
Sign up to save your podcasts
Or


Krizin faturasını işçiye, çiftçiye, esnafa kesen Erdoğan’dan ABD sermayesine açık çek! Mafya, uyuşturucu, işkence, kontrgerilla bataklığından nasıl çıkarız? Mavi Marmara'yı unutma! Levent Dölek ve Mehmet Bona'nın, Emekçi halkın gündemini Şiar Rişvanoğlu’nun katılımıyla tartıştığı canlı yayının podcast kaydını dinleyebilirsiniz.
Siyonist saldırı Filistin direnişine tosladı. Esnafa hibe zamlara gitti. İstibdadın kanalizasyonu pislik saçıyor. Vakalar 5 binin altına inmiyor, aşı belirsizliği sürüyor. Emekçi halkın gündemininin tartışıldığı Levent Dölek ve Mehmet Bona'ya, Cemil Ozansü’nün de katıldığı canlı yayının ses kaydını dinleyebilirsiniz.
Devrimci İşçi Partisi 1 Mayıs'ta "emperyalizme, sermayeye ve istibdada karşı sınıf siyasetinde birleş!" şiarı ile bir canlı yayın gerçekleştirdi. Bu yayının direnişlerden, grevlerden 1 Mayıs'a, evde kalamayanların, krizin ve pandeminin bedelini ödemek, çalışırken ölmek istemiyoruz diyen işçi sınıfının mücadelesinin ve taleplerinin sesi olmasını umuyoruz. Sosyal medya platformlarından gerçekleştirilen yayında DİP Genel Başkanı Sungur Savran ana konuşmacı olarak yer aldı. Canlı yayının kaydını podcast olarak buradan dinleyebilirsiniz.
Koronavirüs salgının üçüncü dalgası tüm yakıcılığıyla devam ederken, emekçi halkı yüzlercesiyle canından ederken Gerçek gazetesi olarak pandeminin gidişatından, aşı krizine, patent tartışmalarından önümüzdeki dönem beklentilerine Koronavirüs salgınını tüm boyutlarıyla değerlendirdiğimiz canlı yayınımızın kaydını buradan dinleyebilirsiniz.
Sungur Savran: TÜSİAD’ın kuruluşunun 50. yılı: İşçi düşmanlığı üreten fabrika
DİSK modern Türkiye tarihinin en özgür ortamının evladıdır: 1960’lı yılların. TÜSİAD ise sıkıyönetim çocuğudur. Türkiye’nin iki ana modern sınıfının genetik kodunu daha iyi anlatan bir simgesel karşılaştırma bulmak zordur.
Bu yazı, kuruluşunun 50. yıldönümü vesilesiyle TÜSİAD’a ilişkin kısa bir değerlendirme yazısı. Neden bu iki örgütü karşılaştırarak başladık? Yalnızca bu iki örgüt bu topraklarda modern toplumun iki ana sınıfının tarihi çıkar ve eğilimlerini en arı, en saf biçimde ortaya koymuş oldukları için değil. (Bu söylediğimiz DİSK için sadece 1980’e kadar geçerlidir.) Aynı zamanda, bu örgütlerin kuruluşları dahi birbiriyle sıkı bir bağ içinde olduğu için.
TÜSİAD’ın tarihi henüz yazılmadı. Türkiye’nin genç Marksist aydınları, artık “ithal ikamesinden dış pazara dönük sermaye birikimine geçiş” veya hep aynı kalan, hiç değişmeyen bir “askerî vesayet” türü basmakalıp analizlerden kurtulup gerçekten bu ülkenin ve en başta sınıf mücadelelerinin tarihini somut olarak anlamaya giriştiklerinde bu tarih TÜSİAD’ın kendi kaleme aldığı, kendini göklere çıkardığı bir resmî tarih olmaktan çıkacak.
Bu Marksist tarihin çok önemli bir boyutu, o gün geldiğinde hâlâ tanıklar ve belgeler kaldıysa, yani çok geç kalınmadıysa, TÜSİAD fikrinin ne zaman doğduğunu ve ne zaman perçinlendiğini ortaya koymak olacak. Zira TÜSİAD’ın kendi resmî tarihi hep 2 Nisan 1971 sonrasını anlatıyor, kendi ideolojisinin at gözlüğünden. Oysa biz bu örgütün ön tarihinin, yani kuruluşuna giden sürecin başını ve gelişimini çok önemli buluyoruz.
