
Sign up to save your podcasts
Or


2 Mart Perşembe-6 Mart Pazartesi arasında yaşananlar üzerine Kılıçdaroğlu ekibinden biri bir film yapsaydı adını hiç kuşku yok “Cehennemde Dört Gün” koyardı. Erdoğan’ın 2017’de “mühürsüz referandum”da “atı alıp Üsküdarı geçmesi”nden bu yana Kılıçdaroğlu bütün yatırımını İyi Parti üzerine yapmıştı. 2018 seçimlerinde ödünç verilen CHP milletvekilleri, 2019’da Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş üzerinde birlikte kilitlenme, “Millet İttifakı”, “Altılı Masa”, ortak anayasa değişikliği, politikalar mutabakatı… Sonra birden ortağınız kapıyı çarparak çekip gidiyor.
Elde var hüzün. CHP o dört gün boyunca kuyruğu dik tuttu ama Akşener’in gidişi projenin sonu idi aslında. İstendiği kadar “Beşli Masa” sözleri telaffuz edilsin, kalan partiler artık CHP için daha az milletvekili çıkarmasına yol açacak birer yüktü. Üçü “intikam partileri” olarak nitelenebilir. Wall Street ve Londra City Türkiye mümessili Ali Babacan, Türkiye emekçilerinin posasını tam çıkaramadan kenara itilmesinin intikamı peşinde.
“Suçişleri Bakanı” kavramına nazire ile söylersek Boşişler Bakanı iken bu gazetede adı “Sıfır Ahmet Paşa” olan Ahmet Davutoğlu, yeni DAİŞ’ler yaratarak “Komşularla Sıfır Sorun” politikasını daha da yukarı taşıma fırsatının inkâr edilmesinin intikamı ile yanıyor.
Saadet Partisi ise bir bütün olarak Erbakan’ın heykelin kaidesi üzerinden indirilmesi tarihî suçunun intikamının peşindedir. Demokrat Parti’ye gelince, o, 77 yıl önce kurulmuş aslının tam bir karikatürüdür.
Meral Akşener masadan kalkınca sadece Demokrat Parti değil, bütün Millet İttifakı bir karikatüre döndü. O dört gün içinde Tayyip Erdoğan’ın, hele o otomobilinin camından muhabirlere verdiği demeci gördüyseniz sadece ağzının göründüğü sahnede, çok ciddi konuşurken bile aslında dudaklarında nasıl bir gizli gülücük olduğunu görmek pek kolaydı.
Bu yaşananlardan herkesin, sosyalist solda, işçi-emekçi halk cephesinde, ezilen kitlelerin saflarında herkesin, mutlaka çıkarması gereken iki temel ders var.
Birincisi, ev ev dolaşan mevlûthanlar gibi her gece televizyon televizyon dolaşan ve güvenlikten ekonomiye her konuya maydanoz olan o “uzman”ların ve “kulisim kulisim” diye yırtınan dedikodu kumkuması “gazeteciler”in ne kadar boş, ne kadar kof olduğu çarpıcı biçimde kanıtlanmıştır.
İkinci ders açıktır: Bu ucube ittifak Türkiye’yi istibdaddan kurtaramaz. Ekmek ve hürriyet mücadelesini işçi sınıfının diğer bütün emekçileri, yoksulları ve ezilenleri kendi etrafına toplaması başarıya kavuşturacaktır. Kılavuzu karga olanın başı “Cehennemde Dört Gün”lerin tekrarıyla yanacaktır.
Bir de yeni durum doğdu. Kılıçdaroğlu’na yedi tane gardiyan tayin edildi. Yedi kocalı Hürmüz oldu! Yedi tane cumhurbaşkanı yardımcısı. Üçü köktendinci gelenekten geliyor. İntikam partilerinin genel başkanları. İkisi faşist gelenekten geliyor: Akşener ve Yavaş. Biri Türkiye’nin 70 yıllık NATO aşk hikâyesinde NATO’ye en çok köle olmuş partinin geleneğinden. Yavaş ve İmamoğlu ayrıca “biz CHP’li belediye başkanlarıyız” demek yerine “biz Millet İttifakı’nın belediye başkanlarıyız” diyor. Kılıçdaroğlu otobüsünün arkasına “Asla yalnız yürümeyeceksin” yazmış, bir de İngilizcesini eklemiş. Doğru, izin vermezler zaten gardiyanlar, mevcutlu olarak yürüyor demokrasiye (!) Kılıçdaroğlu!
Londra City dedik, Sıfır Ahmet Paşa dedik, başka şeyler söyledik. Bunlar gardiyan ama bir de tutukluya bakalım. Kılıçdaroğlu tarihe, 1960’lı ve 1970’li yıllarda Türkiye işçi sınıfının coşkun selini durdurmak için Ecevit’in burjuvazi adına ve namına CHP’yi “ortanın solu” bir parti haline getirmesinden yaklaşık 60 yıl sonra, partiyi yeniden düpedüz bir sağ parti haline getiren şahsiyet olarak geçecek.
Bu bakımdan gardiyanlara çok iş düşmeyeceğini teslim edebiliriz. Sağcılık gerekiyorsa onu Kılıçdaroğlu zaten paşa paşa yapacaktır.
Ya…?
Sungur Savran
Sosyalist hareketin hiçbir odağı, Emek ve Özgürlük Cephesi de Sosyalist Güç Birliği de yaklaşan seçimde Altılı Masa veya yeni adıyla Millet İttifakı diye bilinen burjuva muhalefetinden bağımsız bir siyasi tutum koymuyor ortaya. Sosyalist Güç Birliği’nin cumhurbaşkanı adayı göstermeyeceği kesinleşmiş gibi. Emek ve Özgürlük Cephesi’nin başını çeken HDP aday çıkaracağını söylüyor ama bunun aslında taktik bir adım olduğu, Millet İttifakı mesela Kılıçdaroğlu’nu aday gösterirse HDP’nin kendi adayını geri çekeceği biliniyor. Meclis seçimlerinde istediğiniz kadar görünün. Herkes biliyor ki bu rejimde ağırlığı olan yürütmedir, cumhurbaşkanıdır. O konuda burjuva muhalefetini destekleyen, bu seçime onun yanında katılıyor demektir.
