
Sign up to save your podcasts
Or


Mukaddesatçı Anti-Kemalizm İslamcıların Atatürk ve Cumhuriyet Algılarının Sosyolojisi (o.ç'nı tanıyalım)
"Mukaddesatçı, toplumsal dünyada yaşanan bütün sorunların müsebbibinin Batı ve onun değerler dünyasının uygulayanlar olduğu biçiminde bir akıl yürütür. Bu akıl yürütmenin doğal sonucu, toplumun bütün dertlerini yaratanın Kemalizm ve Tek Parti dönemi olduğu biçiminde kolayca günah keçisi bulmanın reaksiyonerliğinin içselleştirilmesidir. (. . •) Yapılan şey, daha çok kendilerine yaşatıldığı düşünülen mağduriyetlerin oluşturduğu hıncın, kederin ve kendi mevcut tahayyülünden memnuniyetin konforunu yaşamaktır."
Ertuğrul Meşe, kutsal saydıktan etrafında bir dogma oluşturan mukaddesatçı ideolojinin oluşumunda Kemalizm'in negatif bir kurucu rol oynadığını gösteriyor. Bütün kayıpların, mağduriyetlerin, mahrumiyetlerin, kötülüklerin kaynağı olarak kurgulanan Kemalizm'e karşıtlık, yakıtını nefret ve hınçtan alan bir tahkir ve tezyif söylemi olarak tezahür ediyor.
İslamcıların Atatürk ve Cumhuriyet algılarının sosyolojik bir analizini yapmayı amaçlayan Mukaddesatçı Anti-Kemalizm, tarikatlarda ve mukaddesatçı aydınlar (son Şeyhülislam Mustafa Sabri, Eşref Edip, Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti) arasında anti-Kemalist söylemin temalarını, motiflerini, üslubunu ayrıntısıyla inceliyor.
Sosyolojik Analiz
Yeni Binyılın Türkiyesi'nden Manzaralar 2001-2021
Türkiye'nin 12 Eylül 1980 ihtilali sonrasında başlayıp AKP'nin kurulduğu 2001 yılına kadar olan dönemi kapsayan Tarz-ı Hayattan Life Style'a - Yeni Seçkinler, Yeni Mekânlar, Yeni Yaşamlar kitabımın devamını yazmaya ve günümüze kadar getirmeye hep niyetlendim ancak her seferinde "bu işin üstesinden gelemem" duygusuyla vazgeçtim.
Kitabın içeriği hakkında zihnimde aşağı yukarı bir plan mevcuttu ancak niyetimi hep erteledim. "Üstesinden gelemem" düşüncesi, yeni binyılda başlayan dönemi tam anlamıyla resmetmek için sadece matbu yayınları değil; aynı zamanda sosyal medyayı, blogları da incelemem gerektiği fikrinden kaynaklanmaktaydı. Bütün bunları da tek başıma yapamayacağım aşikârdı.
Ta ki Koronavirüs nedeniyle 65+ yaş diliminde olanlara sokağa çıkma yasağının getirildiği Mart 2020 tarihine kadar.
O tarihte "kütüphanelerde basın arşivi taraması yapmadan nasıl bilgi toplarım?" sualine cevap bulmak üzere genel ağda anahtar kelimelerle aramaya ve belge toplamaya başladım. Aramalar sonucunda toplayabildiğim haberlerin ve yazıların bolluğu karşısında dijital çağın getirdiği kolaylıkları yeterince idrak etmemiş olduğumu fark ettim. Bunu fark etmemle birlikte bu kitabın yazımına başladım. Bu kitabın yazım serüveni böyle...
