
Sign up to save your podcasts
Or


Keskinleşen sınıf mücadelesi sosyalistleri göreve çağırıyor:
Sermayeden, devletten ve emperyalizmden bağımsız bir sosyalist odak için ileri!
Sosyo-ekonomik mutasyon şart!
Bazen gerçekleri en çiğ haliyle, süslemeden, işin edebiyatına kaçmadan haykırmak gerekiyor. Eğer işçi sınıfı kendi gücüne güvenip dünyanın gidişatına el koymazsa, en azından en hassas alanlardaki üretim araçlarını kamulaştırıp planlanmış bir ekonomi kurmazsa, felaket kapımızda. İnsanlık uçurumun kenarında. İklim değişikliği bunu gösteriyor, dünya çapında yükselen faşizm tehlikesi bunu gösteriyor, yeni bir dünya savaşı tehdidi bunu gösteriyor. Hepsinin ardında kapitalizmin piyasa kumarhanesinde her şeyi kâr hırsına bağlayan ekonomik yapısının artık teklemesi yatıyor.
Koronavirüs badiresinin insanlığı getirdiği nokta da bunu gösteriyor. Onun ardında da kapitalist ekonomi sisteminin akıl dışı doğası var. Bakın bundan tam bir yıl önce, 16 Aralık 2020 tarihinde Devrimci İşçi Partisi’nin öncülüğünde bölgemizin 11 Marksist parti ve örgütü yayınladıkları bildiride ne demişler?
“Bilim bu korkunç salgın karşısında insan hayatının korunması için çözüm buldu. Kapitalist üretim ilişkilerinin, insan aklının keşiflerinin ve insan hayatının kurtarılmasının önünde durmasına izin vermeyelim! Hastalığın kökünün kurutulmasını yıllar boyunca engelleyecek olan şey tekelci kâr hırsı olacaktır. İlaç devleri kamulaştırılsın! Halk için anlaşılmaz olsun diye "fikrî mülkiyet hakları" olarak adlandırılan ve aslında bu tekellerin halkı yağmalama ve yaşam hakkından mahrum bırakma olanağı anlamına gelen şey yok edilsin! Tüm dünya nüfusuna aşı sağlamak için tüm kaynaklar seferber edilsin!”
Demek ki aşının ilk uygulandığı an olan Aralık 2020’de “Perşembenin gelişi çarşambadan belli” imiş! Bundan sadece iki ay sonra gazetemizin Şubat sayısındaki yazımızda yeni bir unsura işaret ederek tehlikeyi şöyle anlattık:
“Afrika’da bugüne kadar kaç kişi aşı oldu dersiniz? Toplam 25! Yazıyla yirmi beş! Bu, sonunda bir intikam olarak virüsün zengin ülke insanlarına geri dönmesi demek. Herkes kurtulmadıkça kimse kurtulamaz virüsten bu bütünleşmiş 21. yüzyıl dünyasında. Üstelik, çözüm geciktikçe yeni “varyant”lar çıkıyor: “İngiliz varyantı”, “Güney Afrika varyantı” derken aşının etki yapamayacağı başka “varyantlar” gelecek. Virüs kendini korumak için biyolojik mutasyon geçiriyor. İnsanlığın kendini koruması için sosyo-ekonomik mutasyon yaşaması şart!”
Haziran ayında Hindistan’da ölülerin nehirlere atılmasına yol açacak kadar korkunç bir salgın yaşanınca bu doğrulandı ve Delta varyantı dünyaya dehşet saçtı. Ama kuzey yarıküre yaza giriyordu. 24 Haziran’daki yazımızda yine uyardık: Yaz mevsimi, “bizde, Avrupa’da, Amerika’da, bütün kuzey yarıkürede virüsü temizler! Sonra kış gelince ver elini Delta varyantı, Epsilon varyantı, Zeta varyantı!” Yanılmışız! Yeni varyantın adı Omicronmuş!
Nasıl? Afrika’da nüfusun sadece yüzde 8’i aşılı olunca orada patlak veren salgında üreyen yeni varyant gelip zengin ve bizim gibi orta halli ülkeleri vuruyor muymuş? “Perşembenin gelişi” bir kez daha belli miymiş?