Hesap hep seçimi Millet İttifakı’nın kazanması sonucunda Türkiye’nin düzlüğe çıkacağıdır. Ama ya böyle olmazsa? Ya… başka olasılıklar gerçekleşirse? O zaman Türkiye’de politik hayat duracak mı? O durumda sosyalist hareket, bizim Devrimci İşçi Partisi olarak savunduğumuz gibi bağımsız bir sosyalist odak inşa ederek halkın karşısına bir güç olarak çıkmak ve sınıf politikası ile kitleleri kendine çekmek için hiçbir şey yapmamış olduğu için öteki olasılıklara en ufak bir hazırlık yapmamış olacak. Kumar değil mi bu?
Son bir-iki yılın dünya politikasını biraz takip edenler, Türkiye’nin geçmişinden ders çıkaranlar, yukarıda “başka olasılıklar”dan ne kastettiğimizi daha kolay anlayacaklardır.
Macar modeli: Macaristan’da Erdoğan’la çok sıkı fıkı olan Orbán adlı cumhurbaşkanına karşı oluşturulan altılı koalisyon hık demiş Millet İttifakı’nın burnundan düşmüştü. Kamuoyu yoklamalarına bakılsa Orbán kesin kaybediyordu. Ama rahatça kazandı! Ya böyle olursa, sosyalistler…?
İsrail modeli: Bundan bir buçuk yıl önce, ilk kez bir Arap partisinin de hükümette yer aldığı bir koalisyon Erdoğan gibi uzun yıllar başta kalan Netahyahu’yu düşürüp bir koalisyon kurdu. Beş benzemez koalisyon partileri kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler, mecburen seçime gittiler. Netanyahu bu sefer neredeyse faşist bir koalisyonun başında geri geldi. Yani daha da kötüsü oldu. Bizde yeni seçime falan da gerek yok. Altılı’dan üçü AKP’nin eski kardeşi, biri MHP’nin kardeşi, biri zaten yok. Seçimden sonra doğacak meclis aritmetiğine bağlı olarak her türlü ayak oyunu öngörülebilir. Ya böyle olursa, sosyalistler…?
ABD ya da Brezilya modeli: ABD’nin eski başkanı Trump ve Brezilya’nın eski başkanı Bolsonaro, seçim sonuçlarını tanımayı reddettiler, taraftarları parlamento ve hükümet binalarını bastı. Onlar başarısız oldular, ama bu tür girişimler hep başarısız olacak diye bir şey yok. Ya böyle olursa, sosyalistler…?
İsmail Cem modeli: 2002’de Ecevit’in bir ayağı çukurda iken, DSP’nin içinden bir ekip çıktı ve Türkiye sosyal demokrasisinin saatini nihayet AB’ye ve finans kapitale göre ayarlayacağı vaadinde bulundu. Dışişleri Bakanı İsmail Cem, İMF-Dünya Bankası’nın koalisyon hükümetindeki Başbakan Yardımcısı Kemal Derviş ve “büyük örgütçü” Hüsamettin Özkan. Burjuvazi ile beraber Türkiye’nin bütün düzen içi solcuları heyecana kapıldı: Yeni kurulacak parti seçimde toprak kayması yaratacak, iktidara geçecek, AB ile bütünleşecek ve Türkiye’ye demokrasi getirecekti.
Bunun şimdi, seçimden önce
AKP iktidarı ekonomiden dış siyasete kadar her alanda ülkeyi derin bir krize soktu. Kayırmacılık, yolsuzluk, adaletsizlik devletin her köşesine bir kanser gibi yayıldı. Baskıcı ve keyfi yönetim olan istibdad rejimi toplumun emekçi çoğunluğunu eziyor ve yoksullaştırıyor. Küçük bir sömürücü grup ise bu rejimden sonuna kadar nemalanmaya devam ediyor. Emekçi halktan giderek daha fazla insan bu rejimin son bulmasını istiyor. Bunun için de yaklaşan seçimleri bekliyor. Bu seçimlerde mevcut iktidara bu seçimlerde okkalı bir tokat atılmasını umuyor. Gözler altılı masanın üzerinde. Kazanacak bir aday çıkartması bekleniyor. Ama bu yol tuzaklı bir yoldur.
İstibdad ile aynı gemide olanlar
İstibdad rejimi toplumun emekçi çoğunluğuyla tam bir çıkar karşıtlığı içindedir. Ancak Altılı Masa’nın partileri emekçi çoğunluğa değil sermayeye dayanan düzen partilerinden oluşmaktadır. İstibdad ile çelişkileri ve karşıtlıkları emekçi halkın yaşadığı gibi uzlaşmaz ve kesin değildir. Altılı Masa’da “Aynı gemideyiz” mantığı egemendir. Erdoğan’ın Akşener’e çağrıları ortada. Akşener de MHP’nin küçük ortak pozisyonunu devralmaya hazır bir imaj veriyor. Meral Akşener Tansu Çiller’in Süleyman Soylu’suydu. Antrenmanlıdır kolaylıkla bu göreve adapte olacaktır. Babacan ve Davutoğlu zaten Erdoğan’ın adamı. Babacan kemer sıktırdı, Davutoğlu dış politikada emperyalizmin taşeronluğunu yapan, içeride ise halkı ezen, katleden hükümetlerin başbakanıydı. Karamollaoğlu ise İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi gibi pek çok konuda Erdoğan’la birlikte davranıyor. Haydi bunlar sağcı Erdoğan ve Bahçeli’yle ideolojik yakınlıkları var diyelim. Ya Kılıçdaroğlu? Türban meselesini ısıtıp gündeme taşıyarak, Erdoğan ve AKP’nin en çok zorlandığı ekonomik sorunları ve sınıfsal meseleleri gündem dışına atan o değil mi? Erdoğan’a en zor zamanında “gollük pas atan” o değil mi?
