
Sign up to save your podcasts
Or


Hiç daha önce seni inciten birini, birkaç dakika sonra teselli etmek zorunda kaldın mı?
Konuşmaya “Bunu bana neden yaptın?” diye başlayıp, sonunda kendini “Tamam, üzülme… Belki de ben yanlış anladım.” derken bulduysan, bu bölüm tam olarak o karmaşık anı ele alıyor.
Bir insanın gözyaşları tamamen gerçek olabilir. Gerçekten üzülmüş, reddedilmekten korkmuş, seni kaybetme ihtimalinden etkilenmiş hatta pişmanlık hissetmiş olabilir. Fakat burada kritik bir ayrım var:
Üzülmek, anlamak ve değişmek aynı şey değildir.
Bu bölümde narsisistik özelliklerin görüldüğü ilişkilerde gözyaşlarının nasıl bir işlev kazanabileceğini; bir tartışmanın asıl konusunun nasıl değişebildiğini ve neden bazen incinen tarafın kendisini karşısındakini teselli ederken bulduğunu konuşuyoruz.
Çünkü bazen tartışma sona erer ama mesele çözülmez.
Sen kırıldığını anlatmaya çalışırken karşındaki ağlamaya başladığında, bir süre sonra onun sana ne yaptığını değil, senin onu ne kadar üzdüğünü konuşuyor olabilirsiniz. Ve bu durum tekrar tekrar yaşandığında insan, daha karşısındaki ağlamadan kendi cümlelerini tartmayı, ihtiyaçlarını ertelemeyi ve sınırlarını geri çekmeyi öğrenebilir.
Bu bölümde şu soruların peşine düşüyoruz:
-Bir narsist gerçekten ağlayabilir mi?
-Gözyaşı ile manipülasyonu birbirinden nasıl ayırabiliriz?
-Gerçek pişmanlığı hangi davranışlar gösterir?
-Bir insan bizi kaybetmekten korkarken yine de neden bize zarar verebilir?
-Sınır koyduğumuzda karşı tarafın üzülmesi neden bizi suçlu hissettirebilir?
-Bir özrün gerçek bir değişime dönüşüp dönüşmediğini nasıl anlayabiliriz?
Belki de bütün bölümün en önemli sorusu şu: “O ağlamadan önce biz ne konuşuyorduk?”
Çünkü sağlıklı bir ilişkide gözyaşına da yer vardır, kırgınlığa da... Bir insanın duygusuna şefkat göstermek, kendi yaşadıklarını yok saymak anlamına gelmez.
Ve gerçek pişmanlık yalnızca “kendimi çok kötü hissediyorum” demek değildir.
Dinlemek, sorumluluk almak, verilen zararı telafi etmeye çalışmak ve aynı davranışın yeniden yaşanmaması için bir şeyleri değiştirmektir.
Bir insanın ne kadar ağladığından çok, gözyaşları dindikten sonra ne yaptığına bak.
Gözyaşı bir duyguya işaret eder. Değişim ise bir tercihe.
Eğitimler, iş birlikleri ve diğer iletişim konuları için:
[email protected]
Bilgilendirme: Bu podcast bölümü psikoloji, ilişkiler ve insan davranışları konusunda genel bilgilendirme ve farkındalık amacıyla hazırlanmıştır. Bölümde anlatılan herhangi bir davranış tek başına bir kişiye narsistik kişilik bozukluğu veya başka bir psikolojik/psikiyatrik tanı koymak için yeterli değildir. İçerik tanı, tedavi, psikoterapi veya kişiye özel profesyonel ruh sağlığı hizmetinin yerine geçmez. Ruh sağlığınızla ilgili profesyonel değerlendirme veya destek ihtiyacınız varsa ilgili yetkin sağlık profesyonellerine başvurmanız önemlidir.
Tam vazgeçmeye başladığın anda telefonuna ondan bir mesaj gelir: “Bugün aklımda hep sen vardın.”