Armağan Tulun yoldaşımız geçen ay Omicron ortaya çıkar çıkmaz bu sayfalarda yazdı. Afrika’yı aşısız bıraktınız, dünyanın en çok aşı uygulamış Hollanda’sı felaket yaşıyor, alın size dedi. Şimdi Omicron bize geldi. Artık hepimiz nasıl bir fırtına yaşandığını biliyoruz.
İşçiler! Tablo açık değil mi? Bu salgın bir “doğal afet” değil. Kapitalizmin yarattığı bir felaket! Öyleyse kendimizi, çocuklarımızı ve insanlığı korumak için iş başa düşüyor. İlk sağlık tedbiri, maske-mesafe-temizlik olabilir. İkincisi kapitalizmi devirmek!
Soğan ekmek ekonomisi emperyalizme teslimiyetin sonucudur
Erdoğan ve AKP iktidarı izlenen ekonomi politikasını “ekonomik kurtuluş savaşı” olarak ilan etti. Bununla ima edilen şey açık. Halkın çektiği çile ekonomik bağımsızlığın bir bedelidir. Eğer soğan ekmek ya da simit yiyerek emperyalist zincirlerden kurtulacak isek ne âlâ… Ama durum böyle değil. Bir kez daha Erdoğan dediğinin tam tersini yapıyor. İktidar emperyalizme karşı mücadele ettiği için değil emperyalizme teslim olduğu için fakirleşiyoruz. Ve daha kötü günler de bizi bekliyor.
Dolarizasyon yani yabancı para mevduatlarının toplam mevduata oranı 20 Aralık operasyonundan sonra dahi yüzde 61 gibi bir seviyede. Bunun anlamı Türk parasının artık hükmünün kalmadığıdır. Zaten döviz korumalı mevduat dedikleri de bunun ikrarıydı. TL tamamen dolara bağlanmış oldu. Merkez Bankası resmi olarak 1, 3, 10, 13 ve 17 Aralık tarihlerinde doğrudan döviz satışı ile yaptığı beş müdahalede 7-8 milyar dolara yakın döviz satmıştı. 20 Aralık ve sonrasında ise Merkez Bankası daha önce 128 milyar doları erittiği yöntemle arka kapıdan kamu bankalarını kullanarak döviz rezervlerini satmaya başladı. Artık bu satışları Merkez Bankası resmi duyurularından takip etmek mümkün değil. Ama TCMB bilanço verilerinde görülen rezerv erimesiyle birlikte tahmin edilebiliyor ve bir 7 milyar doların daha bu vasıtayla satıldığı anlaşılıyor. Türkiye’nin döviz rezervleri her türlü hesaplama yöntemiyle suyunu çekmiş eksiye düşmüş vaziyette. Peki bu rezervler tekrar nasıl doldurulacak?
İşte bu noktada soğan ekmek ekonomisi devreye giriyor. İşçiye emekçiye yapılan ücret zamları ne kadar cüsseli görünse de yüzde 80’in üstüne çıkan gerçek enflasyon karşısında işçi emekçiyi fakirleştirmektedir. Devlet içerideki açıklarını para basarak kapatmakta, bu da enflasyonun üç haneye doğru gideceğini ve fakirleşmenin hızlanarak artacağını göstermektedir. Ancak TCMB’nin matbaaları dolar basmıyor. Emperyalizme olan borçlar tıkır tıkır ve faiziyle ödenmeli. Bunun için de ihracatçıya ucuz işgücü cenneti vaadi devam ediyor. İktidar halkına soğan ekmek yiyin derken turizm adı altında yabancılara gelin Edirne’yi Van’ı Antalya’yı yağmalayın yeter ki döviz getirin diyor. Ancak ne ihracat ne de turizm gelirleri istibdad rejiminin yarattığı kara deliği kapatacak gibi görünüyor. Bu noktada da tabii ki devreye borçlanma giriyor.
