
Sign up to save your podcasts
Or


Saatleri ayarlama cephesi
Sol 1990’lı yılları AB üyeliği hülyalarına dalarak geçirdi. 2000’li yıllarda bu hayaller bir bölüm solcuyu AKP’nin destekçiliğine kadar düşürdü. 2010 anayasa referandumuna verilen destek bunun doruğu oldu. 2010-2015 arası ise AKP’nin “petrol açılımı” peşinde harcandı. 2015’te ayaklar suya erdi. Devrimci İşçi Partisi’nin “Kahrolsun istibdad, yaşasın hürriyet!” şiarı solda bu kadar çok yankılanıyorsa, bunun bir hikmeti var demektir.
1990’lı yıllarda yaşanan ağır krizleri (en önemlisi Susurluk’u) bir yana bırakalım. 2000’li yıllarda Tekel işçilerinin Sakarya seferinin, 2010’lu yıllarda ise Gezi’nin (2013), Kobani eylemlerinin (2014) ve “metal fırtına” olarak anılan büyük metal işçisi isyanının (2015) mücadele için ne büyük olanaklar yarattığını sol göremedi, daha doğrusu görmek istemedi. Hem Türk solunda hem de Kürt hareketinde düzen partilerinin düzenindeki çatlaklar politikanın tek biçimi haline gelmişti.
2013-2014-2015’te yaşanan bu fırsatlar heba edilince Türkiye bir gericilik dönencesine girdi. 7 Haziran 2015 seçimleri, daha önceki atılımın kuğu şarkısı oldu. AKP’nin yenilgisinin doğurduğu fırsatlar “barışçı çıkış” hayalleriyle harcandı. 20 Temmuz 2015’te patlatılan bombanın sadece Suruç’a değil bütün Türkiye’ye atıldığı, 10 Ekim’de Ankara’da Gar katliamı ile anlaşıldı. 2016 başarısız darbe yılı, 2017 OHAL altında “atı alan Üsküdar’ı geçti” uğrağı, 2018 “adam kazandı” aşaması oldu. Bütün bu dönem boyunca kısmi ve mevzii mücadeleler yaşandı elbette. Ama son dönemin karanlığını yırtamadı bunlar.
2022 başka türlü açıldı. Ocak ve Şubat ayları boyunca metalden petrokimyaya, tekstilden gıdaya, perakendeden kargoya, belediyeden sağlığa birçok sektörde işçiler ve kamu çalışanları, yani bir bütün olarak proletarya yaygın bir mücadeleye girişti. Bu, tek atımlık bir mücadele değildi, tekrarlanacaktır. Zira ardında işçi sınıfını ve bütün emekçileri sarsan, emeklileri çok ağır bir hayat memat sorunu ile karşı karşıya bırakan bir büyük ekonomik kriz var. 2021 sonuna kadar enflasyonu yüzde 19,99’da sabitleyen köyün yalancısı TÜİK bile artık yıllık tüketici enflasyonunun yüzde 70’e dayandığını itiraf ediyor. Bağımsız ölçüm yapan ENAG adlı kuruluşun ölçümü ise yüzde 150’nin üzerine çıkmış durumda. Hayat pahalılığı yakıyor kavuruyor. Çok ağır bir baskı mekanizması kurulmadıkça Ocak-Şubat aylarındaki yükseliş, bir kısa soluk almadan sonra yeniden bir atılım yapacaktır. Ve en önemlisi, bu genel bir harekettir, proletaryanın tamamının desteğini henüz alamasa bile onayını alıyor.
İstibdad cephesi işçi sınıfı ve emekçilerin öfkesinin hedefi haline geliyor. Ama “altılı masa”da Ali Babacan oturuyor, masanın tepesinde TÜSİAD’ın ruhu dolaşıyor. Proletaryanın toplumsal hareketinin sosyalistler dışında bir politik ifadesi olması bugünün Türkiye’sinde mümkün değildir. Sosyalist hareketin bir atak yapması için ortam bütünüyle müsaittir.
Seçimlere sadece bir yıl kaldı. Gün küçük hesaplarla, kısmi kazanımlarla geçiştirilecek gün değildir. Krize farklı bir çözüm önerisi temelinde berrak bir sınıf politikasının güdüleceği gündür. Sosyalist partiler sapasağlam bir ekonomik program temelinde, halkın acil sorunlarına ilişkin somut taleplerle, var olan siyasi çerçeveyi altüst edecek bir yönelişle, sermayeden, emperyalizmden, devletten bütünüyle bağımsızlaşmış bir sosyalist odak kurmak üzere bir araya gelmelidir.
Türkiye solu saat ayarını yapmak zorunda. Gecikmeden, bir an önce, bir sosyalist masa kurulmalı!
