
Sign up to save your podcasts
Or


ÜLKEMİZDE YAYINLANMAMIŞ SOSYAL HAYVAN KİTABINI DİNLEYEREK NASIL GÜDÜLDÜĞÜNÜZÜ ANLAYIN. BU NEDENLE BASILMAMIŞTIR.
Seçim oyunlarını dinleyin....
Leon Festinger'in öğrencisi olma ayrıcalığına sahip bir bilim insanının 20'den fazla tekrar basılmış 100usd değerindeki kitabını korsan tercümeyle dinleyiniz.
1970-1971'de, yılı Stanford, California'da Davranış Bilimleri İleri Araştırma Merkezi'nde geçirmeye davet edildim. O yıl boyunca, istediğim her şeyi yapmam için bana tüm destek, cesaret ve özgürlük verildi ve hiçbir şey için kimseye karşı sorumlu olmadığıma dair güvence aldım. Orada, güzel bir tepede, San Francisco'dan (en sevdiğim şehir) yaklaşık 30 mil uzaklıkta,
Açıklamama izin verin: Biz sosyal psikologlar, sosyal psikolojinin genç bir bilim olduğunu söylemekten hoşlanırız - ve genç bir bilimdir. Elbette, zeki gözlemciler, en azından Aristoteles'in zamanından beri sosyal fenomenler hakkında ilginç açıklamalar yapıyor ve heyecan verici hipotezler öneriyorlar, ancak bu açıklamalar ve hipotezler 20. yüzyıla kadar ciddi bir şekilde test edilmedi. İlk sistematik sosyal psikolojik deney (bildiğim kadarıyla) 1898'de Triplett tarafından yapıldı (rekabetin performans üzerindeki etkisini ölçtü), ancak 1930'ların sonlarına kadar deneysel sosyal psikoloji, öncelikle Kurt Lewin ve yetenekli öğrencilerinin ilhamıyla gerçekten yükselişe geçmedi. Aynı şekilde, Aristoteles'in ilk olarak MÖ 350 civarında sosyal etki ve iknanın bazı temel ilkelerini ileri sürmesine rağmen, bu ilkelerin Carl Hovland ve ortakları tarafından deneysel teste tabi tutulmasının 20. yüzyılın ortalarına kadar olmadığını belirtmek ilginçtir.
HATALAR PSİKOLOJİSİNİN YAZARIDIR.
ARAMIZDAKİ SOYSUZ VE CAHİLLERİN KENDİLERİNİ NASIL KANDIRDIĞINI DETAYLI ANLATAN NOBEL ÖDÜLÜ ALMIŞ BİR İSPATLANMIŞ TEORİNİN KİTABI.
ÜLKEMİZDE SAKINCALI OLDUĞU İÇİN YAYINLANMADI.
Bir an için, bir grup insanın birkaç ay içinde felaket bir selin Kuzey Amerika kıtasını yok edeceğine ikna olduğunu hayal edin. Ayrıca, felaketten dakikalar önce, uzaydan bir aracın geleceğine, bu küçük inanan grubunu ele geçireceğine ve onları uzak bir gezegende güvenli bir yere taşıyacağına inanıyorlar. Diyelim ki bu insanlar beyaz cüppeler giyen ve "TÖVBE!" yazan pankartlar taşıyan vahşi gözlü ahmaklar değil, güzel evleri, sevgi dolu aileleri ve iyi işleri olan zeki, mantıklı insanlar. İnançlarına uygun olarak, işlerini bıraktılar ve paralarını ve mallarını verdiler (uzak bir gezegende kimin paraya ve mülklere ihtiyacı var?). Şimdi uzay gemisinin gelişini ve 21 Aralık gece yarısı tam olarak gerçekleşecek olan maceralarının başlangıcını sabırsızlıkla bekliyorlar. Bu insanlar nasıl hissedecekler ve 22 Aralık'ta ne yapacaklar, tabii ki Kuzey Amerika'nın hala var olduğunu ve uzay gemisinin gelmediğini varsayarsak?
Bu soru hemen hemen herkes için ilginç olurdu. Bununla birlikte, 1954'te, yakında sosyal psikolojideki en heyecan verici teori olarak ortaya çıkacak olan yeni bir insan davranışı teorisi - bilişsel uyumsuzluk teorisi - icat etme sürecinde olan parlak bir genç deneysel sosyal psikolog olan Leon Festinger için özellikle ilginçti. Esasen, teori uyumsuzluğu, bir kişi uyumsuz iki fikre sahip olduğunda ortaya çıkan zihinsel kargaşa olarak tanımladı: örneğin, "Sigara içmenin beni öldürebileceğini biliyorum" bilişi ve "Günde iki paket sigara içiyorum" bilişi. Uyumsuzluk rahatsız edici olduğu için, insanlar birbirleriyle daha uyumlu hale getirmek için bir veya her iki bilişi değiştirerek onu azaltmaya çalışacaklardır. Bu durumda, sigara içenler ya sigarayı bırakabilir ya da başka gerekçelerle sigara içmeyi haklı çıkarabilirler ("sigara içmek kaygımı azaltır"; "Beni aşırı yemekten alıkoyuyor"). Sorun ne kadar önemliyse ve bir kişinin ona olan bağlılığının derecesi ne kadar büyükse, uyumsuzluk o kadar büyük olur ve onu azaltma ihtiyacı da o kadar büyük olur.
