Gerçek gazetesi

Gerçek gazetesi

By GerçekNewsPolitics
Download on the App Store

Gerçek gazetesi episodes

  • Yılmaz Tan: Dış güçler mi burjuva politikası mı?

    Dış güçler mi burjuva politikası mı?

    Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, AKP rejiminin sözcüleri sürekli “dış “mihraklar”dan dem vurup, “faiz lobisi” karşısında “ekonomik kurtuluş mücadelesi” verdiklerini söyleyip duruyorlar. Türkiye kapitalizminin yönetim koltuğunda neredeyse 20 senedir oturan AKP/Erdoğan döneminde Türkiye ekonomisinin 2002 sonunda 129.6 milyar dolar olan dış borcu 2020 yılında 435 milyar dolara, 2002 yılında 15 milyar dolar olan dış ticaret açığı 2020 yılında 50 milyar dolara çıktı. Geçen 18 yılda iç ve dış borçlar için kamu kaynaklarından toplam 500 milyar dolar faiz ödendi. AKP/Erdoğan bütün bunların sorumlusunun “dış güçler” olduğuna halkı inandırmaya çalışıyor. Biz uluslararası sermaye çevrelerinin, emperyalist tefecilerin bu bakımdan masum olduklarını iddia edecek değiliz. Ancak AKP hükümetlerinin aldıkları önlemlerin, izledikleri politikaların 20 yıl boyunca ülke ekonomisinin yabancı sermayeye olan bağımlılığını ortadan kaldırmak bir yana perçinlemesinin altında hangi “yerli” güçlerin yattığını da sorgulamak istiyoruz. Zira bu bağımlılık, bir anlamda mali boyunduruk, emekçileri doğrudan ilgilendiriyor; onların yarattıkları değerin bir kısmının dışarıya akıtılmasına, yoksullaşmaya, işsizliğe yol açıyor.

    Yabancı sermayeye bağımlılığın temelinde Türkiye kapitalizminin dünya pazarıyla bütünleşme biçiminin çelişkileri yatıyor. Teknolojik açıdan görece geri, bu nedenle üretim yapısı ithalata bağımlı Türkiye burjuvazisinin daha fazla kâr peşinde 80’lerden itibaren korunaksız bir biçimde dünya pazarına yönelmesi AKP’den önce olduğu gibi AKP hükümetleri döneminde de kronik bir dış ticaret açığına yol açıyor. Daha yeni açıklanan dış ticaret verileri, dış ticaret açığının yüksek ve orta-yüksek teknoloji ürün toplamında geçtiğimiz 5 yılda 190 milyar doları aştığını ortaya koyuyor. İthalata olan bağımlılıkta en büyük pay sahibinin 1.000 ihracatçı firma olduğunu biliyoruz.

    Bizim burada asıl işaret etmek istediğimiz nokta şudur: AKP’nin yıllardır izlediği politikalara yön veren, onların manevra alanını (politik öncelikler, “mega projeler”, “Beşli Çete”) belirleyen de sınırını çizen de bu yapısal bağımlılık oldu. Türkiye büyük burjuvazisinin dünya pazarında yer edinmek, artı-değer, yani sömürü pastasından daha fazla pay alması çabasında yabancı sermaye girişlerine olan bağımlılığı devam etti. Bunun içindir ki AKP/Erdoğan ne yapıp edip uluslararası sermaye çevrelerine ekonomik istikrar ve yatırım ortamı vadetmeye devam etti. 2005 yılında başbakanken “Yatırım için dünyanın tüm girişimcileriyle görüşürüm. Bakanlarıma da her yerde görüşmelerini tavsiye ederim. Çünkü ben ülkemi adeta pazarlamakla mükellefim.” diyen Erdoğan, cumhurbaşkanı iken de kısa süre önce döviz rezervlerinin erimesi karşısında, “ülkemizi riski az, güveni yüksek, kazancı tatminkar bir cazibe merkezi haline getirmekte kararlıyız” demek zorunda kaldı. Bu vaadi yerine getirmek bakımından pek başarısız olduğu da söylenemez.

    Bu tespitler bizi şu sonuca götürüyor: Erdoğan’ın “tek adam rejimi”nin ya da “maceracı” ekonomi politikasının arkasında yatan, onu besleyen ancak onun sınırlarını da çizen “büyük resmi” iyi görebilmek, bu politikaların nihayetinde sınıfsal bir tercihin ürünü olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Yabancı sermayeye olan bağımlılığı gerçekten kırmak istiyorsak çözümü Türkiye büyük burjuvazisinin kendi içindeki paylaşım mücadelesinden ziyade bugün Karaman’daki Döhler, Kocaeli’ndeki Baldur, Dilovası’ndaki Systemair HSK fabrikalarında verilen mücadelelerde aramalıyız.

