
Sign up to save your podcasts
Or


Başyazı: Sermayeye ve emperyalizme reform, emekçi halka acı reçete
Aylardır Erdoğan’ın reform vaadi konuşuluyor. Bu vaadin içeriğini halk öğrenmiş değil. Çünkü adı “reform” konmuş olan bu politikalar dışarıda emperyalist merkezlerle içeride de sermayenin örgütleriyle müzakere ediliyor. Reform için AKP iktidarının görüşmediği patron örgütü kalmadı. Artık iyice ayıp olacağını düşünmüş olacaklar ki sonunda Türk-İş başkanını da saraya çağırdılar. Ergün Atalay o görüşmede bir rapor sunmuş, özellikle de ücretsiz izin uygulamasının sendikalaşmaya karşı suistimal edildiğini söylemiş. Erdoğan’ın ne dediğini açıklamıyorlar ama biz Karaman’da sendika üyesi oldukları için ücretsiz izne çıkarılan Türk-İş üyesi Döhler işçilerinin üzerine polisi salmasından ne yaptığını görüyoruz.
İşçiye reva görülen bu muamele, Amerikan ve Avrupalı emperyalist sermayeye Türkiye’yi ucuz işçi cenneti olarak pazarlama vaadinin, yani ekonomide reform sürecinin bir parçası. Hâlihazırda yabancı sermayeli şirketler Systemair HSK (İsveç), Baldur (İspanya), Döhler (Almanya) Erdoğan’ın lütfu olarak ücretsiz izin saldırısını sürdürüyor. MESS’e bağlı General Electric (ABD) ve Schneider (Fransa) işçilere karşı Erdoğan’ın grev yasağı tehdidini arkasına alarak sefalet zamları dayatıyor. Cargill’de 1.000 gündür haklılıklarını mahkemelerde de kanıtlamış olan ülkenin işçilerine karşı Amerikan sermayesinin yanında yer alan iktidar bu tutumuna reform sürecinde de işçileri gözaltına aldırarak devam ediyor.
Patronların, Erdoğan’ın istibdadını arkasına alarak işçi sınıfının örgütlenmesine yaptığı saldırılar, emekçi halkın geneline yönelik daha büyük saldırıların habercisidir. TOBB, TÜSİAD, MÜSİAD ve TESK’ten oluşan patronlar koalisyonu ortak bildirilerinde “öncelik fiyat istikrarı olmalı” diyerek bu saldırının planını iktidarın eline veriyor. Kulağa hoş gelen “fiyat istikrarı” kavramı zehirli bir şekerdir. Nasıl patronlar “yapısal reform” dediğinde aslında “işçinin kıdem tazminatı hakkının gasp edilmesini” ve “esnek çalışma dayatmalarını” kastediyorsa, “fiyat istikrarı” da iktidara “yüksek faiz politikasına, borçlanmaya ve yerli yabancı tefecilere faiz ödemeye devam et, işsizlik sorunuyla uğraşma” demektir. Patronlar bunu ücretsiz izinlerle birlikte işsizler ordusunun 10 milyona dayandığı, çalışmaya hazır nüfus içinde dört kişiden birinin işsiz olduğu bir ortamda söylüyor. “Fiyat istikrarı” deyince hiç değilse pahalılık olmayacak diye düşünmeyin. Patronlar aynı bildirilerinde fiyatların piyasada serbestçe belirlenmesini şart koşuyor. Yani gıda fiyatları emekçi halkın mutfağını yangın yerine çevirmişken “bırak yansın” diyorlar!
İşte Erdoğan ve AKP’nin sermayenin çıkarlarına ve emperyalizme hizmette reform siyasetinin iç yüzü budur. Reform dedikleri emekçi halka dayatılacak acı reçetenin renkli ambalajıdır. Oysa acı reçeteyi hak eden, krizin faturasını ödemesi gereken krizi yaratan patronlardır. Ekmek ve hürriyet isteyen emekçi halk kendi taleplerini kendi gücüyle elde etmek zorundadır. Bunun için mahallelerden okullara, iş yerlerine ve fabrikalara her düzeyde örgütlenmekten başka yol yok. İstibdadın sermaye ve emperyalizme dost, emekçi halka düşman reformlarına karşı işçi sınıfının öncülüğünde devrimci bir sınıf siyaseti gerek. Devrimci İşçi Partisi, ekmek ve hürriyet için işçileri, emekçileri, kadınları ve gençleri işte bu siyasete ve örgütlenmeye çağırıyor!