Festinger, yerel bir gazetede "Bayan Keech" ve onun tahminlerini okuyarak bu kıyamet günü grubunu öğrendiğinde, teorisini test etmenin sipariş üzerine yapılmış bir yolunu gördü. Grubunun üyeleri kendilerini klasik bir uyumsuzluk durumuna sokmuşlardı: Belirli bir tahminde bulunmuşlardı; kendilerini alenen buna adamışlardı; Ve bu inancı desteklemek için neredeyse geri dönülmez eylemlerde bulunmuşlardı. Grubun bir üyesinin, bir doktorun dediği gibi: "Hemen hemen her şeyden vazgeçtim. Her bağı kestim, her köprüyü yaktım. Dünyaya sırtımı döndüm. Şüphe etmeyi göze alamam. İnanmak zorundayım."
Türkiye’nin, 21. yüzyılın ilk çeyreğindeki görünümü için “istikrarlı kaos” tanımı kullanılırsa yanlış olmaz. Köklü siyasi değişime sahne olan bu dönem aynı zamanda iç ve dış dinamiklerin hare kete geçtiği bir dönem oldu.
AB ile tam üyelik müzakerelerinin başladığı bu dönemde değişen siyasal şartlar, ekonomik ve sosyal değişimi de tetikledi.
90 yıllık alışkanlıkların değiştiği bu dönemde, gündemi en faz la meşgul eden konuların başında askerî vesayet tartışmaları geldi. Sivil yönetimin askerî vesayete son vermek amacıyla başlattığı mücadelenin en önemli adımlarından birini yargı takibi teşkil etti.
Ergenekon ve Balyoz adlarıyla Türk yargı tarihine geçen bu davalar, aynı zamanda bir döneme de damgasını vurdu. Açılan davalar sebebiyle yüzlerce asker, şeref ve haysiyetleriyle imtihan edildi.
Ergenekon Davası, içinde bir sürü davanın olduğu torba da vaya dönüştürüldü. Bu davanın içine atılan davalardan biri de İnternet Andıcı Davası oldu. Davadaki suçlama konusu, “Türki ye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme, Silahlı Terör Örgütü Yönetme ve Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma” idi.
Suçlanan 22 askerden biri de Korgeneral İsmail Hakkı Pekindi. Genelkurmay İstihbarat başkanlığı yaptığı dönemde ka muoyunda “Islak İmza Davası” olarak bilinen ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılaması yapılan “İnternet Andıcı Davası” sebebiyle iki yıl Silivri Cezaevinde kalan İsmail Hakkı Pe kin, 1972’de Harp Okulundan mezun oldu ve 2012 yılına kadar 40 yıl Türk Silahlı Kuvvetlerine hizmet etti. Özel zamanlarda, özel görevlerde bulundu. Devlet hizmeti için üstlendiği görevler sebe biyle büyük sırlara vâkıf oldu.
Şu anda 64 yaşında.
1972 yılında Kara Harp Okulundan mezun olduktan sonra 1974 yılında Kıbrıs’a çıkartma yapan Hava İndirme Tugayı 1’inci Paraşütçü Taburunda takım komutanı olarak görev alan ve ya ralandığı için “Kıbrıs Gazisi” madalyası taşıyan Pekin, Ağustos 2012’de YAŞ kararıyla Türk Silahlı Kuvvetlerindeki 40’ıncı yılında kendini büyük bir kumpasın içinde buldu.
Kendi ifadesiyle o, İznikli fakir bir balıkçının çocuğu olarak dünyaya geldi. İki göz odalı bir evde büyüdü. Milletin desteğiyle yurt içinde, yurt dışında aldığı eğitimlerle mesleğinin zirvesine ulaştı. Milletine minnet borcunu da görevini en iyi şekilde yerine getirerek ödedi.
Türk Silahlı Kuvvetlerindeki en sıkıntılı zamanlarını mesleğinin zirvesine yaklaştığı günlerde yaşadı. İnternet Andıcı Davası sebebiyle 2011 yılının Eylül ayında cezaevine girdi. 2012 yılının Ağustos ayında resen emekli edildi. 5 Ağustos 2013’te 7,5 yıl hapse mahkûm oldu. Böylece, müstakbel genelkurmay başkanı olarak girdiği cezaevinden, emekli korgeneral olarak çıktı.