Hayal kırıklığı
İşçi sınıfının ve emekçi halkın ekmek ve hürriyet talebinin düzen partilerinden medet umarak, onların temsilcilerinin arkasına dizilerek gerçekleşmeyeceğini her fırsatta anlatmaya çalıştık, anlatmaya da devam ediyoruz. 1 Mayıs’ta da Devrimci İşçi Partisi’nin kortejinde “Ne kırk katır ne kırk satır! Patron partilerine oy yok!”, “İstibdaddan hesabı emekçiler soracak!” gibi sloganlarla bu düşünceleri alana taşıdık. Bundan sonra da bu doğrultuda politika yapmaya devam edeceğiz. Bizim için İmamoğlu’nun Nagehan Alçı, Akif Beki, Ertuğrul Özkök gibi gazetecilerle birlikte verdiği fotoğrafta şaşılacak bir şey yok. O fotoğrafın Millet İttifakı’nın ve onun olası cumhurbaşkanı adayı olarak bel bağlanan İmamoğlu’nun neyi temsil ettiğini yine ve yeniden gösteren bir kare olduğunu söylüyoruz.
İmamoğlu’nun da Millet İttifakı’nın diğer temsilcilerinin de bugüne kadar başka bir iddiası olmadı aslında. İmamoğlu değil miydi ilk iş projelerini sunmak için saraydan randevu isteyen, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atanırken dostlar alışverişte görsün diye Diyarbakır’a gittikten hemen sonra soluğu Beştepe’de alan, seçilir seçilmez her fırsatta Erdoğan’la uyum içinde çalışacağını söyleyen, belediyedeki eski defterleri kapatan, Maltepe’de işçiler grevdeyken Büyükşehir Belediyesi üzerinden grev kırıcılığa soyunan?
Sorun özellikle sol içinde İmamoğlu ile ilgili farklı bir beklenti yaratılmasında. Sorun İmamoğlu’nu “her şey çok güzel olacak” güzellemeleri ile halka adres olarak sunmakta beis görülmemesinde. Sorun dün Millet İttifakı’nın belediye başkanı adaylarına sorgusuz sualsiz oy çağrılmış olmasında, gelecek seçimlerde AKP’nin karşısındaki adaya daha kim olduğu bile belli olmadan şimdiden açık çek verilmesinde. Sonra ne bekliyorsunuz?
İmamoğlu gözden düşmüş gibi görünebilir. Ama göreceksiniz İmamoğlu soldan aldığı eleştirileri 6’lı masanın sağ kanadına kendini pazarlamak için kullanacaktır. Nagehan Alçı’yı otobüse bindirmesi neden Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” politikasının bir parçası olmasın?
Derdimiz ekmek, özlemimiz hürriyet ise ikisi için de ne İmamoğlu’ndan ne de düzen partilerinin herhangi birinden bize fayda gelir. Düzenin temsilcilerine güvenilmez,güvenmeyelim. Ve defalarca yeni hayal kırıklıkları yaşamamak için hangi güce güveneceğimizi iyi seçelim. Bu güç işçi sınıfında, emekçi halkın kendisinde var. Elbette AKP ve MHP seçmenini kazanmak lazım. Ama bu işi neden bir düzen siyasetçisine havale edelim? Hangi partiye oy vermiş olursa olsun ekmek ve hürriyet isteyen işçiler emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde emekçi mahallelerinde zaten birlikte. Uzat elini! Sınıf kardeşinin gözünün içine bak ve memleket meselesini düzen siyasetçilerinin aracılığı olmadan konuş. İş için aş için birlikte örgütlen ve mücadele et. Bunun anlamı sınıf siyasetinde birleşmektir. İstibdada da bu sömürü düzenine de son verecek olan, gündüzlerinde sömürülmeyen gecelerinde aç yatılmayan ekmek, gül ve hürriyet günlerini getirecek olan örgütlü bir devrimci mücadeledir. Devrimci İşçi Partisi olarak bu yüzden 1 Mayıs’ta “patron partilerine oy yok” dedik, “sendikaya üye ol, sahip çık, denetle” dedik, “işçiler siyasete, partiye, devrime” diyerek sınıf mücadelesi yoluna çağrı yaptık. Biz bu yolda bugüne kadar işçi sınıfından ve emekçi halkımızdan yana hiç hayal kırıklığına uğramadık
İşine, ekmeğine, gündemine sahip çık!
İşçinin emekçinin gündemi geçim sıkıntısı. İş ve gelecek kaygısı. Ekmek kavgası. Ancak ülkenin gündemi sürekli bu konulardan başka yere saptırılıyor. Bu durumda işine, ekmeğine sahip çıkmanın bir şartı da gündemine sahip çıkmak oluyor.