AKP'nin 2002 yılında iktidara gelişi ile birlikte şiddetlenen "Beyaz Türkler Zenci Türklere karşı" yahut tam zıttı "Beyaz Türkler azınlıkta, Zenci Türkler iktidarda" şeklinde özetlenebilecek halet-i ruhiyeyi çerçeve olarak alıp son 20 yıldan bu yana yaşanan değişimi, tartışmaları ve yeni yaşam tarzını resmetmeye çalışmakta. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sık sık kullandığı "Yeni Türkiye" kavramı, bütün bu değişikliği özetlemekte. "Yeni Türkiye'de artık yeni seçkinler, yeni muktedirler ve yeni bir hayat tarzı var. "Beyaz Türkler'in egemen sınıf oldukları "Eski Türkiye'nin muktedirleri, bu kere nefsi müdafaada. Medyada Beyaz Türklerin sözcülüğüne soyunanlar ise meslektaşı Serdar Turgut'un tabiriyle "Beyaz Türk yaşamlarının vakanüvisi" Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök ile meslektaşları Serdar Turgut ile Oray Eğin. Bu nedenle kitabın önemli bir bölümü bu köşe yazarlarından alıntılarla oluşmakta. Bu üç yazardan her birinin Beyaz Türkler sınıfının ayrı bir kesitini temsil ettiği söylenebilir. Ertuğrul Özkök; TÜSİAD üyesi "büyük patronlar" ile İngilizce eğitim veren "seçkin" Türk üniversiteleri ve Amerika'nın en seçkin üniversitelerinden! yönetecek psikolojinin bu birleştirici duygu olduğunu düşünüyorum.
Dinlemenizi Tavsiye ederim
Bireylerin neden grup kurallarına uyduğu, sosyal uyum sağladığı ya da uymadığı? insanların neden söz dinlediği, itaat ettiği? sosyal psikolojinin konusudur. Dar bir anlamı ile Sosyal psikoloji toplumsal koşulların insanlar üzerindeki etkisini bilimsel olarak inceler.
Eğitim kullanılarak toplumu yönlendirilen yöntemlerden biri olan Beyin yıkama. (endoktrinasyon), eğitim faaliyetlerinin klasik anlamını ve fonksiyonunu bir yana bırakarak; insanların entelektüel otonomilerini ortadan kaldırarak ve belli inanç ve kanaatleri kişilerin beynine yerleştirerek akli melekelerini kullanmalarını engelleyecek şekilde aşılanmasıdır. Beyin yıkamanın en ince yöntemlerine totaliter ve dogmatik sistemlerde rastlanılır.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra; “Afrika ve Güney Amerika’nın geri kalmış toplumlarında sıkça görülen ilkel ruh hali, nasıl oluyor da İtalya ve Almanya gibi bilim, sanat ve felsefeye katkılar yapan, ünlü kişiler yetiştiren gelişmiş kültürlerde ortaya çıkıyordu?” Sorusu, dünyadaki birçok sosyal bilimcinin beynini kemirip duruyordu. Özellikle, Kant, Hegel gibi büyük filozofları, Kant, Hegel Einstein gibi bilim adamlarını, Goethe gibi büyük yazarları, Wagner gibi büyük bestecileri çıkarmış bir Alman toplumu, nasıl olur da Hitler gibi bir delinin peşinden gitmişti? Üstelik 20 milyondan fazla insanın ölmesine neden olduğu halde? Hitler “mühendis kafalı” olmalarıyla ünlü Almanlara ne yapmıştı? Onların mantıklarını nasıl “servis dışı” hale getirmişti? Neden 57 müslüman ülkelerden insanlar kafirlerin ülkelerine kaçıyor ama hala islam kuran din diye sızlanıyorlar? Rezaletin en dramatiği kafir dediklerinden 60 kat fakir 8 kat cahil 3 kat namussuz IQ80-90 (aptal ve embesil aralığındalar? Son 500 yıldır dünyaya katkıları bilim ve düşünsel anlamda sıfır. Bir yandan insan hakları diğer yanda ilk 20 maddeye uymayan, %95'i işlevsiz kalmış bir kutsal kitap. Neden? Hepsi R kompleksi ile ilgilidir.
Sosyal Bilimcilerin, II. Dünya Savaş’ından sonra aradıkları sorunun yanıtını araştırmacı Mac Lean, “R-Kompleks”i, ilkel sürüngenler mantığı ile açıklıyordu. Almanların beyninde “R-Kompleks” denilen beyin bölgesi, baskın hale getirilmişti. Her beyinde bulunan R-kompleksi yönetilerek, kitlelerin beynindeki ilkel içgüdüler aktive edilerek, insanların mantıklı düşünmeleri baskılanıyordu. “R” harfi İngilizce reptile, sürüngenleri; “Kompleks” ise, karmaşık ruh halini temsil etmekteydi.