Çağdaş uygarlık = Askerî diktatörlük, işkence, idam?
1950’li ve 60’lı yıllarda palazlanan, 1971’den sonra “bir iktisadi sınıf olarak serpilen” Türkiye büyük burjuvazisinin TSK ile en temel ortak yanı, iki kurumun sınıfsal karakter bakımından kader ortaklığıdır. TÜSİAD burjuvazinin sınıfsal oluşumunu berraklaştırmak ve ülkenin gelişmesine damga vurmasını sağlamak için kurulmuştur. TSK ise bütün devlet kurumları gibi zaman içinde bütünüyle büyük burjuvazinin çıkarlarını savunmak üzere şekil kazanan burjuva devlet aygıtının sınıf hâkimiyeti bakımından en büyük teminatıdır. Türk solunun, TÜSİAD’ı “serbest piyasa ekonomisi” gibi sıradan suçlamalar temelinde algılayan, TSK’ya ise olmadık tarihî misyonlar atfeden çoğunluğu işte bu yakınlığı bir türlü anlayamamıştır. TÜSİAD ile TSK’nın son zamanlara kadar her belirleyici dönemeçte kol kola girmesi, TÜSİAD’ın sadece ekonomiyi değil, aynı zamanda devleti biçimlendirme misyonunun bir ifadesidir.
TÜSİAD’ın gizli anayasası
TÜSİAD’ın resmî tarihinden söz ettik. Oysa gerçek tarihi bambaşka gelişti. Bunun örneklerini vermeden önce TÜSİAD’ın tüzüğü dışında bir de gizli anayasası olduğunu hatırlatmamız gerekiyor.
“‘Türkiye’de iktidarda kim olursa olsun, ülkenin yüzünün batıya dönük olmasını temin etmek, AB ile tam üyelik sürecinin gereklerini yerine getirmek, piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla egemen olduğu, laik-demokratik, dışa açık bir Türkiye için çalışmak zorundadır,’ demiştik. Bu değerlendirme, bir anlamda, partilerden ve siyasal görüşlerden bağımsız olarak gördüğümüz, Türkiye’nin ‘ulusal ideallerinin’ tarifi olarak da kabul edilebilir.”
TÜSİAD’ın genetik kodu
Ama şunu kesinlikle biliyoruz. TÜSİAD Batı emperyalizmi yanlısı gizli anayasasından vazgeçse bile, genetik koduna 12 Mart sıkıyönetimi tarafından yazılmış öteki doğum lekesinden hiçbir zaman kurtulamayacaktır. Her zaman işçi düşmanı olacak, her zaman ihtiyaç olduğunda işçi sınıfına karşı TSK’nın baskı gücüne başvurmayı isteyecektir. Zira TÜSİAD büyük burjuvazinin demokrat gülücüklü zorba sınıf örgütüdür.
“Küresel” tedarik zincirleri: kapitalizmin zayıf halkası
Kısa bir süre önce uluslararası burjuvazinin önde gelen kurumlarından İMF, “zorlukların küresel olduğunu, çözümlerin de küresel olması gerektiğini” belirtiyordu. Geçen Mart ayında devasa bir yük gemisinin, Süveyş Kanalı’nda karaya oturması ve zaten Covid-19 salgınının da etkisiyle oldukça yavaşlamış dünya ticaretini adeta durma noktasına getirmesi kapitalizmin bu açmazını bir kez daha gözler önüne serdi. Sahibi Japon, işletmecisi Tayvanlı olan Evergreen firmasına ait olan ve daha az vergi vermek için Panama bayrağı taşıyan Ever Given gemisi, aralarında petrol, elektronik eşyalar ve otomobiller gibi çeşitli mallar taşıyan 369 geminin Süveyş Kanalı’nda beklemesine ve bunun sonucunda da birçok sektörde üreticilerin sevkiyatlarının gecikmesine neden oldu. Tıkanıklığın deniz ticaretine olan günlük maliyetinin yaklaşık 10 milyar dolar değerinde olduğu tahmin ediliyor.