Ne günlerdir neden ortadan kaybolduğunun bir açıklaması vardır ne de yarım bıraktığınız konuşmanın devamı… Yine de birkaç kelime, içinde büyük bir umut uyandırmaya yeter. Peki bu gerçekten sevgi midir; yoksa seni yeniden beklemeye mahkûm eden bir aşk kırıntısı mı?
Bu bölümde; bir insanın kendisine iyi gelmeyen bir ilişkiden neden kopamadığını, “breadcrumbing” olarak bilinen aşk kırıntısı davranışını ve aralıklı gelen ilginin nasıl güçlü bir duygusal bağ yaratabildiğini konuşuyoruz.
Birini sürekli düşünmek, her zaman onu çok sevdiğin anlamına gelmeyebilir. Bazen aklından çıkmayan o kişi değil; cevapsız bırakılan sorular, yarım kalan konuşmalar ve bir gün her şeyin düzeleceğine dair duyduğun umuttur.
Birinin seni özlemesiyle hayatında sana gerçekten yer açması aynı şey değildir. Çünkü gerçek sevgi yalnızca güzel sözlerle değil; açıklık, tutarlılık, sorumluluk ve emekle anlaşılır.
Şimdi kendine şu soruyu sorma zamanı:
“Ben bu ilişkide gerçekten seviliyor muyum, yoksa bir gün sevileceğime inanarak mı bekliyorum?”
Hayat, bir başkasının ne zaman geleceğini bekleyerek geçiremeyeceğin kadar değerli. Sen, birinin hayatında arada sırada hatırladığı bir ihtimal değil; kendi hayatının vazgeçilmez gerçeğisin.
Yeni bölümleri kaçırmamak için podcasti takip edebilir, düşüncelerini ve yaşadığın deneyimleri paylaşabilirsin.
İletişim, görüş ve iş birliği için: [email protected]
Önemli Bilgilendirme: Bu bölümde paylaşılan içerikler genel bilgilendirme ve farkındalık amacı taşımaktadır; herhangi bir tanı, tedavi veya terapi iddiası içermez. Ruhsal güçlüklerin günlük yaşamını etkilediği durumlarda kişisel değerlendirme ve uygun destek için mutlaka bir hekime veya yetkin bir ruh sağlığı uzmanına başvurmalısın.
Bir suçlu neden yakalanma riskini göze alarak olay yerine geri döner? Peki, bitmiş bir ilişkinin ardından eski sevgilimizin hayatını neden hâlâ merak ederiz?
Birbirinden tamamen farklı görünen bu iki davranışın ardında, insan zihninin geçmişle kurduğu ilişkiye dair düşündürücü sorular saklı olabilir.
Bu bölümde, yıllarca kimliğini gizlemeyi başaran seri katil Dennis Rader'ın yakalanma hikâyesinden yola çıkarak suç psikolojisinin karanlık koridorlarında bir yolculuğa çıkıyoruz. Ardından bu hikâyenin ortaya çıkardığı soruları ayrılık psikolojisi, narsisizm, özdeğer, belirsizlik ve geçmişe takılı kalma üzerinden inceliyoruz.
Bir ilişki bittiğinde neden eski sevgilimizin sosyal medya hesaplarını kontrol ederiz? Onun bizi unutup unutmadığını, hayatında yeni biri olup olmadığını veya bir gün pişmanlık duyup duymayacağını neden öğrenmek isteriz?
Gerçekten o insanı mı özlüyoruz, yoksa o ilişkide kaybettiğimizi düşündüğümüz kendimizi mi arıyoruz?
Belki de geçmişe dönme arzumuzun arkasında aşk değil, cevapsız kalmış sorularımız ve yeniden değerli hissetme ihtiyacımız vardır.
Bu bölümde kendinize soracağınız en önemli soru şu olabilir:
“Onun hayatında neler olduğunu öğrenmeye çalışırken, kendi hayatımda neleri bekletiyorum?”