    5 min
  • Yarı askeri rejimde sivil anayasa olmaz! Yeni bir düzen devrimsiz kurulmaz!

    Yarı askeri rejimde sivil anayasa olmaz! Yeni bir düzen devrimsiz kurulmaz!

    AKP iktidarı bir kez daha “yeni ve sivil bir anayasa” tartışmasını ülkenin gündemine taşıdı. Hiçbir söylediği ile yaptığı birbirini tutmayan AKP ve Erdoğan’ın bu iddiası da tabii ki gerçeği yansıtmıyor. Her şeyden önce “sivil” anayasa iddiası son derece gülünçtür. Erdoğan 2014 yılından başlayarak ve 15 Temmuz darbe girişiminden sonra açıkça iktidarı doğrudan orduyla paylaşmaktadır. Türkiye yarı askeri rejimle yönetilirken sivil anayasadan bahsedilemez.

    Dert yeni anayasa yapmak değil, eski iktidarı korumak

    AKP ve MHP’nin yeni anayasayı, 2023’te yapılacak (ya da daha erkene alınacak) seçimlerden sonra oluşacak meclise havale edeceği anlaşılıyor. Dolayısıyla da bu tartışma adım adım bir sonraki meclis aritmetiğinin belirlenmesine odaklanacak, seçim sisteminin değiştirilmesi tartışması öne çıkacaktır. Elbette yapılacak öneriler, AKP ve müttefiklerinin aldığı oya göre daha fazla milletvekili çıkartmasını sağlayacak nitelikte olacak.

    Değiştirilmesi gereken Anayasa’dan önce müstebit iktidardır

    Kenan Evren’in bile hayal etmediği yetkilerle ülkeyi yöneten Erdoğan 12 Eylül darbesinin ürünü olan Anayasa’yı değiştirmekten bahsediyor. Kaldı ki pek çok değişikliğe uğrasa da 12 Eylül’den kalan bu Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklere dair pek çok maddesi uygulanmıyor. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, sendika hakkı, grev hakkı, hepsi istibdadın keyfi kararlarıyla çiğneniyor. Emekçi halkın temel hak ve özgürlüklerini kullanması için anayasa değişikliğine değil, iktidar değişikliğine, istibdad rejimine son verilmesine ihtiyaç var.

    Yeni bir düzen için Zincirsiz Kurucu Meclis ve işçi emekçi iktidarı

    Mevcut istibdad rejiminin, baskı altındaki seçimleriyle oluşturulan, zincire vurulmuş ve yetkisizleştirilmiş meclis bugün yasa dahi yapamıyorken, yeni seçimlerden anayasa yapacak bir meclis beklemek de hayaldir. Emekçi halkın ekmek ve hürriyet mücadelesinin üzerinde yükselecek, zincirsiz bir Kurucu Meclis olmadan “yeni” bir anayasadan bahsedilemez. Zincirsiz Kurucu Meclis’e giden yol da anayasa tartışmalarından değil, genel grevlerden, fabrika işgallerinden, boykotlardan, direnişlerden geçecektir. Önce işçi sınıfının iktidar olduğu yeni düzen kurulacak, sonra bir anayasa yazılacaksa o zaman yazılacaktır.

    3 min
  • Paris Komünü 150 yaşında!

    Paris Komünü 150 yaşında!

    “Paris’in proleterleri egemen sınıfların yenilgilerinin ve ihanetinin ortasında, kamusal işlerin yönetimini kendi ellerine alarak mevcut sorunları çözmelerinin zamanının geldiğini kavradı. (...) Kendi kaderlerinin efendileri hâline gelmelerinin ve iktidar gücünü ele geçirmelerinin en önemli görevleri ve mutlak hakları olduğunu kavradılar.” (Ulusal Muhafız Merkez Komitesi, Paris, 21 Mart 1871)

    Bundan tam 150 sene önce, Paris’in işçi ve emekçi halkı, tarihin ilk işçi iktidarını kurduklarını yukarıdaki bildirge ile ilân etti. 72 gün boyunca Paris’e egemen olan işçi sınıfı, tarihin gördüğü ilk proletarya diktatörlüğünü kurdu. Paris devriminin ardından yapılan delege seçimlerinde, doksan delegeden yetmiş ikisi işçilerden oluşuyordu. Engels’in deyimiyle proletarya diktatörlüğünün neye benzediğini görmek isteyen Paris Komünü’ne bakmalıydı. Marx, Paris Komünü’nde o ana kadar içi doldurulmamış olan “proletarya diktatörlüğü” kavramının temel ilkelerini görüyordu.