Yaşanan sorunlar çığ gibi büyürken, emekçi halkta haklı bir öfke ve tepki oluşuyor. Bu tepki milyonları düşük ücretlerle çalıştırarak kârına kâr katan patronlara; Merkez Bankasından yüzde 14 faizle para alıp yine devlete yüzde 25’le borç veren bankalara; emekçi ailesi eve giren bir maaşı sağlıksız evlere kira diye öderken elinde 1 milyon satılmamış konut tutan müteahhitlere; işsize işin, çalışana iş garantisinin olmadığı ülkede köprüde geçiş, hastanede hasta, havalimanında yolcu garantisi alarak memlekete sülük gibi yapışmış ihalecilere; EYT’li ödediği primlerin karşılığını isterken “asla olmaz” diyen kıyak emeklilik sahibi devlet yöneticilerine; milyonlar açlık sınırının altındaki asgari ücrete mahkûm edilirken çifter, üçer, dörder maaş alarak devletin başına çöreklenenlere ve utanmadan zam için Aralık ayını bekleyin diyenlere… Evet, emekçi halkın haklı öfkesi ve tepkisi bunlara yönelirse ne olur? İşte korktukları budur!
Bizim korktuğumuz ve karşı olduğumuz ise başka! Onlar emekçi halkın öfkesinden korkarak gündemi saptırdılar, öfkeyi Suriyeli, Afgan, Pakistanlı, Özbek göçmenlere yönlendiriyorlar. Sınır dışına operasyon, HDP’nin kapısında provokasyon tertipleyip Türk-Kürt arasında düşmanlığı kışkırtıyorlar. Kılıçdaroğlu protesto için fatura ödemeyip elektriği kesildiğinde “mum söndü” diyerek alçakça mezhepçi provokasyonlara girişen trolleri ortaya salıyorlar. Kardeş kavgasını kışkırtıyorlar. Devam edecekler.
Gündemi saptırmalarına ve kardeş kavgasını kışkırtmalarına izin vermemek için tüm işçi ve emekçileri gerçek gündemine sahip çıkmaya çağırıyoruz. Bu ülke asgari ücrete yeni zam yapılmasını tartışmalı. Enflasyon göğü delercesine yükselirken, sabah aldığın malı akşam aynı fiyattan bulamazken yeni zam da erir. Asgari ücrete derhâl yeni bir artış yapılmalıdır. Hem özelde hem kamuda ücretlere her ay enflasyon oranında otomatik zam yani eşel mobil (oynak merdiven) gerekir. EYT’linin emeklilik hakkı verilmelidir. Emeklileri açlığa mahkûm eden ücretler yükseltilmelidir. Modern tefeci bankalar kamulaştırılmalı, şirketlerin değil emekçi ve yoksul halkın ve esnaf ile köylünün borçları silinmelidir. İşten atmak yasaklanmalıdır! Acil, yakıcı gündemler bunlardır. Bu gündemlere sahip çıkılmalıdır. Ülkenin gündemi haline getirilmelidir.
Hak verilmez alınır! Bu hakları söke söke almak için birleşmek, her dilden, mezhepten, memleketten, yerli, göçmen… Kısacası ayrı gayrı demeden birleşmek, mücadele bayraklarına “Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği!” yazarak kardeş kavgasına karşı sınıf kavgasını yükseltmek şarttır.
Düzenin masalarında çözüm yok! Çözüm bağımsız sosyalist odak!
AKP ve MHP’nin orduyla birlikte yürüttüğü yarı askeri nitelikteki keyfi ve baskıcı yönetim (istibdad rejimi) artık halka yaka silktiriyor. Ekonomik çöküntü ve artan hayat pahalılığı sonucu geniş kitlelerin giderek yoksullaşması bunun başlıca sebebi. Pek çok insan iktidar değişimi için gözünü 2023’te yapılacağı söylenen seçime dikmiş durumda.
Ancak bu odağın da halka güven vermesi mümkün değil. Mesele sadece Gelecek ve Deva gibi AKP artıkları değil… CHP dahi izlediği politikalarla AKP’nin gölgesinden çıkmıyor. Cumhurbaşkanı adaylığı için adı geçen İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun siyasal İslamcılara ve faşistlere mavi boncuk dağıtan tavırları, Karadeniz gezisinde yanına aldığı Nagehan Alçı, Akif Beki ve Ertuğrul Özkök gibi iktidar yalakalığı ile kötü ün salmış gazetecilerle birleşince CHP tabanında, hatta onun adaylığını açıkça destekleyen İyi Parti seçmenlerinde de hayal kırıklığı yarattı.
Bu kaçıncı hayal kırıklığı?
Bu hayal kırıklığını anlamak zor. Çünkü yaşananlar ilk de değil sürpriz de. CHP uzun süredir ekonomi politikasında açıkça eski AKP’li Ali Babacan’ı işaret ediyor. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konuşulsa da onun da uzun süre AKP’li Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü Millet İttifakı’nın ortak adayı yapmak için ne kadar uğraştığı biliniyor. Tüm bunlara her fırsatta “devr-i sabık yaratmayacağız” diyerek AKP’li yıllarda halka karşı işlenmiş suçlardan hesap sormama yeminlerini de eklemeliyiz. Emperyalizm ve sermaye tarafından, artık işlemediği herkesçe görülen düzenin bozuk çarklarını tamirle görevlendirilmiş bir yapı bu!