Sakallı Celal Bey! O, her zamanki derbeder ve özensiz; tanımayanlara biraz itici gelen pejmürde haliyle ... alnına dökülen, tarak görmemiş kıvrım kıvrım saçlarını ve ta göğsüne inen kırçıllaşmış gür sakalını adeta savurarak gelir ve gözleri gülen vakur ve sevecen görüntüsüyle kalabalığa karışırdı. Ve, hayret! Herkes; yaşıtları, sınıf arkadaşları, hatta daha yaşlı olanlar bile, ona saygıyla yaklaşarak 'Nasılsınız Celal Beyefendi?' diye' hal hatır sorarlardı. Ali Sami Yen'den tutun da Suat Hayri Ürgüplü ve Ercüment Ekrem Talû'ya, Cihat Baban ve Nihat Erim'e kadar devrin hemen bütün ünlüleri -mikrop kapma korkusuyla- kimseye elini vermeyen, bu, dost bakışlı ama pejmürde kılıklı adamın çevresinde inanılmaz bir saygı ve ilgi çemberi oluştururlardı. Camianın en yaşlı ve en kıdemlileri en önde olmak üzere devasa demir kapıdan çıkıp Taksim Anıtı'na doğru yürüyüşe geçerken Sakallı Celal l3ey'in en öndeki safta bulunmasına özen gösterilirdi.
40'lı savaş yıllarıydı o zamanlar ve cumartesi'leri de öğleye kadar ders yapıldığından kendimizi, altı günlü k bir yatılı okul yaşamından sonra alelacele Beyoğlu'nun özlediğimiz kozmopolit ortamına atardık ... ve karşımıza çoğu kez hani o 'pibv' günleri merak ve hayranlıkla izlediğimiz Sakallı Celâ! Bey çıkardı: Omuzunda ıvır zıvırını doldurduğu söyluıen bir garip turba veya bir eski çanta; koltuğunun altında Tünel'deki 'Hac-hette' kitabevinden aldığı 'Le Monde' ve 'Le Figaro' gazeteleri ile son çıkan bir yığıiı Türkçe ve Fransızca kitapla. Tanrım, nasıl olurdu da tam bizlerin çıkışına rastlardı, onun, lisenin önünde bulunması? Ah, gençlik! Kendisinin de içinde yetişip 40 yıl önce mezun olduğu okuldan coşkulu bağırışlarla çıkışımızı seyretmek ... bizlerde kendi gençlik yıllarına şöyle birkaç saatliğine bir yolculuk yapmak için oralarda bulunabileceğini hiç düşünemezdik!
Bir keresinde yanına yaklaşıp:
- Kimi arıyordunuz üstad? Bulmanıza yardımcı olabilir miyim? diye sormuştum.
Öyle ya, belki bir yakınını arıyor veya bekliyordu ve ben bir koşu okula girip aradığı ya da beklediği arkadaşı bularak haber verir ve üstadı fazla bekletmemesini söyleyebilirdim.
Yumuşak, sıcak, çocuksu gözlerle beni süzmüştü gülerek.
Sol elini inanılmaz bir babacanlıkla sağ omuzuma koymuş ve elindeki gazeteyi -o zaman nedenini bilmiyordum- yüzümle ağzı arasında tutarak:
- Kimi mi arıyorum? demişti.
- Evet, kimi arıyorsunuz? Belki yardımcı olabilirim bulmanıza.
- Sen keyfine bak evlat! Çünkü ben, KENDİMİ ARIYORUM, KENDİMİ!..
Omzumdan indirdiği kocaman eliyle şöyle bir yanağıma dokunduğunu, acı tatlı karışımı bir gülümseme ile gözlerimin içine baktıktan sonra başka bir şey demeden, görkemli bedenini, bağcıkları açılmış postalları üzerinde azametle taşıyarak ve İstiklal Caddesi'nin cumartesi kalabalığını adeta yararak kendinden emin tempolu adımlarla Taksim'e doğru yürümeye başladığını di.in gibi anımsıyorum.
Nasıl bir adamdı bu? Ne demek istemişti? İnsan kendini arar mıydı?
.............................................................
