
Sign up to save your podcasts
Or


Schopenhauer denince akla irade, karamsarlık ve insan doğasına dair acımasız analizler gelir.
Ama onun en çok tepki çeken metinlerinden biri, kadınlar hakkında yazdıklarıdır.
Bu bölümde Schopenhauer’ın “On Women” (Über die Weiber) metnini inceliyoruz.
Gerçekten kadın düşmanı mıydı?
Yoksa biyolojik determinizm üzerinden insan doğasını mı çözmeye çalışıyordu?
Kadınlara yönelik sert genellemelerinin arkasında ne var?
Kişisel hayal kırıklıkları mı?
19. yüzyılın toplumsal zihniyeti mi?
Yoksa onun “irade” felsefesinin doğal bir sonucu mu?
Bu bölümde:
• Schopenhauer’ın kadınlara dair temel argümanlarını
• Aşk ve üreme konusundaki biyolojik yaklaşımını
• Günümüz perspektifinden eleştirileri
• Ve bu düşüncelerin bugün neden hâlâ viral olduğunu konuşuyoruz.
Hazırsan, Schopenhauer’ın en tartışmalı tarafına giriyoruz.
Bu bölümde kötülük problemini yalnızca metafizik bir mesele olarak değil, insanın özgürlüğü ve sorumluluğu bağlamında ele alıyoruz.
Max Stirner’den Albert Camus’ye,
Hannah Arendt’ten Fyodor Dostoyevski’ye uzanan bir hat üzerinden şu soruyu tartışıyoruz:
Kötülük sadece yapanın mı sorumluluğudur?
Yoksa susmak da bir tercihtir?
Camus’nün başkaldırısı, Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı ve Dostoyevski’nin adalet vurgusu, masumiyet fikrini sorgulamamıza neden oluyor.
Bu bölümde ayrıca Mahmut Çalışkan’ın
Tanrı, Kötülük ve Başkaldırı – Varoluşçu Teodisenin İmkânı
adlı eserinden ilhamla kötülüğün teolojik ve varoluşçu boyutunu ele alıyoruz.
Gerçekten masum kalmak mümkün mü?
Yoksa her susuş, bir taraf mı seçer?
Genç Augustinus bir gece arkadaşlarıyla birlikte bir komşunun bahçesinden armut çalar.
Ama aç değildir.
Evinde daha iyileri vardır.
Çaldıkları armutları da yemezler.
Yıllar sonra bu olayı hatırlayıp şu cümleyi yazar:
“Armutları değil, hırsızlığın kendisini sevdim.”
Bu bölümde Augustinus’un İtiraflar eserindeki armut hikayesinden yola çıkarak kötülüğün doğasını tartışıyoruz.
İnsan neden hiçbir çıkarı yokken yanlış yapar?
Kuralı ihlal etmek neden bazen haz verir?
Kötülük gerçekten bağımsız bir güç müdür, yoksa iyiliğin eksikliği mi?
Augustinus’a göre kötülük, yanlış sevilen bir iyiliktir.
Yani mesele armut değil; arzunun yönüdür.
Bu bölümde insan doğası, irade, özgürlük ve ahlak üzerine derin bir analiz var.
Genç bir Augustinus bir gece arkadaşlarıyla birlikte bir komşunun bahçesinden armut çalar.
Ama aç değildir.
Evinde daha iyileri vardır.
Çaldıklarını da yemezler.
Yıllar sonra, İtiraflar adlı eserinde bu olayı anlatırken şu cümleyi yazar:
“Kötülüğü, sırf kötü olduğu için istedim.”
Bu bölümde Augustinus’un armut hikayesinden yola çıkarak kötülük problemini ele alıyoruz.
İnsan neden hiçbir çıkarı yokken yanlış yapar?
Kuralları ihlal etmek neden bazen haz verir?
Kötülük gerçekten bağımsız bir güç müdür, yoksa iyiliğin eksikliği mi?
Modern dünyada trafikte gereksiz riskler almak, sosyal medyada saldırganlaşmak ya da sadece yasak olduğu için bir şeyi yapmak…
Bunların arkasında ne var?
Bu bölümde insan doğası, özgürlük, irade ve ahlak üzerine derin bir tartışma var.
1494’te bir kitap yazıldı.
Bir gemi vardı. İçinde “deliler” vardı. Ama rota yoktu.
Sebastian Brant, Deliler Gemisi ile ahlaki çöküş içindeki insanlığı sembolik bir yolculuğa çıkardı.