Düzeni değiştirme niyeti olmayanın istibdadı yıkma iradesi de olmaz
Altılı Masa’da düzeni değiştirme niyeti yok! İstibdad rejimi yıkılır da emekçi halk hürriyete kavuşursa, grevlerle direnişlerle hakkını isterse, nemalandıkları düzen tehlikeye girer diye korkuyorlar. O sebeple halk evinde otursun sandıkta oy versin sonuçlarına da katlansın istiyorlar. Dolayısıyla istibdadın baskılarını aşacak bir irade de yok. Olası bir adayları seçim yasağı ile tehdit edildiğinde biz senin yasağını tanımıyoruz diyebildiler mi? Diyemezler.
Başka bir yol var!
Ama başka bir yol var. Tuzakların değil hakikatin yolu! Hangi partiye oy vermiş olursa olsun çıkarı bu düzenin değişmesinden yana olan milyonlarca işçinin, emekçinin siyasetidir bu yol! En koyu muhalif patronunun bile düzen değişikliğinden ödü kopar ama en koyu Erdoğancı işçinin emekçinin bile menfaati bu düzenin değişmesinden yanadır. Bir hayalden bahsetmiyoruz. 2022 yılının son günlerinde Erdoğan’ın grev yasağını reddeden, grev hakkını grevle kazanan Bekaert işçileri örnektir! Altılı Masa siz benim adayıma siyaset yasağı getirseniz de tanımam diyebildi mi? Ama işçiler tek yumruk olup da istibdadın karşısına çıktığında biz senin yasağını tanımıyoruz dedi ve kazandı! O halde bu irade siyasete de ağırlığını koymalı. İşçi sınıfı siyaset masasına yumruğunu vurmalı!
Bir burjuva ideolojisi olarak liberalizmin tüm teorik cephaneliği temelde şu iddiaya dayanır: “Ancak sermaye birikimi hızlanırsa, kârlılık yükselirse, rekabet gücü artarsa, iş ve aş da artar; emeği ile geçinenler daha çok istihdam edilir, ücretleri daha çok artar.” Bu iddia “burjuvazi için iyi olan tüm toplum için de iyidir” demenin de başka bir yoludur. Sanki sermaye büyüdükçe ve kârlılığı artınca herkes iş ve aş bulacak, patronlar ücretleri kendiliğinden artıracak sanırsınız. Ne zaman ki emekçiler onca büyümeye, üretim artışına rağmen hayat pahalılığı altında mevcut ücretlerle geçinememeye başlar; yaşanabilir ücret ve daha iyi çalışma koşulları talep eder, o zaman burjuvazi emekçilerin önünü “ama hepimiz aynı gemideyiz” diyerek kesmeye çalışır. Geçtiğimiz ay gerçekleşen asgari ücret pazarlıklarında da patron tarafının temsilcisi TİSK’in başkanı “işçi-işveren ayrımına inanmadıklarını” belirterek şöyle diyor: “Biz ayrı gemilerde değiliz. İşçi, işvereni şikâyet etmiyor, işveren, işçiyi şikâyet etmiyor, devlet arkamızda”. Burjuva basınından bir köşe yazarı da “gemi” benzetmesiyle patronların avukatlığına soyunuyor: “İşverenin işyerini bir gemiye benzetecek olursak öncelikle bu geminin batmamasını sağlamak lazım. Eğer gemi su alırsa ve sonunda batarsa, gemidekiler de az bir zaman farkıyla da olsa batar. Onun için öncelikle işverenin işyerinin korunması ve kurtarılması gerekir”. Gemi neden su alır, geminin batmasından kim sorumludur, gemi batacak olursa herkes mi bedelini öder? Bu sorular karşısında burjuvazinin cevabı açıktır: Bu toplum olabileceklerin en iyisidir; başka alternatifi de yoktur. İşler yolunda gidiyorsa bu burjuvazi sayesindedir, işler yolunda gitmiyorsa hep başkaları (hükümetlerin kötü ekonomi yönetimi, paylarına düşene razı olmayan işçiler vb.) sorumludur; dolayısıyla bedeli asla kendileri ödememelidir.
Burjuvazi kapitalizmin en ileri düzeydeki ülkeleri de dahil işçi sınıfının isyan etmesinden, emekçilerin yükselen grev dalgasından korkuyor ve sert önlemler almaya çalışıyor. Kısa bir süre önce ABD’nin “demokrat” başkanı Biden 100 bin demiryolu işçisinin grev hakkını bizdeki “milli güvenlik” gerekçesine benzer gerekçelerle yasakladı. (Gerçek, 14.12.2022) Hayat pahalılığı yüzünden ücretleri düşen İngiltere kamu emekçilerinin greve çıkmaları karşısında da Başbakan Sunak bunları önlemek için “katı yasalar” çıkarmaya dönük adımlar atıyor. İşte tam da bu koşullar altında yeni yılda emekçilerin mücadelesine ışık tutması bakımından biz şu noktanın altını çizmek istiyoruz: Bu derinleşen bunalım koşullarında emekçiler için gerek sendikalarda gerekse de siyasette örgütlenmek can alıcı önem taşıyor. Zira şayet “aynı gemideysek” vay halimize!