10 Şubat 2015 tarihinde katıldığı Vatan Partisi’nde siyaset le uğraşıyor. Siyasetçi ama milletvekili olmak istemiyor. Vatan Partisi’nde Talat Paşa Komitesi başkanlığını üstlenerek Ermenilerin Türklere yönelik soykırım iddialarının asılsızlığını anlatmak için görev yürütüyor.
O, küçük bir çocuk olarak girdiği Silahlı Kuvvetlerden, törenle uğurlanmamanın hüznünü yaşayan emekli bir paşa. Bu nedenle yüreğindeki burukluğun bir nişanı olarak “koruma amaçlı silah
taşımak bana göre değil” diyerek meslek hayatı boyunca sahip olduğu iki silahını ve üniformalarını Silahlı Kuvvetlere hibe ederek mesleğinden ayrıldı.
Kibirli Beyin, Daha kolay ve iyimser bir gerçeklik için,
Duygusal Beyin Her zaman terleyen parmaklar,
Ahlaksız Beyin içimizdeki sendeleyerek yürüyen çocuk,
Aldatıcı Beyin Gerçeğe lakayt bir yaklaşım,
Dik Kafalı Beyin Sadakat bir adım “uzakta”,
Ketum Beyin,
Ruhsal kâhyamızın hilelerini ortaya çıkarmak,
Zayıf İradeli Beyin içimizdeki primadonna,
Tutucu Beyin,
“Haydut... Sokak kızı... Pasaklı... inek... mankafa”,
Son Söz: Savunmasız Beyin,
kendi beyninize güvenebileceğinizi nü düşünüyorsunuz?
Mesela bir çarpma işlemiyle karşılaştığında bir anlığına bocalayabilir. Ya da ara sıra sözden tamamen kurtulmak için birşeyler aramaya bir odaya gönderebilir. Ve eğer sizinki de benimki gibiyse paralel park etmeyi becermeyi inatla reddedebilir.. Ancak, beyinlerimizin bize yaptıklarının tamamım düşündüğümüzde bunlar, çok küçük ve nahoş hikâyeler. Şimdiye dek beynimizin mekaniğini oluşturan yüz binlerce hücrenin sıra dışı karmaşasının bu kadar farkında değildik. Ama artık neredeyse her gün gazetelerin makalelerinde bu nöronların gizemli grup çalışmasına dair yeni bir keşiften bahsediliyor.
Elinizdeki bu kitapla da anlaşıldığı üzere, beynimizle fazlaca övündüğümüz ortada. Onun varlığı hakkında kitap okumak dışında ne yapılabilir ki? Size kim olduğunuzu, ne düşüneceğinizi ve çevrenizde olan biteni beyniniz söyler. Onun tüm derin düşünceleri, hisleri ve sonuçlan sizi ve sadece sizi bağlar. Herhangi bir konuda bildiğiniz her şey için beyninize teşekkür etmelisiniz. Bu dünyada güvenebileceğiniz tek şeyin kendi beyniniz olduğunu düşünebilirsiniz. ikiniz en sonunda olabileceğiniz kadar yakın olmalısınız.
Ama işin aslı -bu kitaptaki sıra dışı ve etkileyici araştırmalardan da anlaşılacağı gibi- vicdansız beyniniz aslında sizin bu güveninizi hak etmemektedir. Gerçeği çarpık ve üstü kapalı görmenize neden olan güvenilmez huylara sahiptir. Beyniniz gururludur. Duygusal ve ahlaksızdır. Sizi aldatır. Dik kafalı, gizemli ve zayıf iradelidir. Ve aynı zamanda oldukça sabit fikirlidir. Kafatasınızın içerisindeki bu şehvetli ceviz kendiniz ve dünya hakkında bilmeniz gereken her şeydir. Bu başına buyruk, güvenilmez beyninizin sahte tavırları nedeniyle bildiğinizi sandığınız şeylerin çoğu aslında göründüğü gibi değildir.
Kibirli Beyin
Daha kolay ve iyimser bir gerçeklik için
Bu kitap bir İngiliz yayınevi tarafından sipariş verildikten bir hafta sonra ikinci bebeğime hamile olduğumu fark ettim. Kitabın teslim tarihi doğumdan üç gün öncesiydi. Hem iş, hem de mizaç olarak tam bir proje yöneticisi olan kocam benim için bir zaman planı oluşturdu. Bana kalırsa yaptığı bu plan, bir kitap yazma işinin karmaşasını, anlaşılmazlığını ve belirsizliğini yansıtmaktan oldukça uzaktı. Kitap yazmak bir Excel dosyasına haftada yazmam gereken kelime sayısı hesabından ve bu kelimeleri tam olarak ne zaman yazacağımı belirlemekten çok daha fazlasıydı. Aynca bu plana göre bebek doğana kadar her hafta sonu çalışmam gerekiyordu.
“Bu plana göre bebek doğana kadar her hafta sonu çalışmam gerekiyor,” dedim.
“Ve hafta sonlarına ek olarak yıllık izninde de çalışman gerekecek,” dedi kocam.
