne ihtiyaç duyuyor. “Değil mi ki Batı Demirtaş ve Kavala için bastırıyor biz de milli egemenliğimizi savunuyoruz. Bu ülkenin mahkemeleri ne diyorsa o!” Anlatılan hikâye bu. Peki bu hikâyeyi anlatanlar şu günlerde “hukuk reformu” adı altında ne pişiriyor biliyor musunuz? Yabancı sermaye için ticari uyuşmazlıklarda uluslararası tahkim sürecini kısaltacak, kolaylaştıracak ve ucuzlatacak uluslararası arabuluculuk geliyor! Yabancı sermayeye, Singapur Sözleşmesi ülkenin mahkemelerinin üstünde olacak garantisi veriliyor! İşte “yerli ve milli” iktidarın milli egemenlik anlayışı.
Bu gerçekleri halkımızın görmesini istiyoruz. Ama görmek de yetmez. Bugün emperyalist boyunduruğa karşı S-400 masallarıyla uyutulmayı reddedip, kanlı canlı sınıf mücadelelerine destek olmak gerek. Amerikan Cargill’e, İsveçli Systemair’e, İspanyol Baldur’a, Alman Döhler’e karşı memleketin direnen işçisine omuz vermek, sesine ses olmak gerek. İşçiler ekmekleri için direnişte. Ve bu direnişlerin ucu tüm memleketi boyunduruk altında tutan istibdadın dokunulmazı emperyalizme dokunuyor. Ekmek mücadelesi hürriyet mücadelesi ile birleşiyor. Yol belli… Değil mi ki Anayasa’da yazan grev hakkı 1963’te Kavel’in fiili greviyle yasalara yazdırıldı. İstibdadın emperyalist sermayeye kalkan olup uygulatmadığı AYM kararları da işgalle, grevle, direnişle uygulatılacak!
Gazi katliamının 26. yıldönümü: Mezhepçiliğe ve ırkçılığa karşı örgütlü mücadeleyi yükseltelim!
Türkiye tarihinde işçi sınıfına, başta Kürt halkı olmak üzere ezilen halklara, Alevilere yönelik sayısız katliam yer alıyor. Bu katliamların arkasında ülkeyi yöneten Türkiye burjuvazisi ve emperyalizm yer alırken, bu katliamlarda yeri geldiğinde asker ve polisi, yeri geldiğinde faşist örgütleri ve kontrgerillayı kullandılar. Ne zaman emekçi halkın bağrında bir mücadele dalgası yükselse, karşılık olarak bu katliamları da organize ettiler. İşte, 12 Mart 1995’te gerçekleşen Gazi Mahallesi katliamı da 90’lı yıllarda işçi sınıfının, Alevilerin, Kürtlerin verdiği büyük mücadelelerin önünü kesmek için yapılmıştır.
Örgütlenen Alevileri durdurmak için
1988’de Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin kurulması, 1993’te Hacı Bektaş Veli Derneğinin tekrar açılması ve birçok yöre derneğinin kurulması ile Alevi halkı kitlesel olarak örgütlenmeye başlamıştı. Büyük sanayi kentlerinde Alevi halkının yoğunlukla yaşadığı emekçi mahallelerde, sosyalist hareketler de bu örgütlenme dalgasının bir ayağını oluşturuyordu. Türkiye burjuvazisi tarafından tarih boyunca ezilen Alevilerin dalga dalga örgütlenmesi ve mücadelelere başlaması burjuvazi için tehlike çanlarını çalıyordu.
Mezhepçiliğe ve ırkçılığa karşı örgütlen, mücadele et!
Hâkim sınıflar dünyanın her yerinde emekçi halkı ve işçi sınıfını bölmek, sindirmek, ezmek için türlü araçlar kullanır. Şovenizm, ırkçılık, mezhepçilik de bu araçların en tehlikelilerindendir. Ortadoğu’da da emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri kendi çıkarları için kardeş kavgasını körüklemekten geri durmuyor.
Erdoğan ve AKP iktidarı hem ülke içinde hem de uluslararası alanda koyu bir mezhepçi politika yürütüyor. Türkleri Kürtlere, Sünnileri Alevilere karşı kışkırtmak için sürekli bir propaganda yapılıyor. Bugün de Alevilerin evlerinin duvarlarına çarpılar atılıyor, “Defol Alevi” yazıları yazılıyor ve iktidar “bunlar sarhoşların, çocukların işi” diyerek geçiştiriyor. Bu koşullar ve istibdadın bu mezhepçi siyasetinin altında Alevi halkı bugün de bir nefsi müdafaa içinde yaşıyor.
Mezhepçilik ve ırkçılık ciddi bir tehlike olarak karşımızda. Faşistlerin, mezhepçilerin örgütlendiği bir yerde biz örgütsüz olursak güçsüz kalırız, tehlikeye açık hâle geliriz. Bu tehlikeyi bertaraf etmenin tek yolu ise tüm emekçi kitlelerin, ezilenlerin, Alevilerin ekmek ve hürriyet mücadelesinde birleşmesinden ve örgütlenmesinden geçiyor. Mezhepçi ve ırkçı politikaların karşısında halkların kardeşliğini ve eşitliğini sağlamak ancak bu birliktelikle mümkün olabilir.