Salgının etkisiyle geçen sene otomobile olan talep azalınca önde gelen otomotiv firmaları, “tam zamanında üretim” diye stok maliyetlerini kısmak amacıyla çip siparişlerini azaltınca başta Çin ve Tayvan olmak üzere çoğu Güney Doğu Asya’da yerleşik ve fason üretim yapan çip firmaları mevcut üretim kapasitelerini kullanmak ve daha fazla kâr elde etmek amacıyla o sıra salgın nedeniyle talebi artan tüketim elektroniği sektörüne (bilgisayar, oyun konsolu, televizyon vb.) çip üretmeye soyundular. Geçtiğimiz aylarda otomobile olan talebin yeniden canlanması karşısında bu sefer otomotiv firmaları yeniden çip siparişi vermeye kalkınca, söz konusu çip üreticisi firmalar talebi karşılayamaz duruma düştüler. İnsan ilk planda asıl nedenin kapitalist ekonomilerde alışık olduğumuz arz ve talep arasındaki uyumsuzluk olduğu zannına kapılabilir. Bu kapitalizme özgü üretim anarşisinin, daha fazla sömürü peşinde koşan firmaların bir plan ve koordinasyon olmadan piyasanın kör güçlerine tâbi olmalarının bir sonucu. Ancak tek neden bu değil. Darboğaza yol açan bir diğer neden de otomotiv sektörüne çip üreten firmalardan biri olan Japon Renesas’ın Japonya’daki fabrikasının yanması. Bu yangında firmanın enerji altyapısı için gerekli yatırımları yapmamış olmasının önemli payı olduğu belirtiliyor. Yetmiyor; bunun yanında bir de dünyaca ünlü Alman tekeli Siemens’in de ortak olduğu önde gelen çip üreticilerinden Alman firması Infineon’un Teksas’taki çip fabrikası elektrik kesintisi nedeniyle üretimine ara veriyor. Sebep Teksas’taki kutup soğukları ve kötü hava koşulları nedeniyle enerji dağıtım sisteminin çökmesi. Bunun da altını biraz eşeleyince, ABD’nin bu bölgesindeki özel elektrik şirketlerinin daha fazla kâr peşinde elektrik fiyatlarını artırırken elektrik şebekelerine gereken miktarda altyapı yatırımı yapmadıkları ortaya çıkıyor. Bu nedenlerin yanında bir de iklim krizine bağlı olarak çip üretimin önemli hammaddelerinden biri olan ve ağırlıkla Çin’de üretilen silisyumun kuraklık ve hidroelektrik santrallerindeki aksaklıklar ve artan elektrik fiyatları nedeniyle eritilememesini ve fason çip üretiminde önemli paya sahip firmaların yer aldığı Tayvan’da kuraklığın yol açtığı su sorunlarını da saymak gerekiyor. Bunlar arasında yer alan ve oldukça ileri teknoloji kullanan TSMC firması, üretim tesislerine kamyon ile su taşıyor!
Ama bu örnek umutlu olmak bakımından önemli bir ipucu da içeriyor. 200 bin tonluk bir geminin karaya vurması, emekçilerin (en ağır sömürü koşullarında çalışan çip fabrikası işçilerinden, o yük gemisinin az sayıdaki mürettebatına ya da Süveyş Kanalı’ndaki liman işçilerine, silisyum madenlerinde çalışanlardan çip tasarımcılarına kadar) kaderlerinin ne kadar birbirlerine bağlı olduğunu ve aslında örgütlü olduklarında üretimi durdurma, kendi denetimi altına alma ve sistemi bu darboğazdan çıkarabilme gücü bakımından ne kadar büyük bir potansiyele sahip olduklarını bir kez daha ve çarpıcı bir şekilde göstermiştir.
Salgın, kriz, polis şiddeti, kadın cinayeti: Sorunlar da mücadele de tüm dünyada ortak
Latin Amerika'dan Avrupaya, Ortadoğu'dan Asya'ya uluslararası siyasetten kısa haberleri bu kayıtta dinleyebilirsiniz.
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak ne anlama gelir? Sözleşmeyi neden savunmak gerekir?
