Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

By Tarkan Bulan - Öğrenmeyi ÖğrenmekEducation
Download on the App Store

Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam episodes

  • ATATÜRK VE TIBBİYELİLER Metin Özata

    *Bizim kahramanlarımız dilsizdir. Onlar kahramanlıklarını beyan etmek istemez ve ne kadar ararsanız arayın isimlerini kitaplarda veya belgelerde bulamazsınız. Onların ve şehitlerimizin anısı önünde saygı ve sevgiyle eğiliyorum.*

    Mustafa Kemal'in genç subaylık döneminden ölümüne kadar arkadaşlık yaptığı, birlikte çalıştığı, görev verdiği veya çeşitli nedenlerle karşılaştığı ve vatanın kurtuluşu için çeşitli cephelerde kahramanca görev yapan hekimlerimiz kitabın esas konusunu oluşturmakta.


    Bu Tıbbiyeliler, hem Atatürk'ün sağlık sorunlarını gidermeye çalışmış hem de ülkenin bağımsızlığı için mücadele etmişlerdir. Ayrıca, Cumhuriyet döneminde Türk Devrimi'nin gerçekleştirilmesinde ve özellikle tarih ve dil çalışmalarında Atatürk'ün yarımda görev almışlardır.


    57 yıllık ömrünün 12 yılını cephelerde savaşarak geçiren Mustafa Kemal'in sıkıntıyla dolu yaşamında hastalıklar yakasını hiç bırakmamış; ancak o bunlara hiç aldırış etmeden ülkesini bağımsızlığa kavuşturmuştur. Atatürk 16 yaşındayken sıtmaya yakalanmış ve uzun süre rahat bu rahatsızlığı çekmiştir. Arkasından böbrek rahatsızlığı, daha sonra da kalp krizleri geçirmiş ve sonunda siroz hastalığına yakalanmıştır. Bu kitapta, Atatürk'ün yürek titreten yaşam mücadelesini şimdiye kadar sunulmamış bir açıdan vermeye çalıştım. Hem Atatürk'ün bugüne kadar pek az değinilen düşünür yanma hem de doktorlarla olan ilişkilerine vurgu yaptım.


    Mesleği gereği insan sağlığıyla uğraşan ve onları ölümden kurtarmaya çalışan Tıbbiyeliler, vatan işgale uğrayınca Müdafaa-i Hukuk teşkilatlarında başkan veya üye olmuş, gizli görevle silah temin etmiş, hatta müfrezeler kurarak Kuvayi Milliye emrinde savaşmıştır. Bazı Tıbbiyeliler, Mustafa Kemal'in emri üzerine, Meclis'te görev yapmak için hemen Ankara'ya koşmuş, bazıları da İstanbul'dan Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katılmıştır.


    Tıbbiye, vatan işgale uğrayınca ulusal direnişin en güzel örneklerini vermiş ve işgale karşı İstanbul'da yapılan mitinglerin öncüsü olmuştur. Kuruluşundan itibaren bilim ve teknolojinin ülkemize yerleşmesinde büyük katkıları olan Tıbbiye, bağrmdan çıkan vatansever öğrenci ve hekimler sayesinde işgal yıllarında bağımsızlık ateşinin alevlendiği bir ocak olmuştur.


    Osmanlı döneminden itibaren ülkemize her yeniliğin girişi Türk Ordusu ve Tıbbiye sayesinde oldu ve bugün de çağdaşlık açısından Batı ile boy ölçüşecek özelliklerini korumaktadırlar.


    Mustafa Kemal Atatürk, 1922 yılında bir gece sabah saat üçe kadar Halide Edip ve Dr.Adnan Adıvar'la Türkiye'nin gelecek günlerdeki modernleşmesini konuşurlarken Dr Adnan Adıvar'a şöyle demiştir: "Adnan, sen Tıbbiye ile Ordunun en önce garplılaşmasından dolayı ilerlediğini söylerdin. Biz şimdi bütün memleketi garplılaştıracağız."


    Refet Paşa'da Tıbbiyelilerin mücadelesini takdir ettiği için İstanbul'un kurtuluşunda Tıbbiye'ye gelmiş ve öğrencilere şöyle seslenmiştir: "Böyle bir fakülteye sahip olmak yalnız bu milletin tekeli altındadır. Nasıl ki yeryüzünün en yüce milleti Türk ise, yeryüzünün en cesur gençleri de sizlersiniz. Gıpta ile söylüyorum, ben sizin cesaretiniz önünde eğilmek istiyorum. Tıbbiyeliler uzun senelerden beri pek çok şeyler için öldü. Bu milletin tüm halkının canı sürüklenirken tek isyan sesi bu ocaktan yükselmiştir."



    15 hr 5 min
  • korsan tercüme: FELSEFENİN YENİ SORUNLARI KENDİNİ KANDIRMA ERIC FUNKHOUSER

    Kendini kandırma, uzun süredir devam eden ve büyüleyici paradokslar ortaya çıkarır. Filozoflar, kendini aldatmanın mümkün olup olmadığını ve nasıl mümkün olduğunu sorguladılar; Evrimsel teoristler, uyarlanabilir olup olmadığını tartıştılar. Sigmund Freud için kendini kandırma, bilinçdışını anlamanın temel anahtarıydı ve İncil'den Muhteşem Gatsby'ye kadar literatür, kendini aldatmalarıyla ünlü karakterlerle doludur. Ama tam olarak kendini kandırmak mı? Neden bu kadar kafa karıştırıcı? Nasıl yapılır? Ve zararlı mı?