Katılımcı Gözlemci: TIMARHANELER Erving Goffman Akıl Hastalarının ve Kapatılmış Diğer Kişilerin Toplumsal Durumu Üzerine
Bu klasik eser, akıl hastanelerinin, (Amerika Birleşik Devletleri'nin hapishane, askeri okul ve yatılı okul ortamlarında) toplumsal dinamiklerini anlamak isteyen sosyal bilimcinin nicel sosyolojik dinamiklerin tespitini yapmak amacıyla (katılımcı gözlemci olarak) kendisini akıl hastanesine kapattırarak 3 yıl süren veri toplama ve analizin raporudur. Kitabın kendisini aldığınızda ve dikkatli tüm dip notlarını okuyarak araştırarak okuduğunuzda şok olacaksınız. Dip notların ve referansların silindiğini hatırlatırım.
Yıllar önce katılımcı gözlemci olarak eğitim alırken okumuştum. Etnografik çalışmadır. 1400 yıl süresince hayali varlığa köle olup öldükten sonra porno aktörü olmak için, sefalet için debelenirken aydınlanmadan önce bile etnografik çalışmaları yapıyorlardı. Osmanlıda hadım zenci köle almak için debenirken 10 hadım edilenin 4 tanesinin hayatta kaldığı zaman diliminde (80 milyon afrikalı kölelerin içinden kaç canlı çıktığını siz hesaplayın) arap köle tacirlerinin etnografik çalışmalarını bile yapıyorlardı. Köleliği bitirmek için yapılan savaşların sonunda 1970li yıllarda BM müslüman ülkelere baskı yapıyorlardı yasaklamak için.
Nicel veri nedir, katılımcı gözlemci nedir, antropoloji ve etnografya nedir diye merak edecek olursanız Atatürk'ü hatırlayın ve imamlara terk edilmiş bir ülkede bilmemeniz çok doğal. Açık hava tımarhane sürecinde yaşadığımız şu günlerde beterin beteri vardır diyerek de bahane yaratıp dinleyebilirsiniz. Mutlaka dinleyin.
Bu eser, akıl hastalarının ve kapatılmış diğer kişilerin toplumsal durumunu ele alırken, onların yaşadığı dünyayı gözlemleyerek anlamaya çalışır. İşte kitabın ana fikri ve özeti:
Konusu ve Ana Fikri:
Tımarhaneler, bir “total kurum” olarak akıl hastanelerini inceler. Bu kurumlar, benliği kırmaya ve dönüştürmeye yönelik bir deney alanı olarak ortaya çıkar.
Goffman, St. Elizabeths Akıl Hastanesi’nde çalışarak, bu kendine has dünyanın içine girer. Orada yaşar, gözlem yapar ve sorular sorar.
Normal-patolojik ayrımının sınırları, bir idrak kategorisinin sınırlarıdır. Tanı koyan, tasnifleyen ve kapatan bir iktidar dilinin mekânıdır burası.
Kültürel manada etnosentrik bir olma biçimini tanımladığı için referans kitabı olmuştur. Tımarhaneler, gündelik hayatın ince kıvrımlarının kıvrak zekâlı gözlemcisi Goffman’ın, akıl hastanelerinin dünyasına yaptığı etnografik bir yolculuktur.
Alıntılar ve Sözler:
“Kapatılmış kişinin bir işte çalışması ve işi kurumun beklentisi doğrultusunda gerçekleştirmesi, kurumun benlik inşasının işlerlikte olduğunun bir görünümünü sunmaktadır.”
“Yetkili biri, kapatılmış bir kişinin elde edebileceği ve mahrum kalabileceği her şeye kati surette karar verebilecek bir konumda olacaktır ki resmi olarak da bu kişi psikiyatristtir.”
“Dışa vurmadığın müddetçe ne hissettiğinin bir önemi yoktur.”
KÜLTÜREL- İSTİHBARAT VE SAVAŞIN ETNOGRAFİSİ
FEDERICO PRIZZI
Çeviren DOÇ. DR. GÖKHAN SARI kendisine bu eseri ülkemizin aydınlarının faydalanması için gösterdiği emek, çaba ve uzmanlık alanı için yıllarını akademik alanda değerlendirdiği için MİNNETTAR OLMAMIZ GEREKİR.