İkinci tarihsel kanıtımız ise, madem “gemi” benzetmesinden gidiyoruz, 1912 yılında dönemin en gelişkin yolcu gemisi Titanik’in buzullara çarpıp battığı faciada hayatını kaybedenlerin sınıfsal dağılımı. Buna göre batan gemide ölen yolcuların yüzde 45’i mürettebattan, yani geminin işçilerinden yüzde 35’i 3. sınıf yolculardan, yüzde 11’i 2. sınıf yolculardan ve sadece yüzde 9’u 1. sınıf yolculardan oluşuyordu! Olgular açık; velev ki aynı gemideyiz, o zaman aman dikkat! Patronların insafına kalmak istemiyorsak, acele etmeli, hızla örgütlenme mücadelesi vermeliyiz. Zira, “kaptan köşkü”nde onlar oturmaya devam ediyor.
Seçimler yaklaşınca bir anda tüm partiler emekli dostu oluverdi ve sonunda EYT yasası çıktı. Yaklaşık 2,5 milyon kişi için emeklilik yolu açıldı. Ancak şimdiden uyaralım. Bu balayı çok uzun sürmeyecek. Çünkü bugün seçim hesapları yaparak EYT’lilerin yanında gözükenler dün EYT’yi yani mezarda emekliliği bu milletin başına bela edenlerdir. Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz ilk yasayı geçiren hükümettir. Abdullah Gül, Ali Babacan, Tayyip Erdoğan ise mezarda emekliği katmerlendirmiştir. EYT hepsinin ortak eseridir. Kemal Kılıçdaroğlu bu süreçte iktidarda olmadı ama o da SSK Genel Müdürü olduğu dönemde 60 yaşında emekliliği ateşli şekilde savunmaktaydı. Hele bir seçimler geçsin. EYT giderek gündemden düşecek, hava tersine dönecek ve günaşırı “aktüeryal denge” lafını duymaya başlayacağız.
90’lı yılların sonlarını hatırlayan kuşaklar bu “aktüeryal denge” kavramına aşinadır. İşçilerin taktığı adla “hop hop Yaşar” (dönemin çalışma bakanı Yaşar Okuyan) dilinden düşürmezdi. Aktüeryal denge özetle sosyal sigorta sisteminde çalışanlardan toplanan primlerle emeklilere yapılan ödemelerin karşılanabilmesidir. Böyle deyince kulağa hiç de kötü gelmiyor değil mi? Aman! Kapitalistler “denge” diyorsa mutlaka size bir fatura çıkacak demektir. Örneğin “bütçe dengesi” konu ediliyorsa peşinden eğitim ve sağlık harcamalarının kısılması, pek çok kamu hizmetinin özelleştirilmesi gelir… Çünkü bütçe açıklarının kapatılması gerekir. Şirketlerden alınan kurumlar vergisini arttırın, servet vergisi getirin derseniz aynı kişiler size ekonominin dengelerini bozmamak gerektiğinden bahsedeceklerdir. Erdoğan cari açığı kapatacağız dedi ve ne oldu? İhracatta rekabet sağlamak için ülkeyi yerli ve yabancı sermaye için ucuz emek cennetine çevirdi!
Emeklilik eğer bir hak ise o halde prim de dahil herhangi bir koşula bağlı olmamalıdır. Bunu kapitalistlerin havsalası almaz. Ama Sovyetler Birliği’nde ve işçi devletlerinde emeklilik için kimseden sigorta primi kesilmiyordu. Emeklilik ücretleri ve daha başka birçok hak devlet bütçesi tarafından karşılanıyor ya da hizmet olarak devlet işletmeleri tarafından sunuluyordu. Sosyal sigorta yoktu sosyal güvenlik vardı.
Olur mu olur. Toplumsal yaşam özel mülkiyet temelinde ve kapitalist kâr mantığıyla değil kamu mülkiyeti temelinde ve planlamayla düzenlendiğinde olmaz denenler olur. Liberaller bunları söyleyince de zıplarlar SSCB yıkıldı çöktü diye aynı nakaratı söylemeye başlarlar. Evet SSCB yıkıldı ama emeklilerine baktığı için değil. Sebeplerini biliyoruz. Bu sebepler arasında herkese çalışma hakkı ya da eşit ve parasız sosyal güvenlik yok! Defalarca analiz ettik, tartıştık, yazdık, derslerimizi çıkardık. Emin olun bu dersler içinde piyasa anarşisini sosyalist planlamaya tercih etmek yok. İşçilerin sömürülmediği emeklilerin süründürülmediği bir dünya mümkün! 100. kuruluş yılında, bunun yaşanmış kanlı canlı kanıtı olan SSCB’ye selam olsun!
Kapitalistlerle ve liberallerle bu konularda anlaşamayız ve anlaşmamız gerekmiyor da… Ama işçiler ve emekçiler zihinlerindeki kapitalist prangalardan kurtulmalı, bir hak istediğimizde bize sanki bir ayrıcalık istiyormuşuz gibi hissettiren hâkim ideolojiden sıyrılmalıdır. Ne EYT ne de emeklilik bütçeye ya da SGK’ya yük değildir. Staj sigortasının başlangıç sayılması için, 9 Eylül günü sigorta girişi olup bir güne takılanlardan aylarla yıllarla EYT’yi kaçıranlara kadar emeklilik hakkının genişletilmesi için mücadele edilmelidir. Bu mücadele ayrıcalık değil hak mücadelesidir. Sermayenin ve parababalarının ayrıcalıklarına karşıdır. Derdimiz SGK’yı batırmak değildir ama mücadelemiz işçiyi sömüren emekliyi süründüren bu düzeni yerin dibine sokana kadar sürecektir.
Koç işçisi kıvılcımı çaktı, sıra ateşi yakmakta
Koç Üniversitesi Hastanesi’nde çalışan taşeron sağlık işçileri DİSK’e bağlı Dev Sağlık-İş sendikasında örgütlendikleri için Aralık ayı başında işten atılmışlar ve bunun üzerine hastane önünde direniş başlatmışlardı. 21 günlük direnişin sonunda belki işlerine geri dönemediler ama tazminatlarını eksiksiz aldılar, hırsızlık suçlamasını boşa düşürdüler, kendilerine zorbalık yapan müdürün ise işten çıkartılmasını sağladılar. Koç işçisinin, sendikalaşmanın tüm zorluklarına rağmen örgütlenmede oynadıkları öncü rol, başka hastanelerde başarılı sendikal örgütlenme deneyimlerine zemin hazırlayacaktır.