     

    Kendini kandırmanın felsefesi ve psikolojisine bu kapsamlı çalışmada paradoksal soruları inceliyor ve değerlendiriyor ve kavramsal bulguları şu şekilde listeliyor: 

    • Freud ve Davidson ve niyetçiler ile motivasyonalistler arasındaki önemli tartışma da dahil olmak üzere, kendini aldatmanın kavramsal arka planının ve "Temel Sorununun" açıklığa kavuşturulması

    • Bilişsel ve motivasyonel önyargılara hitap eden, güdülerin ve duyguların kendini aldatmayı nasıl yönlendirdiğine vurgu yapan deflasyonist hesaplar

    • Son psikolojik araştırmalarda bilinçdışının rolü de dahil olmak üzere kasıtlı kendini aldatma ve "bölünmüş zihin"

    • Kendini kandırmanın zihin felsefesi ve psikoloji için, özellikle de niyet, inanç ve aldatma anlayışımız için ortaya çıkardığı zorluklar

    • Kendini kandırmanın biyolojisi ve ahlaki psikolojisi: Kendini kandırma işlevsel mi yoksa faydalı mı? Kendini kandıranlar sorumlu tutulabilir mi?

     

    Felsefi analizi en son psikolojik araştırmalarla birleştiren ve bölüm özetleri, açıklamalı önerilen okuma ve sözlük gibi özellikleri içeren Kendini Aldatma, zihin felsefesi ve psikoloji, ahlak psikolojisi ve etik öğrencilerinin yanı sıra psikoloji ve bilişsel benlik gibi ilgili alanlardaki öğrenciler için mükemmel bir kaynaktır.

    12 hr 16 min
  • SİYASAL İSLAMİN CUMHURİYET İLE KAVGASI (2010 - 2020) Aydın çıngı

    SİYASAL İSLAMİN CUMHURİYET İLE KAVGASI (2010 - 2020) Aydın Cıngı


    AKP’nin ve Erdoğan’ın Cumhuriyet ile

    Son On Yıllık Kavgası

    Türkiye 21. yüzyılı kötü yaşıyor. Bu yüzyıla girdiğimizden beri, önceki yüzyılın son döneminden kalma serpintiler de dahil olmak üzere, başımıza gelmeyen kalmadı. Yüzyıl, ekonomik krizle başlamıştı. Ancak bizi bekleyen en büyük felaket, önceki ekonomik faciaların “müsebbipleri” olarak algılanan tüm eski iktidar koalisyonu partilerinin elenerek Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin, 2002 seçiminde seçmenin üçte birinin oyuyla tek başına iktidar sahibi edilmesi oldu. Çoğumuz, o zamanlar başımıza geleni kavramamış ve bizi beklemekte olan felaketi aklımıza getirmemiştik.


    Ben bu kitapta, AKP’nin “egemen parti” eğilimlerinin su yüzüne çıkmaya ve “siyasal İslamcı” esas yüzünü geniş kamuoyunun görmeye başladığı 2010 yılı sonrasını konu edindim. Olan biteni olabildiğince kronolojik sıra gözeterek okura kendi yorumlarımla aktarmak için sosyal medyada yaptığım paylaşımlardan ve birçoğu yayımlanmış makalelerimden yararlandım. Ancak tüm bu farklı öğeleri bütünsel bir kurguda erittim. Okuma sürecini kolaylaştırmak amacıyla ara başlıklar kullandım.


    Anlatıma konu olan olay dizisi, esas itibariyle hepimizin tek tek olaylar olarak anımsadığı; ama kimilerinin sırasını, kimilerinin de bütününü unuttuğu gerçekleri dikkate sunuyor. Dolayısıyla esas amacım, söz konusu on yılı, bölümlendirip genel gidişin bir bütün olarak daha kolay algılanmasını sağlamak oldu.


    Belirtilmiş yıl ve belirlenmiş tarihlerde yazdığım yazıları sonradan değiştirmedim. Bugünden geriye doğru baktığımda okura iletmek istediğim ek düşünceleri ve ayrıca bazı kavramlara ilişkin açıklayıcı bilgileri ise parantez içinde sundum.


    AKP’yi bugünkü Saray Rejimi’ne yönelten süreci ben, 2010 Referandumu’ndan itibaren, şu üç döneme ayırıyorum:


    1) 12 Eylül 2010 Referandumu ile 17-25 Aralık 2013 “Yolsuzluk Haftası” arası: AKP-Gülen Cemaati işbirliğiyle yargının ele geçirilerek -başta Silahlı Kuvvetler olmak üzere- tüm Cumhuriyet kurumlannın yıpratılması, hizaya sokulması veya yok edilmesi, özetle “Cumhuriyeti ele geçirip tahribe başlama” süreci.