Türk lirası dolara teslim! Gümrükler Gümrük Birliği dolayısıyla AB’ye teslim! Ordu NATO’ya teslim! İşçinin emeği emperyalist sömürüye teslim! Çiftçi emperyalist tekellere teslim! Varlık Fonu İsrail köpeği Körfez sermayesine teslim! Ve biz ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz öyle mi? Yok öyle yağma! Ekonomik kurtuluş savaşını biz savunuyoruz. Yani işçi sınıfı devrimcileri ve sosyalistler! Bu savaşın gereği emperyalist zincirlerin kırılması, dış borcun reddedilmesi, fabrikaların ve bankaların işçi denetiminde kamulaştırılması, dış ticaretin ve dövizin devlet tekeline alınması, parababalarına servet vergisidir. Bu savaşta soğan ekmeğe talim etmek, porsiyonları küçültmek yok. Emekçi halk etini, sütünü, yumurtasını yiyecek çünkü bu savaş için güç kuvvet gerek. İşçinin devrimci iktidarı tahsilatı sermayeden yapacak, bedeli emperyalistlere ve işbirlikçilerine ödetecek!
Büyük buluş mu büyük soygun mu? Döviz korumalı mevduat kimi koruyor kimi soyuyor?
Erdoğan’ın doları düşüren mucizevi icadı gibi sunulan “döviz korumalı mevduat” uygulamasının mucizevi hiçbir tarafı yok. Tüm iktisatçılar bunun fiili bir faiz artırımı anlamına geldiğinde mutabakat ediyor. Sebebi açık. Diyelim ki banka sizin mevduatınıza yıllık yüzde 14 faiz veriyor. Yeni uygulamaya geçenler için eğer döviz kuru yüzde 14’ten fazla artarsa aradaki fark başta anlaşılan faiz oranına eklenecek. Diyelim ki döviz kuru bir yılda yüzde 20 arttı. O takdirde mevduatın getirisi yani başka deyişle ödenen faiz yüzde 20 olacak. Döviz yüzde 40 artarsa yüzde 40; 50 artarsa 50; 100 artarsa 100! (Eylül-Aralık arasında 4 ayda TL dolar karşısında yüzde 30 değer kaybetti!) Yani bu basit bir faiz artışı değil koşullara bağlı olarak devasa boyutlara ulaşabilecek bir faiz artışı!
Faize fetva kılıfı
Bu sistemi “kâr payı” adı altında kopyalayan katılım bankaları da farklı bir şey yapmıyor. Danışma Komitesi/Kurulu adı altında patron danışmanı ilahiyatçılardan alınan fetvalar da bu gerçeği değiştirmiyor. Erdoğan mucizevi bir buluş falan yapmadı. Burjuva muhalefetinin ve sermayenin ondan istediği faiz artırımını farklı bir ad altında gerçekleştirdi.
20 Aralık gecesi ne oldu? Kim kazandı kim kaybetti?
Ancak sorun burada bitmiyor. Bu kararın açıklandığı 20 Aralık tarihine kadar TL dolar karşısında hızla değer yitirmiş, döviz kuru 18 liraya kadar çıkmıştı. Markette çarşıda pazarda fiyatlar kanat takıp uçuyor, işçi emekçi elindeki küçük birikimini korumak için hatta paranın günler içinde dahi alım değerini kaybettiğini görerek maaşını alır almaz döviz almaya koşanlar oluyordu. İşte 20 Aralık gecesinin esas kaybedeni bu kesim oldu. Bunu sadece biz değil Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati de açıkça şu sözlerle itiraf etti: “Çok net ifadelerle söyleyeyim; küçük yatırımcılar çarpıldı, kılavuzları doğru değildi.”
Peki yeni döviz korumalı mevduatla küçük yatırımcı ya da daha doğru ve genel bir ifadeyle emekçi halk korunacak mı? Ne yazık ki hayır! Tam tersine tüm yük emekçi halkın sırtına yıkılacak. Bankaların ilk faizin üzerine ekleyeceği kur farkını hazine üstlenecek. Dolar kuru da yüzde 30 arttı. 11 bin 400 lira yerine 13 bin lira alacak aradaki 1.600 lirayı hazine ödeyecektir. Bir parababası 100 milyonu aynı hesaba yatırdığında 114 milyon lira yerine 130 milyon lira alacak ve 16 milyon lira hazine tarafından ödenecektir. Hesap ortada. Bu uygulama yatırımcıyı kur riskine karşı koruyor dediğinizde insana koruma var koruma var derler!