Özel sağlık sektörü, işçiler ve emekçiler için ağır şartlara sahip. Uzun çalışma saatleri, mobbing, düşük ücretler, iş güvencesizliği… Buna karşın sendikal örgütlenme ise neredeyse hiç yok. Çalışma Bakanlığının “özel hastanelerdeki çalışma ortamları”nı konu alan 2017 tarihli bir teftiş raporunda inceleyebildikleri 267 özel hastanenin yalnızca 4 tanesinde toplu iş sözleşmesi olduğu tespit edilmiş. Bugün de durum çok farklı değil.
Özel sağlık sektöründe sendikal örgütlenmenin zor olmasının bazı nedenleri var. En büyük engel sağlık alanında çalışan işçilerin ve emekçilerin çok parçalı yapısı. Kırktan fazla farklı mesleğin olduğu sağlık alanı, meslek çeşitliliği bakımından en zengin iş kollarından biri. Bu da her bir meslek grubunun diğerine göre kendisini daha avantajlı veya daha üst konumda hissettiği gerçek dışı bir ortam oluşmasına katkı sunarak sendikalaşmanın önünde engel oluşturuyor.
Peki, özel sağlık sektöründe sendikalaşmak neden önemli? Elbette öncelikle bu sektörde çalışan sağlık işçilerinin özlük hakları ve çalışma koşullarında iyileşme sağlamak için önemli. Ama onunla sınırlı değil. Özel sağlık sektöründe çalışan mavi yaka olmayan tüm sağlık emekçileri de (teknisyenler, kalifiye elemanlar hatta hemşireler ve doktorlar gibi) bu durumdan olumlu etkilenecek, bir aşamadan sonra sendikalaşmaya katılacaklardır. Sendikalaşma tek bir hastanede kalmayacak tüm sektöre dalga dalga yayılacaktır.
Özel sağlık sektörünün çalışma şartlarına etki eden önemli değişkenlerden biri kamu sağlık alanındaki emekçilerin çalışma şartlarıdır. Bunun tersi de geçerlidir. Özel sağlık sektöründe örneğin taşeron alanında yaşanacak sendikalaşma hamlesi karşılığını mutlaka kamu alanında da bulacaktır.
Özel sağlık sektöründe ve kamuda, var gücüyle sendikalaşmaya çalışan ve tecrübe birikimi en fazla olan sendika elbette Dev Sağlık-İş. Dolayısıyla sağlık alanında faaliyet yürüten emek-meslek örgütlerinin özel sağlık sektöründe örgütlülük sağlamak için Dev Sağlık-İş ile dayanışması ve beraber hareket etmesi elzem.
İstanbul Tabip Odası, sağlık hizmetlerinin herkes için eşit, ulaşılabilir, ücretsiz, nitelikli şekilde kamu eliyle verilmesi gerektiğini düşündüğü için tüm özel hastanelerin kamulaştırılması gerektiğini savunuyor. Aynı zamanda doktorların özlük haklarının ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için de çalışıyor. Tüm bu sebeplerden ötürü İstanbul Tabip Odası, Koç Hastanesi direnişine ilk gününden son gününe kadar destek verdi ve Dev Sağlık-İş ile ortak hareket etti. Çünkü özel hastanede çalışan taşeron işçilerinin sendikalaşması, doktorların da ücretlerinin artması, çalışma koşullarının iyileşmesi anlamına gelecek.
Koç Üniversitesi Hastanesi sağlık işçileri kıvılcımı çakmış oldu. Bu kıvılcım mutlaka ateşi yakacak, yakmalı. Buna talip olan doktorundan, hemşiresine, teknisyeninden taşeron işçisine tüm sağlık işçileri ve emekçileri, her biri kendi meslek örgütüne ve aynı zamanda Dev Sağlık-İş’e üye olarak, beraberce, mücadeleyi ilmek ilmek örerek özel sağlık sektörüne sendikayı sokacağız.
Bugün dağa taşa, en çok aklımıza yazmamız gereken slogan “hak verilmez alınır”. Bu slogan “zafer sokakta kazanılır” diye devam eder. Çerkezköy’deki Elba Bant grevinde işçiler bu bölümü “zafer sahada kazanılır” diye atıyordu. Kesinlikle daha iyi bir formül! O sırada daha da iyisi bu sloganı “zafer grevle kazanılır” şeklinde atmak olurdu, grevin sonraki günlerinde öyle atılabilir diye sohbetler ederken işçi dostlarımızla buna fırsat bile kalmadan şaltere uzanan eller 8 saatte hakkını aldı, grevle kazandı. Grev hakkının kendisi de grevle kazanıldı bu memlekette. Tam 60 yıl önce, 28 Ocak 1963’te greve çıkan Kavel işçilerinin sayesinde!