İşçi aidatları işçi direnişlerine!
Asgari ücret gündemi geldi geçti, 10 milyondan fazla insan Ocak ayında 2.651 lira olarak belirlenen, açlık sınırının da altında kalan (net asgari ücret AGİ hariç 2.557 lira 90 kuruş) ücretlerle baş başa kaldı. İktidarı ve patronları ikna ederek bu açlık dayatmasından kurtulmanın bir yolu yoktu. Yine örgütlenmekten başka bir yol yok. Mesela 2020’de asgari ücretle çalışan Chen Solar işçileri 2021’de imzaladıkları toplu sözleşmeyle ücretlerini 3.500 liraya çıkartıp pek çok sosyal ve sendikal hak elde ettiler. Tabii ki bu kolay olmadı. Chen Solar patronu sendikalaşmayı öğrenir öğrenmez, yeni dönemde patronlara Erdoğan’ın lütfu olarak sunulan ücretsiz izin saldırısıyla öncü işçileri biçmeye yeltendi. İşçilerin üretimi durdurarak cevap vermesi ve sınıf dayanışması ile bu saldırı püskürtüldü ve patron masaya oturtuldu.
Chen Solar olumlu örneklerden… Ancak Cargill’de, Döhler’de, Migros Depo’da, Systemair HSK’da ve daha pek çok yerde işçilerin açlık dayatmasına karşı girdikleri örgütlenme mücadelesi işten atmalarla karşılaşıyor ve mücadele fabrika önlerindeki direnişlerle devam ediyor. Sendika üyeliği anayasal bir hak, ama patronlara sendikal yetkiye itiraz olanağı verilmiş. Patronların itirazı sonucu değiştirmiyor ama mahkemeler yıllarca sürüyor. Zamanın yıpratıcılığına ekonomik zorlukların yıldırıcı etkisi ekleniyor. Tüm bu zorluklar aşıldığında dahi iş bitmiyor. Baldur Süspansiyon’da olduğu gibi mücadele grev biçiminde devam etmek zorunda kalıyor.
Bu direnişler ve grevler asla o iş yerlerindeki işçilerin derdi olarak görülemez. Bu direniş alanlarında işçi sınıfının kavgası veriliyor. Açlık dayatması olan asgari ücrete, insanlık dışı çalışma koşullarına karşı işçi sınıfının topyekûn savaşının ön safları buralar. Bu apaçık gerçeğe itiraz edecek olabilir mi? Peki bu ön saflarda verilen kavgada sendikalar üzerine düşeni yapıyor mu? Dayanışma çok önemli. Dayanışmanın manevi boyutu, mücadele eden işçilerin yalnız olmadığını görmesi, sınıf kardeşlerinden ve toplumdan moral güç alması en önemli direnç unsuru. Ama bu yetmiyor ve asla yetmez de… Direnen, greve çıkan işçilere verilecek maddi destek de son derece önemli ve belirleyici.
Sendikaların grev ve örgütlenme fonlarında milyonlarca lira atıl şekilde tutuluyor. Bu paraları bürokratlar yiye yiye bitiremez. Ama yine de muslukları sıkı sıkıya kapatıyorlar. Çünkü örgütlenen, direnen, bilinçlenen işçi, sendikasını da denetler. Hesap sorar. İşte bürokratların istemediği budur.
