
Sign up to save your podcasts
Or


Çocukken zaman sonsuz gibiydi…
Ama büyüdükçe yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor.
Peki neden?
Bu soruya tarihte Einstein’a bile meydan okuyan filozof Henri Bergson yanıt veriyor.
Ona göre zaman, saatlerin tik taklarında değil… bilincimizin derinliklerinde, yaşadığımız anların akışında gizli.
Bergson’un ‘süre (durée)’ kavramı, zamanı üç parçaya ayırmaz.
Geçmiş, gelecek ve şimdi aslında birbirinden kopuk değil—tam tersine hepsi iç içe akar.
👉 Peki senin için zaman en çok ne zaman hızlanıyor?
Yorumlarda buluşalım.
Tutkunun gölgesinde bir savaş: aşkın gerçek yüzünü keşfetmeye hazır mısınız? Nietzsche’nin ünlü öğüdü “Kadınlara mı gidiyorsun, kırbacını unutma!” ile başlayan bu podcastte ilişkilerin nasıl bir güç dengesi üzerine kurulu olduğunu öğreneceksiniz. 👀🔍
🔔 Abone olun ve bildirimleri açmayı unutmayın, çünkü her hafta felsefenin en sarsıcı tespitlerini birlikte keşfediyoruz!
👍 Beğendiyseniz “👍” ile destekleyin, yorumlarda kendi aşk stratejinizi paylaşın!
Kadınların peşinden koşmak mı?
Aşka düşüp kendini kaybetmek mi?
Diyojen’in çağlar öncesinden bugüne uzanan sözleri, bugün sosyal medyada arzularının peşinden koşan, ilişki için kendini parçalayan insanlara adeta tokat gibi...
Diyojen bugün yaşasaydı kadınlar hakkında ne derdi?
Arzularına esir olan erkeklere nasıl seslenirdi?
Gerçek özgürlük nedir?
Baruch Spinoza, Etika adlı eserinde insanın en büyük yanılgısını açıkça söyler:
“İnsanlar özgür olduklarını düşünürler;
çünkü davranışlarının nedenlerini bilmezler.”
(Etika, II. Bölüm)
Spinoza’ya göre özgürlük,
istediğini seçmek değil;
zorunluluğu akıl yoluyla kavramaktır.
İyi ve kötü doğada yoktur.
İyi, var olma gücünü artırandır.
Kötü, bu güce engel olandır.
Duygular kusur değil,
anlaşılması gereken zorunlu hallerdir.
Etika, “nasıl mutlu olurum?” diye sormaz.
“Nasıl daha az sürüklenirim?” diye sorar.
Felsefenin en kışkırtıcı soruları:
“Gerçeklik nedir? İyi ile kötüyü kim belirler? Hayat gerçekten anlamlı mı?”
Bu videoda Solipsizm’den Nietzsche’nin Ebedi Dönüş’üne, Camus’nün anlamsızlıkla mücadelesinden Rawls’un adalet anlayışına kadar en çarpıcı felsefi düşünceleri keşfedeceksin.
Bu fikirler yalnızca filozofların zihninde değil, senin hayatında da dönüştürücü olabilir.
Şimdi düşünmeye başlama zamanı.
⏱️ Zaman Çizelgesi:
0:00 Solipsizm
1:51 Kötülük Problemi
6:28 Yığın Paradoksu
7:40 Monizm – Dualizm
9:10 Ahlaki Görelilik
10:37 John Locke ve Tabula Rasa
12:01 Nietzsche ve Ebedi Dönüş Deneyi
12:53 Albert Camus ve Anlam Arayışı
14:27 Toplum Sözleşmesi
16:14 John Rawls ve Cehalet Peçesi
17:25 Hume’un Giyotini
💡 Sen bu fikirlerden hangisine katılıyorsun?
Kolay ulaşılabilir olmak seni daha mı samimi yapar, yoksa daha mı sıradan?