Suç psikolojisi ile ilişki psikolojisinin birbirine karışmadığı, ancak insanın geçmişe dönme arzusunu farklı açılardan sorguladığımız bu psikolojik belgeselde; özlem, takıntılı düşünceler, ayrılık acısı ve duygusal özgürleşme üzerine konuşuyoruz.
Çünkü bazen geçmişi geride bırakmak, artık ne olduğunu öğrenmek zorunda olmadığımızı kabul etmekle başlar.
İletişim, görüş, öneri ve iş birlikleri için: [email protected]
Önemli Bilgilendirme: Bu podcast, psikoloji ve insan davranışları hakkında genel farkındalık oluşturmak amacıyla hazırlanmış eğitsel bir içeriktir. Paylaşılan bilgiler herhangi bir kişiye psikolojik veya psikiyatrik tanı koyma, tedavi önerme ya da bireysel terapi sunma amacı taşımaz. Her bireyin deneyimleri ve psikolojik ihtiyaçları farklıdır. Ruh sağlığınızla ilgili güçlükler yaşıyorsanız bir hekime, psikiyatri uzmanına veya yetkin bir ruh sağlığı profesyoneline başvurarak kişisel durumunuza uygun destek almanız önerilir. Bu içerik profesyonel değerlendirme, tanı, tedavi veya psikoterapinin yerine geçmez.
Kendini sevmek ne zaman sağlıklı bir öz-değer olmaktan çıkar ve insanı kendi yansımasının içine hapseden bir yalnızlığa dönüşür?
Bu bölümde, Yunan mitolojisinin en çarpıcı hikâyelerinden biri olan Narkissos ve Ekho üzerinden narsisizmin psikolojik dünyasına bakıyoruz. Kendi yansımasına âşık olan Narkissos’un trajedisi yalnızca kibirli bir adamın hikâyesi değil; görülme ihtiyacının, hayranlık arzusunun, onay bağımlılığının ve başka bir insanı gerçekten görememenin de güçlü bir metaforu.
Bir tarafta baktığı her yerde kendisini arayan Narkissos vardır. Diğer tarafta ise kendi sesini kaybederek yalnızca başkalarının sözlerini tekrar edebilen Ekho… Bu iki karakter bir araya geldiğinde, günümüz ilişkilerinde sık sık karşılaştığımız çok tanıdık bir soru ortaya çıkar:
Bir insan seni gerçekten mi seviyor, yoksa senin gözlerinde görmek istediği kişiyi mi seviyor?
Bu bölümde narsisizm, empati, kıskançlık, özdeğer, onay ihtiyacı, ilişkide kendini kaybetme, farklılıklara tahammül ve değişimin neden yalnızca “farkında olmakla” gerçekleşmediği üzerine konuşuyoruz.
Çünkü bazen sorun aynaya bakmak değildir.
Sorun, bir süre sonra aynadan başka hiçbir şeyi görememeye başlamaktır.
Narkissos’un binlerce yıllık hikâyesi belki de bu yüzden hâlâ yaşıyor: Çünkü bize yalnızca narsisizmi değil, sevmenin en temel koşullarından birini de hatırlatıyor.
Karşındaki insanı, senden farklı olduğu hâliyle görebilmek.
İletişim, iş birlikleri ve diğer konular için: [email protected]
Bilgilendirme: Bu podcast bölümü eğitim ve genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Burada ele alınan psikolojik kavramlar herhangi bir kişiye tanı koymak amacıyla kullanılmamalıdır ve içerik tanı, tedavi, terapi veya psikoterapi hizmetinin yerine geçmez. Ruhsal ya da tıbbi açıdan profesyonel desteğe ihtiyaç duyduğunuzu düşünüyorsanız bir hekime veya uygun bir ruh sağlığı uzmanına başvurmanız önerilir.