Elbette ki her sendikanın kaynakları aynı derecede geniş değil. Özellikle iş kolu barajları yüzünden toplu sözleşme yetkisi olmayan küçük sendikaların durumu çok vahim. En basit örgütlenme faaliyetlerini bile zor finanse edebiliyorlar. Ama konfederasyonlar neden var ki? Sadece basın açıklaması yapıp, hükümetten randevu almak, başkanlarını emekli olunca milletvekili yapmak için midir bu konfederasyonlar? Eğer bir grev ya da direniş tüm sınıfın çıkarlarının müdafaa edildiği bir mevzi ise o halde iş kolu, sektör, sendika ayrımı olmadan tüm maddi manevi gücün bu kavga için seferber edilmesi gerekmez mi?
Eğer patronların ve istibdadın işçi sınıfına reva gördüğü açlık ve sefalete karşı örgütlenerek cevap veriyorsak; bu uğurda mücadele ediyor ve direniyorsak; mutlaka aynı zamanda sendika bürokrasisine karşı da mücadele etmeliyiz. “Sendikaya üye ol! Sahip çık! Denetle!” diyoruz.
Bizim işçimiz gururludur, istemez. Bizim işçimiz “açlıktan ölmeyiz, biz bu yoldan dönmeyiz” sloganı atar grev direniş meydanında.
Hayır işçi kardeşim… Hakkın olmayan bir şeyi talep etmiyorsun. Dahası kendin için bireysel bir istekte de bulunmuyorsun. Ön cephede savaşan bir askerin ihtiyacı olanları, daha iyi savaşmak ve bu savaşı kazanmak için istiyorsun. Üstelik istediğin şey bürokratların malı da değil işçi sınıfının birikimidir. Sormaya bile gerek yok; direnişlere ve grevlere gidecek her kuruş işçi sınıfının helalidir.
Aşı milliyetçiliği
Geçtiğimiz 2020 yılının 17 Aralık tarihinde partimiz Devrimci İşçi Partisi’nin girişimiyle bir uluslararası bildiri yayınlandı. Altında üçü Rusya’dan olmak üzere, Yunanistan, ABD, Fransa, Finlandiya, Polonya, Bulgaristan gibi çeşitli ülkelerden 11 örgütün imzası vardı. Başlığı her şeyi berrak biçimde anlatıyor: “Ulusal bencilliğe hayır! Aşılamaya tüm ülkelerin ön safta mücadele eden sağlık ve huzurevi çalışanlarıyla başlansın! Sağlık endüstrisinden kâr elde eden tüm şirketler kamulaştırılsın! Uluslararası soruna uluslararası çözüm! Kapitalizmin vurduğu prangalara karşı insan hayatına sahip çıkalım!”
17 Aralık daha aşının, deyim yerindeyse, “balayı” dönemiydi. Bütün kapitalist medya “tünelin ucundaki ışık göründü” havasındaydı. Mesele sadece bir yıl falan dişimizi sıkmaktı. Türkiye’de kendine komünist diyen birtakım partiler bile “bilim buldu, kurtulduk” havasındaydı. Ama DİP ve uluslararası kardeş örgütleri “bilim buldu, kapitalizm ve milliyetçilik çözümü olanaksız hale getiriyor” diyordu. Bunu sayılarla ve mantıklı açıklamalarla destekliyordu.
Türkiye’de herkes haklı olarak soruyor: Hani 50 milyon doz dediniz, neden gelmiyor? Hükümetin politikasının aşı öncesi dönemde olduğu gibi, aşı konusunda da döküldüğüne kuşku yok. Ama insanlar bu gerçekle karşılaştıklarında esas sorumlunun kapitalist sistemin kendisi olduğunu fark edemiyor.
Altını çizerek söyleyelim: Avrupa Birliği (AB) şu anda aynen Türkiye’nin durumunda! Aşının sahibi ilaç şirketleri AB Komisyonu ile imzaladıkları sözleşmelerde vadettikleri on milyonlarca dozu veremeyeceklerini, Şubat ayı teslimatını ancak Nisan ayında teslim edebileceklerini açıkladılar. AB öfke içinde! Örnek olsun, dünyanın en zengin kentlerinden biri olan Paris’te aşı çalışmaları durdu! Almanya’da aşı merkezleri kuruldu, aşı yok! İspanya virüsten kırılıyor, Madrid’de aşı yapılamıyor! Birkaç ülke (ABD, İngiltere ve Kanada) dışında, dünyanın hemen hiçbir yerinde gereken aşı miktarı bulunamıyor. İngiltere’de bile iki doz arasındaki süreyi uzatmanın doğru olup olmadığı tartışılıyor.