1954 yılında kurulan, Koç’un kablo fabrikası olan Kavel’de Türk-İş’e bağlı Maden-İş sendikası örgütlüydü. Koç’un Amerika’dan ithal ettiği genel müdür fabrikaya gelir gelmez işçi ve sendika düşmanlığına başladı. Fazla mesai dayatması, ikramiyeleri kaldırma girişimleri, sendikadan istifaya zorlamanın ardından bardağı taşıran son damla sendika işyeri temsilcilerinin işten çıkarılması oldu. Bunun üzerine 28 Ocak 1963’te Kavel işçileri Maden-İş sendikasının öncülüğünde greve çıktı. Ancak o dönemde grev anayasada bir hak olarak tanınmasına rağmen, henüz bir grev yasası yoktu. İşçiler fiilen üretimi durdurdu. Fabrikayı işgal etti, fabrikanın kapılarını kaynaklayarak fabrikanın tüm giriş çıkışlarını kendi denetimleri altına aldı. İşçilerin bu iradesinin karşısında çaresiz kalan Koç, polisi arkasına alıp polis zoruyla greve son vermek istedi ama bu saldırı da sınıf dayanışmasının da desteği ile püskürtüldü. İstinye halkı grevle dayanışma için seferber oldu. İstanbul’un dört bir yanından işçiler fabrika fabrika Kavel’le dayanışmaya geliyordu. Ve nihayetinde 36 günün sonunda Kavel işçisinin grevi zafere ulaştı. Ödenmeyen ikramiyeler ödendi. İlk atılan dört işçi geri alınamadı belki ama tüm tazminatlarını ve haklarını aldılar. Grev sırasında işten atılan diğer işçiler geri alındı. Kavel işçisi, başta o Amerikalı genel müdür ve Koç olmak üzere sermayeye işçi sınıfının örgütlü gücü ile, üretimden gelen gücü ile sağlam bir ders vermiş oldu. Ama en önemlisi anayasada olduğu halde iki yıldır bir türlü çıkarılmayan grev yasası, Kavel grevinin ardından 15 Temmuz 1963’te çıkarıldı. Grev yasası grevle grev sahasında yazıldı. Sermaye Kavel grevine yasal anlamda hazırlıksız yakalanıp yenilince, yasaya Kavel maddesi olarak bilinen ve yasanın mecliste olduğu sırada grev yapan işçilerle ilgili davaların düşmesini sağlayan bir maddenin eklenmesi de işçi sınıfı mücadelesi açısından önemli bir kazanım oldu. Kavel işçileri sadece kendisi kazanmadı, gelecek kuşaklara da yolu açtı.
2018 genel seçimlerinde Türkiye’deki toplam sandık sayısı yuvarlayarak söylersek 180 bin, toplam seçmen sayısı ise 56 milyon. Yani her sandıktan ortalama 311 oy çıkıyor. Kavel fabrikasında 28 Ocak 1963’te 173 işçi greve çıkmıştı. Bütün Kavel işçilerinin oylarını toplasanız bir sandık bile etmiyor. Ama onlar greve çıktıklarında, ellerini şalterde birleştirdiklerinde, ülkenin gündemine oturdular. Hükümet anlaşma sağlanması için devreye girmek zorunda kaldı. Bugün bir yasa tasarısı gündeme geldiğinde hemen hesaplar başlıyor. Hangi parti ne diyecek? Meclis aritmetiği nasıl? Yeterli sayıya ulaşılacak mı? Kavel işçisinin 173 oyu, toplam oyların %0,0003’ü. Milyonda 3! Bugün bu orana sahip hangi güç meclisten bir yasa geçirebilir? Ama eller şaltere uzandığı zaman düzen siyasetinin matematiği işlemiyor. İşçi sınıfının örgütlü gücünün nelere kadir olduğunun sayısız örneği var sınıf mücadelesinin tarihinde. İşte bu yüzden Kavel grevinin 60. yıldönümünde bir kez daha parolamız Kavel olmalı! İşçi sınıfı işgalle, grevle, direnişle, ekmek ve hürriyet mücadelesini yükselttiğinde, siyaset masasına yumruğunu vurduğunda kendi geleceğini de memleketin geleceğini değiştirecek!
2023’ün seçimi: Bugün hemen şimdi!
2022 yılının son günlerinde milyonlarca işçinin beklediği asgari ücret masasından bir kez daha açlık ücreti çıktı. Ya ne çıkacaktı? Yıllardır patronla hükümetin bir olup yönettiği Türk-İş’in de figüranlık rolü oynadığı bu filmi bin kere de izlesek son sahne değişmedi, değişmeyecek! Ama hava dönüyor, işçiden esiyor artık yel! Yazılan senaryoları yırtıp atan, tarihini ve geleceğini kendi yazan bir işçi mücadelesi yükseliyor. 2022’yi, sadece patronun sefalet dayatmasını değil istibdadın grev yasağını da ayağının altına alarak, grev hakkını grev yaparak kazanan Bekaert işçilerinin zaferiyle kapattık. 2023’ü kazanmak için gideceğimiz yolu biliyoruz! Asgari ücret her geçen gün hayat pahalılığı karşısında eriyip giderken Bekaert işçisinin yaktığı çoban ateşi MESS fabrikalarından başlayarak açlık ve sefalet dayatmasını reddeden işçilerin mücadelesiyle harlanacaktır.
Türkiye’de grev hakkını fiili grevle yasalara yazdıran Kavel işçilerinin mirasçısı Bekaert işçisi bugün de yolu açıyor. Bu yoldan ayrı gayrı demeden sendika ayrımı, sendikalı sendikasız, işçi memur ayrımı gözetmeden tüm işçi sınıfı el ele omuz omuza yürümelidir. 2022’nin sonunda DİSK’li Bekaert işçilerinin Körfez’den yükselttiği sesin ilk yankısı Trakya’dan Türk-İş’li işçilerden geldi. Çerkezköy’de Petrol-İş’li Elba Bant işçileri grev pankartını asar asmaz patronu dize getirdi. MESS fabrikalarında DİSK Birleşik Metal’li işçiler birer ikişer ayağa kalkıyor. Eller şaltere uzanıyor. 2022 sonunda grev ateşini yakan Türk-İş üyesi Selüloz-İş’li Kartonsan işçileri ateşi harlıyor mücadeleyi yükseltiyor. Ayrı gayrı yok! Birleşik İşçi Cephesi var!