İstibdad rejimi 2020 yılının yaz aylarında da İstanbul Sözleşmesi’ni hedef almış, kadınlardan ve toplumun çeşitli kesimlerinden yükselen tepkinin ardından geri adım atmak zorunda kalmıştı. Bu kez, gündüz gözüyle yapamadıklarını bir gece yarısı yayınlanan cumhurbaşkanı kararıyla yapmaya giriştiler ve Erdoğan’ın imzasıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı alınmış oldu. Cumhurbaşkanı kararının temel hak ve hürriyetleri düzenleyen yasaların üzerinde olup olmadığı, yani kararın hukuki olup olmadığı ayrı bir tartışma. Ama şu bir gerçek: Yetkisi de olsa, hukuki de olsa bu karar meşru da değildir, haklı da değildir. Toplumun yarısı olan kadınların kendini tehdit altında hissetmesine yol açan, kadınları korumaya öncelik vermek yerine şiddet uygulayanlara cesaret vermek anlamına gelen bir karardır. Erdoğan’ın 19 Mart tarihli cumhurbaşkanı kararı 20 Mart’ta sosyal medyanın ve haber sitelerinin gündemine oturdu. 23 Mart’ta ise aynı haber sitelerinde, sosyal medyada son 24 saatte Denizli, İzmir, Osmaniye, Antalya, Adana ve İstanbul’da işlenen 6 kadın cinayetinin haberi yer alıyordu. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı alanlar, öldürülen kadınların yaşamlarından daha da fazla sorumludur!
İstanbul Sözleşmesi nedir? Neden önemlidir?
2014’ten bu yana yürürlükte olan İstanbul Sözleşmesi kadınları her türlü şiddete karşı korumayı, kadına karşı şiddeti ve hane içi şiddeti önlemeyi amaçlayan, 40’ın üzerinde devlet tarafından imzalanmış bir uluslararası sözleşmedir. Sözleşme taraf olan devletlere dört ana başlıkta özetlenebilecek yükümlülükler getirir. Bunlardan ilki şiddetin önlenmesidir. Bunun anlamı, okullarda, iş yerlerinde, eğitim müfredatında ve daha birçok yerde şiddetin önlenmesine yönelik mekanizmaların geliştirilmesi konusunda devletin yükümlülüğünün olmasıdır. Şiddet mağdurlarının korunması sözleşmenin gereklerini oluşturan ikinci ana başlıktır. Şiddete maruz kalanların korunmasında her türlü eşitsizliğinin önüne geçilmesine amaçlamakla birlikte, taraf devletleri de sadece kendi vatandaşlarını değil, hangi hukuki statüde olursa olsun ister mülteci ister sığınmacı vb. tüm kadınları korumakla yükümlü hâle getirir. Üçüncüsü, faillere yönelik etkili soruşturma ve kovuşturma yürütülmesine yöneliktir. Yasaların ve uygulamaya dair yönetmeliklerin sözleşmenin bu içeriğine göre düzenlenmesi, şiddetin faillerinin korunmasının, iyi hâl ve tahrik indirimi gibi uygulamaların önüne geçecek bir içeriktir. Nihayet sözleşmenin son başlığı ise kadına yönelik şiddeti engellemeye dönük politikalar izlenmesi için taraf devletlerin gerekli tedbirleri almakla yükümlü tutulmasına yöneliktir.
Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nden de, haklarından da vazgeçmeyecek!
İstanbul Sözleşmesi’nin ya da “Ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesi”ne dair 6284 sayılı yasanın varlığının tek başına yeterli olmadığını, sözleşmenin imzalandığı, yasanın ve ilgili yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten bu yana yüzlerce, hatta binlerce kadının erkek şiddeti sonucu yaşamını yitirmesinden biliyoruz. Özellikle istibdad rejimi altında yasaların, yönetmeliklerin uygulanmasının mücadele olmadan mümkün olmadığını sadece kadınlar değil, ekmek ve hürriyet için mücadele eden işçiler de gençler de çok iyi biliyor. Ama bugün sözleşmeden çıkılması kararıyla birlikte kadınlar daha büyük tehdit altındadır. Bu karar sadece şiddeti uygulayanları değil, aynı zamanda onu koruyup kollayan uygulamalara imza atan devlet görevlilerini, polis, jandarma ve yargı mensuplarını da cesaretlendirecektir. Bu nedenle de tek başına yeterli olmasa bile bugün bir kez daha İstanbul Sözleşmesi’ni ve mücadele ile kazandığımız haklarımızı yine mücadele ederek savunma zamanıdır. Kararın iptal edilmesi için, yasaların uygulanması ve kadınları koruyacak yeni yasalarla şiddetin ve cinayetlerin önüne geçmek için mücadele zamanıdır!
Öz savunma yaşatır! Emekçi kadınlar en öne!