Nikola Tesla… Elektriğin dünyayı değiştirecek gücünü herkesten önce gören, makineleri daha ortada yokken zihninde çalıştırabilen ve çağının onlarca yıl ötesinde düşünebilen sıra dışı bir zihin. Fakat Tesla’nın hikâyesinin daha karanlık ve çok daha insani bir tarafı vardı: sayılar, tekrarlar, temizlik, mikroplar ve günlük yaşamını giderek daraltan katı ritüeller.
Peki Tesla gerçekten takıntıları sayesinde mi dâhiydi? Yoksa yıllardır romantikleştirdiğimiz “acı çeken dâhi” hikâyesi, gerçeği görmemizi engelliyor olabilir mi?
Bu bölümde Nikola Tesla’nın hayatını yalnızca bir mucidin biyografisi olarak değil; yaratıcılık, takıntı, mükemmeliyetçilik, psikolojik katılık, kontrol ihtiyacı ve başarı psikolojisi üzerinden inceliyoruz. Tesla’nın 3 ve üçün katlarıyla ilişkilendirilen davranışlarından temizlik hassasiyetine, zihinsel canlandırma kapasitesinden sıra dışı mühendislik yeteneğine kadar uzanan hikâye, bizi çok önemli bir ayrımla karşı karşıya bırakıyor: Bir davranışın sürekli tekrar edilmesi onu gerçekten yeteneğin kaynağı mı yapar, yoksa yetenek ve psikolojik güçlükler aynı insanda birbirinden bağımsız biçimde bulunabilir mi?
Çünkü Tesla’nın yaratıcılığını açıklamak için takıntılarından çok daha güçlü bir ipucumuz var. Kendi anlatımına göre bir makineyi üretmeden önce onu zihninde ayrıntılarıyla kurabiliyor, parçalarını hareket ettirebiliyor ve tasarımın farklı olasılıklarını zihinsel olarak sınayabiliyordu. Başka bir ifadeyle Tesla’nın en dikkat çekici özelliklerinden biri, olağanüstü zihinsel canlandırma ve alternatif düşünme kapasitesiydi.
Bu yüzden bölümün asıl konusu yalnızca Tesla değil.
Belki sen de iyi işler çıkarabilmek için sürekli kaygılanman gerektiğini düşünüyorsun. Belki her ayrıntıyı kontrol etmezsen başarısız olacağına inanıyorsun. Belki seni bulunduğun yere getiren şeyin disiplinin, öğrenme kapasiten ve sorumluluk duygun değil; kendine uyguladığın acımasız baskı olduğunu sanıyorsun.
Tesla’nın hikâyesi burada çok daha büyük bir soruya dönüşüyor:
Seni başarılı yapan özelliklerle, başarı uğruna yıllardır taşıdığın psikolojik yükleri gerçekten birbirinden ayırabiliyor musun?
Çünkü başarıyla acı aynı hayatın içinde bulunabilir. Ama birlikte bulunmaları, birbirlerine ihtiyaç duydukları anlamına gelmez. Gerçek ustalık her şeyi kusursuz biçimde kontrol etmek değil; nerede hassas olacağını, nerede esnek davranacağını ve nerede bırakacağını bilmektir.
Her türlü görüş, öneri ve iletişim için: [email protected]
Bilgilendirme: Bu podcast bölümü eğitim ve genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Nikola Tesla veya başka herhangi bir tarihsel kişiye geriye dönük klinik tanı koyma amacı taşımaz. Bölümde anlatılan psikolojik kavramlar kişisel tanı, tedavi veya terapi yerine geçmez. Ruhsal ya da fiziksel sağlığınızla ilgili profesyonel değerlendirme gerektiren durumlarda yetkin bir ruh sağlığı uzmanına ve gerektiğinde hekime başvurmanız önerilir.
Bir insan sizi gerçekten sevip yine de kaçabilir mi?