    2) Aralık 2013 ile 2017 “şaibeli” Anayasa Referandumu arası: Cemaat ile 17-25 Arahk’ta yolları ayırdıktan, hele 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminden bir tür sivil darbe ürettikten sonra Gülenciler’den başka -hatta onlardan çok- aydınlar, solcular, HDP vb. tüm muhalif grupların baskı altına alınması, yolsuzlukların alenileşmesi, PKK ve IŞID terörünün azdırılması ve bütün bunlara kılıf olarak sınırların dışında serüven aranması, özetle “Muhalefeti tasfiye ve otoriterleşme” süreci.


    3) “Mühürsüz oyların geçerli sayıldığı” 16 Nisan 2017 Referandumu ile günümüz arası: Topluma baskıyı adım adım artırıp, özgürlükleri yok edip otoriterleşerek bugünün “tek adam” rejimine ulaşılması ve ekonominin yerle bir olması, özetle halen sürüp giden "Saray Rejimi’nin yerleştirilme” ve tüm muhalif seslerin kesilme süreci.


    Bu üç ana dönem arasında, hiç kuşkusuz ki ara dönem ve süreçler de var. Onları, dönemin tümü yıllara göre gözden geçirildikçe saptayacaksınız.


    Nihayet, “gidişat” ile onun zihnimde tetiklediği görüşler, durumun anlık fotoğrafını sunma ve konuları daha net açıklama fırsatı verdi. İtiraf edeyim ki zaman zaman kuramsal “derinliklere” de dalmaktan geri duramadım.


    Umarım ki okur, son on yılın olay ve olgularını sırasıyla anımsar, güncelin oluşturduğu yüzeyin ötesine bakmak isteyen de, entelektüel zorlayıcılık sınırlarını aşmayan kuramsal irdelemeler ışığında, kendine düşünce üretimi için malzeme bulur.


    Yaşanmakta olan ve henüz bitmemiş bir sürece ilişkin kesin yargılara varmak, bir yandan tanığı olunan o sürecin tarihini yazmak zordur. Ben yine de böyle bir çabaya giriştim. Ancak kitabın okurda uyandıracağı izlenim ne olursa olsun, gelecek kuşakların, halen içinde bulunduğumuz ama sonuna vardığımız 2010-2020 dönemini, Cumhuriyet’in en karanlık dönemi olarak tanımlayacağını düşünüyorum.


    Aydın Çıngı İstanbul, Ekim 2020



    11 hr 5 min
  • Medrese mi Modernite mi? Osman Selim Kocahanoğlu

    Hemen bir soru. Osmanlı devletinin modernite bağlamında bir ideolojisi var mıydı? Buna olumlu cevap veremeyiz, ancak Osmanlıyı ideolojisi olmayan bir sistem de sayamayız. “î’la-yı kelimetullah,” “halife-! zı’llulah”, “halife-i rûyu zemin”, “devlet-i ebed müddet” kavranılan aynı zamanda Osmanlının kendine özgü soyut bir ideolojisi idiler...


    Batı gibi aydınlanma süreci yaşamamış Osmanlının bu kavramları fetihçi, dinsel ve gelenekseldir. Geleneksel olanlar örf ve adetlerden geliyor, dinsel olanları da medrese öğretisi üretiyordu. Tebaanın kimlik ve benliği medreselerin ürettiği Şeriata dayalı referanslardı.


    Bu bilgiler de fıkıh, hadis, kelam ve tefsir kaynaklıydı. Yani Osmanlı devleti Batı gibi dünyevi/ demokratik bir süreçten geçmemiş, din ve tasavvuf gölgesinde teokratik/feodal çok uluslu bir imparatorluktu.


    Enderun mektebi, devşirdiği Hristiyan çocukları Müslüman yaparken, medreseler de Türkleri kendi özünden koparırdı. Osmanlılık böyle bir zihin yapısıydı. İnsanlık tarihi ise sosyo kültürel, bilimsel ve toplumsal alanlarda devamlı evrim geçiriyordu. Eskiden yeniye, kötüden iyiye ve ileriye gidişi ifade eden bu gelişmelere modernite veya modernleşme diyoruz. Modernite, devletin din öncelikli ontolojik varlığının, mutlak belirleyiciliğini kaybedip seküler/laik yurttaşlar toplumuna evrilmesidir.


    Kısacası modernite dünya olaylarını pozitif bilgilerle anlama ve akla dayalı bilincin yaratılmasıdır. Sadece Batı modemizmi kimseyi örnek almadan, kendi dinamikleriyle kendini üretmiştir. Diğer adi da akıl çağıdır. Akıl, insanın kafasındaki dağınık bilgiyi tasnif ederek doğruyu anlama ve kanıtlama güçlerinin tümünü ifade eder.


    0 min
  • Aldatıcı Zihniniz- Eleştirel Düşünme Becerileri İçin Bilimsel Bir Kılavuz

    YALE TIP FAKÜLTESİNİN UZAKTAN EĞİTİM PROGRAMINI (500 USD DEĞERİNDE) HACKLEYEREK TÜRKÇE'YE ÇEVİRİP YAPAY ZEKAYLA SESLENDİRDİM.


    .... Yale üniversitesi vardı da gitmedik şeklinde zır cahil ve mağra insanımsılığına saklanmadan

    her penisi salatalık varsayımını laf ebeliğiyle ispatlanmış bilgi şeklinde algılayarak bir avuç

    sodyum klorür (NaCl) ile oral tatmin peşinde koşmamak için 5 saatlik bu dersi dinleyin. Tabi IQ80-90 aralığında hıyar sanısı daha cazip olabilir.


