
Sign up to save your podcasts
Or


Telaffuzda sıkıntı olabilir ancak 11 adet klasörün pdf dönüştürülerek hatasız şekilde kodlanması neredeyse imkansızdı. Yayınlamak ya da yayınlamamak üzerine çok düşünüp bu bilgileri paylaşmamanın yanlış olacağını düşündüm. Ciddi konuyu telafuzla komik bulabilirsiniz ama rapor çok önemli.
03.11.1996 tarihinde, Sanliurfa Milletvekili Sedat Edip Bucak'a ait 06 AC 600 plaka sayılı Mercedes marka otomobil, Hüseyin Kocadag sevk ve idaresinde Kusadasi'ndan hareketle İstanbul İline seyir halinde iken, Susurluk İlçesi Uçakyolu Mevkiinde, olay yerinin sol tarafindaki benzinlikten yola çikan ve asayılıtikamette seyir eden Haşan Gökçe 0 RC 721 plaka sayili kamyona saat 19:15 sıralarında sag arka yan tarafından çarpmıştır. Asiri hizla seyrettiği belirlenen 06 AC 600 plaka sayili otomobilin, bu şekilde kamyona çarpmasi suretiyle meydana gelen trafik kazasinda; Otomobil içerisinde ön sag koltukta oturmakta olan Sedat Edip Bucak yaralanmis.arka koltuğunda oturmakta olan Mehmet Özbay sahte kimlikli kişi, Gonca Us isimli bayan ve otomobilin sürücüsü Hüseyin Kocadag olay mahallinde ve hastanede ölmüşlerdir.
Bu kişilerden, Sedat Edip Bucak'in Sanliurfa Milletvekili, Hüseyin Kocadag'in İstanbul, Kemalettin Eröge Polis Okulu Müdürü, Gonca Us'un İzmir'de ikamet eden bir kişi ve Mehmet Özbay'in bayan arkadasi olduklari, Mehmet Özbay sahte kimlikli kişinin de Abdullah Çatli olduklarinin açiklanmasi ile birlikte, 9.10.1978 tarihinde ideolojik amaçli 7 kişinin öldürülmesi olayinda sanik konumunda bulunan Abdullah Çatli'nin diğer 3 sanik ile birlikte giyabi tevkifli (firarda) olmalarindan dolayi dosyadan ayrilarak yeni bir esasa kaydedilerek adi geçenler hakkinda yargilamanin devam etmesine ve giyabi tutukluluk durumlarinin devam etmesine 26.12.1995 tarihinde karar verilmiş olmasi,27.01.1977 tarihinde 6136 sayili Kanuna muhalefet ve polise ateş etmek suçundan aranmasi, 11.7.1978 yilinda Doç.Dr.Bedrettin Cömert'in öldürülmesi olayinda fail olarak Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesince hakkinda giyabi tutuklama karari verilmesi,Ankara ll'i Balgat semtinde (7) kişinin öldürülmesi olayinin zanlisi olarak Ankara 4.Kolordu ve Sikiyönetim Komutanliginca aranmasi, 1982 yilinda uyuşturucu madde kaçakçiligi suçundan dolayi İsviçre'nin Zürih kentinde tutuklanmasi, 1984 yilinda İsviçre'de ele geçen 250 gram eroin ile ilgili olarak İsviçre Bale-ville Savciliginca hakkinda giyabi tevkif müzekkeresi düzenlenmesi, 1984 yilinda Fransanin Paris kentinde Haşan Kurtoglu sahte kimlik ve pasaportla ve 455 gram eroin ile yakalanmasi üzerine 5 yil 1 ay hapis cezasi aldigi ve cezaevinde yatmasi, 1990 yilinda cezaevinden firar ettiği İsviçre makamlari ve Interpol tarafindan kirmizi bültenle aranilmakta olduğu,1996 yilinda Ömer Lütfi Topal'in öldürüldüğü silahin üzerinde parmak izinin bulunmasi nedeniyle suç faili yada suça azmettiren konumunda değerlendirilebilmesi,gibi suçlardan sanik konumunda olan Abdullah Çatli ile bir Milletvekili ve Emniyet Müdür Yardimcisinin bir araçta ve bir arada bulunmalarina dayali olarak, kamuoyu nezdinde oluşan; vatandasi, temsil görevi alan porlementonun siyasetçi-polis-mafya üçgeni içindeki ilişkilerin ortaya çikarilmasi için yapacagi çalismalara ilişkin beklentilerin yoğun bir şekilde basin ve medya yoluyla dile getirilmesi ve Cumhuriyet Halk Partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine gensoru önergesi vermesinden sonra İçişleri Bakani Mehmet Ağar 8.11.1996 tarihinde İçişleri Bakanligi görevinden istifa ederek ayrilmislardir.
Basbakanlik Teftiş kurulu Başkan Vekilinin Baskanliginda, ayni Bakanliklardan görevlendirilen Müfettişlerinin katilimi ile oluşturulan bir heyet vasitasiyla iddiaya esas bütün konular inceleme tekniği ile her yönden irdelenip değerlendirilmiş ve 9.1.1997 tarihinde bitirilen rapor ve 11 klasörden oluşan ekleri Basbakanlik Makamina sunulmuştur.