Hieronymus Bosch, aynı metaforu resmetti: Küçük bir tekne, amaçsız insanlar, ölçüsüzlük ve taşkınlık.
Yüzyıllar sonra Michel Foucault, deliliğin tarihini yazdı ve şunu sordu:
Delilik doğal bir durum mu, yoksa iktidarın tanımı mı?
Arthur Schopenhauer ise dünyayı, tutkularının esiri olmuş insanların büyük bir yanılgı alanı olarak gördü.
Bu bölümde şunu tartışıyoruz:
Deliler gerçekten gemide mi?
Yoksa geminin kendisi mi deliliğin ta kendisi?
Modern toplum, normallik, iktidar, ahlak ve insanın kör iradesi üzerine 6–7 dakikalık yoğun bir düşünce yolculuğu.
Bu bölümde, sosyal medyada kamera açıkken yapılan yardımları sorguluyoruz.
Bir yardım eylemi, izlenmek için yapıldığında hâlâ ahlaki midir?
Immanuel Kant’a göre ahlak, sonuçla değil;
niyetle ilgilidir.
Bir eylem, alkış için yapılıyorsa,
ödev olmaktan çıkar, araca dönüşür.
Bu noktada Jean Baudrillard devreye girer.
Baudrillard’a göre modern dünyada eylemler değil,
görüntüler dolaşımdadır.
Yardım da artık bir ihtiyaçtan çok,
paylaşılabilir bir simgeye dönüşür.
Bu bölüm, şunu sorar:
İyilik gerçekten başkası için mi yapılıyor,
yoksa izleyici için mi?
Bu bölümde, Bernard Mandeville’in Arı Kovanı Masalı üzerinden ahlak, çıkar ve toplum ilişkisini ele alıyoruz.
Mandeville’e göre bir toplum, erdemle değil;
bencillik, hırs ve çıkarla işler.
Masalda arılar ahlaksızdır,
ama kovan zengindir.
Ne zaman ki erdemli olmaya karar verirler,
ekonomi çöker, düzen dağılır.
Bu anlatı, şu rahatsız edici soruyu ortaya koyar:
Toplumu ayakta tutan şey gerçekten ahlak mı,
yoksa bastırılmaya çalışılan kusurlarımız mı?
Bu bölüm,
“iyi insan” fikrini değil,
işleyen toplum fikrini sorgular.
Bu bölüm, Yatak Odasında Felsefe üzerinden ahlak, arzu ve doğa arasındaki gerilimi ele alıyor.
Marquis de Sade’a göre ahlak, insanın doğasından değil;
onu kontrol etme ihtiyacından doğar.
Arzu bastırılır, beden denetlenir,
itaat erdem olarak sunulur.
Peki ama şu soru ortada kalır:
Eğer insan doğanın bir parçasıysa,
doğal arzular neden suç sayılır?
Bu bölümde,
ahlakın özgürlükle mi yoksa korkuyla mı kurulduğunu,
beden üzerinden işleyen modern denetim biçimlerini
ve “ayıp” kültürünün neyi koruduğunu sorguluyoruz.
Bu bir savunma değil.
Bir davet de değil.
Sadece rahatsız edici bir soruyla yüzleşme.
Bu bölümde, Cesur Yeni Dünya ile Pluribus anlatısı yan yana geliyor.
İki farklı kurgu, aynı sorunun etrafında dönüyor:
Mutluluk gerçekten bir seçim mi, yoksa bir zorunluluk mu?
Haz, konfor ve “iyi hissetme” fikri,
bu dünyalarda bir hedef değil;
toplumu düzenlemenin en etkili aracıdır.
Acı bastırılır, sorgulama gereksizleşir,
birey uyumlu hâle gelir.
Ama bu uyumun bedeli vardır:
özgürlük, anlam ve hakiki insan deneyimi.
Bu bölüm,
mutluluğun bir erdem mi
yoksa modern bir kontrol mekanizması mı olduğunu sorguluyor.
Eğer bir kişi bu şekilde davransaydı ona “deli” derdik;
ama herkes böyle davrandığı için buna “toplum” diyoruz.
Bu bölüm, Sebastian Brant’ın Deliler Gemisi alegorisiyle açılır.
Brant’a göre delilik, aklını yitirmek değil;
hırsın, kibrin ve ahlaki körlüğün peşinden gitmektir.
From the publisher's feed