Önemli bir noktayı kaçırdığını fark ettim. “Ama ne zaman dinleneceğimi”
“Dinlenmek?” Kocam planı incelemeye başladı. “Gördüğüm kadarıyla kitabını bitirdikten sonraki iki gün dinleniyorsun, sonra doğum yapıyorsun ve ardından bir süreliğine hayatın, yeni doğan bebeğimizin beslenme ihtiyaçlarını karşılamakla geçiyor.”
Bir anda kendimi, doğumda kasılmalar esnasında hemşireye, insanın kendisine vakit ayırabilmesinin ne şahane bir şey olduğunu anlatırken hayal ettim.
Rapor; "Geçmiş ve Son Dönemdeki Gelişmeler", "IŞİD ve Müttefikleri", "IŞİD'e Karşı Savaşanlar", "ABD Stratejisi", "Koalisyon ve Bölge Ülkeleri", "Türkiye'nin Durumu" ve "Türkiye'deki Paydaşlara Öneriler" başlıklarında yedi bölüm olarak hazırlanmıştır.
IŞİD cihadist bir örgüt olmakla birlikte genel olarak isyancı örgütlerin stratejisini izlemektedir. Ayrılıkçı birçok örgütün izlediği üç aşamalı stratejiyi -stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik taarruz aşamalarını-IŞİD'in de uygulamaya çalıştığı görülmektedir. 2012'den 2014 Temmuz ayma kadar stratejik savunmada kalarak güç kazanmaya çalışan, eylemlerinde arazi ele geçirmeyi ve tutmayı hedeflemeyen IŞİD, Temmuz 2014'den itibaren Irak'ta ikinci safhaya yani stratejik denge safhasına geçmiş; Anbar, Felluce, Ramadi ve diğer bazı bölgeleri kontrol etmeyi amaçlamıştır.
Bu kazanımlardan cesaret almarak 2. ve 3. aşamaların birkaç ay gibi çok kısa bir süre zarfında atlanarak devlet yapılanmasına geçilmesi örgüt açısından önemli riskler içermektedir. Diğer bir ifadeyle, IŞİD’in gaye noktasına gelmeden doruk noktasına ulaşmış veya ulaştırılmış olması, kazanımla» pekiştirilmeden hızla geçilen safhaların aynı süratle kaybedilmesi ihtimalini güçlendirmektedir.
IŞİD'in bu şekilde strateji hatası yapmasmda bazı faktörler etkili olmuştur. Bu faktörler içinde ABD'nin etkisi dikkate değerdir. ABD, IŞİD Suriye ve Irak'ta güçlenirken, bölgesel destekçiler tarafından silah, teçhizat ve mali yardım yapılırken, yabancı teröristler katılırken cılız tepkiler hariç ciddi tedbir almayı düşünmemiştir. Böylece hem kriz ve bölgesel tükenmişlik, dolayısıyla ABD'nin kurtarıcı rolü olgunlaşmış, hem de IŞİD'in hava harekâtma uygun hale gelmesi sağlanmıştır. Bu durum ABD'ye Orta Doğu'ya tekrar müdahale etme, Irak'ta yarım kalan işi tamamlama, IŞİD tehdidine tam olarak ortadan kaldırma argümanı ile Suriye'de yeni bir fırsat yaratma imkânını vermiştir. Bu fırsatm değeri kirli işler yerlilere yaptırıldıkça daha iyi anlaşılabilecektir.
Gelinen aşamada IŞİD'in kendi gücüyle ele geçirdiği bölgeleri savunmasının maliyetinin çok ağır olacağı görülmektedir. Yapılan bu stratejik hatadan geri dönülmesi de söz konusu değildir. IŞİD aslmda önümüzdeki kısa vadede yok olmak veya marjinal bir örgüt olarak devam etme seçenekleriyle karşı karşıyadır. Ancak Sünni direnişin geleceği ise daha kapsamlı ve uzun dönemlidir.
IŞİD'in yukarıdaki genel stratejik mülahazalar, kuvvetli ve hassas tarafları çerçevesinde koalisyon harekâtma karşı uygulayabileceği hareket tarzı ve taktikler genel hatları ile şunlardır.
1. Irak'ta ve Suriye'de savunabilecekleri yerleşim birimlerine çekilme, Irak güvenlik kuvvetleri, Şiiler, peşmergeler ve kendisiyle savaşan diğer aktörlerin zayıf hedeflerine çeşitli saldırılar ve intihar eylemleri düzenleme,
2. Hedef gözeterek veya gözetmeden ilan ettiği bölgede, komşu ülkelerde ve küresel boyutta terör taktiklerini kullanma.
Başta Obama'nın konuşması olmak üzere üst düzey yetkililerin birbirini tamamlayan açıklamalarından ABD'nin, IŞID tehdidini kendisi için önemli, ancak yaşamsal görmediği, bu nedenle tüm gücüyle 2001 Afganistan ve 2003 Irak işgallerine benzer kapsamlı bir harekâtı asla yapmayacağı sonucuna ulaşılmaktadır.