    Bedevi severlere uygun değildir. Hazımsızlık yapar.


    Hatırladığımız ve inandığımız şeylerin çoğu ya mutlak doğru ya da sadece yanlış. Beynimiz sürekli olarak yanlış gözlemler, anılar ve inançlar üretiyor gibi görünüyor - ama yine de kendi gerçeğimizi alma eğilimindeyiz. Bu kursta, insan beynimizin bizi aldattığı ve gerçeklikle pek ilgisi olmayan sonuçlara götürdüğü birçok yolu öğreneceksiniz. Ayrıca zihnin birçok aldatmacasıyla savaşmak için kullanılabilecek stratejileri de öğreneceksiniz. Bu kurs, üstbiliş olarak adlandırılan şeyi araştırır: düşünmenin kendisi hakkında düşünmek.


    Kursun ilk kısmı, etrafımızdaki dünyayı nasıl algıladığımızı kapsayacaktır.


    Gördüğümüzü, işittiğimizi ve deneyimlediğimizi sandığımız her şey, dış dünyanın doğrudan bir kaydı değildir; bunun yerine, bir yapıdır. Bilgi değiştirilmiştir, çarpıtılmıştır, karşılaştırılmıştır ve eninde sonunda bir anlatıya dönüştürülecektir.dünya hakkındaki varsayımlarımızdır. Deneyimlerimiz ve düşünceler de egolarımız ve birçok duygusal ihtiyaçlarımız aracılığıyla değişti insan sürekli beslenir.


    Dahası, düşündüğümüz ve deneyimlediğimiz her şey, daha fazla inşa edilen, değiştirilen ve kaynaştırılan bir anı haline gelir. Anılarımıza, geçmişin doğru kayıtları gibi güveniyoruz, ancak kanıtlar, en canlı ve güvenilir anılardan bile oldukça şüphelenmemiz gerektiğini gösteriyor.


    Anıları yeniden oluşturup güncellediğimiz kadar hatırlamıyoruz, bilgiye her eriştiğimizde bilgiyi değiştiriyoruz. Beynimiz de gerektiği gibi bilgi oluşturarak boşlukları doldurur. Ek olarak, özellikle farkında olmadığımız ve bu yanlışlardan kaçınmadığımız sürece, bir dizi mantıksal yanlış ve bilişsel önyargı düşüncemize musallat olur. Bu kursta, mantıksal yanılgıları ve bilişsel önyargıları ayrıntılı olarak keşfedecek ve bunların düşünmeyi genellikle incelikli yollarla nasıl etkilediğini öğreneceksiniz. Ayrıca buluşsal yöntemler hakkında bilgi edineceksiniz. Düşünürken almaya meyilli olduğumuz zihinsel kısayollar; bu kısayollar çoğu durumda etkili olabilir, ancak bizi yanlış yola da götürebilir.


    Beynimizin, düşüncemizi daha fazla bilgilendirebilecek başka ilginç güçlü ve zayıf yönleri vardır. Genel olarak örüntü tanımada çok iyiyiz - o kadar iyi ki, gerçekte orada olmayan örüntüleri sıklıkla görüyoruz. Bununla birlikte, çoğumuz doğal olarak olasılık ve istatistik konusunda zayıfız ve bu sayı, bizi yanılgılara ve düşünme hatalarına açar. Belki de en büyük zayıflığımız, yanılgıya yatkınlığımız, tüm kanıtlara karşı yanlış bir inanca sahip olma yeteneğimizdir.


    Kursun ikinci kısmı, beyninizin gerçekliği nasıl çarpıttığının ötesine geçerek, zihninizin aldatmacalarıyla mücadele etmek için eleştirel düşünme becerilerini ve araçlarını özel olarak nasıl kullanabileceğinizi tartışıyor.

    6 hr 23 min
  • SUSURLUĞUN KARAKUTUSU Ben Ertaç Tinar

    Bu kitabı, hayatımın yakın geçmişinde Türk Devleti'ne yaptığım hizmetler sırasında karşılaştığım olaylar sebebiyle yazdım.


    Türkiye ile İsrail arasında, daha doğrusu Türkler ile Yahudiler arasındaki bağların ne kadar kuvvetli olduğunu bilgilerimin dışında ayrıca yaşadığım için bu eseri kaleme aldım.


    Biraz da sordum, soruşturdum, inceledim, dinledim ve eserimde bunlara da yer verdim.


    Yakalandığım kanser hastalığını yendikten sonra bildiklerimi ve yaşadıklarımı herkesle paylaşmak istedim.


    Avrupa Birliği'ne girme, Avrasya Birliği'ni gündeme getirme arifesindeki Türkiye'de bazı işaretleri de vermek istedim.


    Çok açık olarak Türk-Yahudi dostluğunun iki taraflı geliştirilmesi gerektiğine samimi olarak inandığım için bazı gerçekleri olduğu gibi ortaya koymaya çalıştım.


    Elbetteki Yahudiler Türklere akraba bir millet değil. Onlar ayrı bir dinin de mensubu. Kendi menfaatleri olduğunda ne Türkleri, ne de başkalarını tanırlar. Ancak ben, biz Türklerin diğer milletlerle olan ilişkileri de dikkate alarak genelde bir fotoğraf vermek istedim. Benim objektifimden yakaladıklarımı aktarmak istedim.