Şahsen, Çok teşekkür ederim. Umarım Muz cumhuriyeti ve Maymunlar Cehennemi distopik bir evrende sıkışmış IQ82 ortalaması olan, Sanıların hüküm sürdüğü ve Gerçekliğin de evirip çevirilip, Sicim Teorisi şeklinde ki ne olduğundan habersiz, bilgi yerine zikirmatikci akademisyenimsilerin arasında SAKALLI CELAL gibi mücadele etmiyordur.
Çağımızın en çok konuşulan konulan arasında şiddet, çatışma, savaş, güvenlik gibi kavramlar gelmektedir. Bu kavramlar üzerine yapılan çalışmalar ise daha çok nedenler ve sonuçlar bağlamında olmakta ve bazen de vaka analizlerine dayandırılmaktadır. Önceleri daha çok akademik çevrelerce ilgi duyulan bu konuların, giderek daha geniş kitlelerin de ilgisini çekmeye başlamasıyla bu alanda yazılan eserlerde dikkat çekici bir artış olmuştur.
Bu çerçeve içinde değerlendirilebilecek eserlerden biri de Federico Prizzi tarafından İtalyanca kaleme alınmış olan “Cultural Inteligente ed Etnografta di Guerra” adlı bu eserdir. Türkçe, “Kültürel İstihbarat ve Savaşın Etnografyası” olarak tercüme ettiğimiz bu kitap, kendi alanındaki literatüre önemli katkılar yapmaktadır. Kitap bir taraftan “’Beşerî Alan Analizi”, “Savaş Etnografı”, “Kültürel İstihbarat”, “Askeri Antropolog” gibi kavramları okuyucuya sunarken diğer taraftan da çatışmaların kökenine ve yönetimine yönelik yenilikçi bir bakış sunmaktadır. Dolayısıyla bu konularda çalışmak isteyen akademisyenlere ve özellikle askeri çalışmalara yönelmiş akademisyenlere yön gösterici bir rehber niteliğindedir. Çağdaş çatışmaların kültürel boyutlarının El Şebap vaka analizi ile de desteklenerek incelendiği bu çalışma ile araştırmacılara farklı ve konsantrik bir etnografik perspektif sunulmaktadır.
........
Kitapta öne çıkarılan diğer bir bakış ise simetrik savaşın yerinin asimetrik savaş kavramına terk edilmesiyle orduların artık savaşın ana aracı olmadığıdır. Günümüzde sıklıkla dile getirilen dolaylı savaş konsepti içinde, özellikle insanın duygularını hedef alan sosyo-kültürel araçların önemine vurgu yapmakta ve savaş etnografı gibi bprofillemeyi ve bunun yanında çatışmanın antropolojik boyutunu öne çıkarmaktadır.
Yapılacak analizlerde bu antropolojik boyuttaki bilişsel algı kilit rol oynamaktadır. Özellikle bilginin manipü-lasyonu düşünceleri, davranışları etkileyerek düşmanın savaşma iradesini kırmaktadır. Bilişsel savaşta yöntem ise daha çok düşmanın sahip olduğu kültür, tarih, dil, gelenekler, idealler gibi o toplumu temsil eden değerlere saldırılmasıdır. Kök değer olarak da adlandırılabilecek bu değerler; geçmişi, bugünü ve geleceği birbirine bağlayan köprü vazifesi görmektedir. Bu sebeple askeri harekâtların yürütüldüğü alandaki yerel toplulukların kendi topraklarında gördüğü yabancı askerlere bakışının nasıl olması gerektiği okuyucuya detaylı bir şekilde sunulmaktadır.
Ayrıca Türkçe literatüre çevirirken “Beşeri Alan Analiz Sistemi” (BAAS) olarak adlandırmayı tercih ettiğimiz, yabancı literatürde “İnsan Arazisi Analiz Sistemi” (Humarı Terrain System) olarak da tercüme edilen bir yaklaşım Türkçe literatüre kazandırılmaktadır. Bu yaklaşım; tarihsel süreç içinde birçok kültürel formla etkileşimle biçimlenen ile açıkladığı teorilerini, bir çatışma bölgesinde yaşayan karmaşık bir topluma uyarlayarak, uygulamasını bize göstermek istemektedir. Böylece teoriden uygulamaya bir bütünsellik içinde okuyucuya kültürel istihbarat ve savaşın etnografyası çok yönlü olarak sunulmaktadır.