Yani Millet İttifakı ve 6’lı masa bas bas “ben bu kirli düzenin bir çarkıyım” diye bağırıyor. Aslında halk da bunu duymuyor değil. Ancak seçim sisteminin yüzde 50+1’lik matematiği, düzen partilerinden medet ummanın, onların arkasına dizilmenin ve “AKP ve MHP seçmenini de kazanmalıyız” gerekçesiyle her türlü ilkesizliğinin gerekçesi haline getiriliyor. Ekrem İmamoğlu’nun hâl ve tavırlarına içerleyen pek çokları yakında bu gerekçelerle yeniden ikna edilecekler. Daha önce defalarca olduğu gibi… HDP ve TİP’in merkezinde durduğu soldaki ittifak bile bu düzen partilerinin çatı adayına şimdiden açık çek verirken (bu yüzden onlara iki buçukuncu ittifak diyoruz) başka türlüsü nasıl olsun?
Sınıf siyaseti: Oylardan önce insanları kazanmak!
Devrimci İşçi Partisi bu kısır döngüyü kırmak için farklı bir politika öneriyor. Oy toplamaktan önce yüzde 50+1’den çok daha fazlasını ifade eden işçi ve emekçileri sınıf mücadelesinde ve sınıf siyasetinde birleşmeye çağırıyor. Bu, sağcılık yaparak AKP ve MHP seçmeninden oy kapma çabasından çok daha gerçekçi ve somuttur. AKP ve MHP seçmeni özellikle ekonomik durum yüzünden kendi oy verdikleri partilerden uzaklaşsa da karşılarında bu partilerin taklitlerini bulduklarında gerisin geriye dönebilir. Geçmişte bu hep oldu. Oysa sınıf mücadeleleri 2023’ü beklemeden, hangi partiye oy vermiş olursa olsun işçileri emekçileri bugün ve şimdi ekmek kavgasında bir araya getiriyor. Düzenin siyasi acentelerinin aracılığı olmadan bu memleketin emekçi insanını buluşturan mücadelelerin artması sadece sandık sonuçlarının değil, ülkenin makus talihinin de kökten değişmesi demek. Düzen partilerinin şu ya da bu ittifakının dışında işçi sınıfının ve emekçi halkın siyasete ağırlığını koyması demek.
Devrimci İşçi Partisi düzen siyasetine karşı sınıf siyasetini savunuyor ve bu siyaseti düzen siyasetinin dışındaki sosyalist parti ve oluşumlarla birlikte yükseltme çağrısında bulunuyor. Devrimci İşçi Partisi diyor ki: Gelin bağımsız bir sosyalist odak kuralım, oydan önce insanları kazanalım! Cumhurbaşkanından milletvekillerine, seçimlere işçi sınıfının ve emekçi halkın adayları ile gidelim! Düzeni değiştirecek gerçek alternatifi, fabrikada, okulda, mahallede ve sandıkta hep birlikte inşa edelim!
Kızıl gezegen
Elon Musk ismini sanırız duymayan yoktur. Biz, en son Twitter’ı satın alarak gündeme oturan günümüzün bu gözde burjuvasının geçen sene The Sun gazetesine verdiği röportaja dikkatinizi çekmek istiyoruz. O röportajda Musk, dünyanın “büyük bir savaş, bir süper yanardağ veya göktaşı çarpması, ya da kendi kendini yok etmek gibi pek çok sorunla karşı karşıya kalma ihtimali” olduğunu belirttikten sonra, “olası bir Üçüncü Dünya Savaşı’ndan önce Mars gezegeninde kendi kendine yeten bir şehir kurmalıyız” demişti. Biliyorsunuz, Mars’a aynı zamanda Kızıl Gezegen de denir. Burjuvazi dünyayı neredeyse yok olmanın eşiğine getirmiş, adamın derdi bir de Kızıl Gezegen Mars’ı sömürgeleştirmek!
Hâlihazırda ABD/NATO emperyalizminin Rusya’ya açmış olduğu bu savaş iki cephede gerçekleşiyor. Bir yandan Ukrayna’ya yığınla askeri ve mali yardım yapılıyor. Yardım yapan ülkeler arasında tahmin edilebileceği gibi ABD başı çekiyor. Onu Polonya, İngiltere ve Almanya izliyor. Dünya Bankası (WB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi emperyalizmin önde gelen kuruluşları da Ukrayna’ya savaş sırasında büyük maddi destek sağlayanlar arasında yer alıyor. Öbür cephede ise Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlarla bu ülkeyi dünya ekonomisinden tecrit etme girişimi öne çıkıyor. Rusya'dan enerji ithalatının yasaklanmasının Avrupa ekonomilerine zarar verip vermeyeceğine ilişkin bir soru üzerine ABD Hazine Bakanı Yellen, amaçlarının, “başından beri ABD, Avrupa ve küresel ekonomiye yönelik zararı azaltmaya çalışırken Rusya'ya maksimum acıyı vermek” olduğunu ifade ediyor.