Bazen bir ilişki kötü gittiği için bitmez. Tam tersine, fazla gerçek olmaya başladığı için biter.
Issız Adam, yalnızca Alper ve Ada’nın yarım kalmış aşk hikâyesini anlatmıyor. Film aynı zamanda yakınlık, özgürlük, yalnızlık, bağlanma, sorumluluk ve bir başka insana hayatımızda gerçekten yer açabilmenin ne kadar zor olabileceği üzerine rahatsız edici bir soru bırakıyor:
Sevmek, bir ilişkiyi sürdürebilmek için yeterli mi?
Bu bölümde Issız Adam’ı psikolojik bir perspektiften ele alıyor; Alper’in Ada’dan mı, yoksa Ada’yla birlikte dönüşmek zorunda kalacağı hayattan mı kaçtığını sorguluyoruz.
Alper’in hayatında büyük bir kaos yoktur. Başarılıdır, bağımsızdır, kendi düzenini kurmuştur. İnsanlarla yakınlaşabilir, arzu duyabilir, güzel vakit geçirebilir. Fakat Ada’nın onun hayatında geçici bir deneyim olmaktan çıkıp geleceğin bir parçası hâline gelmesiyle gerilim başlar.
Çünkü yakınlık yalnızca birini sevmek değildir.
Bir başkasının ihtiyaçlarını hesaba katmak, planlarında ona yer açmak, gerektiğinde esneyebilmek, belirsizliğe dayanabilmek ve artık hayatın yalnızca “ben” üzerinden ilerlemeyeceğini kabul etmektir.
İşte tam burada şu soruya geliyoruz:
Bazı insanlar sevgiden değil, sevginin hayatlarında yaratacağı değişimden mi korkarlar?
Bu bölümde ayrıca;
bağlanma kaçınmasıyla ilişkili olabilecek davranış örüntülerini,
yakınlık arttıkça partnerin kusurlarını daha fazla görmeye başlamayı,
özgürlük ile kontrol arasındaki ince farkı,
gelecek planlarının neden bazı insanlarda geri çekilme isteği yaratabileceğini,
modern şehir yaşamındaki kalabalık yalnızlığı,
ghosting ve ilişkiyi soğutma davranışlarını,
“beni seviyor mu?” sorusunun neden bazen yanlış soru olabileceğini,
ve yıllar sonra gelen o unutulmaz sarılmanın neden hâlâ bu kadar can yaktığını konuşuyoruz.
Çünkü birini özlemekle onunla bir hayat kurabilmek aynı şey değildir.
Bir insan sizi kaybetmek istemeyebilir ama yine de hayatında size yer açabilecek ilişki kapasitesine sahip olmayabilir.
Belki de Issız Adam’ın bütün hikâyesi tek bir cümlede burada saklıdır:
Bazen sevgi vardır… ama o sevginin yaşayabileceği bir yer yoktur.
Bu yalnızca Alper’in ve Ada’nın hikâyesi değil.
Issız Adaların ve Issız Adamların hikâyesi.
Sizce Alper Ada’yı sevmediği için mi terk etti, yoksa gerçekten sevdiği hâlde o sevginin gerektirdiği hayatı taşıyamadığı için mi kaçtı?
Her türlü görüş, soru, iş birliği ve iletişim için:
[email protected]
Önemli Bilgilendirme: Bu podcast bölümünde yer alan değerlendirmeler genel bilgilendirme, psikolojik farkındalık ve film analizi amacı taşımaktadır. Film karakterleri üzerinden yapılan yorumlar herhangi bir kişiye psikolojik veya psikiyatrik tanı koyma amacı taşımaz. Anlatılan davranış örüntüleri tek başına herhangi bir ruhsal durumun veya bağlanma biçiminin kanıtı olarak değerlendirilmemelidir. İçerik; tanı, tedavi, psikoterapi veya kişiye özel profesyonel ruh sağlığı hizmetinin yerine geçmez. Psikolojik ya da tıbbi açıdan desteğe ihtiyaç duyduğunuzu düşünüyorsanız durumunuzun kişisel olarak değerlendirilmesi için bir hekime veya yetkin ruh sağlığı profesyoneline başvurmanız önemlidir.