Bu daha başlangıç! Açlık ve sefalet dayatmasına karşı mücadele ateşi tüm işçi sınıfını sarmalı. Metal işçilerinin Erdoğan’ın grev yasağını reddettiği gibi kamu emekçileri de Erdoğan’ın gönlünden kopan yüzde 30’luk sadakayı da elinin tersiyle itmeli ve mücadeleye katılmalıdır. Metal işçilerinin Kavel’i, maden işçilerinin Zonguldak yürüyüşü, gıda işçilerinin Tekel direnişi gibi kamu emekçilerinin de tarihinde büyük öğretmen grevleri, Kızılay direnişleri vardır. Doktoru, mühendisi, avukatı, öğrencisi… Memleketin geleceğinden kaygı duyan kim varsa sınıf mücadelesinin etrafında kenetlenmeli bilgisini, birikimini, enerjisini bu mücadeleye katmalıdır.
Sınıfımızı bilirsek saflarımızı sıklaştırırsak geleceğe umutla ve özgüvenle bakarız. “Durun”, “Bekleyin”, “Seçimlere kadar dişinizi sıkın” diyen kim varsa onlara kulaklarımızı tıkamalıyız. Açlığı, sefaleti bugün yaşayan işçi-emekçi hakkını istemek için neden seçimleri beklesin? Emekçi halk, esaretine son vermek için bugün mücadeleye atılmak, Bekaert işçileri gibi zincirlerini kırmak varken neden patron partilerinin gelecekteki vaatlerine bel bağlasın? Asgari ücret masası gibi düzen siyaseti masasından da emekçi halkın payına esaretten ve sefaletten başka bir şey düşmez.
Erdoğan kazansa, seçimleri kazanmak için ülkeyi boğazına kadar içine batırdığı borçları emekçi halka ödetecek. Öbürleri gelse enkaz devraldık diyerek yine aynısını yapacak. Bugün dişimizi sıkarsak seçimden sonra kemer sıkmak zorunda kalırız! Bugün yumruğumuzu sıkar ve mücadeleye atılırsak patronların açlık ve sefalet dayatmasına mahkûm, iktidarın sadakasına muhtaç olmayız. Biz seçimimizi bugün doğru yaparsak yarın sandıktan ne çıkarsa çıksın geleceği biz yazarız. Örgütlü ve onurlu bir mücadeleyle ekmek ve hürriyet kavgasını zafere taşırız!
Dünya işçi sınıfının en güzel devleti
Bir işçi için hayat boyu iş güvencesinden daha önemli bir şey var mıdır? İşçi sınıfının bütünü için işsizlik illetinin ortadan kalktığı, tam tersine ekonomide işgücü eksikliğinin hissedildiği durumdan daha iyisi olabilir mi? İşgücü eksiği olunca toplum işçiyi el üstünde tutmak zorunda kalmaz mı? İşçinin köylünün çocuğu için her köye kadar uzanmış sapasağlam bir eğitim sistemi, spor olanakları, ergen yaşına geldiğinde ucuz kitap, her mahallede, her fabrikada spor kulüpleri, bütün sporlarda dünya şampiyonları yetiştiren bir sistem en çok ihtiyaç duyduğu şeyler değil midir? Yaşlanan işçi ne ister? Parasız, kaliteli, ileri düzeyde gelişkin bir tıbba dayanan bir sağlık sistemi, geleceğinden korkmadan yaşayabileceği bir emeklilik sistemi değil mi? “Ev hanımı” olarak anılan ama aslında en ağır işleri yapan kadınların, üzerlerindeki yükün kreşler, ortak çamaşırhane ve aş evleri ve parasız sağlık sistemi sayesinde azalmasının, ev dışında çalışma olanaklarının her geçen gün artmasının yanı sıra, erkeğe ekonomik bağımlılık yaşamadan karar verebilmeleri için en önemli nokta olan emeklilik hakkına da sahip olmaları ne değerlidir kadın için!
İşçi sınıfına bütün bunları sağlayan bir devlet yapısı 20. yüzyılda mevcuttu. Adı da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği idi. Bundan 100 yıl önce, 30 Aralık 1922’de 1917 Ekim işçi sınıfı devriminin ürünü olarak kurulmuştu. Bu devletin merkezî iktidar kaynağı parlamento değil, işçilerin, köylülerin, üniforma altındaki emekçiler olan askerlerin kendi temsilcilerini seçerek kurduğu şûrâlar, konseyler, Rusça adıyla sovyetler idi. İşte bu Sovyetler, bu yeni emekçi iktidarı büyük ölçekli bütün üretim ve dolaşım araçlarını, yani fabrikaları, tersaneleri, madenleri, demiryollarını, deniz ticaretini, büyük perakendeci ve toptancı ağlarını ve elbette bankaları ve bütün finans kuruluşlarını kamulaştırdı, devletin mülkiyeti altına aldı. Her şey devletin elinde olunca bütün büyük ekonomik kararları aynı anda vermek yani merkezî planlama yapmak mümkün hale geldi. Böylece planlı şekilde görülmemiş hızda bir kalkınma gerçekleşti, bu hızlı tempoda gelişme ise işsizliği toplumun sözlüğünden çıkardı. Yani fabrikalar, bankalar devletin, devlet işçinin olmuştu bile!
SSCB kendi içinde yaşanan birtakım talihsiz gelişmeler sonucunda 1991’de dağıldı. Biz, SSCB’nin yaşadığı bürokratikleşmeyi ve bunun sosyalizme gidişe zarar verdiğini, hatta kapitalizmin geri geleceğini önceden görüp herkesi uyarmış bir siyasi akıma, uluslararası devrimci Marksist harekete mensubuz. Hem SSCB ayaktayken hem dağıldıktan sonra yazdıklarımız ortadadır. Ama burada bunlara girersek bu yazı bitmez. Temel neden, teknolojiyi ve bilgiyi elinde tutan bütün zengin ülkelerin kapitalist olduğu bir dünyada sosyalist bir devletin yaşamasının zorluğu idi.