Erdoğan ülkenin boynuna borç zinciri vuruyor
Hazine bu yükü para basarak (hali hazırda Merkez Bankası bir yıl içinde 70 milyar para basıp en az 40 milyar lirasıyla hazineyi fonlamıştır) ya da borçlanarak (iktidar Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Londra’nın kapısındadır ve fahiş faizlerle borçlanmaktadır) kapattığında bunun faturası enflasyonun artması, vergilerin artması, hayatın pahalanması olacak ve faturayı yine emekçi halk ödeyecektir.
Hakkını almak isteyen her işçi Kavel grevini öğrenmeli
İşçi sınıfının bugün sahip olduğu ne hak varsa onun arkasında hep bir mücadele yatıyor. Bugün de öyle, sadece bir hak kazanmak için değil, mevcut haklarını kullanabilmek için bile işçi sınıfı mücadele etmek zorunda. Sendikalaşmak, toplu iş sözleşmesi anayasada, yasada yazan bir hak. Ama toplu sözleşme yapmak için sadece sendikaya üye olmak, sendikanın o fabrikada, işyerinde yetkiyi alması yetmiyor. Yasaları uygulatmak için işçilerin ayrıca mücadele etmesi gerekiyor. Grev hakkı da yasalarda yazıyor. Ama bugün grev hakkını da işçiler grev yaparak savunmak zorunda. Tıpkı grev hakkını yasalara grev yaparak yazdıran, gelecek sene 60. yıldönümünü yaşayacağımız Kavel grevindeki işçilerin yaptığı gibi. İşte bu nedenle ne zaman işçi sınıfı patronlarla bir hesaplaşmaya girişse “Her fabrika Kavel olmalı” diyoruz. Kavel fabrikasında yaşanan mücadeleye bir yol gösterici olarak işaret ediyoruz. İşkolu ne olursa olsun, hangi sendikaya üye olursa olsun, patrona karşı hakkını savunmak isteyen işçiler Kavel grevini, o grevin Türkiye işçi sınıfı için ne anlama geldiğini öğrenmeli.
1954 yılında kurulan Kavel fabrikasında Kemal Türkler’in başkanlığını yaptığı Türkiye Maden-İş sendikası örgütlü idi. Sendika ve patron arasındaki ilişki ciddi bir çatışma yaşanmadan devam ediyordu. Ta ki Amerika’dan ithal yeni bir genel müdür göreve gelip de fabrikanın sahibi Koç’un gözüne girmek için sendika düşmanlığı yapmaya, işçilerin ikramiyelerini kaldırma gibi girişimlerle haklarına saldırmaya başlayana kadar! İşçilerin yıllardır aldıkları ikramiyelerin ödenmemesi, üstüne bir de bazı sendika temsilcilerinin sendikadan istifaya zorlanması ve istifa etmedikleri için işten atılması Kavel’de bardağı taşıran son damla oldu. İşçilerin önce iş yavaşlatma ile başlattıkları mücadele Kavel’i tarihe “kanunsuz” grev olarak geçirecek bir seyir izledi.