Biz bu yazıda özellikle şunu vurgulamak istiyoruz: Batı emperyalizminin, Rusya’ya yönelik yaptırımları ve böylece Rusya’yı dünya ekonomisinden dışlama girişimleri adeta bir bumerang etkisi gibi ters dönerek dünya ekonomisinin krizini daha da derinleştiriyor. Bir anlamda “ekonomik NATO” diye nitelenebilecek ve ilk planda Rusya’ya yönelik, ancak nihai hedefi Çin’i dize getirmek olan bu ekonomik savaş, başta Avrupa ekonomileri ve ABD olmak üzere, dünya ekonomisini hızla bir stagflasyona (enflasyon + durgunluk) doğru sürüklüyor. İMF Başkanı Georgieva, yaratacağı küresel ekonomik daralma ve enflasyon artışından yola çıkarak, Ukrayna'daki savaşı, “küresel ekonomide, özellikle de yoksul ülkelerde büyük bir dalga etkisi yaratacak güçlü bir deprem gibi” diye tanımlıyor. Özetle bu savaş dünya ekonomisinin daha az büyümesine, dünya ticaretinin daha fazla daralmasına, emekçilerin enflasyonla birlikte daha fazla yoksullaşmasına yol açıyor, ülkeler arasında ekonomik milliyetçiliği körüklüyor. Bu gelişmelerin Türkiye gibi -dövizden gıdaya, ham maddeden enerjiye- dışa bağımlı ülkelerde enflasyon üzerinden yoksullaşmayı ve dış borçları çok daha fazla artıracağı açık. Asıl önemli nokta ise emperyalistlerin kendi başlattıkları ve uzattıkları bu savaşın maliyetini kimin ödeyeceği. Bu konuda, eğer mevcut güç dengelerini emekçi halklar değiştirmeyecekse, her bir ülkenin burjuvazisinin daha fazla kemer sıkacağını, bütçede sosyal harcamaları daha da kısacağını, silah sanayisine daha fazla pay ayıracağını ve hepsinden önemlisi emekçileri daha ağır çalışma koşullarına mahkûm edeceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok.
Ekonomideki krizin ve savaşın faturasını biz ödemeyeceksek bu güç dengelerini değiştirmek zorundayız. Emekçiler olarak hayat pahalılığına ve ağır çalışma koşullarına karşı, daha özgür ve refah dolu bir dünya için hem burjuvaziye hem de emperyalizme karşı mücadele etmek üzere burjuvazi ve devletinden bağımsız bir işçi-emekçi hükümeti kurmak önümüzdeki en acil görev. İleride elbette başka gezegenlere de yerleşeceğiz. Ama önce bu dünyayı Elon Musk gibi “gemisini kurtaran kaptan” burjuvalardan temizleyeceğiz, önce bu dünyayı “Kızıl Gezegen” yapacağız.
Ölümün alnına yazılmış manifesto
Bundan tam yarım yüzyıl önce, 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece, saatler gece yarısını biraz geçtiğinde, Ankara Ulucanlar Cezaevi’nin avlusunda gece karanlığını yırtan, aydınlığı çağıran bir manifesto okundu.
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye!
Yaşasın Marksizmin Leninizmin yüce ideolojisi!
Yaşasın Türk ve Kürt halklarının devrimci bağımsızlık mücadelesi!
Yaşasın işçiler, köylüler!
Kahrolsun emperyalizm!”
Deniz Gezmiş’in idam edilmeden önceki son sözleri bunlar oldu. Deniz’den sonra aynı idam sehpasına gelen Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan da idam edilmeden önce Deniz’inkilere çok yakın sözler haykırdılar. İkisi 25, biri (Hüseyin) 23 yaşında üç devrimci önder, gelecek kuşaklara böyle bir miras bıraktılar. Ölümün alnına yazılmış bir manifesto.
AKP kendine ortodoks!
Erdoğan’ın “faiz sebep enflasyon sonuçtur” iddiası çok tartışıldı. Yerleşik iktisat teorisine tamamen zıt olan bu görüşün öne sürülmesini cehalet olarak niteleyenlerle aynı görüşte olmadık. Bu görüşün istibdad rejiminin siyasal finansmanına öncelik veren, müteahhit inşaat sermayesini fonlayan, bilhassa ihracatçı sektörler ve turizm için emek maliyetlerini azaltmayı, ihraç mallarını göreli olarak ucuzlatarak ihracatı arttırmayı hedefleyen politikanın, popülerleştirilmiş bir ifade biçimi olduğunu söyledik. Herhalde AKP iktidarının “batık müteahhitleri kurtaracağız”, “Türkiye’yi yabancı sermaye için ucuz emek cenneti yapacağız” ve “tüm bunlar için Merkez Bankasını ve kamu bankalarını hortumlayarak parti kasası haline getireceğiz” demesini beklemiyorduk değil mi?