    1871: ilk işçi iktidarı

    1870 yılında, Prusya-Fransa arasında başlayan paylaşım savaşı, Paris Komünü’ne giden yolu hazırladı. Savaş, savaşın beslediği yoksulluk ve hükümetin zayıflığı, tarihte bir devrime daha zemin hazırlıyordu. Fransa’nın savaştaki ağır yenilgileri sonucu devrimin ilk dalgası ile Bonapartizm kavramına adını veren diktatör III. Napolyon devrilmiş ancak burjuvazinin temsilcileri iktidarı gasp ederek 4 Eylül günü Ulusal Savunma Hükümeti’ni kurmuştu. Burjuvazi ise Paris’e yaklaşmakta olan Prusya birliklerinden daha çok Ulusal Muhafızlar bünyesinde silahlanan Parisli işçilerin giderek güçlenmesinden korkuyordu. Böylece hükümet, silahlı Paris’ten duyduğu korku ile Prusya’ya teslim oldu. Hükümet teslim olurken, Ulusal Muhafızlar kendini yeniden örgütlemiş, tabanı tarafından seçilen Merkez Komitesi’ne yönetimi vermişti. Ekim devriminin iki büyük önderinden biri olan Trotskiy’in ifadesiyle, silahlı proletarya gerçekte kentin efendisiydi, elinin altında tüm nesnel iktidar araçları –top ve tüfekler– bulunuyordu, fakat bunun farkında değildi.

    Yenilgi ve zafer

    Komün tarafından gerçekleştirilen tüm ileri adımlar, el yordamıyla yapılanlardan ibarettir. Lenin, Trotskiy ve nice teorisyen tarafından Komün’ün yenilgisi defalarca ele alınmıştır. Ancak Komün’ün en temel dersi, önderlik eksikliğinin sonuçları olmuştur. Trotskiy 1921 yılında komün dersleri üzerine yazdığı yazının son paragrafında şöyle demektedir: “1871’in savaşçılarının kahramanlıktan yana eksikleri yoktu. İhtiyaç duydukları şey, yöntemde açıklık ve merkezi bir önder örgüttü. Bu yüzden yenildiler.” Sınıf içerisinde günbegün disiplinli çalışma yürüten, biriktirdiği deneyimle hareketin ihtiyaçlarını tespit edip buna göre politika geliştiren devrimci bir partinin yokluğu, Paris işçi sınıfının iktidara hazırlıksız yakalanmasına sebep olmuştur. İşçi sınıfına burjuvazi tarafından enjekte edilen yasallığa ve devlet kurumlarına duyulan saygı, devrimciler öncülüğünde vaktinde parçalanamamıştır.

    Ne var ki dönemin devrimcileri, Paris Komünü’nden öğrenmiştir. Tarihin işçi sınıfının önüne çıkardığı fırsatlarda öncü partinin rolü, Bolşevizmde vücut bulmuştur. Nihayet 1917 Ekim devriminde bu parti işçi sınıfını zafere taşımış ve tarihin ilk işçi devletinin kurulmasına giden yolu hazırlamıştır. 150 yıl sonra, Afrika’dan Latin Amerika’ya birbiri ardına gerçekleşen isyan ve devrimlerin kucağındaki 21. yüzyılın dünyasında ise; Paris Komünü’nün derslerini anlamak, günümüz sosyalistleri ve devrimci partileri için büyük önem taşıyor.

    8 min
  • Başyazı: Düzen siyaseti sana karşı birleşiyor! Sen sınıf siyasetinde birleşmelisin! (Mart 2021)

    Düzen siyaseti sana karşı birleşiyor! Sen sınıf siyasetinde birleşmelisin!

    Aşılama başladı ama vaka sayıları azalacağı yerde artıyor. Halka salgın kısıtlamaları, AKP’ye “lebaleb” kongreler… Merkez Bankası başkanı değişti, Hazine Bakanı Berat Albayrak gitti ama ekonomi kötüye gitmeye devam ediyor. İşçi aş, işsiz iş, esnaf yardım, çiftçi destek bekliyor ama musluklar sadece ama sadece patronlar için açılıyor. Halka nutuk atarken emperyalizme sayıp dökenler, NATO’nun Irak operasyonunun ihalesini alıyorlar.