İstanbul Sözleşmesi tek başına kadınları korumaya yetmese de taraf devletlere kadınların şiddet karşısında korunması için belli yükümlülükler getiriyor. Bu da şiddetin önlenmesi, kadınların şiddet karşısında ayrım yapılmaksızın korunmasına yönelik düzenleme ve tedbirler anlamına geliyor. Sözleşmeden çıkmak ise bu uluslararası sözleşmenin getirdiği yükümlülükleri artık tanımıyorum demektir, şiddetin faillerini cesaretlendirmektir, failleri koruyup kollayan sistemin önünü açmaktır. İşte bu sebeple de Erdoğan’ın bir gece yarısı yayınlanan cumhurbaşkanı kararı ile Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığı açıklamasının ardından kadınlar kendilerini çok daha fazla nefsi müdafaa altında hissediyorlar. Ve içinde bulunduğumuz bu durum bir kez daha, mücadele ile kazanılmış haklara, yasalara, yönetmeliklere sahip çıkarken, esas güvencenin örgütlü güç olduğunu, kadınların ancak bu şekilde şiddetten korunabileceğini gösteriyor.
Şiddete karşı örgütlü bir güçle mücadele etmenin anlamı aslında çok geniş. Elbette, meydanlarda, eylem alanlarında, örgütlü bir şekilde haklarımızı savunmaktan, bizim olanı elimizden almaya kalkanların taarruzunu hep birlikte püskürtmeye çalışmaktan bahsediyoruz. Kadınların sesini kısmak için önlerine çıkarılan barikatları hep birlikte yıkmaktan, meydanlarda dayanışmayı yükseltmenin gereğini ifade ediyoruz. Ama kastımız sadece bunlarla sınırlı değil. Çok daha öte. Ve yaygınlaştığı, güçlendiği ölçüde de şiddete karşı mücadelede kadınları güçlendirmek, şiddeti engellemek bakımından pratik anlamda çok da etkili.
Örgütlü bir şekilde hareket etmek, fabrikada, iş yerinde tacize, mobbinge, ayrımcılığa, şiddete maruz kaldığımızda, bu davranışı hep birlikte mahkûm etmek, maruz kalan kadın arkadaşımızla dayanışma içine girmektir aynı zamanda. Örgütlü bir şekilde hareket etmek, yeri geldiğinde, şiddet tehdidi ile karşı karşıya kalan kız kardeşimizi sokakta yürürken yalnız bırakmamaktır. Kadınların öldürüldüklerinde cebinden çantasından çıkan koruma kağıtlarına rağmen onu korumayan devletin yokluğunda, yardım istemek için aradığı karakoldan polis bir türlü gelmediğinde ya da laf olsun diye gelip hiçbir şey yapmadan gittiğinde birbirimize sahip çıkmaktır. Erkek şiddeti kapısına dayanıyorsa, o kapının ardından yalnız beklememesi için belki de evinde birlikte nöbet tutmaktır, dayanışma göstermektir. Sokak ortasında bir kadın şiddete maruz kalıyorsa kimsenin seyirci kalmaması, müdahale ederek şiddeti savuşturması öz savunma fikrinin yaygınlaşması, kadınlara cesaret ve güven verecek öz savunma örgütlenmelerinin nerede ne kadar güç varsa o güçle kurulması için mücadele etmektir. Fabrikalarında, iş yerlerinde sendikalı olarak çalışan kadınların, kendi sendikalarını bu yönde eğitimler organize etmesi, pratik adımlar atması için hep birlikte seferber etmeye çalışmasıdır.
Örnekler farklı durumlar için çok çeşitli şekillerde arttırılabilir. Önemli olan bu meselede durumdan vazife çıkarmak, kadınların yaşamını şiddete karşı nasıl savunmak gerekirse ona yönelik araçları ve mekanizmaları geliştirmektir. Bu sağlanabildiğinde her türlü yasadan da, yönetmelikten de, sözleşmeden de daha etkili olacak, dahası esas bu güç bugün kağıt üzerinde kalan yasaların, yönetmeliklerin uygulanmasını sağlayacaktır. Sadece haklarımızı ve kazanımlarımızı koruyup geliştirmek için değil, yaşamımızı da bugünden korumak için gereken, emekçi kadınların öncülüğünde örgütlü gücün ve öz savunmanın el ele yürüdüğü bir mücadeleyi adım adım inşa etmektir.
İşçiler emekçiler siyasete!