Ama bugün kapitalizm dünyayı öyle büyük bir sefalet ve tehlikeye sürüklüyor ki sosyalizm işçi sınıfının gündemine yeniden girdi. Sosyalizmin kazanması ancak işçi sınıfının politik olarak burjuvaziden bağımsızlaşmasıyla olacaktır. Bu gerçekleştiğinde ihtiyaç olan, adında ulus veya coğrafi bölge olmayan, bütün dünyanın işçilerini kucaklayarak genişleyecek olan bir devlettir. Bizim işçi sınıfımız da herkesin kendi dilini, kültürünü, eğitimini, yerel ve bölgesel işlerinin yönetimini elinde tutacağı, bütün ulusların özgür ve kardeş olacağı böyle bir federasyonda yer almalıdır. İşçi sınıfının en güzel devleti geçmişte kalmadı, geleceğin en güzel devleti olacaktır!
İddiaların aksine enflasyon düşüş trendine girmedi, baz etkisine girdi. Baz etkisi şu: Yıllık enflasyonu bir önceki yılın aynı ayını baz alarak hesapladığınızda baz aldığınız ayda enflasyon ne kadar yüksek idiyse bu yılki enflasyonunuz da göreli olarak düşük çıkacaktır. Resmi TÜİK rakamlarıyla dahi, geçtiğimiz yıl Kasım ayı enflasyonu yüzde 3,51 gibi yüksek bir seviyedeydi. Bu yıl Kasım ayı enflasyonu bir önceki aya göre yüzde 2,88 olarak yine oldukça yüksek bir seviyede açıklandı. Ancak geçtiğimiz yıla göre daha düşük olduğu için yıllık enflasyon yüzde 85,51’den 84,39’a indi. Bu rakam daha da düşecek. Çünkü geçtiğimiz yıl tam da bu dönemde enflasyon fırlamıştı. Yıllık enflasyon için Aralık ayında yüzde 13,58, Ocak ayında ise yüzde 11,10 rakamları baz alınacak. Bu rakamların altındaki her oranda iktidar enflasyon düştü diyecek. Fiyatlar mı düştü? Hayır. Hayat pahalılığı mı azaldı? Hayır. Peki fiyatlar düşecek mi? Hayat pahalılığı azalacak mı? Hayır. Tam tersi olacak.
Çünkü Aralık ayında asgari ücret zammı belirlenecek. Normalde ücret zamlarının enflasyona etkisi belirli bir gecikmeyle olur. Ancak Türkiye’deki gibi enflasyon canavarı dizginlerinden boşanmışsa zamlar gecikmeyle değil erkene alınarak yapılır. Nitekim şimdiden bu zamları görmeye başlıyoruz. Ocak’la birlikte daha da güçlü bir zam furyasına şahit olacağız. Ama yine de iktidar enflasyon düştü diyecek. Baz etkisiyle yılı yüzde 67 gibi bir rakamla kapatacağız. Ocak ayındaki muhtemel zam furyasıyla aylık enflasyon iki katına çıksa dahi baz etkisiyle enflasyonun belki de yüzde 59’a indiğini göreceğiz. Öte yandan Ocak ayında açlık sınırı 8.500 liraya yoksulluk sınırı da 27.700 liraya çıkmış olacak. Ama iktidar yine de enflasyon düştü diyecek! İşte size algı operasyonunun şahı!
Biz daha da radikal biçimde söyleyelim. Asgari ücret zammının artık bir önemi yoktur. Esas mesele olmanın da ötesinde tek mesele toplu sözleşmedir. Ancak sendikalı ve örgütlü olan işçi, ücretini açlık sınırına endekslenmekten kurtarabilir. Şunu da belirtelim örgütlü olmak sendikalı olmanın bir adım ötesidir. Sendikasına sahip çıkan ama onu denetleyen ve irade sahibi olan bir işçi grubu gerçekten örgütlüdür. Bir örnek! Birleşik Metal-İş’te örgütlü Gebze’deki Chen Solar işyeri yeni toplu sözleşmesini yaptı ve fabrikada en düşük işçi ücretini DİSK’in bahsettiği seviyelere çıkarabildi. Ayrıca asgari ücret zammı yüzde 45’i geçerse bu geçen kısmı doğrudan ücretlere yansıtacak bir düzenlemeyi de sözleşmeye soktu. Sendikalı ve örgütlü işçinin gücüdür bu. Şimdi sıra MESS’te. Metal işçisi asgari ücret seviyesine geriliyor ve buna karşı örgütlü gücünü mutlaka kullanmak zorunda. Örgütsüz olanlar da ne yapıp edip örgütlenmeli. Elbette örgütlenmenin de bedeli var bu ülkede. Patronlar AKP iktidarıyla el ele ne yasa ne anayasa tanıyor yapmadıkları zulmü bırakmıyorlar işçiye. Ama inanın örgütsüz olmanın bedeli örgütlü olmaktan çok daha fazla.
Tabii işyerinde ya da bir adım ötede işkolunda verilecek mücadelelerin de kazanımları sınırlıdır. Göreli olarak iyi dediğimiz toplu sözleşmeler dahi zamanla erimektedir. İşçi sınıfının hayat pahalılığına karşı ücretlere her ay enflasyon oranında otomatik zam (Eşel Mobil) talebiyle topyekûn seferberliği gereklidir. Sendikalar rakam tartışması yapmak yerine örgütlenme önündeki engellere odaklanmalı ve Eşel Mobil talebini öne çıkarmalıdır. Nihayet işçinin sorunlarının kaynağı da çözümü de eninde sonunda siyasidir. Ne istibdada boyun eğilmeli ne de Altılı Masalardan medet umulmalı. İşçi sınıfı ekmek ve hürriyet için mutlaka siyaset masasına yumruğunu vurmalıdır. Gasp düzeni ancak böyle son bulacaktır.
From the publisher's feed