    Hukuk reformu diyorlar adaletsizlik ayyuka çıkıyor. Yeni Anayasa diyorlar mevcut Anayasa’yı her gün çiğniyorlar. İşçi emekçi anayasal haklarını kullanıp sendikalaşınca işten atılıyor, yürüyüş yapınca gazla copla karşılaşıyor. İnsan hakları eylem planı diyorlar, Boğaziçili öğrenciler iktidarın talimatıyla tutuklanıyor, çıplak aramaya isyan eden kadınlar bir de üstüne iktidar sözcülerinin hakaretlerine maruz kalıyor. Emekçi halk hürriyet istiyor karşılığında baskı görüyor. Vatandaşa eleştirmek, muhalefet etmek yasak, iktidara, yandaşa ise küfür, hakaret, iftira serbest.

    Dikiş tutmayan bir sömürü düzeninin ve halkı baskı altında tutmaktan başka hiçbir yönetim becerisi olmayan bir istibdad rejiminin tablosu bu! Bu düzen, bu düzensizlik böyle gitmez, gitmeyecek!

    Çözümü mevcut baskıcı iktidarın karşısındaki burjuva, Amerikan muhalefetinde aramak ise boşuna bir çaba. İşte AKP’ye karşı umut olarak pazarlanan İstanbul belediyelerinin makyajı, işçiyle karşı karşıya gelince hemen akıverdi. Altından çıkan yüz Erdoğan’a ne kadar da çok benziyor! Hakkını arayan işçiye AKP’ye hizmet ediyorsunuz diye iftira atmak! CHP’li muhtarların işçinin grevine saldırması için polise şikâyette bulunmak, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun “AKP militanı” dediği kaymakamları göreve çağırmak! Açlık sınırı civarındaki ücrete hayır dediği için şımarık demek! Nihayet grev kırıcı olarak otopark mafyasını devreye sokarak Erdoğan’ın yanında Bahçeli’ye de selam çakmak!

    Konu sınıf çıkarları olduğunda nasıl aynılaşıyorlar. Sadece görüntüde, söylemde de değil, bizzat eylemde nasıl da birleşiyorlar. Sömürü düzenini korumak için nasıl birbirlerine sarılıyorlar. Çözümleri sadece sermaye ve emperyalizm için… İstibdad rejimi bunları sağlayabiliyorsa Erdoğan’la ve ortaklarıyla devam! Sağlayamıyorsa düzenin devamı için lastik değişikliği. Bu düzende emekçi halka çözüm yok! Salgında ölüm, ekonomide acı reçete, hakkını aradığında sopa, emperyalist ve sömürgeci maceralarda yine ölüm var!

    İşte bu yüzden çözüm sınıf siyasetindedir diyoruz. İstibdad rejimi ülkeyi çöküşe götürürken, işçi sınıfı ve emekçi halk kendi bağımsız çözümü etrafında birleşmeli ve örgütlenmeli. İşçilerin grevlerinde, direnişlerinde, öğrencilerin isyanında, ekmek ve hürriyet mücadelesinin capcanlı alanlarında tutturulan ortak dil, paylaşılan duygular, birliğin hissettirdiği güç bu düzeni değiştirmek için neye ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Aynılar aynı yere ayrılar ayrı yere!

    Daha önce kime oy vermiş, hangi memleketten gelmiş olursa olsun fark etmez! Düzenin bizi bölmek için istismar ettiği ne kadar ayrışma varsa hepsini aşmalıyız! Düzen siyasetinin karşısına sınıf siyaseti ile çıkmalıyız ve örgütlenmeliyiz. Ekmek ve hürriyet mücadelesini birleştirmeli ve yükseltmeliyiz!

    4 min
  • 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun! Emekçi kadınlar en öne! Yaşamını, ekmek ve hürriyeti savunmak için örgütlenmeye!

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun! Emekçi kadınlar en öne! Yaşamını, ekmek ve hürriyeti savunmak için örgütlenmeye!

    Emekçi kadınlar en öne! Yaşamını, ekmek ve hürriyeti savunmak için örgütlenmeye! Kapitalist sistem 8 Mart’ı “sevgililer günü” gibi bir hediye alıp verme gününe dönüştürmeye çalışıyor. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün mücadelelerle ve bedellerle dolu tarihi, bize bu günü anlamına uygun şekilde kutlama sorumluluğu yüklüyor.

    Tacize, şiddete, sömürüye, istibdada, yoksulluğa karşı emekçi kadınlar en öne!