ABD, Irak'ta IŞİD'e karşı askerî boyutta ortaklarını tespit etmiş ve stratejisini uygulamaya başlamıştır. Ortaklar; Irak güvenlik kuvvetleri, peşmergeler ve ılımlı Sünni aşiretlerin milisleridir. ABD ve koalisyon ortakları hava, psikolojik ve özel kuvvet harekâtıyla harekât ortamını şekillendirmeyi, IŞID'in komuta kontrol ve muharebe düzenini parçalamayı amaçlamaktadır. Irak'ta peşmergelerin içinde ve desteğinde PKK unsurlarının rol aldığı yönünde haberler yer almaktadır.
İSLÂM DEVLETİ'NİN İSTİLASI
İslâm Devleti’nin aniden ve şiddetle Ortadoğu’ya yayılması, uluslararası alanda olduğu kadar bölgesel siyasi seçkinlerde de bir tür şaşkınlık yarattı. Çünkü ilk kez Selefi bir grup, devlet kurma hevesiyle coğrafi bir bölgeyi işgal etme niyetini açıkça ortaya koyuyordu.
Başarının bileşenleri
Tohumları her ne kadar 2012-2013 yıllarında atılmış olsa da, İslâm Devleti projesi, aslında Batı Irak’ta yer alan el-Anbar eyaletinin en büyük şehirlerinden biri olan ve Bağdat’ın sadece altmış kilometre batısında bulunan, hükümetin kontrolünden ısrarla kaçan Felluce’nin Ocak 2014’te işgal edilmesiyle şekillenmeye başladı. Bağdat Hüküm eti, burada kontrolü yeniden ele geçirmek konusunda sürekli aciz kalıyordu. Bu şehrin ele geçirilmesi aynı zamanda güçlü bir simgesel kopuşu da ifade ediyordu. Felluce özellikle 2004’te, Amerikan işgaline karşı, şehrin belli başlı cemaatlerinin şehir merkezi ve etrafındaki isyanı sırasında çok zor anlar geçirmişti. On yıl sonra, ABD desteğiyle geliştirilen, yerel nüfusun can damarını oluşturan güçleri federal bir çatı altında yeni bir Irak Devleti inşaası projesi etrafında birleştirmek konusundaki geçici hayallere karşın Felluce’nin kaybı, Irak toplumunun kurucu cemaatlerinden biri olan Sünni Arapların bu projeye entegrasyonunun sona erdiğinin habercisiydi.
Bu noktada, Irak ve ABD otoritelerinin, Felluce’nin fethinin önemini aylarca fark edemediklerini söylemek gerekir.
İzledikleri devekuşu politikası onları, şehrin kaybedilmesinin geçici olduğuna ve tüm Irak genelinde bakıldığında herhangi bir politik etki yaratmayacağına inanmaya itti. Ancak “İkinci Felluce İsyanı” olarak adlandırabileceğimiz bu olayın nasıl başarıya ulaştığına geri dönecek olursak, İslâm Devleti’ne has bir modus operandi’nin (eylem tarzının) hali hazırda var olduğunun ayırdına varabiliriz. İslam Devleti’ne has bu eylem tarzının, ülkenin daha kuzeyinde yer alan diğer Irak valiliklerinde ve özellikle Musul’da, Haziran ayında yeniden ortaya çıktığına tanık olunacaktı. Basit bir Selefi-cihatçı grup, kendine has bu hareket tarzı sayesinde, kendisini topluma dayatmayı ve Irak ordusunun tam anlamıyla hezimete uğratılması sürecini tetiklemeyi başardı.
İslâm Devleti’nin ilk başlardaki bu başarısının bileşenleri, aslında askerî nitelikte değildir. İslâm Devleti, elbette Irak ordusunun belirli şehirlerdeki ve bölgelerdeki varlığını yerinden edebilecek öncü bir ordu görünümündedir. Ancak kendisini -özellikle Felluce, Ramadi ve el-Anbar eyaletinin diğer belirli yerleşim birimlerinde- el-Kaide’nin 2003 ve 2004’te yaptığının aksine yerel halka yabancı bir işgalci güç gibi hissettirmez ve dayatmaz. İslâm Devleti’nin stratejisi, el-Kaide’ninkinden çok farklı olarak ele geçirilen bu şehirlerin her birinde, yerel iktidarın yerel aktörlere iade edilmesidir. Bu süreç, Felluce’de olduğu kadar, Haziran 2014’te Islâm Devleti’nin eline geçen, özellikle Irak’ın Musul ve Tikrit gibi diğer belli başlı büyük şehirlerinde de son derece hızlı bir şekilde işler. Bu tarihten birkaç ay önce, Fırat Vadisi’nde yer alan Rakka ve Deyrizor gibi Suriye illeri, bu tecrübeyi ilk yaşayanlardan olmuştu: İslâm Devleti, zaferin hemen ertesi günü ya da birkaç gün sonra, kabile ve aşiret reisleriyle belirli şartlar altında şehri yönetme sorumluluğunu üstlenen mahalli ileri gelenlere iktidar devretmek üzere devir teslim töreni düzenledi. Şehri yönetmenin ön şartları arasında İslâm Devleti’ne mutlak sadakat, İslâm Devleti’nin resmî amblemleri dışında herhangi bir resmî amblemin kullanılması yasağı ve ahlâk kuralları konusunda cihatçıların emirlerine harfiyen uymak mecburiyeti vardı.