Öfke gerçekten de bastırıldığında kaybolur mu? Yoksa yalnızca biçim değiştirerek, farkında bile olmadan hayatımızı yönetmeye devam mı eder?
Bu bölümde Joker’in karanlık dünyasını yalnızca bir film karakterinin hikâyesi olarak değil; bastırılmış duyguların, öfkenin, utancın, travmanın ve insanın kendi gölge tarafıyla kurduğu ilişkinin psikolojik bir metaforu olarak ele alıyoruz.
Arthur Fleck’in dönüşümüne bakarken şu soruların peşine düşüyoruz: İnsan sürekli “iyiyim” diyerek ne kadar devam edebilir? Bastırılmış öfke neden bazen tahammülsüzlük, aşırı kontrol, kırgınlık veya ani patlamalar şeklinde ortaya çıkar? Çocuklukta duyguların küçümsenmesi yetişkinlikte nasıl izler bırakabilir? Ve en önemlisi, kendi karanlık tarafımızla yüzleşmek ile ona dönüşmek arasındaki sınır nerede başlar?
Carl Jung’un gölge kavramından duygu düzenlemeye, utançtan psikolojik esnekliğe kadar birçok kavram üzerinden Joker’in hikâyesini yeniden okuyacağız.
Çünkü mesele öfkeyi yok etmek değil.
Mesele, öfken geldiğinde direksiyona kimin geçtiğini fark edebilmek.
İnsanın içinde öfke, kıskançlık, kırgınlık, korku ve karanlık düşünceler olabilir. Bunların varlığı seni kötü biri yapmaz. Fakat onları sürekli bastırmak da onları ortadan kaldırmaz.
Belki de asıl soru şu:
Sen gölgeni tanıyor musun, yoksa gölgen yavaş yavaş seni mi yönetiyor?
Joker’in Karanlık Dünyası: Öfkeni Sürekli Bastırırsan Ne Olur?
Karanlık psikoloji, insan davranışları, bastırılmış duygular ve Joker’in psikolojik dönüşümü üzerine sinematik bir inceleme.
İş birlikleri, eğitimler ve diğer tüm iletişim konuları için:
[email protected]
Önemli not: Bu podcast bölümü genel bilgilendirme ve farkındalık amacı taşımaktadır. İçerikte yer alan psikolojik değerlendirmeler herhangi bir kişiye yönelik tanı, tedavi veya terapi niteliğinde değildir ve profesyonel ruh sağlığı hizmetinin yerine geçmez. Ruhsal veya fiziksel sağlığınızla ilgili profesyonel değerlendirme gerektiren bir durum yaşıyorsanız, kişisel durumunuza uygun destek için bir hekime ve/veya yetkin bir ruh sağlığı profesyoneline başvurunuz.
“İyi evlat” olmak gerçekten de bir erdem mi, yoksa bazen çocukken üstlendiğimiz görünmez bir rolün yetişkinlikte devam eden bedeli mi?
Bazı insanlar daha çok küçük yaşlarda ailenin sorun çıkarmayan, güçlü, anlayışlı ve sorumluluk sahibi kişisi olmayı öğrenir. Kendi ihtiyaçlarını geri plana atar, başkalarının duygularını gözetir, huzur bozulmasın diye susar ve zamanla “iyi olmak” ile “kendinden vazgeçmek” arasındaki sınırı kaybedebilir.
Bu bölümde ebeveynleşme (parentification), çocuklukta üstlenilen aşırı sorumluluklar, duygusal ihmal, suçluluk duygusu, sınır koymakta zorlanma ve yetişkinlikte sürekli başkalarının yükünü taşıma eğilimini konuşuyoruz.