    Bugün her gün bir yanda kadın cinayeti haberi alırken diğer yanda devlet erkânından kadına şiddete karşı mücadele nutukları dinlemeye devam ediyoruz. Kadınların yaşamının korunmasına yönelik hiçbir tedbiri zamanında uygulamayan istibdad ise polisi ve yargısıyla tecavüzcülere kol kanat germeye, fırsatını bulduğunda kadına yönelik şiddete karşı düzenlemeler içeren 6284 sayılı kanuna ve İstanbul Sözleşmesi’ne açıkça saldırmaya devam ediyor. Üstelik kadın düşmanı politikaların sözcülüğünü de çoğu zaman en üst merciden AKP’nin Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in ağzından yapıyor. Bu topraklarda Abdülhamid’in istibdadına karşı 1908 Hürriyet devriminin içinde, Türkiye’de bir devrim provası gibi yaşanan 15-16 Haziran büyük işçi ayaklanmasında, daha nicelerinde kadınlar mücadelenin içindeydi, ama Özlem Zengin’e bakarsanız AKP iktidarına kadar kadının adı yokmuş. Karakollarda çıplak arama dayatmasının sayısız örnekleri her gün ortaya çıkıyor ama Zengin’e göre Türkiye’de bu da yok. Sanki böyle bir aşağılanmaya maruz kaldığında söylemek kolaymış gibi, bunu hemen dile getiremeyen kadınları utanmadan onursuzlukla, ahlaksızlıkla suçluyor. Hatta o kadar ki kadınlar, Türkiye’de seçme ve seçilme hakkını gerçek anlamda AKP iktidarları döneminde elde etmiş. Meclisin yetkisizleştirilip zincire vurulduğu, memleketin kayyımlarla yönetildiği, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırıldığı bir istibdadın çatısı altında “gerçek anlamda” hangi seçme ve seçilme hakkından bahsediyorsunuz?

    Erkek egemen kapitalist sisteme karşı emekçi kadınlar en öne! Devrim için örgütlenmeye!

    Erkek egemen kapitalist sistem, kadının ucuz işgücünden, görünmeyen emeğinden kendi kendine vazgeçmeyecek; sistem ayakta durduğu müddetçe cinsiyetçi politikalarını her gün yeniden üretmeye devam edecektir. Emeğimizi, ekmeğimizi, yaşamımızı ve geleceğimizi savunmak için örgütlü olmalıyız. Kadınların gerçek eşitliği ve kurtuluşu, yalnızca kadınların omuzlarına yıkılan sorumlulukların toplum tarafından üstlenilmesiyle mümkün olabilir. Bu da mevcut sistemin kökten değişmesi demektir. İşçi kadınların, emekçi kadınların gücü, kendini dün de bugün de mücadelelerde gösteriyor. Emekçi kadınlar dün olduğu bugün de erkek egemen kapitalist sisteme karşı mücadele ediyor. Dün olduğu gibi bugün de istibdada karşı hürriyet için mücadele ediyor.

    Emekçi kadınlar devrim için de örgütlenmeli ve öne çıkmalıdır. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle; tüm emekçi kadınları, sorunlarımızın ana kaynağı ve dolayısıyla tek muhatabı olan erkek egemen kapitalist sisteme karşı Devrimci İşçi Partisi saflarında örgütlenmeye çağırıyoruz! Çağrımız işçi sınıfının yeni zaferlerinin kıvılcımını ateşlemek, kadınların kurtuluşunun yolunu açmak için mücadeleye omuz verme çağrısıdır.

    6 min
  • Armağan Tulun - En eski yöntem

    En eski yöntem

    Kadınların kurtuluş mücadelesinin tarihine emekçi kadınlar tarafından yazılan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, kadınların erkek egemen kapitalist sistem koşullarında maruz kaldıkları ayrımcılığa, şiddete, baskı ve tahakküme karşı bir mücadele günü. Patronların süslü laflarla, sermayenin kadın düşmanı yanını gizlemek için söyledikleri “bizim için her gün 8 Mart” sözleri yalan ama kadınların her gün erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı verdikleri mücadele gerçek. 8 Mart bir mücadele günü ve onlar için değil ama bizim için her gün 8 Mart. O yüzden de mücadele tek güne sığmıyor.

    Koronavirüs vakalarının resmi olarak açıklanması bakımından 2020 8 Mart’ı neredeyse bir milad. İlk vaka 11 Mart’ta açıklanmıştı. Aradan geçen zamana bakınca evet, salgın emekçi kadınlar açısından yaşamı çok daha zor bir hâle getirdi ama bununla birlikte kadınlar erkek egemenliğinin kendilerine yönelttiği birçok saldırıyı püskürttü, mücadelelerde ön plana çıktı. Bu koşullar altında dahi yeni kazanımlar elde etmenin elimizde olduğunu gösteren örnekler yarattı.