Erdoğan izlediği ekonomi politikasını “Nas var” diyerek İslami bir kisveye sokarken, Hazine ve Maliye Bakanlığına getirdiği Nureddin Nebati burjuva iktisatçılarına daha havalı görünmek istemiş olacak ki "Biz ortodoks politikaları bir tarafa koyduk. Artık heterodoks politikalar var" diyerek aynı çizgiyi savundu. Ortodoks demek kabaca geleneksel yaklaşıma ve teoriye bağlı kalmak demek. “Geleneksel, ana akım iktisat teorisine bağlı kalmıyoruz sıra dışı politikalar izliyoruz” diyorlar yani. Kulağa hoş geliyor doğrusu. Ama ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz! Erdoğan’ın lafına bakarsanız “Nas var” yani İslam’a göre faiz haramdır! Ama dolar kuru 18 TL’ye fırlayınca ne nas kaldı ne haram! Erdoğan bir gecede “kur korumalı mevduat” ile fiili olarak faiz arttırdı. Hem de ne artış! Döviz kurundaki artışa endekslenmiş ucu açık bir faiz artışıydı bu! Ve Erdoğan ortodoks politika uyguluyordu, döviz kurunu tutmak, enflasyonu dizginlemek için para arzını düşürüyor başka bir ifadeyle faizi arttırıyordu.
Konu asgari ücret tartışmasına geldiğinde bu sefer iktisadi ortodoks papazlığına soyunan Çalışma Bakanı Vedat Bilgin oldu. Gerçek açlık sınırının 6.000 lira olduğu, TÜİK’in resmi gıda enflasyonuna göre dahi asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı, işçi ve emekçilerden yeni bir asgari ücret zammı talebinin yükseldiği yerde Vedat Bilgin "Enflasyon ücret artışı sarmalına sebep olacak bu tür yaklaşımları yanlış buluyorum" diyerek asgari ücret için Aralık’ı işaret etti. Enflasyon ücret artışı sarmalı mı? Heteredoks AKP’liler konu sermayenin kârları olunca nasıl da yine ortodoks iktisat kitaplarının tam orta yerinden konuşuyor ama! Merkez Bankası rezervlerini çarçur etmek, oligarkları fonlamak için kamu bankalarını hortumlamak, müteahhitlere köprü için araç, havaalanı için yolcu, şehir hastanesi için hasta garantisini dolarla vermek, Demirören’e bir milyar dolar karşılıksız kredi vermek, şirketlerin vergi borçlarını silmeler, hiç bitmeyen destekler teşvikler ve tüm bunlar dolayısıyla oluşan bütçe açıklarını karşılıksız para basarak ve fahiş faiz oranlarıyla borçlanarak kapatmak enflasyon sarmalı yaratmıyor ama ücret artışı enflasyon sarmalı yaratacak öyle mi?
Aldattınız ve aldatmaya devam ediyorsunuz. Yapabilirsiniz ama yapmıyorsunuz. Ama yapacaksınız. Yapmak zorunda kalacaksınız. Çünkü hak verilmez alınır! İşçiler köleniz halk kulunuz değil bunu öğreneceksiniz! Asgari ücret artınca enflasyon ne mi olacak? Onun da çaresi var… Fabrikalar bankalar devletin devlet işçinin olacak! Çare ortodoks ya da heteredoks burjuva iktisadında değil faizsiz ve sömürüsüz düzende yani sosyalizmde!
Dipten gelen dalga 1 Mayıs’a! İşçiler emekçiler sınıf siyasetine!
1 Mayıs işçi sınıfının uluslararası birlik dayanışma ve mücadele günüdür. 1 Mayıs’a geçtiğimiz aylarda metalden petrokimyaya, tekstilden tersanelere, kuryelerden sağlık emekçilerine kadar hemen her sektörde işçilerin-emekçilerin grevlerini, direnişlerini, mücadelelerini arkamıza alarak gidiyoruz. Çağrımız dipten gelen ve yükselen bu sınıf mücadelesi dalgasını 1 Mayıs’a taşımak ve işçi bayramımızı, işçi sınıfımızın hem kendi sorunlarını çözmesine hem de sınıf siyasetini yükselterek memleketin kaderinde söz sahibi olmasına vesile kılmak içindir!
Hak verilmez alınır!
Hayat pahalılığı her geçen gün artarken iktidar ve sermaye mevcut koşullarda geçinmeye çalışmamızı istiyor. Biz ise emekçi halkımızı örgütlenerek ve mücadele ederek koşulları değiştirmeye çağırıyoruz!
İşsize iş! Herkese aş!
Bu düzen sürekli işsiz yaratıyor. İşsizi çalışana tehdit olarak gösterip herkesi daha fazla ve daha ucuza çalıştırıyor. Sermaye ve iktidar milyonları açlık sınırının altındaki ücretlere mahkûm ederken, zengin daha zengin olmaya devam ediyor.