Kavel’de işçiler, her türlü yöntemi denedikleri halde işten atılan işçilerin geri alınmasını, kazanılmış hakları olan ikramiyelerinin ödenmesini sağlayamadıkları için grev silahını kullanmaya karar verdiler. O sırada grev yapmak, anayasada tanınmış bir hak olsa da ortada bir grev yasası yoktu. Grev yasası meclisteydi ama bir türlü çıkartılmıyordu. Kavel işçileri o sırada yasalara değil, kazanmak için ne yapmaları gerektiğine baktılar ve öyle karar verdiler. Maden-İş sendikasının işçilerle grev oylaması öncesinde yaptığı toplantıda yaşanan bazı diyaloglar, hem Kavel işçilerinin mücadeleyi nasıl gördüğünü hem de Türkiye sınıf mücadelesinin gelişimi açısından sonradan yapacağı etkiyi baştan ortaya koyuyor. Toplantıda bu grevin sonunda hapse atılma ihtimalinin varlığından söz ederek tüm riskleri işçilere anlatan Kemal Türkler’in ardından söz alan bir işçi soruyor: “Sadece ikramiye için bu kadar risk almaya değer mi?”. Sorunun cevabı işçiye, kendisi de Kavel’de çalışan ağabeyinden geliyor: “Sadece ikramiye için grev yapmayacağız. Türkiye işçi sınıfının önünü açmak için grev yapacağız. Yasa mecliste. Fakat bir türlü çıkmıyor. Yasanın çıkması için belli insanların bir şey yapması lazım, onu da biz yapacağız. Sen var mısın, yok musun onu söyle?” Cevap elbette “Varım!”
Böylece 28 Ocak 1963 günü Maden-İş üyesi 220 işçiyle birlikte başlayan grev 36 gün sürdü. Bütün İstinye, grevle dayanışma için seferber oldu. İstanbul’un çeşitli bölgelerinde işçiler, özellikle de Koç’un fabrikalarında çalışan işçiler, Kavel grevi ile dayanışma için sakal bırakma gibi değişik eylemler gerçekleştirdiler. Tek bir fabrikadan bile yüzlerce işçi grevi ziyarete geliyordu. Döndüklerinde kendi patronları bir daha ziyaret etmelerini yasakladığında ertesi gün daha da kalabalık ziyaretler düzenliyorlardı. Fabrikadan mal çıkışlarını engellemek için çevre fabrikalardan işçiler, kadın erkek genç yaşlı mahalleli hep birlikte kamyonların önüne etten duvar örüyorlardı. Ve Kavel grevi 36 günün sonunda kazanımla sonuçlandı.
Patronlar ödesin!
Geride bıraktığımız 2021 yılında egemen sınıflar ve hükümetleri ne iklim krizine ne yoksulluğa çözüm bulabildi ne de salgını kontrol altına alabildi. Koronavirüs salgınından dolayı dünyada 5 milyonu, sadece ABD’de 800 bini aşkın insan hayatını kaybetti. Salgın çeşitli varyantlarıyla yayılmaya devam ediyor, insanlar ölümüne çalıştırılıyor. Küresel gıda fiyatları bu yıl içinde son 10 yılın zirvesine tırmanırken, dünya çapında 811 milyon insanın açlık çektiği ve 41 milyon kişinin açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu belirtiliyor. Buna karşılık madalyonun öbür yüzünde milyarder iş adamları uzaya yolculuk yapmak için birbirleriyle rekabet ediyor, ölümsüzlük peşinde yaşlanmayı geciktiren teknolojilere yatırım yapıyorlar.
Almanya Kalkınma Bakanı Gerd Müller açlığı “inanılmaz bir skandal” diye nitelendirerek, “Açlık cinayettir. Çünkü dünyadaki tüm insanları doyuracak bilgiye de teknolojiye de sahibiz.” demiş. Alman bakan herhalde kapitalizmin yaşama değil kâra öncelik veren bir sistem olduğunu, toplumsal ihtiyaçlar karşısında kayıtsız kalan, akıldışı bir işleyişe dayandığını unutmuşa benziyor. Bu akıldışı işleyiş kendini bilmez bazı patronların açgözlülüğünden, ahlâk dışı davranışlarından, risk iştahlarından ya da hükümetlerin yanlış politikalarından kaynaklanmıyor; her ne kadar bunlar da bir ölçüde rol oynasalar da. Bu işleyişin ürettiği zenginleşmenin asıl kökeni, bizatihi emekçi sınıfların ağır çalışma koşulları altındaki sömürüsünde ve kamu kaynaklarının yoğun devlet desteği ve güvencesi altında patronlara aktarılmasında yatıyor. Bu sistemde bırakın sadece işini kaybetme riskini, hayatını kaybetme riskini emekçiler üstlenirken, patronlar hem emekçilerin yarattığı değere el koyuyorlar hem de bir şekilde kendilerini güvenceye alıyorlar.