Niğde’nin Ulukışla ilçesinden geçen Adana-Ankara otoyolunda 20 Mart 2014 sabahı jandarmanın rutin yol çevirmesi vardı. Çeleme Deresi mevkisinde konuşlanan jandarmalar şüpheli gördükleri araçları durdurup arıyordu.
Saat 11’i geçerken bir kargo firmasına ait kamyon yol kenarına çektirildi. Kamyondan inen sürücü Turan Yaşar araç mühürlü olduğu için kasayı açamayacağını söyledi. Jandarmalar “Arayacağız” deyince, Yaşar izin almak için şirketi aradı.
Bu sırada, Kerkük’ten yola çıkmış; Iraklı, Suriyeli ve Iranlı sığınmacıların bulunduğu otobüs, kamyonun arkasına yanaştı. Jandarmalar yolculardan kimlik ve pasaportları çıkarmasını istedi. Bu işlem sürerken “31 T 0407” plakalı bir taksi, durması istenmediği halde kendiliğinden yavaşlayıp, otobüsün arkasında durdu.
Niğde Jandarma Komutanlğından Uzman Çavuş Bülent Süren, Hatay plakalı taksiye doğru ilerledi. Yanında arama köpek sorumlusu olan Uzman Çavuş Ömer Faruk Güney ile er Selahattin Menteş vardı. Taksici Kamil Özban jandarmayı görünce camı indirdi. Süren, “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu. Özban, “İstanbul’a” dedi.
Süren, aracın içerisine göz gezdirdi. Biri Özban’ın yanında, ikisi arkada oturan üç sakallı kişi vardı. Bu kişilerin yabancı olduğunu fark eden Süren, “Araçtakiler kim?” diye sordu. Özban, “Bilmiyorum” dedi.
Araçtaki bu üç yabancı; Benyamin Xu, Çendrim Ramadani ve Mohammad Zakiri’ydi.
.........................
Dağlık alandaki kampta dört ay silahlı eğitim aldılar. Kamptan sonra Xu’ların bindiği araca Suriye ordusundan atılan füze isabet etti. Benyamin yaralandı, babası Nimetullahi öldü. Nimetullahi’yi Suriye’de gömdüler.
..........
Sırt çantalarında ağır silahlar ve el bombalarıyla, 19 Mart 2014’te Hatay Altunözü’ne bağlı Hacıpaşa Beldesi’nden kaçak yolla Türkiye’ye girmişlerdi. Sınırda kaçak taksicilik yapan Ahmet ve Kadir Yumuşak kardeşler 150 TL’ye anlaşarak, saat 21’de üç cihatçıyı aldı. Cihatçılar Hatay Otogarından otobüsle İstanbul’a gitmek istediklerini söyledi. Yumuşak kardeşler “Bu saatte otobüs olmaz. Yarın gidebilirsiniz. Sizleri otele götürelim” dedi. Cihatçılar otelde kalmayı reddederek, “Bizi camiye götür” dedi. Taksi üç cihatçıyı Reyhanlı’daki Çifte Minareli Cami’nin önünde bıraktı.
20 Mart sabahı üç cihatçı Hatay’a geçti. Taksici Kamil Öz-ban, 1.100 dolar karşılığında onları İstanbul’a bırakmayı kabul etti.
Silah ve mühimmat yüklü sırt çantalarını bagaja koyan cihatçılar, taksiye bindi. Taksi Adana-Pozantı otoyolundan Ankara yoluna bağlandı. Ulukışla’daki Çeleme Deresi’ne vardıklarında Özban, yol çevirmesi için konulan dubaları gördü. Hızını kesip kontrol noktasına girdi.
VE ÖLÜM KUSTULAR
İHH (İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı) ile İMKANDER, farklı çıkar gruplarının sağladıkları kaynaklara (Çoğunlukla bağışlar) bağımlıyken, idareyle ise farklı ilişkiler içerisinde. Hükümetle olan ilişkilerinden ötürü doğrudan kamu kaynaklarının aktarımı üzerinden gelir edinmiyorlarsa da (Kamu kurumlan olan Türk Kızılay’ı, AFAD ve TİKA’nın aksine), her iki kuruluş da siyasal Islâmcı söylemleri benimseyen Ak Parti hükümetlerinin ajandasına uygun hareket ettikleri sürece bağış kampanyaları gerçekleştirebiliyor ve Suriye’de çalışma yürütebiliyordu.