    Kanaatim odur ki tedbiri hiç elden bırakmamak kay-dıyla Türklerin iyi ilişkiler kurabileceği, anlaşmalar yapabileceği milletlerin ilk sıralarında Yahudiler gelir. Bu günkü şartlarda durum böyledir. En azından Araplar-dan daha iyi olduklarını düşünüyorum.


    Sanırım çoğunun bilip de söylemediklerinin biri bu konudur.


    Çoğunun bilmedeği, bilip de söylemediği bir konu da devletimizin bazı uygulamalarıdır.


    Devletimizin banhş uygulamalarının hırpaladığı biri de benim. Hizmet dönemimdekiler yanlış yapmış da hırpalanmaşım, sonrakiler doğru hareket etmemiş de hırpalanmışım, bu, bir vatandaşın devlete bakışı açısından önemli değildir. Devlet, devlettir. Ahmetler temsil ederken de devlettir, Mehmetler temsil ederken de devlettir. Türk devleti şahısların devleti değildir ki...


    Benim karşılaştığım olaylardan bir vatandaş, bir iş adamı olarak anladığım şu olmuştur. Siyasi partilerle bürokrasi arasındaki ilişkiler istenilen düzeyde değildir ve bu ilişkilerin çarpıklığı birden çok sorunu doğurmakta ve devletin işleyişinde aksamalar meydana getirmektedir. Yine ayrıca basınla devlet birirmleri arasındaki ilişki devletin aleyhine işlemektedir. Devlet vatandaş ilişkilerinde ise değişkenlik hakimdir.


    Bir dönem yaptığım hizmetler sebebiyle madalya beklerken karşılaştıklarım ve her şey "delip" de geçtikten


    sonra bile; 2004 yılında bir müsteşar yardımcısının "Si zinle görüşmem, odamdan dışarı çıkın" sözüyle muhatap olmam herkesi düşündürecek bir olaydır.


    Ne yapmıştım?


    Başbakanlık Teftiş Kurulu elemanlarına kendi talebim üzerine verdiğim ifadenin dışında bir savcılık kapısından içeri mi girmişim?


    Mahkemede mi yargılanmışım?


    Hüküm mü giymişim?


    Ne olmuş?


    Üç beş gazeteye ve gazeteciye yazdırılmış, birkaç televizyoncuya program yaptırılmış.


    Başka? Başka bir şey yok.


    İşte bu kitabı bunun için de yazdım.


    Ya yaptığım hizmetler, ya da yaptığım hizmetleri yürütürken ilişki kurduğum Yahudiler bir takım çevrelerce tasvip görmemişti.


    O zaman yaptığım hizmetleri ve Türk-Yahudi ilişkilerini anlatacaktım.


    Bilmediklerimizi, bilip de söylemediklerimizi anlatacaktım.


    Türk halkı bana mı hak verecekti, yoksa onlara mı?


    Evet bilmediklerimizi, bilip de söylemediklerimizi bu eserde okuyacaksınız.



    3 hr 24 min
  • ESKİ BİR MİT MENSUBUNUN KALEMİNDEN GUNEYDOĞU DA ÇöZUM SÜRECİ YAŞADIM GÖRDUM YAZDIM ABİDİN SUNGUR

    ESKİ BİR MİT MENSUBUNUN KALEMİNDEN GUNEYDOĞU DA ÇöZUM SÜRECİ YAŞADIM GÖRDUM YAZDIM ABİDİN SUNGUR

    Vatan kaybetmiş insanların yaşadıkları ortamlarda “vatan hasreti” ve “vatan sevgisi” kavramları yoğun olarak konuşuluyor ve yaşanıyor.

    Kafkasya’nın Rus işgaline uğramasını müteakip vatanlarını terk etmeye karar veren tüm ailem ve yakınlarım, 1890’dan sonraki yıllarda, Kuzey Kafkasya’nın Dağıstan bölgesinden Osmanlı Devletine hicret etmişler, o günkü Osmanlı yönetiminin müsaadesiyle Yalova’nın Samanlı Dağları bölgesinde Güney köyünü kurmuş ve yerleşmişler.

    Ailemin, çevremin, özellikle de halen emekli general olan ağabeyimin etkisiyle, kişiliğimin şekillenme dönemi olan lise çağlarımdan itibaren içimde vatanseverlik duygusu ve antikomünist fikirler yoğunlaşmaya başladı.

    1960’h yılların ilk yarısını kapsayan İstanbul Hukuk Fakültesi günlerimde; cemiyetçilik faaliyetleri, Marmara Kıraathanesi sohbetleri, Aydınlar Ocağı toplantıları, okuduklarım ve dinlediklerimin etkisiyle, milli ve manevi değerlerimiz ve tarihi gerçeklerimiz konusunda şuurum ve şahsiyetim gelişti.

    O günlerde, ayrıca, dünyaya aynı gönül penceresinden baktığımız, aynı değerleri paylaştığımız birçok arkadaşım oldu. Ömür boyu sürecek dostluklar o günlerde kuruldu.