    İstibdad rejimi, kadına yönelik şiddete karşı mücadelede hükümetlere belli yükümlülükler getiren İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmayı düşündüğünü ağzına aldı, kadınlar meydanlara döküldü. Petrol-İş’in, Birleşik Metal-İş’in, Teksif’in ve bir dizi başka sendikanın örgütlü olduğu fabrikalar mücadele mevzileri olarak yükseldi. Emekçi kadınlar, mücadelede öne çıktı. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde, yine fabrikalarda kendi vardiyalarında işçiler erkek egemenliğine, şiddete, tacize, tecavüze karşı en yaygın sesi yükseltti. Koronavirüs salgını koşullarında işçileri ölümüne çalıştıran Vestel’de, işçi düşmanı 25/2’den işten çıkarma tehdidine rağmen sesini yükselten, birbirine sahip çıkan işçiler arasında yine emekçi kadınlar en öndeydi. Deriteks sendikasında örgütlendikleri için SF Trade tekstilden atılan dört işçi kadın direnişçi, salgın nedeniyle fiili olarak direnişe ara vermek zorunda kaldı ama her fırsatta kararlılıklarını, mücadeleden vazgeçmeyeceklerini gösterdi. Ağustos sonunda gerçekleşen CPS Otomotiv grevinde de, bugün hâlâ hakları için sürdürdükleri mücadelede de işçi kadınlar en öndeydi. Geçtiğimiz yıl 8 Mart’ı asgari ücretle ve sendikasız şekilde geçiren Tuzla’daki Chen Solar fabrikası, bu yıl sendikalı ve biri kadın üç temsilcisinin önderliğinde 8 Mart’a hazırlanıyor. Patronun, sendikalaşmayı ücretsiz izin dayatması ile engelleme girişimine, üretimi durdurarak cevap vermiş olmanın deneyimi ile…

    Kadınlar mücadele ediyor, kararlılıkla haklarını savunuyor ve örgütlü güçle kazanıyor. Koronavirüs salgınının ardından hiçbir şey eskisi gibi olmayacak deniyor. Ortalıkta “yeni normal” diye bir laf dolaşıyor. Oysa Koronavirüs koşullarında sadece emekçi kadınların öne çıktığı mücadelelerin değil, tüm işçi sınıfı mücadelelerinin bize gösterdiği, kazanılan hakların, hakkımızı da, sağlığımızı da, yaşamımızı da, geleceğimizi de savunmanın “en eski” yöntemlerle mümkün olduğu. Bu yıl 8 Mart’ı örgütlerken de dönemin koşullarına uygun yeni yöntemler bulmaya çalışmak yerine, fabrikaları, iş yerlerini merkeze alan bir çizgi benimseyelim. 8 Mart’ı tarihimize yazan kadınların mücadelesindeki daha iyi ücretler, çalışma ve yaşam koşullarını temsil eden ekmek ve gülün birliğinin yanına hürriyeti de ekleyelim. Emekçi kadınları ekmek, gül ve hürriyet mücadelesinde en öne çağıracak, bu zeminde birleştirecek bir 8 Mart için seferber olalım.

    4 min
  • Emekçi kadınlar en öne! Ekmeğimizi ve yaşamımızı savunmak için örgütlenmeye!

    Emekçi kadınlar en öne! Ekmeğimizi ve yaşamımızı savunmak için örgütlenmeye!

    Salgın ve ekonomik kriz sistemin ilk gözden çıkardıklarının kadınlar olduğunu bir kez daha ortaya koydu ama eşitsizlik ve ayrımcılık ile mücadele, esasında kadınların her dönemdeki gündemi. Kadınlar bu sermaye düzeninin ve erkek egemenliğinin yarattığı, istibdadın ise beslediği cinsiyetçi politikalarla çalışma hayatından ev hayatına kadar yaşamın her alanında karşı karşıya kalıyor. Ayrımcı muameleler henüz iş görüşmelerinden başlıyor. Erkeklerin muhatap olmadıkları sorular, kadınlara bir işe alınma şartı olarak soruluyor. Aynı işlerde daha düşük ücretlere çalıştırılan kadınlar esnek çalışma saatlerine, güvencesizliğe itiliyor. Üstelik kadınların mesaisi eve geldiklerinde de devam ediyor. Ev işlerine koşturulan kadınlar ayrıca erkek şiddetine, baskıya, tehdide maruz bırakılıyor. Şiddet ve baskı, kadınları hizada tutmanın bir aracı olarak kullanılıyor. Kadınların yaşamının korunmasına yönelik hiçbir tedbiri zamanında uygulamayan istibdad ise polisi ve yargısıyla tecavüzcülere kol kanat germeye devam ediyor. Bir yanda günde en az 3 kadının ölüm haberini alırken diğer yanda devlet erkânından kadına şiddete karşı mücadele nutukları dinlemeye devam ediyoruz. Hâlbuki şiddet failleri uyguladıkları şiddeti videoya alıp sosyal medyada yayınlasa dahi bunun bile mahkemeler için yeterli bir tutuklama sebebi kabul edilmediğini biliyoruz. Elini kolunu sallaya sallaya serbest bırakılan faillerin, soluğu yine şiddete maruz bıraktıkları kadınların yanında aldığına, kağıt üzerinde kalan tedbirlerin gerçek bir koruma sağlamadığına her gün tanık oluyoruz.