Bu savımızı ortaya koyan çarpıcı bir örnek olarak kapitalizmin en gelişkin olduğu ABD’den, dünyanın en büyük şirketlerinden biri olan Amazon’u ele alalım. Başta e-ticaret olmak üzere birçok alanda dev bir tekel (dünya çapında 1.3 milyon çalışanı var) olan bu firmanın sahibi Jeff Bezos bilindiği üzere dünyanın en zenginleri arasında yer alıyor. Yakın dönemde Bezos’un uzay yolculuğu (geçenlerde roketle yaptığı 11 dakikalık yolculuğun maliyetinin 5.5 milyar dolar olduğu belirtiliyor) ve insan ömrünü uzatmaya dönük araştırmalara yatırım yaptığı biliniyor. 205 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin kişileri arasında yer alan ve yıllarca vergi kaçırdığı ortaya çıkan (şirketin genel merkezinin bulunduğu ABD’de sadece yüzde 1.2 vergi ödediği belirtiliyor) Bezos’un uzay yolculuğunun ardından, “Her Amazon çalışanına ve müşterisine teşekkür ederim. Çünkü bu maliyeti siz ödediniz.” demesi aslında bu zenginliğin kaynağının nereden geldiğinin de bir itirafı niteliğinde. Emekçilerin alınteri ile sağlanan bu zenginliğin artmasında (ABD) devlet(inin) desteğinin (yeni teknolojiye dönük araştırmalar için verilen teşvikler, kamu kaynaklarına dayalı fonlar, ihalelerde verilen güvenceler, iflasın eşiğine gelen şirketlerin kamu kaynaklarıyla kurtarılması vb.) rolü de azımsanmayacak boyutlarda.
Geçtiğimiz ay yaklaşık 1.3 milyon Amazon çalışanı, 20 ülkede, “Kara Cuma” adı verilen alışveriş çılgınlığının tavan yaptığı günde, çeşitli sendikaların, konfederasyonların, çevre ve insan hakları örgütlerinin bir araya geldiği bir koalisyon çatısı altında, “Amazon Ödesin” şiarıyla greve çıktı. 39 kuruluşun imzaladığı metinde Amazon işçileri “pandemi, Amazon’un kârını işçilerin, toplumun ve gezegenimizin önüne nasıl koyduğunu ortaya çıkardı” diyor ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini, sendikal faaliyetlere katılanlara işten atma tehdidinin son bulmasını, yöneticilerin işçi haklarını kabul etmesini, toplu sözleşme hakkının tanınmasını talep ediyorlar. Bu ve bunu takip edecek grevlerin zaferle sonuçlandırılması tüm dünyada farklı sektörlerde çalışan emekçiler için de önemli bir kazanım olacaktır.
Başyazı: Grevcilerin çoban ateşinin etrafında kenetlenelim!
İşçi sınıfı ve emekçi halk olarak birliğimizle, örgütlülüğümüzle, üretimden gelen gücümüzle almadığımız ve korumadığımız haklar bir anda tırpanlanabiliyor, ücret zamları eriyip gidiyor, iktidar ve sermaye her daim kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alıyor.
Grev hakkı işte bu yüzden çok önemli. Hatta işçi ve emekçi için hakların en önemlisi. Hak almanın, hakkını savunmanın tek güvencesi. O kadar ki grev hakkı da ancak grevle kazanılabilmiştir. Dünyada da bu böyle Türkiye’de de… Türkiye’de Kavel işçileri 1963’te yaptıkları fiili işgal ve grevle bu hakkı ülkenin yasalarına yazdırdılar.
12 Eylül’ün işçi düşmanı sermaye dostu askeri diktatörlüğü en önce bu hakkımıza saldırdı, AKP’li yıllarda Erdoğan grev yasaklarında rekor kırdı. Şimdi bu en önemli hakkı yeniden ve yine grev yaparak kazanmanın zamanıdır!