-Neden bazı insanlar “hayır” dediğinde kendisini kötü hisseder?
-Neden yardım istemek zor, yardım etmek ise neredeyse otomatik hale gelir?
-Neden aile içinde herkesin sorununu çözmek bizim görevimizmiş gibi hissederiz?
-Ve neden dinlenmek, kendi ihtiyaçlarımızı düşünmek veya kendimizi seçmek bazen suçluluk yaratır?
Belki de mesele iyi bir insan olmaktan vazgeçmek değil. Mesele, iyi olmak ile kendini feda etmek arasındaki farkı görebilmek.
Çünkü yetişkinlikte gerçek olgunluk, her şeyi taşıyabilmek değildir. Bazen bize ait olmayan yükleri fark edip onları ait oldukları yere bırakabilmektir.
İyi Evlat Olmanın Bedeli: Aile içinde erken büyümek zorunda kalanların ve yıllar sonra bile “her şeyi ben halletmeliyim” duygusunu taşıyanların hikâyesi...
Eğitimler, içerikler, iş birlikleri ve diğer iletişim konuları için:
[email protected]
Önemli not: Bu podcast bölümünde paylaşılan bilgiler genel bilgilendirme ve eğitim amacı taşımaktadır. Herhangi bir kişiye tanı koyma, tedavi önerme veya psikoterapi uygulama amacı taşımaz. Psikolojik ya da tıbbi açıdan profesyonel desteğe ihtiyaç duyduğunuzu düşünüyorsanız, kişisel durumunuzun değerlendirilmesi için ilgili uzmanlara veya bir hekime başvurmanız önemlidir.
Bazı insanlar öfkeleriyle değil, kırılganlıklarıyla ilişkiyi yönetir. Ağlar, küser, çöker, geri çekilir… Ve birkaç dakika önce onun davranışını konuşurken bir anda kendinizi onu teselli ederken, uzun uzun açıklama yaparken hatta özür dilerken bulabilirsiniz.
Peki narsistin gözyaşları gerçekten sahte midir?
Aslında mesele çoğu zaman gözyaşlarının gerçek olup olmaması değildir. Bir insan gerçekten incinmiş, reddedilmiş ya da değersiz hissedebilir. Asıl soru şudur: Duygular yatıştıktan sonra sorumluluk yeniden masaya geliyor mu?
Bu bölümde, narsisizmin daha az görünür ve daha kafa karıştırıcı yüzlerinden biri olan kırılgan narsisizmi ele alıyoruz. Büyüklenme her zaman “Ben herkesten üstünüm” şeklinde ortaya çıkmaz. Bazen “Ben herkesten daha çok incindim” cümlesi de kişiyi ilişkinin merkezine taşıyabilir.
Neden bazı insanlar en küçük eleştiriyi bütün benliklerine yönelik bir saldırı gibi algılar? Neden sınır koyduğunuzda kendinizi suçlu hissedersiniz? Bir tartışmanın başında incinen sizken, sonunda özür dileyen neden yine siz olursunuz? Gerçek kırgınlık ile mağduriyet üzerinden kurulan tek taraflı bir ilişki düzenini birbirinden nasıl ayırabiliriz?
Bu bölümde ayrıca utanç ve suçluluk arasındaki farkı, reddedilme hassasiyetini, sürekli mağdur konumuna geçme döngüsünü, ilişkide görünmez biçimde küçülmeyi ve sağlıklı sınırların nasıl korunabileceğini konuşuyoruz.
Çünkü sağlıklı bir ilişkide insanlar zaman zaman ağlayabilir, savunmaya geçebilir ve hata yapabilir. Belirleyici olan kusursuz tepki vermek değil; sakinleştiğinde konuşmaya geri dönebilmek, karşı tarafın yaşadıklarını görebilmek, sorumluluk alabilmek ve davranışını değiştirebilmektir.