Şimdi aynen bahar aylarında ülkeler birbirlerinin maske ya da solunum cihazı siparişlerini havalimanlarından korsanca çaldıkları gibi aşı stoku savaşları başladı. İngiltere’nin AstraZeneca ilaç şirketi aşı üretim merkezlerinden birini AB üyesi Belçika’da kurmuş. Şimdi AB Belçika’da üretilen aşının İngiltere’ye gitmesini nasıl engellerim diye yol arıyor. Yani başka milletler ölsün, üste çıkan sağ kalsın!
Üstelik, kimse şu soruyu sormuyor: Ne Amerikan ve Avrupa şirketleri, ne Çin, ne Rus, aşı ruhsatına sahip hiçbir ülke neden yeterli doz vermiyor? Mesele sadece milliyetçilik değil, kapitalist ilaç tekellerinin yüksek kâr elde edebilmesi için aşıların bütün dünyaya yetecek kadar üretilememesi. O şirketler imalatı arttırabildiği kadar arttırıyor, ama başka ülkelerin üretimine “fikrî mülkiyet hakları” (bildiğimiz “patent”in yeni ve şık adı) engel oluyor. Yani Pfizer, BioNTech, Moderna, AstraZeneca, Sinovac kasalarını doldursun, halk ölsün!
Oysa sosyalizmde olduğu gibi merkezî planlama ekonomiyi yöneten ilke olsa, kaynaklar bütün ülkelerde hızla aşı üretimine yöneltilir, 2021 sonbaharına kadar bütün ülkelerde bütün insanlar aşılanır ve pandeminin beli kırılabilirdi. Hemen bitmezdi belki, ama bugüne kadar virüs insanlığı sultasına almışken, artık insanlık virüsü kontrol altına alır ve zaman içinde yenilgiye uğratırdı. Kapitalist uygarlığın her şeyi kâra bağlayan işleyişinin insan toplumlarının düşmanı olduğu açık değil mi?
Virüs kendini korumak için biyolojik mutasyon geçiriyor. İnsanlığın kendini koruması için sosyo-ekonomik mutasyon yaşaması şart!
Mustafa Suphi'ler yaşıyor!
28-29 Ocak 2021 tarihleri, Türkiye’nin en eski modern siyasi partisi olan Türkiye Komünist Fırkası’nın kurucu kadrosundan parti başkanı Mustafa Suphi, parti genel sekreteri Ethem Nejat ve on üç yoldaşlarının bir siyasi cinayete kurban gitmelerinin 100. yıldönümüdür. Bu cinayet, Türkiye tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Türkiye’nin işçi sınıfının çıkarlarını savunmak ve bir işçi-köylü ittifakı yoluyla onu iktidara taşımak için kurduğu parti bu cinayetle birlikte büyük bir darbe yemiş ve yıllarca toparlanamamıştır. Bunun sonucunda 1918-1923 arasında bu topraklarda yaşanan devrim bütünüyle burjuvazinin ve onun müttefiki konumundaki toprak sahibi, ağa, mütegallibe, eşraf, aşiret erkânı, şeyh ve şıhların mutlak iktidarı ile sonuçlanmış ve ülkede bir burjuva diktatörlüğü kurulmuştur. Bu sayede 100 yıldır Türkiye’nin giderek büyüyen işçi sınıfı ve onun yanı sıra üretici köylülük, yoksul esnaf ve zanaatkâr, kent yoksulları ve işsizler ordusu, gittikçe büyüyen ve son yarım yüzyıldır tekelci bir burjuvazi haline gelen sermaye sınıfı tarafından sömürülmüş, ezilmiş, bastırılmış, horlanmış ve aşağılanmıştır.