Emekçi halka hürriyet!
Gücünü sermayenin çıkarlarını korumak, emperyalizme hizmet etmek, ülkeyi yerli yabancı tekeller için bir ucuz emek cenneti haline getirmek için kullanan iktidarla da aynı gemide değiliz. “Milletin bekası” diyerek sermayenin ve emperyalizmin çıkarını milliyetçilik kılıfına sokan iktidarın sözlerine karnımız tok! Emekçi halkın bekası hürriyettedir!
NATO’dan çık! NATO’yu yık!
Memleketin kaderi emperyalist zincirlere vurulmuş, ekonominin damarlarında dolar zehri dolaşıyor. Dünya bir büyük savaşa doğru giderken Türkiye’nin NATO üyeliği bir güvence değil en büyük güvenlik tehdidi olarak karşımızda duruyor. NATO emekçi halkımızın kanlısıdır. NATO mahsulü kontrgerilla Kemal Türkler’ler gibi sendikacıların ve nice mücadeleci işçi öncüsünün, hürriyet isteyen nice gazetecinin, aydının, devrimcinin katilidir. 1 Mayıs 77’nin failidir, Maraş, Çorum, Gazi, Sivas katliamlarının arkasındaki güçtür! Unutmuyoruz unutturmayacağız!
Yaşasın işçilerin birliği halkların kardeşliği!
Sömürücü azınlık emekçi halkı bin parçaya bölmeden yönetemez. Bu yüzden kapitalist sınıflar, milliyetçiliği, mezhepçiliği ve her türlü ayrımcılığı kullanarak kardeş kavgasını körüklemektedir. İşçi sınıfının çıkarı ve çözümü ise eşitlikten yanadır.
İşçiler emekçiler partiye, sınıf siyasetine, devrime!
İşçi sınıfımızın milletin kaderini eline alacak basireti ve ülkenin kötü gidişatına son verecek gücü vardır. İş ki örgütlü olalım ve örgütlü mücadele edelim. Sendikalarımıza sahip çıkalım, denetleyelim ve sınıf örgütleri olarak mücadelenin hizmetine sokalım.
İşçi sınıfının kurtuluşu sınıf partisindedir!
İş aş hürriyet için 1 Mayıs’a, sınıf siyasetine, partiye, devrimci mücadeleye!
Türkiye siyaseti düzen partilerinin kayıkçı kavgasıyla oyalanırken, Erdoğan’ın karşısında Millet İttifakı’nın kimi aday çıkaracağına dair tüm medya kanallarında adeta toto oynanırken ülkenin geleceğine damgasını vurmaya aday bambaşka bir güç ortaya çıktı: İşçi sınıfı! Ocak ve Şubat aylarında metal, tekstil, petrokimya, gemi söküm, mağaza market işçileri, kuryeler, sağlık emekçileri ardı ardına mücadele sahnesinde yerlerini aldılar.
İşçi sınıfı sahneye çıkmıştır. Bu işçi sınıfı devrimcileri için, Devrimci İşçi Partisi ve Gerçek gazetesi için sürpriz değildir. Bekliyorduk. Haber vermiştik. Mevzilenmiştik. Dipten gelen dalga yüzeye çıkıyor dedik. Şimdi bu dalgayı yükseltmenin, 1 Mayıs’a taşımanın ve ülkenin siyasetine işçi sınıfının damgasını vurmanın zamanıdır!
Mücadeleler içinde kazananlar oldu, kaybedenler oldu. Ama onca baskı, zulüm karşısında olanca elverişsiz koşullarda mücadele eden, işgal, grev, direniş yapan işçiler için gönül rahatlığı ile galiptir bu yolda mağlup diyebiliriz. Çünkü hiçbir mücadele bitmiş değildir. Yeni ve daha büyük bir mücadele dalgası bizleri beklemektedir. Kazanımlarımızdan güç alacağız, her mücadeleden ilerisi için dersler çıkaracağız.
Kuvvetle muhtemel ki hayat pahalılığına, işsizliğe ve asgari ücretin açlık ücreti olmasına karşı ekmek mücadelesi büyüyecek, işgaller, grevler, direnişler yayılarak, genel grevi gündeme getirecek, keyfi baskıcı yönetim olan istibdad rejimine karşı hürriyet mücadelesi büyüyecektir. Bu mücadelelerin zaferini hazırlamak, sınıf mücadelesini eşitlik isteyen kadınlar, gelecek kaygısı içindeki gençler, ezilen Kürtler, Aleviler ve baskı gören herkes için etrafında kenetlenecekleri bir güç merkezi haline getirmek de işçi sınıfının ve emekçi halkın öncülerinin görevidir.