İşte tüm bunların sonucu olarak Gazi katliamını sadece yitirdiklerimizin acısıyla hatırlayamayız. Gazi katliamını örgütlenmenin, mücadelenin, direnişin, isyanın çağrısı olarak hatırlamalıyız! Katliamın 26. yıldönümünde bir kez daha haykırmalıyız: Kahrolsun ırkçılık ve mezhepçilik! Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği!
Emekçi kadınların kılavuzu Rosa Luxemburg 150 yaşında!
150 yıl önce bir Mart günü, 18 Mart 1871’de tarihin ilk proleter devrimi gerçekleşti, ilk işçi sınıfı iktidarı Paris Komünü kuruldu. Ondan sadece 13 gün önce, 5 Mart 1871’de Polonya’da tarihin gördüğü en büyük devrimci kadın, Rosa Luxemburg dünyaya gözlerini açtı. 2021’in Mart ayında hem Paris Komünü’nün hem de Rosa Luxemburg’un 150. yaşını kutluyoruz. Rosa Luxemburg’un doğum günü kutlanmayı fazlasıyla hak ediyor. Çünkü nasıl bir yaşamı olacağını müjdelercesine devrim ile doğdu, devrim için yaşadı, devrim için öldü.
Rosa’nın hayatı daha çocukluk yıllarından itibaren mücadele ile geçti. Henüz beş yaşındayken bir yıl boyunca bacağı alçılı bir şekilde yatağa bağlı kalmasının sonucu oluşan bir sakatlıkla mücadeleden kendi anadili dışında Rusça olarak eğitim veren bir okulda Polonyalı bir Yahudi olarak kendini kabul ettirme çabasına kadar hepsi onu hayatının geri kalanında göğüslemesi gereken zorluklara hazırlıyordu adeta.
17 yaşındayken devrimci mücadeleye atıldı. 18 yaşındayken üniversite eğitimi için İsviçre’ye geçti. Burada üniversite okudu ama asıl eğitimini üniversitenin içinde değil dışında aldı. Çünkü İsviçre o dönemde, Rus ve Polonyalı devrimciler için bir sürgün yeriydi. Burada sürekli okuyor, siyasi tartışmalara katılıyordu. Polonya Krallığı Sosyal Demokrasisi (SDKP) isimli partinin kurucuları arasında yer aldı. Bu partiyi henüz 22 yaşındayken, II. Enternasyonal’de temsil etti. 27 yaşındayken o dönemde uluslararası hareketin kalbinde yer alan Alman Sosyal Demokrat Partisi’nde (SPD) çalışmak için Almanya’ya gitmeyi tercih etti. Bu, Rosa Luxemburg’un, pek kimsenin tanımadığı Polonyalı komünist bir kadından dönemin en güçlü sosyal demokrat partisi olan SPD’nin ve hatta II. Enternasyonal’in içindeki tartışmalara damga vuran bir teorisyene, kahraman bir devrimciye dönüşmesi ile sonuçlanan yolculuğun başlangıcı oldu.
Rosa Luxemburg, müthiş bir hatipti. Karşılarında daha önce hiç kadın konuşmacı görmeyen işçileri, emekçileri etkiliyor; işçiler arasında “Polonya’dan gelen kadın”ın konuşması ağızdan ağıza yayılıyor, konuşmaları her seferinde onu dinlemek isteyen işçilerle doluyordu.
Rosa Luxemburg, sadece iyi bir hatip değil, siyasi kavrayışı yüksek bir teorisyen ve kalemi güçlü bir yazardı. Dünya çapında Marksizmin ağır topları ile bir arada bulunuyor ama fikirleri kimin söylediğine bakmadan sorguluyor, üzerine gidiyor, kendi fikirlerini cesurca savunuyordu.
Rosa Luxemburg hareketin içinden çıkan, Marksizmi devrimci özünden, işçi sınıfının iktidarı programından koparmaya çalışan “yenilik getirme” çabalarına karşı, Marksizmin ve proleter devrimin savunucusu olarak tarihe geçti. Alman hareketi içinde bu mücadeleyi revizyonizmin tezlerini çürüterek kazandı.
Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ile birlikte 1918 Alman devriminin önderlerindendi. Paris Komünü’nün derslerini çıkararak, işçi sınıfının iktidarını bu kez kalıcı olarak kuran Ekim devriminin iki büyük önderinden biri olan Lenin’in gözünde o bir kartaldı. Yaşamı pek çok komünist kuşağın eğitilmesinde bir kılavuz olacaktı. Rosa’yı Lenin’den koparmaya çalışanlara inat, aralarında yaptıkları tüm siyasi tartışmalara rağmen Rosa ve Lenin, birbirinden kopartılamaz; devrim ile karşı devrim karşı karşıya geldiğinde onlar hep aynı saflardaydı. Ekim devriminin diğer önderi, Kızıl Ordu’nun komutanı Trotskiy için küçük ve zayıf haline rağmen kongre kürsüsünde proleter devrimin cisimleşmiş haliydi Rosa. Enternasyonal’in yönetici organı olarak çalışan Uluslararası Sosyalist Büro’nun 1907’de çekilen bir fotoğrafında Rosa Luxemburg, onlarca erkeğin arasında tek kadındır. O kadınların en önünde yürüyeni, tarihin en büyük kadın devrimcisidir. Bugün Rosa Luxemburg 150 yaşında, onun gibi işçi sınıfının iktidarı için mücadele eden emekçi kadınlara yaşamı ile kılavuzluk etmeye devam ediyor. Nice yaşlara Rosa!
From the publisher's feed