Bu bölümde Jung, Nietzsche, Freud ve Schopenhauer eşliğinde şu soruya giriyoruz:
Neden herkesin her an ulaşabildiği insanlar “cool” görünmez?
Mesafe neden çekicidir?
Erişilebilirlik gerçekten olgunluk mu, yoksa gizli bir onay ihtiyacı mı?
Jung’un persona–gölge ayrımı,
Nietzsche’nin güç ve mesafe fikri,
Freud’un terk edilme kaygısı,
Schopenhauer’in değer–nadirlik ilişkisi…
Bu bölüm, “neden biraz geri durmanın daha güçlü bir duruş olduğu” üzerine.
Sürekli orada olmanın değil, ne zaman orada olmadığının fark yarattığını konuşuyoruz.
🎧 Dinlemeden geçme:
Belki de sorun yeterince cool olmaman değil, fazla erişilebilir olmandır.
Arkadaşlar genellemeler doğru sonuçlar vermese de birçok ilişkide buna benzer izler var. Popüler kültür sallaması değil. Ciddi olarak hayatımızdaki insanların sürekli peşinden koşmayı bırakmamız gerek.
Stoacı filozof Epiktetos çok net konuşur:
Seni yaralayan şey olaylar değildir, onlara yüklediğin anlamlardır.
Bu bölümde şunu sorguluyoruz:
Neden herkesin sözünü üstümüze alıyoruz?
Neden her bakışı, her sessizliği, her gecikmeyi kişisel algılıyoruz?
Epiktetos’a göre incinmek bir kader değil, alışkanlıktır.
Ve alışkanlıklar değiştirilebilir.
Bu podcast, daha az alınmak isteyenler için değil;
daha güçlü olmak isteyenler için.
Dinle, rahatsız ol, sonra hafifle.
Üst insan bir kahraman mı?
Bir elit mi?
Yoksa sistem tarafından dışlanmış romantik bir trajedi mi?
Nietzsche’nin metinlerine sadık kalarak şunu ayırıyoruz:
– Üst insan ne değildir
– Neden biyolojik, genetik ya da sınıfsal bir ayrıcalık olamaz
– Neden “mağdur” değil, değer yaratan bir figürdür
Bu bölüm, üst insanı:
“aç sefil ölen entelektüel” anlatısından,
“Instagram motivasyon figürü” klişesinden
ve yüzeysel okumalardan kurtarmak için.
Nietzsche’nin asıl sorusuna dönüyoruz:
Kim hayatta kalır değil; kim anlam yaratır?
Bu bir motivasyon konuşması değil.
Bu, rahat bozucu bir felsefi yüzleşme.
Merhaba arkadaşlar. Kafamdafelsefevar olarak bugün mitolojik bir hikaye anlatacağız. Konumuz Echo olarak bildiğimiz Yankı kelimesinin günümüze gelişinin hikayesi olacak.
Bu kısa bölümde, antik bir mitin modern hayata nasıl birebir uyduğunu keşfediyoruz.
Prokrustes’in yatağı…
İnsana değil, insanı yatağa uyduran acımasız bir düzenin sembolü.
Bugün kimse bizi gerçekten uzatmıyor ya da kısaltmıyor;
ama hepimiz bir şekilde “uygun ol”, “normal ol”, “standartlara gir” baskısıyla karşılaşıyoruz.
Toplumsal beklentiler, başarı ölçütleri, aile kalıpları, iş yerindeki görünmez normlar…
Hepsi, Prokrustes’in yatağının modern versiyonları.
Bu 75 saniyelik bölüm, seni kendine şu soruyu sormaya davet ediyor:
Uymaya çalıştığın yatak gerçekten senin için mi, yoksa başkaları öyle istediği için mi?
Eğer kendini yıllardır bir kalıba sıkıştırmaya çalışıyorsan,
bu bölüm sana küçük bir uyanış olacak.
From the publisher's feed