Belki de sorulması gereken soru:
“Gözyaşları gerçek mi?” değil…
“Gözyaşları dindiğinde benim yaşadıklarım hâlâ konuşulabiliyor mu?”
Ve bazen iyileşmenin ilk işareti, alarmın artık hiç çalmaması değil; her alarm çaldığında kendi hayatınızı terk etmek zorunda olmadığınızı fark etmektir.
İletişim ve iş birlikleri için: [email protected]
Bilgilendirme: Bu podcast bölümü genel psikoeğitim ve farkındalık amacıyla hazırlanmıştır. Herhangi bir kişiye tanı koyma, tedavi uygulama veya terapi hizmeti sunma amacı taşımaz. Tek bir davranıştan hareketle bir kişiyi “narsist” olarak tanımlamak doğru değildir. Ruhsal veya ilişkisel sorunlarda profesyonel desteğe ihtiyaç duyuyorsanız, kişisel durumunuzun değerlendirilmesi için yetkin bir ruh sağlığı uzmanına veya hekime başvurmanız önerilir.
Dostun mu, Gizli Düşmanın mı?
Bir dostluğu anlamanın en kolay yolu, çoğu zaman zor günlerimizde kimin yanımızda olduğuna bakmaktır. Peki ya işler yoluna girdiğinde? Başardığında, güçlendiğinde, görünür olduğunda, mutlu olduğunda… Aynı insanlar hâlâ senin adına gerçekten sevinebiliyor mu?
Bu bölümde kıskançlık, haset, gizli rekabet ve arkadaşlık ilişkilerindeki görünmez gerilimleri konuşuyoruz.
Başarını sürekli küçümseyen, güzel haberlerine hemen bir kusur bulan, seni tebrik ediyor gibi görünürken konuşmayı başka bir yere çeken ya da sen ilerledikçe tavırları değişen insanların davranışlarının arkasında neler olabilir?
Birinin tek bir sözüne ya da mimiklerine bakarak “Beni kıskanıyor” demek mümkün değil. Ancak bazı davranışlar sürekli tekrarlandığında ortaya bir ilişki örüntüsü çıkabilir. Özellikle sosyal karşılaştırma, pasif-agresif tepkiler, rekabet, sınır ihlalleri ve başarıyı değersizleştirme bu örüntünün önemli parçaları olabilir.
Bu bölümde ayrıca şu soruların peşine düşüyoruz:
-Gerçek dostluk ile gizli rekabet arasındaki sınır nerede başlar?
-Bazı insanlar neden sen zor durumdayken yanında olabilirken, sen güçlendiğinde senden uzaklaşır?
-Başkalarının rahatsız olmaması için neden bazen kendi başarılarımızı küçültmeye başlarız?
Ve en önemlisi…
Hayatındaki insanların yanında büyüyebiliyor musun, yoksa kabul görmek için sürekli kendini küçültmek zorunda mı kalıyorsun?
Belki de bir dostluğu anlamanın en güçlü ölçütlerinden biri yalnızca “Düştüğümde yanımda mıydı?” sorusu değildir.
Bazen asıl soru şudur:
“Ayağa kalktığımda da yanımda kalabildi mi?”
Her türlü görüş, soru ve iletişim için: [email protected]
Önemli Bilgilendirme:
Bu podcast bölümünde paylaşılan bilgiler genel bilgilendirme ve farkındalık amacı taşımaktadır. Burada ele alınan davranış örüntüleri herhangi bir kişiye psikolojik veya psikiyatrik tanı koymak, tedavi önermek ya da terapi hizmeti sunmak amacıyla kullanılmamalıdır. Bir kişinin birkaç davranışından hareketle klinik bir durum hakkında kesin bir değerlendirme yapılamaz. Psikolojik, psikiyatrik veya tıbbi destek gerektiren konularda alanında yetkin bir hekim veya ruh sağlığı uzmanına başvurmanız önemlidir.
From the publisher's feed