Özellikle İHH’nın kendi bağışçı kitlesinin kalıcılaşması ve edindiği varlıklardan kaynaklanan gelirlere sahip olması, kurumun kimi dönemlerde Ak Parti’nin siyasal ajandasıyla ters düşebilmesini sağlıyor. 29 Ocak 2009’daki Dünya Ekonomik Forumu’nda, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail Cumhurbaşkanı Simon Peres’le katıldığı oturumda söz Filistin’e gelince meşhur “One minute” çıkışını yaptı. 31 Mayıs 2010’day-sa Özgür Gazze Hareketi ve İHH tarafından organize edilen altı sivil gemiden oluşan insani yardım filosu, İsrail ablukasındaki Gazze limanı yolunda uluslararası sularda bulunurken İsrail askerî birliklerinin saldırısına uğradı. Ak Parti’nin de desteğiyle, Gazze’deki ablukayı kırmak üzere yola çıkan filoya yapılan baskında 10 aktivist İsrailli askerlerce öldürüldü. Ak Parti ile İHH arasındaki en büyük yarılma da, İsrail’in Mavi Marmara gemisi ve filonun kalanına yaptığı saldırının hukuki ve diplomatik sonuçları hakkında yaşandı.
Mavi Marmara’ya yapılan saldınnın ardından İHH tüm dünyada mercek altına alındı. Hamas’la ilişkilerini gizlemeyen İHH’nın Suriye İç Savaşı öncesinde de el-Kaide’yle dirsek temasında olduğu uluslararası basınca pek çok defa vurgulandı.
Bu bulguların en önemlilerinden biri, 31 Aralık 1999’u 1 Ocak 2000’e bağlayan gece gerçekleştirilmesi tasarlanan saldırılardan birinin planlayıcısı Ahmed Ressam’ın ABD’de yargılandığı dava sırasında dillendirildi. Milenyum Saldırıları Planı olarak adlandırılan, önlenen bir dizi eylemin planlayıcıları arasındaki Ahmed Ressam’ın -veya takma adıyla Milenyum Bombacısı- hedefinde Los Angeles Uluslararası Havalimanı (LAX) vardı. Mart 1998’den Şubat 1999’a dek Afganistan’daki kamplarda patlayıcı üretimini öğrenen ve asimetrik savaşa ilişkin pek çok beceriyi edinen Ressam, arabasına gizlenmiş patlayıcı yapımında kullanılan bir yığın malzemeyle birlikte, Kanada’dan ABD’ye giriş yaptığı sırada 14 Aralık 1999’da yakalandı. Ressam’ın pek çok farklı ülkedeki el-Kaide mensuplarıyla olan iletişimi de, 2000 yılında başlayan dava sırasında ortaya çıktı.
İHH bir STK fakat aslında mücahitlere yapılan yardımların üzerini örtmek için oluşturulmuş bir paravan. Ayrıca sahte belgeleri temin etmek ve mücahitlerin savaş için sızma faaliyetlerini sağlamak gibi işlevleri de var. Bir de mücahitleri bir araya getirmek. Silah kaçakçılığında da İHH’nın parmağı var.
Psikiyatristin Divan Türkiye'den En Uçlardaki 70 Vaka Dr. Zeynep Akıncı Pınar
Bu kitapta okuyacaklarınız bütünüyle gerçek! Türkiye'nin gerçeği. Ve sarsıcı. Bu satırları okuyan birçok kişinin de maruz kalıp, utancından, korkusundan anlatamadığı gerçekler belki de. Travmalar, örselenmeler, çıldırmalar... Panik ataklar, aşağılanmalar, başkasının hayatını yaşamalar...
Psikiyatrist Zeynep Akıncı Pınar, divanından geçen en can yakıcı, çaresiz hikayeleri çözüm önerileriyle birlikte ele aldı ve benzer sorunları olanlara yol gösterebilmek için Türk Psikiyatristin Divanında okuyucuları ile paylaştı.
işte hiç uyanmak istemeyen zengin kadından 9 yaşında saçlan ağaran çocuğa, aile içi çoklu taciz kurbanı kızdan iktidarsız ama azgın damada, kurnaz nişanlıdan ergen kocaya, ters ilişkiden günahsız aşka, anksiyete bozukluğundan şizofreniye, başı sürekli dönen 'Deli'den cinsel freni patlamış adama kadar Türkiye'den en uçlardaki 70 psikiyatrik vaka!
Ruhsal bir panorama!
Şaşıracaksınız, inanamayacaksınız, yer yer sinirleriniz bozulacak, bu kadar da olmaz diyeceksiniz... Benzer vakaları yaşadıysanız ders çıkarıp bilgilenecek, yaşamadıysanız şanslısınız
Psikiyatri hastaları ve travma mağdurlarına, susmaması ve susturulmaması dileğiyle...