    Erkek egemen kapitalist sisteme karşı örgütlenmeye!

    Tüm bunlara karşı fabrikalarına sendikayı sokan, meydanlarda seslerini yükselten, bulundukları her alanda mücadele eden kadınlar elbette var. Yılların mücadeleleri sonucunda çıkan bir nebze de olsa koruyucu yasalara el uzatan istibdada geri adım attıran, tecavüzcüye af yasasına geçit vermeyen, kadınların kararlı duruşuydu. Şiddete, tacize, tecavüze uğrayan kadınların sesine hiç tanımadığı on binlerce kadın ses olabiliyor. Ancak bu mücadele samimi de olsa, her sene yüzlerce kadının katledilmesinin, binlercesinin şiddete, tacize uğramasının önüne geçemiyor. Kadınların hayatı, son kertede sosyal medyada düzenlenen kampanyaların başarı ihtimaline emanet ediliyor. Verilen mücadelenin kendi önüne koymuş olduğu hedeflere yetişemediği bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Nisbî iyileştirmelerle yetinmek, elimizdekileri de yitirmemek için mücadele etmeye dönüşüyor. Gündelik hayatımızda karşılaştığımız onlarca sorunun kalıcı olarak ortadan kaldırılmasının tek yolu ise sorunun esas kaynağını aramaktan geçiyor.

    Devrim saflarında örgütlenmeye!

    Erkek egemen kapitalist sistem kendi iradesiyle kadının ucuz işgücünden, görünmeyen emeğinden vazgeçmeyecek; sistem ayakta durduğu müddetçe cinsiyetçi politikalarını her gün yeniden üretmeye devam edecektir. Kadınların gerçek kurtuluşu, yalnızca kadınların omuzlarına yüklenen sorumlulukların toplum tarafından üstlenilmesiyle mümkün olabilir. Erkek egemen kapitalist sisteme ve yürütücüsü istibdad rejimine karşı cevabımız, birliğimiz ve örgütlülüğümüz olmalıdır. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken; tüm emekçi kadınları, sorunlarımızın gerçek yaratıcısı ve dolayısıyla tek muhatabı olan erkek egemen kapitalist sisteme karşı Devrimci İşçi Partisi saflarında örgütlenmeye, mücadeleye omuz vermeye çağırıyoruz!

    5 min
  • Metal fabrikalarından haberler (Şubat 2021)

    Metal fabrikalarından haberler

    Tuzla HT Solar’dan, Tuzla Chen Solar’dan, Dilovası Systemair HSK fabrikasından, Bursa SCM’den, Bursa Tofaş'tan, Bursa OYAK Renault'dan, Gebze’den metal işçilerinden gelen mektupları ve haberleri bu podcast kaydından dinleyebilirsiniz. 

    19 min
  • Fabrikalardan Haberler (Şubat 2021)

    Fabrikalardan Haberler

    İzmir'den bir kargo işçisinin, Tuzla CPS Otomotiv’den bir işçinin ve Tuzla Sedef Tersanesi’nden bir işçinin yazmış olduğu mektupları podcast olarak dinleyebilirsiniz.


    6 min
  • Düzen siyasetinde çözüm yok: Muhalefetin istediği erken seçim iktidarın silahına dönüşebilir

    Düzen siyasetinde çözüm yok: Muhalefetin istediği erken seçim iktidarın silahına dönüşebilir