    İnsanın inancı ve değerleri; meslek seçimini, çalışma hayatındaki ilişkilerini ve geleceğini büyük oranda etkiliyor.

    Mezuniyetimi takiben başlayan askerliğim sırasında karşılaştığım bazı olaylar, o günkü adıyla “Milli Emniyet” olan Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarıyla tanışmama ve görev teklifi almama sebep oldu.

    Dedektiflikten-Bölge Başkanlığına uzanan görev yıllarımda şuna inandım: Hangi siyasi görüşe, etnik gruba ve inanca sahip olursa olsun, milletimizin çok büyük ekseriyeti devletini seviyor. Bir görüşü savunuyorsa, o fikrin devletini daha çabuk yücelteceğine inandığı için savunuyor. Yeter ki karnı doysun, horlanmasın, yarınlarından emin olsun ve adam yerine konulsun.

    Şu anda ülkemizin gündeminde olan etnik ve mezhepsel sorunlar çözülsün, Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek kimliğini ve yüceliğini dünya o zaman görecek, anlayacak.

    Bu mütevazı kitapçığı, Güneydoğu bölgemizde kırk yıl önce yaşadıklarımın, “Çözüm Süreci” günlerine bir nebze ışık tutabilmesi umuduyla yazdım.

    15 Mart 2015

    Erenköy


    MİLLİ KURUMLAR

    Elli yıldan bu yana ülkemizde yaşanan ve giderek yoğunlaşan olayları hassas ve tarafsız bir gözle değerlendirince bir şeylerin yanlış kurgulandığı, yanlış uygulandığı ve yanlışta ısrar edildiği sonucuna varıyorum.

    İnsan siyasi, sosyal ve ekonomik olaylarla ilgili izlenimlerini, kişisel tercih ve ideolojik angajmanlara girmeden değerlendirirse, meseleleri daha iyi anlama, geçmiş ve gelecekle ilgili daha sağlıklı fikirler üretme şansına sahip olabilir.

    Ülkemizde “Milli” sıfatı taşıyan üç kurum bulunuyor. Bunlar:

    - Eğitim Bakanlığı,

    - Savunma Bakanlığı ve

    - İstihbarat Teşkilatı’ dır.

    “Milli” kelimesinin anlamı, tüm sözlüklerde “Din” ve “Millet” öğeleri ile açıklanıyor. Bu nedenle “Milli” sıfatı taşıyan kurumların “kaderde ve kıvançta bir” toplumu hedeflemesi gerektiğini değerlendiriyorum. Daha köşeli bir ifade ile söylenirse, milli kelimesi milleti bütünüyle kavrayan, kapsayan ve kutsayan bir anlam taşıdığından, bu sıfatı taşıyan kurumların bu yönlü çabalarının bulunması gerektiğine inanıyorum.

    5 hr 31 min
  • Robert Trivers ALDATMA VE KENDİNİ KANDIRMA

    Robert Trivers 

    ALDATMA VE KENDİNİ KANDIRMA

    KENDİNİ Kandırmak Başkalarını Kandırmaktan Daha Kolaydır

    Evrimsel mantığa dayanan genel bir aldatma ve KENDİNİ aldatma teorisinin ele alınma zamanı geldi de geçiyor. Prensipte tüm türler için geçerli olan ancak bizi daha iyi tanımlayarak özel bir anlam yükleyen ve güçlü kılan bir teoriyi formüle etmek lazım. Kendimize karşı bile dürüst değiliz. Öyle ki, rahatlıkla aynaya baktığımızda tam bir yalancı görürüz değil mi? İşte asıl sorun budur: anlık yalancıyı görür gibi oluyoruz ve peşinden masum bir yüzle karşı karşıyayız. Biz tüm diğer canlılardan farklı kılan hatta günümüz yapay zekanın temelini oluşturan, değerli varlığımız olan dil, sadece yalan söyleme yeteneğimizi güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda onun menzilini de büyük ölçüde genişletir. Uzay ve zamanda uzak olaylar, başkalarının davranışlarının ayrıntıları ve anlamı, en içteki düşüncelerimiz ve arzularımız vb. hakkında yalan söyleyebiliriz. Ama neden KENDİNİ kandırıyorsun? Neden bilgiyi çarpıtmak için harika duyu organlarına sahibiz?

     

     1. KENDINI ALDATMANIN EVRIMSEL MANTIĞI

    Kendini Aldatmanın Evrimi, Aldatma Her Yerde, Kendini kandırma nedir? Bilişsel Yük ile İnsanlarda Aldatmayı Tespit Etme, Kendini kandırmak dilden daha eskidir, Kendini Aldatmanın Dokuz Kategorisi, Kendini Aldatmanın Ayırt Edici Özellikleri

    2. DOĞADA ALDATMA

    Aldatanlar ve Aldatılan Arasındaki Evrimsel Mücadele, Kelebeklerde Frekansa Bağlı Seleksiyon, Destansı Bir Birlikte Evrim Mücadelesi, İstihbarat ve Aldatma, Kadın Mimikleri, Yanlış Alarm Çağrıları, Kamuflaj, Ölüm ve Ölüme Yakın Eylemler, Bir Strateji Olarak Rastgelelik, Aldatma Öfkeye Neden Olabilir, Hayvanlar Aldatmanın Bilincinde Olabilir, Evrimsel Bir Oyun Olarak Aldatma, Daha Derin Bir Aldatma Teorisi,

    3. NÖROFİZYOLOJİ VE EMPOZE EDİLEN KENDİNİ KANDIRMA DÜZEYLERİ

    Bilinçli Bilginin Nörofizyolojisi, Düşünce Bastırmanın Nörofizyolojisi, Kişinin Düşüncelerini Bastırmaya Çalışmanın İronisi, Nöral İnhibisyon Yoluyla Aldatmayı İyileştirme, Bilinçsiz Kendini Tanıma Kendini Aldatmayı Gösterir, Beynin Bir Yarısı Diğerinden Saklanabilir mi?, Empoze Edilen Kendini Aldatma, Örtük ve Açık Benlik Saygısı, Yalan İtiraflar, İşkence ve Çocuk İstismarı ile İlgili Yanlış Anılar, Kendini Aldatma Ruhun Bağışıklık Sistemi midir? Plasebo Etkileri

    4. AILEDE KENDINI ALDATMA VE BÖLÜNMÜŞ BENLIK

    5. ALDATMA, KENDINI KANDIRMA VE SEKS

    6. KENDINI ALDATMANIN IMMÜNOLOJISI

    7. KENDINI ALDATMA PSIKOLOJISI

    8. GÜNLÜK YAŞAMDA KENDINI KANDIRMA

    9. HAVACILIK VE UZAY FELAKETLERINDE KENDINI KANDIRMA

    10. YANLIŞ TARİHİ ANLATILAR

    11. KENDINI KANDIRMA VE SAVAŞ

    12. DİN VE KENDİNİ KANDIRMA

    13. KENDINI KANDIRMA VE SOSYAL BILIMLERIN YAPISI

    14. KENDI HAYATIMIZDA KENDINI ALDATMA ILE MÜCADELE ETMEK


    14 hr 13 min
  • OSMAN SELİM KOCAHANOĞLU MENEMEN VE KUBILAY OLAYI

    Bir Tarikat Şeyhinin Anatomisi * Divan-ı Harp Zabıtlarına Göre

    İzmir Suikasti üzerine TBMM zabıtlarını karıştırırken Menemen Divanı Harp zabıtları dikkatimi çekmişti. Konuya eğilme düşüncesi zabıtları okuyunca içime doğdu (2003). Divanı Harp zabıtları olduğu gibi TBMM'ne gönderilmiş, Meclis zabıtları arasında eksiksiz yayınlanmıştı. O günün koşullarına göre ayrıntılı olarak tutulan bu zabıtlar, Menemen olayını yarı yarıya aydınlatmış görünüyordu. Zabıtları temel alan bir çalışma için önemli bir kaynaktı. Okumalar ilerleyip yan kaynaklan topladıktan sonra Menemen'i görmem gereği ortaya çıktı. 2006 yılında hem tatilimi Foça'da geçirecek, hem Menemen'e giderek olayın cereyan ettiği yerleri görecektim. Bu konulara hem duyarlı hem Menemen'in yerlisi birde dost bulmuştum kendime: Seha Kıratlı...


    Yaptığım plana göre Derviş Mehmet ve yoldaşlarının olay öncesinde yürüdüğü güzergahları, konakladığı çamlıkları görecek, aynen onlar gibi Menemen'e girecektim. 1930 yılının güzergahları değişmiş olsa da köyler kasabalar yerinde duruyor olmalıydı. Ancak eylemcilerin yürüdüğü yolları, konakladığı yerleri onlar gibi yürüyerek değil o günleri hayal ederek arabayla dolaşacaktım...


    İlk ziyarete Manisa Horoz Köy'den başladım. Bugün Manisa'nın kenar mahallesi ve toplu konut yapılarına karışan Horoz Köy, 1924 mübadelesinde Rumeli'den gelenlerin yerleştirildiği küçük bir köydü. İnsanlar verilen arazilerde zar zor geçiniyor bölgenin coğrafi ve kültürel iklimine uyum sorunu yaşıyordu. Laz İbrahim Hocanın öncülüğünde yapılan küçük cami halen yerli yerindeydi, köyün ortasına küçük bir horoz heykeli de dikilmişti....


    12 TemmuZ 2006 Çarşamba günü köye vardığımda elimde birkaç isim vardı. Köy köylükten çıkmış, mahalle olmuştu. Olayı unutmuş görünen insanlardan sora sora elimdeki listeden iki kişinin adını bulabildim. Köy kahvesinde buluştuğum iki kişiden biri 1942 doğumlu ve halen çiftçilik yaptığını söyleyen Necip Genç idi. Menemen yargılamasında 15 sene ağır hapse mahkum olan, 1303 (1887) doğumlu [o gün 43yaşında] Necip oğlu Mevlüt'ün oğludu. Anlaşılan babasının adını almış görünüyordu...


    İkinci konuştuğum 1947 doğumlu Halit Dönmez ise, Menemen yargılamasında üç seneye mahkum olan 1294 doğumlu (1878) [52 yaşında] Muslihoğlu Halit’in torunuydu. Halit Dönmez de dedesinin adını almış görünüyordu. Hemen oracıkta, manav ve hediyelik eşya dükkanları yanındaki kahveye oturduk. Menemen adını duyar duymaz ikisi de tedirgin olmuş, karşılarındaki adamı merak etmişlerdi. Babaları ağır cezalara çarptırılmamış; hapis cezasını Ankara'da çekmişlerdi; olayla ilgileri duyumdan öteye geçmiyordu. Benim için önemli olan, en azından olayın içlerinde kalan duygusal tortularını öğrenmekti. Anladım ki, ilk defa gördükleri adama açılmak istemiyor, olaya İIgisiz, bilgisiz ve uzak görünüyorlardı.


    Laz İbrahim Horoz köyüne karargah kurmuş, köylüyü Nakşi tarikatına kazanmak için vaazlar vermiş, bazılarını da Esad Efendinin Erenköy köşküne götürmüştü. Abdest namazdan habersiz oldukları için köylüleri irşad ettiğini söylemiş, onlar da tasdik etmişti. Bunun üzerine Reis Paşa "yoksa siz Petro musunuz?" diye azarlamıştı... Konuştuğum iki kişi köyün dünü ve bugünü hakkında bilgi vermekten uzaklardı; olayın siyasal yönüne girmek ve konuşmaktan da geri duruyorlardı...


    Ertesi gün Derviş Mehmet’in evli olduğu Paşaköye gitmeyi tasarlamıştım. Eşi Elif Hanım ve bacanakları buralıydı. Eylem öncesi yoldaşlarıyla bu köyde buluşup kayınvalidesi Rukiye hanıma misafir olmuşlardı. Rukiye Hanım damadı yüzünden mahkemelerde ecel terleri dökmüştü. Derviş Mehmet'in oğlu veya torunları olabilirdi. Bütün bunlara rağmen sonuç çıkmayacağı düşüncesiyle Paşaköy'e gitmekten vazgeçtim.

    22 hr 59 min
  • Tarkan Bulan Bizi saçma şeylere inanmaya yönlendiren 25 CAHİLLİK

    Bizi saçma şeylere inanmaya yönlendiren 25 CAHİLLİK

    Bilimsel Düşüncedeki Sorunların Önemi

    Bilimsel düşünce, insanlığın bilgiyi keşfetme ve anlama çabalarının temelini oluşturur. Bilimsel yöntem, bu düşünce sürecinin temelini oluşturur ve bilim dünyasında güvenilir sonuçlar elde etmek için kullanılır. İşte bilimsel düşüncedeki bazı sorunların neden önemli olduğunu anlatırken üstünde durduğum konular hatasız karar almamızı ve sazan gibi olmayı engellemeyi hedeflemektedir.

    Bilim, gözlem ve deneylere dayalıdır. Ancak gözlemci, gözlemlenen olayı etkileyebilir. Werner Heisenberg’in belirttiği gibi, gözlemlediğimiz doğa, sorgulama yöntemimize açık olan doğadır. Kuantum mekaniğinde bu kavram, “Kopenhag yorumu” olarak bilinir. Bu, teorinin gerçekliği şekillendirdiği ve gözlemci tarafından algılanan gerçekliği etkilediği anlamına gelir. Bu nedenle, bilimde teori ve gözlem arasındaki ilişkiyi anlamak önemlidir. Gözlemci Gözleneni Değiştirir: Gözlemci, gözlemlenen olayı etkileyebilir. Bu, bilimsel deneylerde dikkate alınmalıdır. Örneğin, bir psikologun bir deneyi sırasında gözlemlediği bir katılımcının davranışı, gözlemcinin varlığından etkilenebilir. Bu nedenle, bilim insanları deneyleri tasarlarken gözlemci etkisini en aza indirmeye çalışırlar.

    Deneysel Yanılgılar: Bilimde deneysel yanılgılar kaçınılmazdır. İstatistiksel hatalar, örnekleme hataları ve deney tasarımındaki hatalar, sonuçları etkileyebilir. Bilim insanlarının bu hataları tanımlamak ve düzeltmek için istatistiksel yöntemleri anlamaları önemlidir. Paradigma Değişiklikleri: Bilim, zaman içinde paradigma değişiklikleri yaşar. Bu, mevcut teorilerin yerini yeni teorilere bıraktığı anlamına gelir. Paradigma değişiklikleri, bilim dünyasını etkiler ve bilim insanlarının esnek olmalarını gerektirir. Bilimsel Etik: Bilim insanlarının etik kurallara uyması önemlidir. Veri manipülasyonu, sahtekarlık ve diğer etik ihlaller, bilimsel düşünceyi zedeler. Bu nedenle, bilim insanlarının etik değerleri anlamaları ve uygulamaları önemlidir.

    Bilimsel düşüncedeki bu sorunlar, bilim insanlarının daha iyi sonuçlar elde etmek için sürekli olarak sorgulamalarını ve geliştirmelerini sağlar. Bu nedenle bilimsel düşünce, insanlığın ilerlemesinde temel bir rol oynar.

    Umarım faydası olur.

    18 min

About Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

From the publisher's feed

Öğrenmeyi öğrenmek, tam öğrenme kavramının temeli ve eleştirel düşüncenin sonucudur. Bilgiye nasıl erişileceği, nasıl işlenip uygulamayla uzun dönem hafızamıza işleme hedefini öğretir. Bu denli önemli…