Tıp biliminin genel bir kuralıdır: Hekim hastayı dinler, muayene eder, birtakım laboratuvar veya görüntüleme yöntemlerini kullanır ve hastalık işaretlerini tespit ederek kaydeder. Bulunan her işaretin, yüzyıllar içinde çok sayıda tıp adamı tarafından önerilerek kullanılmaya başlanmış özel isimleri vardır. Bir belirti veya hastalık, genellikle onu ilk defa tanımlayan kişinin ismi veya onun koyduğu isimle tanınır. Tanı ve tedavi işlemleri sırasında, konuyla ilgili kişiler bu isimleri kullanır ve böylece ortak bir dil kullanmış olurlar. Hastalığın tanısı ve seyrine ilişkin bilgi edinmek üzere hastalıkların belirti ve bulgularının muayene ve isimlendirilmesi ile ilgili alana tıpta “Semiyoloji” denir.
Psikiyatrik hastalıkların muayenesinde de aynı yol izlenir. Ancak tıbbın diğer alanlarından farklı olarak, psikiyatride tanı ve tedavi işlemleri büyük ölçüde hasta ile yapılan görüşmelere ve bu görüşmeler sırasında elde edilen bilgilere dayanır. Psikiyatri bilimi esas olarak insana ait karmaşık düşünce, duygu ve davranışlarla uğraşan bir tıp dalıdır. Bu yüzden çok sayıda psikiyatrik rahatsızlık ve bunlarla ilgili çok sayıda muayene yöntemi, belirti ve bulgu tanımlanmıştır. Bu durumlar için, değişik yer ve zamanlarda farklı kişiler tarafından önerilen adlandırmalar ve muayene teknikleri ile psikiyatri, diğer tıp dallarından hem biraz farklı hem de daha geniş bir semiyoloji birikimine sahip olmuştur.
.................
Dil konusunda, mümkün olduğunca anlaşılır olmaya çabaladım. Yabancı dillerden gelen kavramların bazılarının Türkçe karşılıkları, zaman içinde yerleşmiş ve herkesçe anlaşılır hale gelmiştir. Bu yüzden bazen terimin gerçek anlamına tamamen uymasa da bu karşılıkları kullanmaktan çekinmedim. Yabancı dillerden alınan teknik terimlere yerli karşılıklar bulunmasının hem anlaşılmalarını kolaylaştıracağına hem de Türkçe’yi ve dolayısıyla bilim hayatımızı zenginleştireceğine inanıyorum. Ancak kavramın bağlamını ve gelişimini dikkate almadan, geliştirildiği dildeki özgün anlamını araştırmadan ve elbette Türkçe’nin temel kurallarına uymadan yapılan aceleciliklerin de bazen onarılması güç sorunlara yol açtığını düşünüyorum. Psikiyatri ve psikoloji alanında kullanılan farklı pek çok terimin ruh, ruhsal, duygu gibi kelimelerle karşılanmaya çalışılması buna örnektir. “Mental”, “psyche”, “mind”, “soul” gibi farklı çerçeveleri olan kavramları sadece “ruhsal” kelimesiyle karşılamamız kısırlaştırmaya yol açabilir. Üstelik bazı teknik terimler zaman içinde, en azından kullanan meslek insanlarının konuşma diline yerleşmiştir. Bu nedenle, bazı yabancı terimlere Türkçe karşılıklar önersem de, henüz Türkçe karşılığı oturmamış veya özgün isimleri dilimize yerleşmiş kavramları kullanıldığı şekliyle vermekten de kaçınmadım.
................................
Kitabı esas olarak psikiyatristler başta olmak üzere ruh sağlığı profesyonelleri için yazmış olmakla birlikte konuya ilgi duyan herkesin entelektüel meraklarına cevap verebilecek biçimde düzenlemeye çalıştım. Bu kitap, uzun sayılabilecek bir meslek hayatının içinde edinilmiş bilgi ve tecrübeleri aktarmaktadır. Bilgi ve tecrübe kendiliğinden ortaya çıkmaz. Kendi gayret ve hevesimiz kadar, ilgili birçok kişinin de katkı ve destekleri ile kazanılır. Benim için de aynısı oldu; mesleki ve kişisel hikâyem sayılamayacak kadar çok insanın sayesinde yazıldı. Aileme, hocalarıma, öğrencilerime, meslektaşlarıma şükranlarımı sunuyorum, özellikle eşim ve çocuklarım eksilmeyen sabırları ve güvenleri ile hep yanımda oldular, zahmet vermediler, destek oldular. Varlıkları için şükrediyorum. Nihayet her mesleki başarı gibi bu kitabın ortaya çıkması da kuşkusuz sevgili hastalarımın sayesinde mümkün olmuştur. Onlara kalpten teşekkür ediyorum.
Prof. Dr. İsmet Kırpınar
From the publisher's feed