Mustafa Suphi’ler suikastı 15 siyasetçinin insanlık dışı yöntemlerle ortadan kaldırılması olayı olarak görülemez. Türkiye’nin iktidara yükselmekte olan yeni toplumsal gücü olan patronlar sınıfının daha iktidarın eğişindeyken işçi sınıfının bağımsız siyasetini ezmesidir. Mustafa Suphi’lerin katledilmesi, burjuvazinin işçi sınıfına karşı verdiği sınıf mücadelesinin an açık, en sınır tanımaz, en alçakça yöntemlerle uç noktaya taşınmış tarihi başlangıç noktasıdır.
....
Kardeşler, tarih sultanların, paşaların, ister fötr şapka ister takke giyen türünden cumhurbaşkanlarının hikâyesi değil, sınıf mücadelelerinin tarihidir. İşte bu mücadelede tam 100 yıl önce işlenen alçakça cinayette bizim safımız ilk büyük yenilgisini almıştır.
İşçiler emekçiler!
Hiçbir şey hep aynı kalmaz. Devran döner. Bizim sınıfımız da on yıllar geçtikçe yeniden güçlendi, özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda dev mücadelelerle, güçlü sendikal ve siyasal örgütlerle burjuvaziye kafa tuttu, iktidara meydan okudu. 15-16 Haziran büyük işçi ayaklanması, Türkiye’nin fiilen proleter devrimleri çağına adımını atmasının vesilesi oldu. 12 Mart ve 12 Eylül yine işçi önderlerini, komünistleri ve devrimcileri katlederek burjuvaziye dikensiz gül bahçesi yaratmaya çalıştı. Ama işçi sınıfı ne zaman üzerine çok gelindiyse, ne zaman koşullar direnmeye ve mücadeleye uygun olduysa heybetli gücünü ortaya koydu. 1989 Bahar Eylemleri, 1990’da kamu emekçilerinin sendikalaşması için verilen büyük mücadele, 1990-91 döneminde Zonguldak madencisinin büyük grevi, onu izleyen Paşabahçe ve Erdemir mücadeleleri, 1999’da emeklilik eylemleri, 2005 Seka işgali, 2009-2010’da Tekel işçilerinin Ankara Sakarya eylemi, 2010’lu yılların tamamına yayılan ve 2015’te doruğuna ulaşan metal işçilerinin işgalli fiili grevleri ve bütün bunlara eşlik eden büyüklü küçüklü binlerce on binlerce eylem, direniş, grev, işgal, miting ve başka eylemler mücadelenin hiç sona ermediğini gösteriyor.
İşte Mustafa Suphi’ler bu mücadeleleri merkezileştirerek işçi sınıfını iktidara taşımak için devrimci bir yola girişmişlerdi. Onların mücadelesi bütün bu eylemlerde yaşıyor!
Bugün de onların hedeflediği türden bir parti vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Bütün düzen partilerine karşı işçi sınıfını, toplumun sömürülen ve ezilen bütün katmanlarının başına geçirerek iktidarı almak için bir parti gerekiyor. Bu parti ancak devrimci bir işçi partisi olabilir. Bağrında, işçi sınıfının öncü ve bilinçli katmanını her sınıftan devrimcilerle birleştirecek bir parti.
Böyle bir partiyi kurma yolunda seferber olarak büyük mücadeleler sonucunda işçi iktidarını kurduğumuz gün, Mustafa Suphi’lerin ölümünün boşuna olmadığı ortaya çıkacaktır!
Devrimci İşçi Partisi, 28-29 Ocak 2021
Arap devrimi 10 yaşında!
“Devrimler tarihin lokomotifidir.” Böyle söylemişti Karl Marx. Onun kuşağı için devrim olağan bir şeydi, mesele o olağan şeyin tarih içindeki yerini saptayabilmekti. 1789, 1830, 1848, 1871—Avrupa devrimlerle sarsılıp duruyordu.