“Rabbinin sözü (Kur ’an), doğruluk ve adalet bakımından
(Enam Suresi, ayet 115.)
“Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumlarm, kişilerin
(Atatürk.)
GİRİŞ
Daha küçücük yaşlarımızda, henüz konuşulanları yarım yamalak
YALANLARI DİNLEYİN SADECE CESURLARIN DİNLEMESİ GEREKİR.
Sorun hep dindarlık-dinsizlik, doğuculuk-batıcılık, müslümanlık-laiklik gibi çelişkilerle değerlendiriliyor. Oysa ben, bu değerlendirmelerin, tarih bilincinden yoksun ve yanlış olduğunu düşünüyorum. Yaptığım araştırma sonucunda da, şeriatçı yükselişlerin, sınıfsal ve ulusal sorunlarla çok yakından ilgisi olduğunu, uluslararası politikanın ve devletin seçtiği yöntemlerin güdümüne girdiğini görüyorum.
31 Mart Vakası'nın, Alman emperyalizminin Osmanlıya ilişkin
Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı bastırmaya çalışan İngiliz
1940'larda (Amerikan emperyalizmi Türkiye'ye girerken),
Rastlantı mı?
Öğrenci ve işçi eylemleri başladığında, hak ve ekmek
1970'lerin son iki yılında ABD'nin, SSCB'yi güneyden, ılımlı ve denetlenebilir İslamcı bir yeşil kuşakla çevirme projesini; batıda Polonya'dan "Let us Poland, be Poland" (Bırakınız Polonya Polonya Olsun) sloganıyla başlatılan "Yeni Dünya Düzeni" kampanyası destekliyor. Kilise Polonya'daki sosyalist rejime, cami Türkiye'deki laik rejime saldırıyor. Süreç işliyor ve sosyalizm, emperyalizme bağımlı liberal sisteme, laisizm denetlenebilir İslam'a dönüştürülmeye çalışılıyor. Afganistan, Pakistan, Cezayir, Tunus ve Türkiye gibi ülkelerdeki İslamcı yükselişi, Yeni Dünya Düzeni projelerinden ayrı düşünmeye, kopartarak anlamaya çalışanların yanılgıları, müslüman-laik çatışması biçiminde ortaya çıkıyor.
Atatürkçülük adına askeri darbe yapan generallerin yaptıkları ilk şey, Atatürk'ün mirasını yerle bir etmek oluyor. Yine aynı generaller, ABD'ye danışmadan da iş yapmıyorlar.
Liberalizm adına badem bıyıklarıyla iktidara gelen Özalcı
İşte bu noktada; şeriatın, özgürlük ve emek düşmanlığını,
Tarih öğretici ve yol göstericidir. 31 Mart 1909 ile 2 Temmuz 1993, Türk toplumunun tarihinde şeriatçılarla yaşanan iki büyük çatışma noktasıdır. Bu noktalar arasında kimin ne yaptığını, hangi kesimin kimden yana ve nasıl tavır aldığını unutmamalıyız. Bu anımsama, bundan sonra herkesin safını ve tavrını doğru tahmin edebilmemiz için de gereklidir.
Yıllar önce, üniversitedeki hocalığım sırasında bir gün, öğrencilerden bir grup genç odama gelerek, kendi sınıflarında bulunan şeriat yanlısı bazı arkadaşlarından dert yandılar:
"Hocam!" dediler, "Hiçbir konu yok ki, şeriatçı arkadaşlarımız tartışma sorunu yapıp şeriat temeline oturtmasınlar ve bizleri yanıt veremez durumda bırakmasınlar. Biliyoruz ya da hiç değilse hissediyoruz ki, söyledikleri şeyler yalandır; safsatadır; akla ve mantığa sığmaz şeylerdir; ne var ki tartışıp onlara karşılık veremiyoruz; çünkü şeriatın içeriğinden habersiziz. Örneğin bize İslam’ın hoşgörü dini olduğunu, başka din ve inançlara saygılı olduğunu söylüyorlar; 'İslamda zorlama yoktur; din adına ölüm fetvası verilmez' diyorlar: Oysa biliyor ve görüyoruz ki, İslam adına cinayetler işleniyor; İslamı eleştirdi diye ya da İslamdan çıktı diye insanlar öldürülüyor: Fakat şeriat verilerinin ne olduğunu bilmediğimiz için onların iddialarını çürütemiyoruz.