Geçtiğimiz yıl grev ateşini yakanlardan Bel Karper ve Bakırköy Belediyesi işçileri grevlerini yeni yıla taşıdılar. Onlar sadece kendi sözleşmeleri için grevde değiller, tüm işçi sınıfının hakkı için çoban ateşini yaktılar, öncü bir mücadele veriyorlar. Metal işçileri MESS’e karşı 14 Ocak’ta grev kararı aldı. En büyük patron örgütüyle işçi sınıfımızın en öncü ve örgütlü kesimini oluşturan metal işçileri karşı karşıya. Patronlar arkalarına iktidarı aldılar. Grev yasaklarına bel bağlıyorlar. Biz ise emekçi halk olarak metal işçilerinin etrafında kenetlenmeliyiz. Bu grev hepimizin grevidir!
MESS ve istibdad rejimi el ele vermiş karşımızdadır. Bakmayın patronların şikâyet ettiklerine, işçiye karşı hep baskıcı ve keyfî yönetimden yana oldular. Yarın da işçi şalteri indirir indirmez iktidarın kapısına koşacaklar. Bu yüzden metal işçileri MESS’i ezdiğinde, ya da farklı sektörlerden greve çıkan hangi fabrika olursa olsun işçiler üretimden gelen güçleriyle sermayeye galebe çaldığında emekçi halkın istibdada karşı zaferi de yakınlaşacaktır!
Kamu emekçisi de sendika hakkını fiilen sendikasını kurarak kazanmıştır. Toplu görüşme tiyatrosunda belirlenen sefalet zamlarına, iktidarların kamu emekçisinin hakkına sadaka muamelesi yapmasına dur demenin yolu toplu görüşmeyi fiili grevle toplu sözleşmeye çevirmekten geçecektir. Zamlar eriyip gidecek emekçinin elinde üretimden gelen gücü kalacaktır. Yılda bir zam yapılıyor ücretler 365 gün enflasyon karşısında eriyor ise işçinin emekçinin de her an elinde olan bir mücadele aracına ihtiyacı vardır. Bu araç grevdir! Yasal grevdir, fiili grevdir, işgalli grevdir! Koşullar neyi gerektiriyorsa o şekilde işçinin emekçinin meşru şekilde üretimden gelen gücünü kullanmasıdır! Grev hakkı EYT’yi, 3600 ek göstergeyi seçim pazarlığı olmaktan çıkaracaktır. Hak sahibi hakkını bileğinin gücüyle alacaktır.
İşçi emekçi grev dediğinde siyasetin de çehresi değişir. Türkiye’nin dört bir yanı grevlerle kaplandığında sermayenin düşman kardeşleri Cumhur ve Millet İttifaklarının dışında işçinin emekçinin ittifakı ve gücü kendini gösterecektir. Memleketin kaderi parababasının, tefecinin, müteahhidin, çetelerin ve emperyalistlerin elinden kurtarılacak, adım adım memleketin gerçek sahibi emekçi halkın eline geçecektir.
Gelin ekmek ve hürriyet için örgütlenelim ve mücadele edelim. Her fabrika bir Kavel olsun! Grevlerin çoban ateşi etrafında kenetlenelim!
Kavel işçileri başta olmak üzere bedel ödeyerek mücadele eden tüm işçi ve emekçilerin mirasına, sınıfımızın kazanımlarına, haklarımıza sahip çıkalım ve çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakalım!
Kömür madeni işçilerinin henüz tasfiye edilmemiş olduğu ülkelerde bu madencileri bekleyen gelecek acılarla dolu olacak. İklim değişikliği politikaları kapitalist sınıfa ve devletlere bırakılacak olursa bütün kapitalist ülkelerde yoksul emekçileri bekleyen geleceğin yoğunlaşmış bir ifadesi bu. Öyleyse, genelden başlayalım, özele (kömüre) sonra geçelim.