Günümüzde insanlık devrimi gördüğünde tanıyamıyor. 1979 yılının (kısa süre içinde gericiliğin eline düşen) İran devrimi ile küçük Nikaragua’da yaşanan kısa ömürlü devrimden sonra 30 yıldan uzun bir süre dünyada devrim yaşanmadı. Kendi başına alınırsa vahim olmayabilir. Ama aynı 1979 yılında İngiltere’de Margaret Thatcher yönetiminde uluslararası burjuvazinin emekçi sınıflara uzun ömürlü taarruzu neoliberalizm başladı. Bizde 1980 belası bunun hemen arkasından geldi. Sonra 1989’da Berlin duvarı çöktü. İşte esas buydu insanlığın devrim gördüğünde tanıyamayacak duruma düşmesine yol açan. Evet, 1979’dan 2011’e kadar devrim yaşanmamıştı. Ama daha önemlisi, devrim fikri ve devrim umudu buharlaşmıştı. Tarihin lokomotifi kızağa çekilmişti!
Bu yüzdendir ki, Arap dünyası 2011-2013 arasında muhteşem bir devrimci dalga ile sarsılmaya başladığında, en azından bizim insanımız dudak büktü. Araplara karşı ırkçılığa varan önyargı İslamcıların güçlenmesi ihtimali korkusuna karıştı, emperyalizmin kadiri mutlak gücüne inanç ve komplo teorileri artık zehirlenme düzeyine ulaşmış olduğundan ortaya “emperyalizmin dizaynı” gibi ucube bir terim çıktı. Milyonlarca Arap bedenlerini tankların önüne atıyor, göğüslerini askere polise hedef gösteriyor, ölüyor, yaralanıyor, dayak yiyor, hapse atılıyordu. Sonunda kimi 25 kimi 30 yıldır ülkesini emperyalizme hizmette kusur etmeksizin, Siyonizm’le kavga etmeksizin yönetmiş diktatörler, Bin Ali’ler, Hüsnü Mübarek’ler, Ali Abdullah Salih’ler hapislere düşüyor ya da soluğu Suudi Arabistan’da alıyordu. Emperyalistler telaş içindeydi, ne yapacağını, bu işin nereye varacağını bilemeden kıvranıyordu. Ama bizim solcumuz ve halkımız Nuh diyordu, peygamber demiyordu.
Oysa tarih, bu kez Arap dünyasından başlayarak yeniden vagonlarını devrim lokomotifine bağlamıştı. Devrimlerin bir küçük kusuru vardır. İnsanlığı öyle sık ziyaret etmezler. Geldiler mi de habersiz misafir olarak gelirler. Evinizi açmazsanız, kaçar giderler, on yıllarca da geri gelmezler. Bu tarihin yasasıdır. Burjuva devletinin baskı aygıtları, binbir çeşit ideolojinin uyuşturucu etkisi, emekçi ailelerinin hayatta kalma gailesi ve daha nice etken, insanların alışılmıştan kopmasına kolay izin vermez. Ama bir kez zincirlerini sarsmaya başlamasın işçi emekçi sınıflar! Bir kez kükremesin! Yer gök titrer o zaman.
Devrim hiçbir yerde henüz muzaffer olmadı. Hiçbir yerde işçi-emekçi iktidarı kurulmadı. Hareket devrimin başarısızlıklarından ve yenilgilerinden ders çıkararak ilerleyecektir. Kazanırsa böyle kazanacaktır. Tunus devrimi tam 10 yıl önce 14 Ocak’ta ilk zaferine ulaştı. Sadece on gün sonra 25 Ocak’ta Mısır kitleleri sokağa indiler, 11 Şubat’ta Kahire’nin Tahrir meydanı halkındı, 30 yıllık diktatör ise hapishanedeydi! O zaman bu dev zaferi büyük şairimiz Nâzım’ın dizeleriyle karşılamıştık. Havana’da Devrim Meydanı’ndan, Küba devriminin sarhoşluğu içinde dostu ve yoldaşı Abidin Dino’ya sesleniyordu: “Çok şükür, çok şükür/bugünleri de gördüm ya/ölsem gam yemem gayrinin/resmini yapabilir misin üstad?” Daha ne güzel günler göreceğiz, biliyor musunuz çocuklar, ne güzel günler! Gerçekçiliği hayal zanneden karamsarlık kötüdür. Güzel günler göreceksek cüretkâr olmalıyız.
Başyazı: 2020’de yüklendiğimiz barikatları 2021’de aşalım!