"Yine bunun gibi bizlere, İslam şeriatının kadın haklarına saygılı olduğunu, kadını yücelttiğini söylüyorlar ve örnek olarak, 'Kadınların ayakları altından cennetler geçer' şeklinde (ya da buna benzer pek çok) buyruklar olduğunu öne sürüyorlar Oysa biliyoruz ki, istisnasız bütün İslam ülkelerinde kadın yüceltilmiş değil fakat küçültülmüştür, sömürülmüştür, zavallı yaratık durumuna indirilmiştir; fakat şeriatın içeriğinden habersiz bırakıldığımız için bunun dinsel nedenlerini onların yüzüne vurup, savunmamızı yapamıyoruz.
"Yine bunun gibi İslam şeriatının batıl denen şeylere karşı olduğunu, hurafelere savaş açtığını söylüyorlar. Fakat biliyor vehissediyoruz ki, söyledikleri yalandır; fakat yalan olduğunu ortaya çıkaracak bilgiden yoksunuz vb..."
Öğrencilerimin bu tür konuşmaları hâlâ hafızamdadır. Aradan yıllar geçtikçe ve incelemelerim sayesinde İslam şeriatının nasıl bir felaket kaynağı olduğunu her gün biraz daha fark ettikçe anladım ki, şeriatın içeriğinden habersizlik bu milletin başınıyemiştir ve daha da yiyecektir.
Yine düşündüm ki, eğer bu gençler, İslam şeriatının buyrukları arasında, "Kadınlar aklen ve dinen dûn yaratıklardır" ya da"(Sutresiz) namaz kılanın önünden köpek, eşek, domuz ve kadın geçerse namaz katledilmiş (bozulmuş) olur" ya da " Cehennemlerin çoğunluğunu kadınlar oluşturur" ya da "İki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına bedeldir" şeklinde olanları (ve daha bunlara benzer niceleri) bulunduğundan haberleri olsaydı, şeriatçının "İslam kadınları yüceltir" ya da "İslama göre cennet kadınların ayakları altından geçer" şeklindeki (ve daha nice benzeri) yalanlarını suratına vurup onu susturmakta güçlük çekmezlerdi.
Yine düşündüm ki, eğer bu gençler, İslam şeriatının batılakarşı olmak şöyle dursun, batıl inanışlara yer verdiğini, örneğin Kuran’da batılı destekler ayetler bulunduğunu ve Muhammed’in günlük yaşamının her yönünün batıl inançlarla oluştuğunu bilselerdi, şeriatçının yalanlarım çürütebilir ve örneğin, "Hak (İslam)geldi, batılsa yıkılıp gitti" ya da "İslam batıla inanmayı yasaklar"şeklindeki konuşmalarının geçersizliğini kolaylıkla sergileyebilirlerdi.
Yine düşündüm ki, eğer bu gençler, farklı din ve inançtaki ana baba için Tanrı'dan mağfiret dilemenin yasaklandığını, kâfir olarak ölen ana babanın cehennemi boylayacaklarını bilmiş olsalardı ve Muhammed’in bile, Müslüman olarak ölmediler diye kendi öz anası Amine için mağfiret dilemekten kaçındığını, babası Abdullah’ı ya da kendisine babalık etmiş olan amcası Ebû Tâlib’i cehennemlik saydığını öğrenselerdi, hiç kuşkusuz şeriatçının, "İslam ana babaya sevgi ve saygıyı ve iyi davranmayı salık vermiştir" şeklindeki sözlerinin yalana dayalı olduğunu kolaylıkla gözler önüne serebileceklerdi.
Türkiye İŞİD’i Araştırması: Neden ve Nasıl?