Merkez Bankası faizleri arttırdı. Faturayı borç batağındaki milyonlarca işçi, emekçi, yoksul köylü daha fazla faiz ödeyerek, üstelik faizleri bahane edip yatırımları kesen kapitalistler yüzünden işsiz kalarak ödedi ve ödemeye devam ediyor. Erdoğan Merkez Bankası başkanını görevden aldı. Dolar ve avro zıpladı. Enflasyon fırladı. İşçi ve emekçinin mutfağındaki yangın alevlendi. Yine milyonlar faturayı hayat pahalılığı ile ödedi ve ödemeye devam ediyor. AKP’nin lebaleb kongrelerinin faturasını hastalığın yayılması ile ödedi emekçi halk. İktidarın keyfine göre aç-kapa derken esnafın yüzü bir türlü gülmedi. İşçi sınıfı ise salgının ilk gününden beri iliğine kemiğine kadar sömürülmek üzere lebaleb servislerle fabrikalara taşınıp duruyor.
Bunların hiçbiri kader değildi. Hepsi siyasi kararların sonucu yaşandı. Sermayenin, para babalarının, modern tefecilerin çıkarına olan, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapan kararlardı bunlar. Bu kararlar halka zorla dayatıldı. Karşı çıkan, devletin copuyla, kalkanıyla, biber gazıyla, gözaltısıyla tanıştı. İşinden, ekmeğinden edildi. Bu siyasetin adını koyalım. Bu, sermaye sınıfının siyasetidir. Bu siyaset bir istibdad rejimi ile yani baskıcı ve keyfi bir yönetimle hayata geçirilmektedir.
Bu siyaset ülkenin gencecik evlatlarını kardeş kavgasına sürükleyen, ırkçı, mezhepçi, ayrımcı, erkek egemen bir siyasettir. Çünkü azınlık, çoğunluğu ancak o çoğunluk binbir parçaya bölünürse yönetebilir. Siyaset sermayenin tekelindedir. İşçiye, emekçiye, küçük esnafa, köylüye, emekçi kadına, gence siyaset namına izin verilen sadece zamanı geldiğinde bir kâğıt parçasını sandığa atmasıdır. Onun dışında ona siyaset karıştırma, buna siyaset karıştırma diye her dakika vatandaşın ensesinde boza pişirilir! Sen siyasete karışmazsın ama siyaset senin her şeyine karışır!
İşçi emekçi kardeşler! Bu dayatmayı reddediyoruz!
Siyasete karışacağız! Her şeye, her işe de siyaseti karıştıracağız! Ama bu siyaset sömürücü sınıfların ve emperyalistlerin kirli, yozlaşmış, yalan dolu siyaseti değil, bizim dosdoğru emek siyasetimiz olacak! Adını koyalım: Bu siyaset işçi sınıfı siyasetidir. Kimliklerde bölünmeyi reddeden, ekmek ve hürriyet için birleşen bir siyasettir bu! Emperyalist zincirleri kıran; istibdadı, baskıyı, zulmü reddeden siyasettir. Sömürücü azınlığa karşı işçi ve emekçi çoğunluğun siyasetidir! Emekçi halkı birbirine düşman eden politikanın yerine Türk ile Kürdü, Sünni ile Alevi’yi barıştırıp omuz omuza mücadele etmesini sağlayacak bir siyasettir! Emekçi kadınların en önde olduğu siyasettir, kendi geleceğini memleketin ve insanlığın geleceği ile bir tutan gençliğin siyasetidir.
Bu siyaset, zincirli meclisin tiyatro sahnesinde figüranlık yapan vekillerin parmaklarını kaldırıp indirdiği sahte siyaset değil; çalışan, üreten nasırlı ellerin hem kendisinin hem memleketin kaderini eline aldığı gerçek siyasettir.
Zincirsiz, barajsız, eşit koşullarda, propaganda özgürlüğüyle yapılacak bir seçimle oluşturulacak Kurucu Meclis için! Sömürücü azınlığın değil, emekçi çoğunluğun yararına kararlar verecek bir işçi emekçi hükümeti için!
Gelin sınıf siyasetinde birleşelim! Sendikalarda, fabrika ve iş yeri komitelerinde ekmeğimiz için örgütlenelim! Hürriyet için mücadele alanlarında el ele verelim! İşçi sınıfı partisinin inşası için Devrimci İşçi Partisi saflarında örgütlenelim!
İşçi sınıfının uluslararası birlik dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs işçi sınıfının siyaset masasına yumruğunu vurmasına vesile olsun!
From the publisher's feed