Öteki Glasgow
“Govan bölgesinin mahalle kilisesi bu toplantı vesilesiyle Just Transition Hub [Adil Geçiş Merkezi] haline gelmiş. Gün boyunca sendikalar ve sivil toplum adil bir geçiş için fikirlerini ve vizyonlarını paylaşıyorlar. “Not just a transition, but a just transition” [yani “Yalnızca geçiş değil, adil bir geçiş”] sendikaların ve hareketlerin sahip çıktıkları bir slogan. Govan bölgesi on yıllar boyunca Glasgow işçi sınıfının kalbi olagelmiş. Ancak, sanayisizleşme, önce madenlerin, ardından tersanelerin kapanmasına yol açarak bölgeyi şehrin en yoksul yerlerinden biri haline getirmiş, erkeklerin ortalama hayat beklentisini daha varlıklı semtlerin insanlarının ortalamasının 17 yıl gerisine düşürmüştü. Bu veri, İskoçya’da eşitsizlik konusunda ne çok şey söylüyor.
Sarı Yelekliler kravatlılara karşı (Fransa)
Hareket verginin kaldırılmasını sağlamayı başardı ama polis baskısı ve pandemi hareketin sönümlenmesine yol açtı. Ancak hareketi ateşleyen çelişkiler hâlâ devam ediyor. Şimdi artık sorunu genelleştirmek mümkün: İklim değişikliği konusunda alınan bazı tür önlemler ile emekçi ve yoksul toplumsal sınıfların çıkar ve ihtiyaçları arasında çok ciddi çelişkiler mevcut.
Sarı Yelekliler korkusu (Avrupa ve dünya)
“İspanya’da yüksek enerji faturalarına karşı gürültülü gösteriler. Yunanistan’da kömür madenleri kapanırken toplumsal koruma talepleri. Fransa’nın kırsal alanlarında ve küçük kasabalarında yükselen benzin fiyatlarına karşı yeni protestolar.”
Çocuklar yaşlılara karşı (mı?): Yeni bir “kimlik” yaratmak
Bu yazı dizisine “küçük çocuklar korosu” konusunda bir eleştiri ile başlamıştık. İtirazımız elbette gencecik insanların çevre ve iklim değişikliği mücadelesine katılmasına veya önderlik etmesine değildi. Bunu tam tersine olumlu buluyoruz. Bir şikâyetimiz olacaksa o da dünyamızın sorunlarının iklim değişikliğinden ibaret olmadığı, insanlık sömürüden yoksulluğa, faşizmden savaşlara, kadınlara karşı şiddetten halkların ezilmesine kadar sayısız sorunla boğuştuğuna göre gençlerin hatta çocuk yaşta öğrencilerin o sorunlara da sahip çıkarak eylemlerinde bunlara da yer vermemesinden dolayı olur.
“Türkiye cesur olmalı” imiş…
Sabancı Üniversitesi uzmanı Türkiye’nin kömürden hızla çıkmasını önerebilir. Cumhuriyet gazetesinin bunu başlığa çıkaracak kadar benimsemesi, işte bu, AB taraftarı, “çağdaş uygarlık” düşkünü, Batı’da moda olan tarafta bulunmaya meraklı kadroların yarın AKP iktidardan düşer de bunlar hasbelkader başa geçerlerse ülkeyi nasıl yöneteceklerini göstermek bakımından çok anlamlıdır.
Kömürün geleceği
Uzmanımızı dinleyecek olsanız zannedersiniz ki bütün dünya hızla kömürden uzaklaşıyor. Kendisi bu konuda uzman olduğuna göre durumu bizden daha iyi bilmeliydi. Tablo bütünüyle farklı.
“Çankaya’nın şişmanı, işçilerin düşmanı” sloganlarını unuttunuz mu?
Siz önce Manchin’lerin hesabını görün! Madencilerin hayatının değiştirilmesi kuşaklar sürecek bir zaman dilimine yayılmak zorundadır.
İklim değişikliğini yaratan kapitalistlerdir, emperyalistlerdir, zenginlerdir. Bedelini işçiler, emekçiler, yoksullar ödemeyecek! Sorumlu kimse onlara ödetmeliyiz!
From the publisher's feed