Gazete haberlerinin gündelik ajandası ve yer kısıtlılığı, dergi makaleleri-ninse derinleşmeye olanak tanırken çoğunlukla tek bir olguya açıklama getirmeye çalışan karakteri yeterli hareket alanı bulamadığımı hissetmeme yol açıyordu. Bu araçlar 2014’ten itibaren muhabir olarak radikalleşme sıcak noktalarını gözlemlediğim saha görevlerinde, kamuoyunun IŞÎD veya İslâm Devleti olarak tanıdığı yapıların faaliyetlerine ilişkin gördüklerimi aktarmaya yetmez hale gelince bir kitap çalışması yapma fikrine sıcak bakar oldum. Çalışmada, 2014-2017 arasında Türkiye’nin farklı kentlerindeki saha araştırmalarım sırasında yaptığım gözlem ve temaslarımı birbirleriyle tutarlı bir biçimde yan yana koyup, önemli yerel yapılanmaların karakteristiklerini değerlendirmeye çabaladım. Amaçlarımdan biri, genel ve yerel yarılmalar arasındaki farkları göstermekti; yani kısa süre içinde şekillenen genel 1Ş1D algısı ve bu çerçeveye ilişkin ayrıntıların, her bir Türkiye İŞİD’i yapılanmasına ne kadar uyduğunu araştırdım.
...............
Kitapta, Türkiye İŞİD’i örgütlenmelerinin bulunduğu yerellerle ilgili yapılan değerlendirmelere; örgütlenen şahıslarla yapılmış mülakatlar, örgütlenmiş kişilerin aileleriyle yapılan görüşmeler, radikalleşme sıcak noktalarında yapılmış gözlemler, ilgili mahallelerde yaşayan diğer kişilerin aktardıkları, Türkiye IŞİD’i yerellerinde radikalleşen şahısların soruşturmalar kapsamındaki ifadeleri ve bu şahıslar hakkında yapılan iletişim tespitleri ve fiziki takipler veri oluşturdu.1 Yegâne kaynak olduklarında yanlı ve eksik bir ürün ortaya çıkansa da soruşturmalar kapsamında kayıt altına alınmış telefon görüşmeleri ve yazışmalar ile fiziki takiplerden asgari ölçüde yararlanmak zorunda kaldım. Türkiye IŞİD’inin yapılanışı sırasında ihmalleri bulunduğu tartışma konusu olan Emniyet kaynaklarınca hazırlanan polis fezlekeleri ve bu fezlekeler temel alınarak oluşturulan iddianamelerdeki değerlendirmeleri değil, bu metinlerde kullanılan somut olguları kaynak edindiğimin de altını çizmem gerekiyor.
Çalışma boyunca kullandığım Türkiye IŞİD’i ve İslâm Devleti kavramları hakkındaki ayrıma da değinmem lazım.
İkinci sebepse farklı iki organizasyonu; yani Suriye ve Irak’ta bölgesel bir egemenlik kurmuş, kamu kurumlarına sahip olmuş, para basmış, pek çoklarınca bir “proto-devlet” olarak tanımlanmış İslâm Devleti ile el-Kaide kökenlerinden bugüne ulaşan Türkiye’deki yapılanmaları birbirlerinden kolaylıkla ayırabilmekten ibaret. Yani çalışma boyunca Türkiye’de egemen bir devletin hukuk ve güvenlik sistemine rağmen faaliyet yürüten yerel yapılanmalardan bahsederken Türkiye IŞİD’i, İrak ve Suriye’de bölgesel egemenlik oluşturabilmiş yapıya atıfta bulunurken ise )slâm Devleti isimlerini kullandım.
Öte yandan Türkiye IŞİD’i tanımlaması, Türkiye’nin İslâm Devleti’nin kurulu olduğu Suriye ve Irak’a kara sınınnın bulunması sebebiyle göz ardı edilen bir olguya da göndermede bulunuyor. İslâm Devleti, tüm dünyadan gelen destekçiler ile yerel unsurların birleşiminden oluşuyordu; bu yapının Türkiye’deki uzantılarının ortaya çıkışıysa İslâm Devleti’nin kendisinden daha da önceye dayanıyor. Benzer şekilde, İslâm Devleti’nin çözülmesi de Türkiye’deki Selefi komüniteyi ortadan kaldırmadı. Dolayısıyla otonom karakterini koruyup evrimine devam edecek, çeşitli dönemlerde çatı örgütlerle yol arkadaşlığı kurabilecek Türkiye’deki yapılanmalar tanımlarken İslâm Devleti’nin Türkiye Ağları yerine, Türkiye IŞİD’i deyişini kullanmanın daha uygun olacağı görüşündeyim.
From the publisher's feed