Bu görev örgütlü olarak, birlik olarak, sınıfını bilerek ve safları sıklaştırarak başarılır. Örgütlü olmak, örgütlü hareket etmek saldırılara karşı direnmenin de haklarımızı kazanmanın da şartıdır. Hak ettiğimiz zamları almak için nasıl işyerlerinde sendikalarda örgütleniyorsak komiteler kuruyorsak, istibdadın ve emperyalizmin zincirlerini kırmak, hak ettiğimiz ülkeyi ve dünyayı kazanmak için de işçi sınıfının siyasi partisinde örgütlenmeliyiz! Sermayeden, emperyalizmden ve devletten bağımsız bir sınıf siyasetinde birleşmeliyiz!
Devrimci İşçi Partisi tüm işçi sınıfı ve emekçi halk öncülerini düzen siyasetinin figüranları olmayı reddetmeye, siyasetin baş aktörleri olarak sahnede yer almaya ve ülkenin geleceğine damga vurmak için 1 Mayıs’ı örgütlemeye, DİP saflarına, sınıf siyasetine ve devrimci mücadeleye çağırıyor!
İşçi sınıfının çözümü için bağımsız bir sosyalist odak gerek! Kaybedecek vakit yok!
Toplum bir yanda her türlü krizi fırsata çevirerek zenginleşmenin yolunu bulan küçük bir sömürücü azınlık ile diğer yanda ekonomik krizin faturasını hayat pahalılığı ve işsizlikle ödeyen milyonların olduğu bir yarılma yaşıyor. Buna kutuplaşma da diyebiliriz. Ancak bu kutuplaşmanın siyasette henüz bir karşılığı yok. Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı arasındaki kutuplaşmada milyonların çıkarları yok. Her ikisi de patronlar sınıfının birer siyasi odağıdır. Her ikisi de bugünkü yarılmanın aynı tarafında yer alıyor. Her ikisi de emperyalizme hizmet etmektedir.
Cumhur İttifakı istibdad rejimi ile emekçi halkın ensesinde boza pişirmektedir. Ancak Millet İttifakı da işçilerin ve emekçilerin bağımsız şekilde hak araması, siyasete ağırlığını koyması olasılığından o kadar korkmaktadır ki lafta demokrasi ve parlamenter sistemden dem vursa da sermayenin istibdadını sürdürmekten ve sömürü düzenini korumaktan vazgeçmeyecektir. Daha önce defalarca yaptıkları gibi gerektiğinde iktidarı yeniden Erdoğan’a altın tepsi içinde sunacaklardır. Milyonlarca işçi ve emekçiye işte bu sömürücü küçük azınlığın kendi iç siyasi kavgasında tercih yapması dayatılıyor. HDP ve çevresinde kümelenen ittifak ise bu kavgadan ayrı üçüncü bir odak değil, Millet İttifakı’na eklemlenen, sermayeye ve emperyalizme karşıtlık içinde olmayan adeta bir iki buçukuncu ittifak niteliğindedir.
Bu tabloda işçi sınıfı siyasetini var etmek için görev sermayeyle ve emperyalizmle tam bir karşıtlık içinde olan sosyalistlere düşüyor. Bu görev seçimlerle sınırlı değildir. Esas alanı işyerlerinde, meydanlarda, mahallelerde günbegün verilecek mücadeledir. Ancak seçimlerde alınacak ortak tutum, emekçi halkın yaşadığı acil ve yakıcı sorunlara karşı işçi sınıfının çözümünü ortaya koyabilmek için elzemdir. Bunun için de seçimlerde, kazanıp kazanmama olasılığından bağımsız olarak, yürütmeye aday olmak, Cumhur ve Millet İttifakı adaylarının karşısına işçi sınıfının çözümünü yükseltecek sosyalist bir cumhurbaşkanı adayıyla çıkmak gereklidir. Yaş ve diploma gibi kısıtlayıcı hükümlere rağmen bunu bir işçi-emekçi adayla gerçekleştirmek ise en doğru olandır.
Bugüne kadar bu doğrultuda niyet ve eğilim beyan eden sol ve sosyalist partiler, niyet beyanından eyleme geçmelidir. Siyaseti hayata uyarlamak, toplumun yaşadığı sınıfsal kutuplaşmaya politikada sınıf kutuplaşmasıyla yanıt vermek yaşamsal önemdedir. Sosyalist bir odak oluşturmak, işçi sınıfını esas ve eksen alan siyasal yanıtları güç birliği içinde vermek bakımından daha fazla zaman kaybedilmemelidir. Millet İttifakı’nda ya da HDP çevresindeki iki buçukuncu ittifakta sosyalistlerin alacağı tutumu değiştirecek herhangi bir gelişme bekleyemeyiz. Devrimci İşçi Partisi, işçi sınıfının sermayeden, emperyalizmden ve devletten bağımsız siyasal kutbunu oluşturmak üzere işbirliğine, ittifaka, göreve hazırdır ve tüm sosyalistleri de bu doğrultuda ivedilikle harekete geçmeye çağırmaktadır.
From the publisher's feed