2020 yılı savaşlar, doğal afetler, ekonomik kriz ve nihayet Koronavirüs salgını ile kötü bir ünle tarihteki yerini aldı. Geriye dönüp baktığımızda ise insanlık olarak başımıza gelenlerin kötü talihten kaynaklanmadığını görüyoruz. Mesela deprem bir doğal afet olarak geldi ama evleri yıkan, insanları öldüren, devletin kanatları altında çalıp çırpan müteahhitlerdi. Seller ve kuraklık kötü talihin değil, kapitalizmin, kâr hırsıyla talan ettiği doğanın bir sonucu olarak karşımızda. Virüs salgını tüm hayatı altüst etti. Ama milyonları virüsle buluşturan, âdeta salgının ortasına atan, evde bırakmayan ve tabur tabur fabrikalara, iş yerlerine yollayan patronlar ve onların bir dediğini iki etmeyen iktidardı. Salgına eklenen ekonomik krizde patronlara teşvik, destek ve vergi indirimleri yağarken işçinin emekçinin payına işsizlik, kısa çalışma, ücretsiz izinler, hayat pahalılığı karşısında giderek yoksullaşma, bunlar yetmiyormuş gibi bir de sonu gelmeyen vergilerle tüm ülkeyi sırtında taşımak düştü.
Hâkim sınıflar ve onun iktidarları emekçi halk için 2020’yi bir kâbusa dönüştürdü. Ama karanlığın içinde parlayan güzellikler hiç yok muydu? Hastanelerde ön safta savaşan, can verip hayat kurtaran sağlık emekçilerini, barikatların üzerine üzerine yürüyen işçileri, savunmayı ve adaleti meydanlarda savunan avukatları, erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı en öne çıkan emekçi kadınları nasıl unutabiliriz? Tüm dünyada geleceğe umut ışığı olanları… Salgında çaresiz kalan zengin kapitalist ülkelere, fakir Küba’dan umut olarak koşan Che’nin doktorlarını, ABD tarihinin en büyük ve kitlesel eylemlerini yapan siyahları, salgının ve yoksulluğun, faşist bir baskı ortamının içinden 250 milyon işçi ve köylünün greviyle ayağa kalkan Hindistan’ı, Latin Amerika’da, Afrika’da, Ortadoğu’da, Akdeniz’de, Avrupa’da salgında virüse karşı mücadelenin yanına kapitalizme ve istibdadın türlü biçimlerine karşı direnişi katan halkları nasıl göz ardı edebiliriz?
2020’e böyle bakarsak 2021’in barış, esenlik, adalet ve özgürlük getirmesinin bizlerin elinde olduğunu görürüz. Ayrı gayrı demeden birleştiğimiz, mahallelerde, sendikalarda ve işçi sınıfı partisinde örgütlendiğimiz, zalimlerin karşısına birliğimizden ve örgütlülüğümüzden aldığımız güçle çıktığımız, yüklendiğimiz barikatları aştığımız, ekmek ve hürriyet kavgasında zaferler kazandığımız bir yıl, bizlerin yani işçi sınıfının ellerindedir!
Aşı piyasasına/karaborsasına hayır! Bağımsız bilim insanlarının ve emekçi halkın denetiminde ücretsiz ve zorunlu aşılama!
Salgın hastalıklarda aşılama toplum sağlığı açısından vazgeçilmez bir önemdedir. Dünyada 1,7 milyondan fazla insanın canını alan Covid-19 salgını Türkiye’de ise resmi rakamlara göre 20 binin üstünde cana mâl olmuştur. Çiçek, çocuk felci, kızamık, boğmaca, difteri, tetanos gibi hastalıklara karşı her yıl 3 milyon insanın ölümünü engelleyen aşılar Covid-19’da da son derece önemli olacaktır. Bunun için halkın aşı konusunda tam ve şeffaf olarak bilgilendirilmesini sağlamak, aşı karşıtı hurafelerin insanları yanlış yönlendirmesine mani olmak esastır.
TTB’nin ve sağlık emekçilerinin taleplerine kulak verin!