    Erdoğan ve müttefikleri ellerinde olsa elbette 2023’e kadar herhangi bir erken seçim olmadan iktidarda kalmak isterler. Ancak ekonomideki çöküş tablosu ile AKP-MHP’nin seçmen tabanına da sirayet eden ve giderek artan hoşnutsuzluk bunun hiç de kolay olmayacağını gösteriyor. Ekonomideki kötü gidişi durduracak hiçbir çözümleri yok. Kapitalist sisteme ve sermayenin sınıf çıkarlarına tamamen bağlı olan Erdoğan ve iktidarının yapabildiği, kaçınılmaz çöküşü “ağrı kesici” yöntemlerle ertelemek ve emekçi halkın tepkisini istibdadın şiddetiyle bastırmaktan ibaret. Ama artık ne ekonomik krizin yıkıcı sonuçları daha fazla ertelenebilir ne de emekçi halkın tepkisi sonsuza kadar bastırılabilir durumda. Bunu en iyi istibdad cephesi görüyor. Erdoğan ve Bahçeli’nin sene başında baş başa yaptıkları ev toplantılarının başlıca gündeminin bu olduğuna şüphe yok. Ellerinde kendileri için hiç de hoş olmayan epey anket birikmiş durumda. Muhalefet de aynı anketleri görüyor ve bu yüzden en yüksek sesle “erken seçim” talebini gündemde tutuyorlar.

    Erdoğan’ın havucu Bahçeli’nin sopası

    Erdoğan ve Bahçeli bu baskıyı kırmak amacıyla uzunca bir süredir alttan alta muhalefeti bölmek ve parçalamak için yürüttükleri faaliyetleri hızlandırdılar. Son yerel seçimlerde büyükşehirleri kaybetmelerine neden olan HDP’nin Millet İttifakı’na dışarıdan destek verdiği modeli parçalamayı hedefliyorlar. CHP’de Kılıçdaroğlu-Kaftancıoğlu eksenine karşı Muharrem İnce’yi; İyi Parti’de ise Meral Akşener-Koray Aydın merkezine karşı Ümit Özdağ’ı kopartmayı başardılar. Erdoğan’ın, Milli Görüş’ün önde gelen isimlerinden Oğuzhan Asiltürk’ü ve “hocaefendi” olarak hitap edilen Nedim Urhan’ı ziyareti, Saadet Partisi’nin de hedefte olduğunu gösteriyor.

    Erdoğan ve Bahçeli’nin bu isimleri, Cumhur İttifakı’na katmaları zor. Amaçları da söylendiği gibi Cumhur İttifakı’nı genişletmekten ziyade karşı tarafı bölmek. Bunun için de ellerindeki en etkili yöntem düzen muhalefeti cephesi içindeki her türlü ırkçı, mezhepçi ön yargıyı kaşımak, HDP’yi şeytanlaştırmak ve yerel seçimlerde muhalefete kazandıran modelin tekrarını imkânsız hâle getirmek. Tabii bu konuda manevi ve siyasi baskı her zaman yeterli olmuyor. Gelecek Partisi’nden Selçuk Özdağ’a, Yeniçağ gazetesi (İyi Parti çizgisi) yazarı Orhan Uğuroğlu’na ve KRT televizyonu programcısı eski Ülkü Ocağı reisi Afşin Hatipoğlu’na yönelik “faili belli” seri dayak ve saldırı vakalarının “ikna edici” rolü küçümsenmemeli.

    Elbette ki HDP’nin kapatılması tartışması da bu gündemin bir parçası. HDP’yi (Kürt hareketini) olası bir erken seçime katılmasını engelleyecek bir zamanlama ile kapatmak, HDP kapatılırsa yerine bir değil, birden fazla parti kurulmasını sağlamak ya da HDP’yi hazine yardımından mahrum bırakıp bölünmesine yol açmak, olası seçenekler olarak karşımıza çıkıyor. Ayhan Bilgen ve Altan Tan’ın yeni muhafazakâr Kürt partisi eğilimi bu anlamda istibdad cephesinden büyük bir ilgi ve destek görüyor. Hulusi Akar’ın Erbil ziyareti ile Kürt siyasi hareketi içinde Barzaniciliğin önünün açılacağı sinyalleri veriliyor. Yani kapatma tehdidi, baskılar, tutuklamalar, kayyımlar ile yürütülen sopa politikasının yanında bir havuç politikası da devrede. Erdoğan ve Bahçeli’nin muhalefetin Millet İttifakı kanadını HDP umacısıyla, HDP’yi de havuç sopa politikasıyla bölme çabası karşılık bulduğu ölçüde, siyasi partiler yasası ve seçim sisteminde yapılacak ince ayarlarla birlikte bir anda muhalefetin erken seçim taktiği istibdad cephesinin silahına dönüşebilir.

    Tek alternatif emekçi halkın tepkisini örgütlemek

    Halkın istibdada karşı ekmek ve hürriyet isteğini suistimal eden Amerikan muhalefetine asla güvenilmemesi gerektiğini söylüyoruz. 

    7 min

About Gerçek gazetesi

From the publisher's feed

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri