Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

By Tarkan Bulan - Öğrenmeyi ÖğrenmekEducation
Download on the App Store

Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam episodes

  • Bilişsel Psikoloji Kognitif Yetiler - Yapay Zekâ, Epistemoloji, Felsefe, Dilbilim, Matematik, Nörobilimler İlişkisi İsmet Kırpınar

    Bilişsel Psikoloji Kognitif Yetiler - Yapay Zekâ, Epistemoloji, Felsefe, Dilbilim, Matematik, Nörobilimler İlişkisi İsmet Kırpınar

    İNSANOĞLU, tarih sahnesine çıktığı andan başlayarak kendisi ve başkalarının zihin yapılarını ve davranışlarını anlamaya çalışmıştır. Bunları tanımlamak, neden ve nasıl oluştuklarını açıklamak ve ileride nasıl bir gelişme veya değişim göstereceklerini incelemek istemiştir. Bu merak bireysel ölçüde kalmamış, giderek bilimlerin konusu haline gelmiştir. Özellikle felsefe başta olmak üzere ilimlerle uğraşan kişiler insan zihni üzerine sayısız incelemeler yapmışlardır. Bu anlamda, psikoloji biliminin ilgilendiği konuların incelenmesi çok eski tarihlere dayanır denebilir. Ancak, psikolojinin bir bilim haline gelmesi çok yenidir. Bellek üzerine çalışmalarıyla ünlenmiş Hermann Ebbinghaus'un ifadesiyle "Psikolojinin geçmişi uzun, tarihi kısadır.” Psikoloji, ancak 19. yüzyılın sonlarında, felsefenin şemsiyesi altından çıkarak bağımsız bir bilim dalı haline gelmiştir.


    Bireysel davranışların ve zihinsel süreçlerin bilimsel incelemesi anlamında psikoloji bilimi, zaman içinde hızla gelişmiş ve çeşitli yaklaşımlarla ilerlemesini sürdürmüştür. Psikolojideki her yaklaşım, zihinsel süreçleri ve davranışı farklı bir yönü ile ele alarak değişik yöntemlerle açıklamaya çalışmıştır. Tarihî gelişim içinde bu yaklaşımların sayısı çok fazladır. Yapısalcılık, işlevselcilik, Gestalt, Davranışçılık, Psikodinamik yaklaşım, Hümanistik yaklaşım, Biyolojik yaklaşım ve Bilişsel Psikoloji bu yaklaşımlardan önemli bazılarıdır. Çağdaş psikoloji, bir taraftan makro düzeyde kültürel/toplumsal sistemlerin, diğer taraftan mikro düzeyde ruhsal ve sinirsel süreçlerin analizine yönelmiştir.



    10 hr 13 min
  • Umut Şahverdi Kemalizmden İslamcılığa

    MUTLAKA DİNLEMENİZ GEREKEN BİLİNÇLİ YAPILAN SOSYAL MÜHENDİSLİĞİN BİLİMSEL ANALİZİDİR.

    GÜDÜLMEK İSTEYENLERE UYGUN DEĞİLDİR. SÜRÜDEN AYRILAMAYANLARDA AĞIR HAZIMSIZLIK ETKİSİ GÖZLENMİŞTİR. İKİ YÜZLÜLÜĞÜN DAYANILMAZ BASKISINI ARTIRIR.

    Elinizdeki kitap, Türkiye’de devlet ideolojisinin 1923’ten bu yana nasıl değiştiğini ve böylelikle Kemalizmden nasıl uzaklaştığını ele alıyor. Bu çerçeve araştırmamız, 1923’ten günümüze uzanan süreçte devletin ideolojik geçiş ve dönüşüm aşamalarında Kemalizmin yerini İslamcılığın aldığını iddia ediyor.

    Bu çalışma, a) metodolojik olarak Türkiye’deki bir araştırmayı eleştirel sistem teorisine dayandıran ve b) bunu yaparak, sistem teorisine eleştirel yaklaşımın Luhmann’ın sistem teorisindeki modemi- te sorununun üstesinden geldiğini deneysel olarak kanıtlayan ilk akademik araştırmadır.

    Son olarak, sivil, din ve tarih konularında 1923’ten günümüze uzanan devlet ideolojik değişikliklerinin özgün materyaller ve kapsamlı bir tasvir kullanarak, bu deneysel çalışma Türkiye’nin popüler anlayışından farklı olarak Kemalizmin Cumhuriyet’in çok erken dönemlerinde devlet altyapısı içinde terk edildiğini gösterecektir. Kullanılan deneysel materyal özgündür. Dolayısıyla bürokrasideki Kemalist elitlerin, genel olarak devlet ve devletin ‘ana karar verici’ unsurlarının (siyaset, ‘derin devlet’, ekonomi, ordu) statükoya ilişkin kamusal söylemleri geçerli değildir. Bu tez, aksini iddia ve ispat etmekte olup, resmi ideoloji olarak Kemalizmin, farklı bir resmi ideolojiye dönüşmek için 1950’den itibaren özünde terk edildiğini iddia etmektedir ve bu farklı resmi ideolojinin İslamcı bir devlet ideolojisi olduğunu ileri sürecektir.

    AKP’nin son 20 yıldır sürdürdüğü kaos ve ötekileştirme üzerine kurulu devlet yönetimi örneğin dış ilişkiler açısından her geçen yıl yeni bir analiz, yeni bir yaklaşım yazmayı gerektirir. Ekonomi açısından da durum pek farklı görünmüyor. Ancak bu araştırmada ele alınan devlet ideolojisi kavramı ve yapısal işlevi gündelik siyaseti takip edip, rapor etme zorunluluğunda değildir. Tıpkı Prof. Dr. Korkut Boratav’ın ‘Türkiye İktisat Tarihi’ eseri gibi, bu çalışma da aslında dünden bugüne nasıl gelindiğini, gelinen noktanın aslında hiç de tesadüf olmadığını ve bu tür analiz ile gelecekle ilgili varsayımlar yapılabileceğini göstermeye çalışmaktadır. Tabi ki Türkiye ekonomisinin 2023 yılında çıkmaza girdiğini ve bunun en göze çarpan verilerinden birisinin hiper enflasyon olduğunu herkes görebilir, anlayabilir. Ancak bu çıkmaza girileceğini ciddi ekonomistler öngörmüştü zaten. Görmelerin sebebi de aslında analizlerinin doğru olması ve akademik verilerden hükümete hoş görünmek adına şaşmamalarından kaynaklanıyordu.

    9 hr 26 min
  • Kolektif Belleğin İnşaası Levent Doyuran

    Kolektif bellekte saklanan yaşanmışlıklar veya anlatılar geçmişin aynası değildir. Çünkü kolektif bellekte kalan geçmiş, geçmişin kurgulanmış şeklidir. Başka bir deyişle kolektif bellek geçmişi birebir yansıtmaz. Çünkü hakikatin aktarımı neye, nereden, nasıl baktığımızla ilgilidir. Kişiden kişiye veya gruptan gruba farklılıklar gösterebilir. Tarih de benzer bir çerçevededir. Kolektif bellek ve tarih ilişkisi de bir kurgu olarak karşımıza çıkar. Her ne kadar tarihle ilgili yazılı ve görsel belgeler olmuş olsa da kolektif bellekte saklı olan şekliyle tarihi hatırlarız. Tarih geçmişte yaşanan gerçeğin birebir, ta kendisi değildir. Tarih geçmişteki bir yaşanmışlığın kurgulanmış şeklidir.

    Assmann’ın (2001: 264) bahsettiği kadarıyla “Truva olaylarının bile doğrudan yazılmadığı, daha sonra (söylenen) şarkılardan hareketle bellekte yeniden kurgulandığı ve bu yüzden birçok çelişkiyi (diaphoniai) içinde barındırdığı anlatılıyor.”

    Kolektif bellek sadece geçmişe yönelik bir yapıda değildir. Kolektif bellek aynı zamanda bugün ve yarını da kapsayan geniş bir zamanı içerisinde barındırır. Eğer böyle olmasaydı geçmiş sadece geçmişte kalır, bugün geçmişe dönük bir anıyı veya anlatımı hatırlamazdık. Bugün dediğimiz zaman kavramı geçmişin geleceği olduğundan kolektif belleği geçmişi konu alan fakat bugünü ve geleceği organize eden, yönlendiren bir çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. “Bu yüzden toplumsal bellek hem geriye hem ileriye doğru iki yönde işler. Bellek sadece geçmişi kurgulamakla kalmaz, aynı zamanda şimdi ve geleceğin deneyimlerini de organize eder” (Assmann, 2001: 46).

    Kolektif bellek genel olarak siyasi ve ideolojik içerikli olup acı hatıralarla veya anlatılmışlıklarla doludur. Sıradan olaylar kolektif bellekte yer etmezler. Kolektif bellekte yer edenler bize veya başkalarına ait geçmişte yaşanan savaşlar, siyasi ve ideolojik çatışmalar ve dahi bunların neticesinde gelen ölümler, kaybedilmişlikler, travmalardır. Bu nedenledir ki kolektif bellek geçmişten gelen acı hatıraların birikimleriyle doludur ve en küçük bir kıvılcımla hatırlanabilir, canlanabilir. Kolektif bellekte saklı olanın unutulması veya unutturulması kolay değildir. Unutulduğu zannedilen bir olayı aynı bilgisayar klavyesindeki bir tuşa basıp bilgisayarın belleğinde sakladığınız bir şeyi anında ekrana taşımak gibi tekrar önce zihninize ve hemen ardından gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Olayların şahidi olmasak dahi bize aktarılanlar da aynı şekilde en küçük bir etkiyle hatırlanır, hatta gözümüzün önünde canlanır.


    8 hr 27 min
  • Mukaddesatçı Anti-Kemalizm İslamcıların Atatürk ve Cumhuriyet Algılarının Sosyolojisi

    ZEKA ÖZÜRLÜ TERS EVRİMİN BİLİNEN CAHİL ÖKÜZLERİNİN İBRETLİK NASIL SÜZME OLUNUR TARİHİ.

    Anti-Kemalizm, mukaddesatçı mahfillerde ortaya çıkan ve 1960 öncesi yıllarda işlenip geliştirilen ve bugüne yansıyan kısmen milliyetçi ve daha belirgin olarak İslamcı bir ideolojidir. Neredeyse her gün basında birçok örneğini görebileceği­ miz lslamcı ve tarikatçı kimlik sahiplerinin ürettiği anti-Ke­malist söylemler, fiiller ve bu fiillerin içeriğini dolaşımda tu­ tanlar, Kemalizmi kendi toplumsal ve siyasal dünya tasarımla­ rını hayata geçirmek için engel olarak görürler. Günümüzü de belirleyen otoriter İslamcı sağ söylem, Cumhuriyet'in seküler modernleşmesinin getirdiği bütün düşünsel, toplumsal, kültü­ rel ve siyasal kazanımları geçersizleştirmek için Tek Parti dönemi Kemalizmini, eleştiri sınırlarını da aşmaktan imtina et­ meyen bir hamasetle, mevcut sorunların temeli olarak göster­ mek gibi popülist mukaddesatçı siyasal söylemin bütün im­ kanlarını kullanmaktadır. Daha çok 1945-1960 arası dönemde İslamcılar, Cumhuriyet döneminde, rejimin yaptırımlarından kaçınmak için milliyetçilik ve muhafazakarlıkla organik ilişki­ leri sayesinde ürettikleri anti-Kemalizmi sanki toplumun ta­ mamından geliyormuş gibi sunmuşlar ve dini temelli yergile­ rinin devlette yaratacağı tedirginlikten sakınmak için de ken­ dilerini mukaddesatçı olarak tanımlamışlardır. Bu süreçte mu­ kaddesatçılar ve dini gruplar irşat faaliyetlerinde, dergicilik te­ melli modem iletişim araçlarını propaganda kanalı olarak kul­ lanarak sürdürmüşlerdir. Mukaddesatçı anti-Kemalizm, red­ diyeci dini ideolojik söylem olarak, Cumhuriyet'le hesapla­ şan, yapılan inkılapları bir sapma olarak gören reaksiyoner ve anakronik İslamcı bir zihniyeti mirası bırakmıştır. Bu mira­ sı ortaya koymak ve analiz etmek, Türkiye'deki çatışmacı si­ yasal ve toplumsal hayatı açıklamak açısından anti-Kemalist düşünüş biçimini, kaynaklarını, dolaşımda tutulma şekillerini ve neden olduğu sonuçları ele almak oldukça önemlidir. Çünkü anti-Kemalizmin, siyasi ve sosyal sonuçları olan bir ideolo ji olarak ortaya konulması Türkiye'deki toplumu, siyaseti ve dini yapıları ve bunlar arasındaki organik ilişkileri anlama çabalarını kolaylaştıracaktır.

    Anti-Kemalizm, eski Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gi­ bi simalar ayrı tutulursa, 1945'e dek alenileşmemiştir. Çün­ kü 1938'e kadar Mustafa Kemal Atatürk hayattadır. 1938-1945 arasında ise Kemalist devrimleri yapan kişilerin önemli kısmı halen görevdedir; görevde olmayanlar ise anti-Kemalist muha­ lefete müdahale edecek konumlarda bulundukları için bu tür muhalefetin alenileşmesi önlenmiştir. Ancak, çok partili sis­ teme geçişle Atatürk devrimlerine karşı Nakşibendilik, Süley­ mancılık, Nurculuk ve Ticanilik gibi dini grupların ve Eşref Edip, Osman Yüksel Serdengeçti ve Necip Fazıl Kısakürek vb. kişilerin ürettiği mukaddesatçı anti-Kemalist faaliyetler aleni­leşmeye başlar. Bu nedenle, çalışmamız 1945-1960 yıllan ara­sında, en bilinen adı ile mukaddesatçılann ürettiği anti-Kema­lizmin ortaya konulması ve bu zihniyetin sosyolojisini konu alır. Türkiye'deki siyasal hayatı anlamak açısından Kemalizmi çalışmak ne kadar önemliyse, muaız ideol ji halini alan ve si­ yasal dünyayı bugüne değin belirleyen anti-Kemalizmi çalış­mak da o kadar önemlidir. Bu çalışmada bir Kemalizm anlatı­ sı inşa edilmeyecek, daha çok mukaddesatçılann Kemalizm ve Mustafa Kemal Atatürk algısının ne olduğu, nasıl, ne şekilde ve hangi araçlar/yapılar üzerinden oluştuğu sosyolojik olarak ortaya konmaya çalışılacaktır.


    12 hr 28 min
  • (Toplum Mühendisliği) Ecdadın İcadı AKP iktidarında Bellek Mücadelesi

    AKP’nin, kurucu iktidar Kemalizm’e karşı verdiği bellek mücadelesi, Kemalizm’in koyduğu kuralların dışına çıkma imkânından ziyade, Kemalizm’in üstünü örtecek biçimde onu kaplamak isteyen bir anlayışla yürütülmüştür. AKP, ilk döneminde Türkiye’yi, Kemalizm’in dışına çıkararak genişlerine imkânına sahip olmuşsa da bunu kullan(a)mamıştır. Gerektiğinde imparatorluğun yerine kullanılabilmesi için onunla aynı ölçüde ve imparatorluğun görülmemesi için şeffaf olarak hazırlanan haritayı, imparatorluğun üzerine serildiğinde (yasal açıdan) imparatorluğun bizzati kendisi olarak saymak imkânlı hale gelecek şekilde tasarlatılmıştır. Ne var ki üzerine serilen ve saydam olmayan bu harita, imparatorluğun üzerine örtüldüğünde, imparatorluk güneş ışını ya da yağış alamamakta, ekolojik yapısı değişmektedir. İmparatorluğu koruması için serilen harita, aslında yapısını bozmaktadır. Bunun sonucunda imparatorluğu gözlemlemek isteyen birisi, ancak haritaya bakarak imparatorluk hakkında karar verebilecektir ki bu da imparatorluk hakkında gerçeğe ulaşmanın, yalnızca bire bir ölçeğindeki haritanın el verdiği oranda imkânlı olması demektir. “Eski” Türkiye’yi yıkamayan AKP, gerek hafıza mekânları üzerinden, gerekse anma törenleri üzerinden giriştiği bellek mücadelesinde, “eski” Türkiye’yi, eski Türkiye’nin bire bir ölçeğindeki Yeni Türkiye haritasıyla kaplamaktır. Nitekim denemedeki “kaplama” edimi, AKP’nin bir öze dönüş enstantanesi olarak sunduğu Yeni Türkiye’yi restore etme anlayışını ortaya koymaktadır. Varolanın yerine geçemeyen, eskinin yerine yeni bir şey kurma kapasitesi son derece sınırlı olup, altında daima bir başka özü barındıracak bir restorasyondur. AKP’nin yeni bir bellek yeni bir Türkiye kurma girişimi, taklitçi bir harita ile kaplama edimi değil, ancak toplumsal travmaları iyileştirme, rehabilite etme iddiası taşıyan bir restorasyon girişimi olsa desteklenebilirdi.

    Oysa geldiği noktada iktidar aracı olarak belleği bir kutuplaştırma, tek hakikat olarak sunduğu Yeni Osmanlıcılık üzerinden hiyerarşik bir üstünlük olarak sunan AKP, karşı bir hafıza olduğu ilk döneminde toplumda varolan “yaşanan deneyimi” ile “aktarılan deneyim" arasındaki uçurumu küçültmeyip, daha da derinleştirmiştir. AKP, geçmişi toplumsal belleğin direniş imkânı kapsamında şimdinin olumsuzluğunu aşmak için bir hafıza gücü olarak ortaya koymamış, geleceği kurmasına-diriltmesine izin vermek için, geçmişi rövanşist bir biçimde şimdide keşfetmekle yetinmiştir. Kendi hayal-et-tiği-ni, alternatifsiz tek hakikat olarak dayatmaktadır. Bu açıdan AKP’nin bire bir ölçeğinde Türkiye’nin üzerine serdiği Yeni Türkiye ile arasındaki belleksel yanlma da derinleşmekte, süreçler, farklı hatırlama biçimleri belleğe eklenerek değil; bellekten elenerek iktidann buyurgan karar vericiliğine teslim edilmektedir.

    Yeni Türkiye, AKP’nin Türkiye üzerindeki haritası, bir özdeşleşme imkânı olarak değil; hipnoid süreci olarak karşımızdadır. Zira özdeşleşme normalde kişinin örnek aldığı kişiye göre kendi egosunu şekillendirmesidir. Onun gibi olma isteği mevcuttur. Birey arzusuna nesne olarak seçtiği kişinin belli bir özelliği ile özdeşleşip, taklit ettiği nesneyle libidinal bir bağ kurmaktadır. Grupta ortak bir nesnede birleşen bireysel egolar ile bu ortak nesne yüceleştirilir ve bu yolla egolarında birbiriyle özdeşlik kuran bireylerin ortaklığı söz konusu olur. Hipnoid süreçte ülküleştirilen nesneye tam bir teslimiyet ve boyun eğiş söz konusudur. Dolayısıyla AKP’nin Türkiye’nin üzerini kapladığı harita olarak Yeni Türkiye, hipnoid bir süreç olarak sunulmamahdır. Hipnoid süreçte ben, varlığını geliştirecek bir bilince sahip değildir ve bu yüzden nesneyle kurduğu bag da mesafesini yitirmiştir. Boşluk kabul etmeyen bu süreçte ben, kendisi için değil; nesne için çalışan kendinde bir nesne haline gelir. AKP’nin inananlarına, sınırlı bir varoluş şansı sunmaktadır ki bu iktidarına tam bir sadakat ve itaat bekleyen AKP’nin, topluma yönelttiği hipnoid bir taleptir.


    8 hr 3 min
  • Türkiye'nin 1980'lı Yılları Mete Kaan Kaynar

    Türkiye’nin 1950’li Yılların cildi ile başladığımız serinin dördüncü kitabını, Türkiye’nin bin dokuzyüz seksen ’li Yıllan’nı sizlerle paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyduğumuzu belirtmek isterim. Bu seriyi kafamızda şekillendirmeye başlayıp da çalışmaya girişeli tamı tamına 10 yıl geçti: 2013 yılı ortalarıydı, Tanıl Bora ile kitabın mimari tasarımı üzerinde düşünmeye başladık; 2014 yılı başlarında da kuvveden fiile geçti seri. Çalışmamızın ilk cildi, 2015 yılı ortalarında okuyucuyla buluştu. İkincisi -Türkiye’nin 1960’h Yıllan- 2017 yılında raflardaki yerini aldı.


    Covid-19 pandemisi, tüm dünyayı etkilediği gibi bizi de sarstı; çalışmamızın üçüncü cildinin ikinci yansı ve elinizdeki kitabın ilk başlan pandemi dönemine rast geldi; gecikmeler yaşamadık değil; Türkiye’nin 1970’li Yıllan’nı ancak 2020 yılında sizlere sunabildik. Şu anda sayfalannı çevirmekte olduğunuz Türkiye’nin bin dokuzyüz seksen ’li Yıllan ise nihayet 2023 yılında-10. yılımızda- ilk üç arkadaşının yanındaki yerini aldı. Ve biz de aynı iştiyak ve ciddiyetle beşinci cildi, Türkiye’nin 199O’lı Yıllan’nı hazırlamak üzere kollanmızı sıvadık.


    Bu serinin ilk üç kitabında olduğu gibi bu kitapta da Türkiye’nin seksenli yıllanndan bahsedildiğinde, takvim yapraklanndaki kronolojiyi değil, Türkiye’nin siyasal anlamdaki seksenli yıllarını dikkate aldığımız gözden kaçmayacaktır: Türkiye’nin bin dokuzyüz seksen ’li yıllan; Türkiye’nin Anavatan Partili (ANAP) yıllan ya da bu çalışma içerisinde sürekli olarak andığımız kategorizasyon ile Türkiye’nin Üçüncü Merkez Sağ Dönemi: Öncesi ve sonrası (II. ve III.) koalisyon dönemleri ile çevrilmiş olan bu onyıl da tıpkı 27 Mayıs, 12 Mart ve 28 Şubat gibi, bir cuma gününe denk gelen darbeyle Bayrak Harekâtı’yla başlamıştı. Sabaha karşı üçte kuvveden fiile geçen darbeyi Türkiye, tam bir saat sonra, TRT spikeri Mesut Mertcan’ın okuduğu Millî Güvenlik Konseyi 1 Nolu Bildirisi ile öğrendi. 12 Eylül bin dokuzyüz seksen Cuma günü başlayan Türkiye’nin bin dokuzyüz seksen ’li yıllan, 20 Ekim bin dokuzyüz doksan bir tarihinde TBMM’nin 19. Dönemi için yapılan genel seçimlerle sona erdi. 20 Kasım bin dokuzyüz doksan bir Çarşamba günü 49. Hükümet’in Başbakanı Süleyman Demirel, saat dokuzda Başbakanlık makamına gelerek eski Başbakan Mesut Yılmaz ile buluştu ve yanın saat sonra görevi resmen teslim aldı.


    Serimizin her cildinde, o onyılı bir anahtar kelimeyle/tabirle tanımlamayı âdet edinegeldik. Türkiye’nin 1950’li yıllan için “Türkiye’nin kabuk değiştirdiği yıllar” tabirini kullanmıştık. Gerçekten de İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem, dünyada, 1820’lerde başlayan ve Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle 1945’lerde hitam bulan bir küresel daralma döneminin -bir başka ifadeyle Britanya’nın hegemonik bir güç olduğu, sanayi sermayesine dayanan bir daralma döneminin- ardından gelen bir genişleme dönemiydi. Büyük Savaş’ı müteakip, ABD hegemonyasıyla karakterize olan bu yeni dönem sanayi sermayesinden finans-kapitale geçişi de kapsayan bir genişlemeyi içeriyordu.


    Aynı tarihlerde Osmanlı/Türkiye, bir Büyük Dönüşüm’e -Tanzimat’a- doğru adım atmak üzereydi. 1839’da başlayan bu süreç, anayasal monarşi (Meşrutiyet) dönemleri üzerinden Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluşuyla yepyeni bir rotaya dümen kırmıştı.


    0 min
  • Türkiye'nin 1970'lı Yılları Mete Kaan Kaynar

    Çalışmamızın ilk kitabı, Türkiye’nin bin dokuz yüz elli1i Yıllan, 2015 yılında raflardaki yerini almıştı. Onu 2017 yılı sonlarında Türkiye'nin bin dokuz yüz atmış'lı Yılları takip etti. Şimdi ise Türkiye'nin bin dokuz yüz yetmiş’li Yıllan, tik iki kitapta olduğu gibi burada da, bin dokuz yüz yetmiş’lerde artık ellili yaşlarını idame etmekte olan Cum-huriyet’in panoramik bir fotoğrafını çekmeye çalıştık. Bu kapsamda iç politik gelişmelerden spora, uluslararası ilişkilerden sanata, iktisattan müziğe, emek ve kadın hareketlerinden gündelik hayata, görsel sanatlara kadar oldukça geniş bir perspektifi kadrajımıza dahil etmeye gayret ettik.


    Şu anda okumakta olduğunuz bu kitabın, sadece akademisyenlere ve araştırmacılara hitap eden bir referans kitabı değil, aynı zamanda, Türkiye’nin bin dokuz yüz yetmiş’li yıllarına ilgi duyan herkese seslenen bir başucu rehberi olması en önemli hedefimizdi. Tıpkı bin dokuz yüz elli’li ve bin dokuz yüz atmış’h yıllan konu edinen kitap-lanmızda olduğu gibi, bu kitapta da bunun yolunun, okumayı elden geldiğince kolaylaştırmak, okuyucuya mümkün olduğunca yetkin ve akıcı metinler sunmaktan geçtiğini düşündük. Bunun için de dipnotlardan, akademik referanslardan, göndermelerden mümkün olduğunca sakınmaya, konuşma diline yakın, sürükleyici ve kolay anlaşılır bir üslup tutturmaya gayret ettik.

    Türkiye’nin bin dokuz yüz yetmiş’li Yıllan: Cumhuriyet’in, on iki Mart ile başlayıp, on iki Eylül ile biten, iki darbe arasına sıkışmış yıllan. Politik kutuplaşmanın şiddete, şiddetin iç savaşa gebe olduğu yıllan. Ölümün yolda, caddede, kahvehanede, kampûste, cezaevinde, fabrikada kol gezdiği; bin dokuz yüz atmış bir Eylülündeki üç bakana diyet üç fidanın asıldığı; Çorum ve Maraş’ta ülkenin iç savaş koşulannda yaşamak zorunda kaldığı Cumhuriyet yıllan.


    Türkiye’nin bin dokuz yüz yetmiş’li Yıllan: Hem güler yüzlü kapitalizmin, yani sermaye sınıfının yüksek vergi ödemeye, toplumsal haklann yerleşmesine razı olduğu refah devletinin son on yılı hem de bu refah devletinin -ya da onun Türkiye’nin de aralannda bulunduğu gelişmekte olan ülkelere yansıyan yüzüyle kalkınmacı devletin- krize girmeye, Bretton-Woods Sistemi’nin çökmeye, art arda petrol krizlerinin yaşanmaya başladığı; onyılın sonuna doğru Türkiye’nin “70 Cent’e muhtaç” hale geldiğini itiraf etmek zorunda kaldığı; grevlerle, kuyruklarla, yokluklarla geçen yıllan.


    Türkiye’nin bin dokuz yüz yetmiş’li Yıllan: Sadece şiddetle, krizle, darbeyle, yoklukla şekillenmedi elbette. Her ne kadar yetmişler, devletin şiddet aygıtlannın yön verdiği politikalann, iç savaşın, anarşinin ve sosyo-ekonomik çalkantılann hâkim olduğu bir dönem olsa da aym zamanda, umudun, neşenin, sevincin, eğlencenin ve hüznün de onyıhydı. Türkiye’nin İnek Şaban’dan, Hababam Sı-nıfı’na, Bizim Aile’den, Neşeli Gûnler’e, Canım Kardeşim’e, belli bir süreliğine hoşça vakit geçirmeyi, kendi sıkıntılı gerçekliğinden uzaklaşıp, başka bir gerçeklik içinde yaşamaya başladığı yıllar da o yıllardı. Türkiye, Güneş Ne Zaman Doğacak’ı da, Arkadaş’ı da, Birleşen YollarT da, Bir Gün Mutlaka’yı da, Ayıkla Beni Hüsnü’yû, Şipşak Basanm’ı da, Tak Fişi Bitir İşi’yi de aynı onyıl-da seyretti. Tıpkı Halkın Dostlan’m da Tevhidi de, Rizgari’yi de, Hergün’û de aynı dönemde okuduğu gibi. Artık kanıksanan radyonun yanında televizyonun da evlerin başköşesindeki yerini almaya başladığı yıllardı bin dokuz yüz yetmiş’ler. Türkiye bu onyıh televizyonda Görevimiz Tehlike’yi, Uzay Yolu’nu, Aşk-ı Memnu'yu ve Kaynanaları da seyrederek geçirdi. Tıpkı bin dokuz yüz yetmiş dört yılında Hollanda ve Federal Almanya arasmda oynanan Dünya Kupası final maçmı naklen seyrettiği; 45’liklerden, longplaylere oradan da kasetçalarlara geçilmeye başlanan bu dönemde, Zülfü Livaneli’yi, Edip Akbayram’ı, Cem Karaca’yı, Selda Bağcan’ı, Fikret Kızılok’u ve Timur Selçuk’u dinlediği gibi.


    0 min
  • Türkiye'nin 1960'lı Yılları Mete Kaan Kaynar

    Türkiye’nin altmışlı yıllarını konu edinen bu çalışmamızda çok farklı açılardan, 1960’h yıllar Türkiye’sinin panoramik bir fotoğrafını çekmeye çalışıyoruz. Bu panoramayı, bu genel manzarayı resmedebilmek için de iç politik gelişmelerden spora, uluslararası ilişkilerden sanata, iktisattan müziğe, emek ve kadın hareketlerinden gündelik hayata, görsel sanatlara... kadar oldukça geniş bir yelpazeyi tuvalimize aktarmaya gayret ediyoruz.


    Bu kitapta, altmışlı yıllar siyasetini tartışmaya çabalıyoruz. Siyaset kavramını ise parlamento ve/ya siyasî parti örgütlerine indirgeyerek değil, mümkün olan en geniş anlamıyla, yani sosyolojik bir perspektiften ele almaya gayret ediyoruz. Siyaset kavramını, eskilerin ifadesiyle, efrâdını câmi ağyâ-nnı mâni bir şekilde ele almak, altmışlı yıllar siyasetini bu bakış açısıyla tanımlamak arzusundayız. Siyasetin e/rddını (olmazsa olmazlarını) cem edebilmek; ağyünnı (elzem olmayanlarını) men edebilmek için de böyle bir panoramik bakış açısına ihtiyacımız vardı. Çünkü siyaset, siyasetçi adı verilen profesyonellerin medyada, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) ya da parti teşkilatlarında gerçekleştirdikleri bir temaşaya indirgenemez. Aksine, bir özne olarak bireyin, toplumsal kurumlar ve sınıflar içerisinde anlam bulan ilişkiler bütününü de niteler. Siyaset, toplumun her kurumunun içerisine sinmiştir; zaten oralarda icra edilir. Biz de siyasetin bu tanımına uymak ve altmışlı yıllar Türkiye’sinde siyaseti böyle bir bakış ile resmetmek istedik. Zaten bu açıdan bakıldığında çalışmamızda, takvim yapraklarındaki kronolojiyi değil, Türkiye’nin siyasal anlamdaki altmışlı yıllarını dikkate aldığımız gözden kaçmayacaktır.


    Çalışmamız çerçevesinde altmışlı yıllar, Cumhuriyet döneminin ilk askerî darbesi olarak siyasî tarihimizde yerini alan 27 Mayıs 1960 tarihi ile başlamakta ve yine başka bir darbeyle, 12 Mart (1971) Darbesi ile sona ermektedir. Çalışmamızda da altmışlı yıllar Türkiye’sini bu tarihsel kesite sadık kalarak ele almaya gayret ettik.


    Şu anda elinizde bulunan bu çalışmanın, yalnızca konu ile ilgili araştırmacıların ilgisi çeken bir referans kitabı değil, aynı zamanda, konuya ilgi duyan genel okuyucular için de bir başucu rehberi olması en önemli gayelerimizden biri oldu. Ellili yıllar Türkiye’sini konu edindiğimiz bir önceki ciltte de olduğu gibi, bunun yolunun okumayı elden geldiğince kolaylaştırmak, okuyucuya mümkün olduğunca akıcı metinler sunmaktan geçtiğini düşündük: Bu gayeye erişebilmek için de -başarabildiğimiz kadarıyla- bir yandan dipnotlardan, referanslardan, göndermelerden vb. sakınmaya gayret ederken, diğer yandan da ileri okuma listesi ve dizinlerle okuyucuyu yönlendirmeye çalıştık.


    Çalışmada yer alan metinler içerisinde bir tutarlılık olması bir diğer hedefimizdi; ancak kitabın genelinde bir tutarlılığı tesise gayret ederken, yazarlarımızın özgün değerlendirmelerinden yararlanmayı da ihmal edemezdik. Her bir yazar ve özgün analizleri kitabın zenginliğiydi.



    0 min
  • Türkiye'nin 1950'lı Yılları Mete Kaan Kaynar

    Elinizdeki bu kitap 1950’ler Türkiye’sini konu ediniyor; olabildiğince geniş bir perspektiften, 1950’li yıllarda, henüz otuzlu yaşlarını idame etmekte olan genç Cumhuriyet’in panoramik bir fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Bu nedenle de siyasetten ekonomiye; basından sinemaya, edebiyata; kadın ve işçi harekederinden azınlıklara; dönemin siyasal düşünce hare-kederinden dış politikaya kadar çok geniş bir yelpazeye sahip. Yine de belirtmek gerekiyor ki, her ne kadar ellili yıllar bütün yönleriyle ele alınmaya çalışılmış olsa da siyasal olaylar ve aktörler çalışmamızda hayli belirgin bir yer işgal etmekteler. Bu nedenle ellili yıllar Türkiye’si denildiğinde, bu kitapta, takvimdeki 1950’li yılların değil, siyasal anlamda 1950’li yılların kastedildiğini hatırda tutmak lazım. Bir takvim dönemi değil de siyasal anlamda bir tarihsel kesit olarak ele alındığında ellili yıllar, Türkiye için, 14 Mayıs 1950 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) iktidarının sona erip, Demokrat Par-ti’nin (DP) seçimleri kazanması ile başlamakta ve 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirilen askerî darbe ile son bulmaktadır. Çalışmamızda da ellili yıllar Türkiye’sini bu şekilde ele almaya gayret ettik.

    Şu anda okumakta olduğunuz bu kitabın, yalnızca konu ile ilgili araştırmacıların ilgisi çeken bir rehber değil, aynı zamanda, konuya ilgi duyan diğer okuyucular için de bir başucu eseri olması en önemli gayelerimizden biri oldu. Bunun yolunun, okumayı elden geldiğince kolaylaştırmak, okuyucuya mümkün olduğunca akıcı metinler sunmaktan geçtiğini düşündük: Bunu sağlayabilmek için de elimizden geldiğince bir yandan dipnotlardan, referanslardan, göndermelerden vb. sakınmaya gayret ederken, diğer yandan da ileri okuma listesi ve dizinlerle okuyucuyu yönlendirmeye çalıştık.

    Çalışmada yer alan metinler içerisinde bir tutarlılık olması bir diğer hede-fimizdi; ancak kitabın genelinde bir tutarlılığı tesise gayret ederken, yazarlarımızın özgün değerlendirmelerinden yararlanmayı da ihmâl edemezdik. Nitekim her bir yazar ve onun özgün analizleri kitabın zenginliğiydi. Çalışmamızda, küllün (tümelin) tutarlılığı ve cüzün (tikelin) özgünlüğü arasında kurmaya gayret ettiğimiz dengeyi, Nâzım’dan yardım alarak şöyle özedemek mümkün: Kitapta emeği olan her bir yazarımız, yazılarını, “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi” tutarlıca kaleme aldılar.

    1950’li yıllar, İsmet İnönü’nün 1964’te, ABD Başkanı Johnson’un mektubuna cevaben söylediği iddiâ edilen sözden mülhem kelimelerle ifade etmek gerekirse - yeni bir dünyanın kurulduğu, Türkiye’nin de orada yerini almaya çalıştığı yıllardır. Ellili yıllara gelindiğinde artık, İkinci Dünya Savaşı bitmiş; Soğuk Savaş, dünyayı iki kampa bölmüştür. Bu yıllarda, 1944’te kabul edilen Bretton-Woods Antlaşması’nın gereği olarak kurulan Birleşmiş Milletler (BM), Uluslararası Para Fonu (International Money Fund-IMF) ve Dünya Bankası (World Bank-DB) gibi kuruşlar faaliyetlerine hız kazandırmakta; kapitalizmi küresel ölçekte koordine etme, yönlendirme görevlerini icra etmektedirler. Ellili yıllar, aynı zamanda, Soğuk Savaş’ın ABD kampına dâhil ülkelerin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (North Atlantic Treaty Organization-NATO) etrafında bir araya geldikleri yıllardır. Bir başka ifade ile ellili yıl-ların dünyası, Türkiye’nin de aralarında yer aldığı ABD siyasî, askerî ve İktisadî düzlemde örgütlendiği bir tarih kesitini niteler. Nitekim Türkiye de bu gelişmelere kayıtsız kalmayacak; savaş sonrasında yeniden kurulmaya başlanan bu (yeni) dünyada yerini almaya çabalayacaktır.


    0 min
  • Bilişsel Uyumsuzluk Teorisi Leon Festinger, 2022, Stanford University Press

    Bu Önsöz, öncelikle bu kitabın özünü oluşturan fikirlerin nasıl ortaya çıktığının tarihini içerir. Bu kronolojik biçim, başkalarından alınan yardımı doğru bir şekilde kabul etmenin en iyi yoludur - önemli ve çok önemli olan yardım - ve aynı zamanda bu kitabın onu başlangıçta motive eden amaçlarla nasıl ilişkili olduğunu açıklamanın en iyi yoludur.

     

    1951 sonbaharının sonlarında, Ford Vakfı'nın Davranış Bilimleri Bölümü Direktörü Bernard Berelson, yazara, "iletişim ve sosyal etki" alanının temel bir "önerme envanterini" üstlenmekle ilgilenip ilgilenmeyeceğini sordu. Bu alanda hiçbir zaman teorik düzeyde entegre edilmemiş geniş bir araştırma literatürü bulunmaktadır. Kitle iletişim araçlarının etkileri üzerine yapılan çalışmalardan kişilerarası iletişim üzerine yapılan çalışmalara kadar uzanmaktadır. Alandaki bilinen gerçeklerin çoğunu birbirine bağlayan ve ek türevlerin yapılabileceği bir dizi kavramsal önerme ortaya konabilseydi, bu açık bir değere sahip olurdu.

     

    Böyle bir teorik bütünleşmeye teşebbüs etme fikri her zaman entelektüel olarak çekici ve zorlayıcıdır, ancak o sırada ilgili herkes için başarılı bir şekilde gerçekleştirilse bile, belirlenen alanın tamamını kapsamayı umamayacağı açık görünüyordu. Bazı yararlı sonuçlar vaat ediyor gibi görünen bir plan, genel "iletişim ve sosyal etki" alanı içinde dar bir şekilde tanımlanmış bir sorunla başlamak ve verileri yeterince açıklayacak belirli bir dizi hipotez veya önerme formüle etmeye çalışmaktı. Bu işe yararsa, dar bir şekilde tanımlanmış başka bir problem düşünülebilir ve teori genişletilebilir ve değiştirilebilir. Kabul etmek gerekir ki, teorik olarak hiçbir ilerleme kaydedilemeyen veri yığınlarıyla tekrar tekrar karşı karşıya kalınacaktır. Birinin çıkmazı çabucak tanıyacağı ve diğer verilere geçeceği umuluyordu.

     

    Ford Vakfı'nın Davranış Bilimleri Bölümü tarafından sağlanan fonlar, May Brodbeck, Don Martindale, Jack Brehm ve Alvin Boder-man'ın işbirliğini mümkün kıldı. Birlikte, üzerinde çalışmak için ilk dar tanımlı sorunumuz olarak söylentilerin yayılmasını seçerek işe başladık.

     

    Söylentilerin yayılmasıyla ilgili kapsamlı bir araştırma literatürü bibliyografyası toplamak, materyali okumak ve varsayım ve varsayımlardan gerçeği eleme işleri nispeten kolaydı. Daha da zordu, materyali entegre etme ve verileri tatmin edici bir şekilde ele almaya başlayacak bazı teorik önseziler elde etme problemleriydi. Ampirik bulguları biraz daha genel bir biçimde yeniden ifade etmek yeterince kolaydı, ancak bu tür bir entelektüel alıştırma çok fazla ilerlemeye yol açmadı.

     

    Aramızda herhangi bir coşku yaratan ilk önsezi, Prasad tarafından bildirilen ve 1934'teki Hindistan depreminden sonraki söylentilerle ilgili bazı verileri anlamaya çalışmaktan geldi. Bu çalışma Onuncu Bölüm'de ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Prasad'ın bildirdiği ve bizi şaşırtan gerçek, depremin ardından, yaygın olarak dolaşan söylentilerin büyük çoğunluğunun çok yakın gelecekte daha da kötü felaketlerin geleceğini öngörmesiydi. Kuşkusuz, korkunç felaketlerin meydana gelmek üzere olduğu inancı çok hoş bir inanç değildir ve "kaygı uyandıran" söylentilerin neden ortaya çıktığını ve bu kadar yaygın olarak kabul edildiğini sorabiliriz. Sonunda bu soruya olası bir cevap aklımıza geldi - oldukça genel bir uygulamaya sahip olma vaadinde bulunan bir cevap: belki de daha da kötü felaketlerin geleceğini öngören bu söylentiler hiç de "kaygı uyandırıcı" değildi, daha ziyade "kaygıyı haklı çıkarıyordu". Yani, depremin bir sonucu olarak, bu insanlar zaten korkmuşlardı ve söylentiler onlara korkacak bir şey verme işlevine hizmet etti. Belki de bu söylentiler insanlara zaten hissettiklerine uyan bilgiler sağladı.


    8 hr 31 min

About Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

From the publisher's feed

Öğrenmeyi öğrenmek, tam öğrenme kavramının temeli ve eleştirel düşüncenin sonucudur. Bilgiye nasıl erişileceği, nasıl işlenip uygulamayla uzun dönem hafızamıza işleme hedefini öğretir. Bu denli önemli…