Aşılama sürecinin salgını önlemek şöyle dursun başlı başına bir kaosa neden olması tehlikesine karşı TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) öne sürdüğü bir dizi talep hayati önemdedir. Aşının etkinlik ve güvenirliğini ölçen deneylerin son aşaması olan Faz 3 sonuçları kısmen açıklanmış olan aşılara, “Acil Kullanım Onayı” verilip verilmeyeceğine sağlık sektöründe hiçbir çıkarı ve ticari ilişkisi olmayan, iktidardan bağımsız, bilim insanlarından oluşan bir kurul karar vermelidir. Bu kurulun ve onay verme yetkisi olan Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunun ilgili toplantıları internet üzerinden açık şekilde gerçekleştirilmelidir. Tüm süreç başta sağlık emekçileri sendikaları olmak üzere işçi emekçi denetiminde sürdürülmelidir.
İşçi emekçi hastalığına işçi emekçi çözümü! Emekçi halkın denetiminde ücretsiz ve zorunlu aşılama!
Bu denetim altında, güvenirliği ve etkinliğinden emin olunan aşılar tamamen ücretsiz şekilde, evde kalamayan işçi ve emekçilerin de dâhil edildiği, risk durumuna göre yapılan bir önceliklendirmeyle, hâlihazırda çiçek, çocuk felci, kızamık, boğmaca vb. aşılarında uygulandığı gibi zorunlu olarak uygulanmalıdır. Aşı karaborsası sert tedbirlerle engellenmelidir. Covid-19 çoktan bir işçi ve emekçi hastalığı olmuştur. İşçi emekçi kitleler ya salgına karşı mücadeleyi denetleyecek ya da bu sürecin bedelini hem canıyla hem de ekonomik olarak ödemeye devam edecektir. AKP iktidarının ve en önde de Sağlık Bakanlığının başlı başına bir halk sağlığı sorunu hâline gelmiş olduğu bu süreçte bir işçi emekçi hükümeti hayat memat meselesi ve tek alternatif olarak yükselmektedir.
Koronavirüs Pandemisinde Türkiye
Devrimci Marksizm dergisinin Sonbahar 2020 tarihli 44. sayısında yayımlanan bu makalede, Ertuğrul Oruç Pandeminin Türkiye ayağını inceliyor. Yazar, Çin’de ortaya çıktıktan sonra pandemi halini alan Koronavirüs salgınına karşı Türkiye’nin geliştirdiği politikaların sınıfsal bir gözle eleştirisine girişiyor. Yazar, Türkiye’nin salgının henüz ülkeye girmediği, salgına karşı tahkimat yapılabilecek hazırlık dönemini heba ettiğini, salgın ülkeye girdikten sonra ise virüse karşı aşının ve ilacın bulunmadığı bir ortamda, salgının yayılmasını önleyecek yegâne önlemler olarak tarif ettiği izolasyon ve karantina önlemlerini ve test politikasını sınıfsal bir tercih yaparak burjuvazinin çıkarları doğrultusunda düzenlediğini tespit ediyor. Ayrıca Türkiye’nin salgın öncesi dönemde uyguladığı birtakım akıl dışı sağlık hizmeti uygulamalarının tamamen tesadüfi şekilde kendi lehine sonuç verdiğini, bu sayede sağlık kapasitesinin zor da olsa salgına cevap verebildiğini vurguluyor. Yazar, sal- gının birinci dalgasının ilk perdesinde hükümetin süreci yönetebileceğine dair özgüven kazandığı, bu özgüvenin kırılmasının gerektiği, bunu yapacak tek gücün de işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanarak olabileceğinin altını çiziyor. Sonuç kısmında ise yazar, veriler sunarak virüsün herkesi aynı derecede etkilemediğini, işçi sınıfının ve ezilenlerin daha fazla etkilendiğini, dolayısıyla çözümün de sınıfsal olması gerektiğini, bunun için de ulusal ve uluslararası düzeyde örgütlenmiş güçlü devrimci işçi partilerinin inşasının elzem olduğunu öne sürüyor.
From the publisher's feed