SIĞIR VEYA KOYUN SÜRÜSÜ HAKKINDA DEĞİL İNSAN SÜRÜLERİNİN KİTLE PSİKOLOJİSİ
MUTLAKA DİNLEYİN ACABA SÜRÜNÜN NERESİNDESİNİZ?
Gözlemler gösteriyor ki, muhtelif etkilerle, birçok kimsenin geçici bir müddet için de olsa, bir yere toplanması halinde onlarda mevcut irsi karakterlere yenileri de eklenerek; bazan bambaşka birtakım karakterler serisi meydana gelmektedir.
Bu yeni karakterlerin toplamı, çok kuvvetli fakat geçici bir kollektif ruh teşkil eder.
Kitleler insanlık tarihinde pek büyük roller oynamışlarsa da bunların tesirleri bugünkü kadar önemli olmamıştır. Kitlelerin şuursuz hareketlerinin, fertlerin şuurlu faaliyetleri yerine geçmesi çağımızın başlıca vasıllarındandır.
Gustave
Kadın, modem zamanlarda İslam'ın yumuşak kamı ola
rak algılanan bir imgedir. İslam ve kadın kelimeleri bir arada
zikredildiğinde, hemen ardından çok kere toplumsal cinsiyet
meselesine atıfla eşitlik, hak, kamusal görünürlük gibi kelime
ve kavramların telaffuz edilmesi bu imgenin bir sorunlar ve
problemler yumağına işaret ettiğini gösterir. Bunun içihdir ki
İslam’da ve Kur’an’da erkek konusunu işleyen hemen hiçbir
ilmi yayın bulunmamasına rağmen kadınla ilgili yüzlerce ma
kale mevcuttur. Yine İslam’da erkek konusuna tahsis edilmiş
ciddî-ilmî bir kitap mevcut olmamasına rağmen kadmla ilgili
onlarca müstakil eser bulunmaktadır.
Modem literatürdeki bilgi, görüş ve değerlendirmelerden
anlaşılacağı gibi bu konuyla ilgili tartışmalar, başta kadı
nın tabiatı ve yaratılış özelliklerini anlatan rivayetler olmak
üzere kadm-erkek ilişkisi, kadının toplumsal statüsü ve aile
hayatıyla ilgili bazı hükümleri muhtevi ayetler ile bu ayetle
rin klasik tefsirlerdeki yorumlan etrafında odaklanmaktadır.
Gerek İslam'ın kadm konusundaki yaklaşımını ilkellik ola
rak gören oryantalistik söylemlerin, gerekse bu söylemlere
İslam dünyasından şu veya bu şekilde destek veren laikçi,
çağdaşçı ve feminist çevrelerin kimi zaman tahkir ve tezyife
varan tenkitleri karşısında birçok Müslüman araştırmacı bu
konuda İslam’ı tezkiye amaçlı eserler kaleme almıştır. Temel
amaç tezkiye olunca, söz konusu eserlerdeki dil ve üslup da
ister istemez savunmacı (apolojik), hatta tarziye verici, özür
beyan edici olmuştur. Oysa klasik İslâmî literatürde böyle bir
dil ve üslup kullanılmamıştır. Bu durum, din ve tanrı tasav
vurundan pratik hayat tarzına değin hemen bütün alanlarda
olduğu gibi kadın konusunda da modem dönemde çok köklü
bir değişimin yaşandığını gösterir. Bu değişimin ne anlama
geldiği, diğer bir ifadeyle, değişmenin iyi mi yoksa kötü yönde
mi gerçekleştiği meselesi önemli olmakla birlikte, bu mesele
çalışmamızın ilgi alanında değildir. Bizi ilgilendiren husus,
modem dönemde ve din bağlamında daha ziyade bir somn
olarak algılanan kadm imgesinin ilkin İslam öncesi dönemde,
ardından klasik İslâmî dönemde, son olarak da günümüzde
nasıl algılandığı ve neye nasıl konu olduğudur.
Bu itibarla; kitaptaki ilk yazıda kadının İslam öncesi Arap
toplumunda nasıl algılandığı ve hangi konumda bulunduğu
meselesi açıklığa kavuşturulmaya çalışılacaktır. Kevn ve fe
sat âleminde her şey zıddıyla kâim olduğu için, İslam öncesi
dönemde kadmm konumu da erkekle birlikte ele alınacak, bu
bağlamda ahvâl-i şahsiyye hukukunu oluşturan evlilik, bo
şanma, iddet, nafaka, miras, nesep gibi konular üzerinde du
rulacaktır. Bütün bu konuların işlenişinde, İslam öncesi ile
sonrası arasında mukayese imkânı sunması açısından İslâmî
literatüre de sıkça atıfta bulunulacaktır.
İkinci yazıda, İslam'ın klasik dönemlerinde, daha açık bir
ifadeyle, Kur’an’m nazil olduğu dönemden genellikle İslam
dünyasında modernleşme çağı olarak kabul edilen 19. yüzyı
lın başma kadar geçen uzun zaman zarfında kadm algısının
mahiyeti incelenecek ve bu konu kadınlarla ilgili meseleler
den söz eden ayetlerin klasik tefsirlerdeki izahları bağlamın
da irdelenecektir. Çünkü Kur’an İslam’m ilk ve aslî kaynağı
olması hasebiyle, Müslümanlar tarihin her döneminde dine
atıfla söyledikleri ve söylemek istedikleri her şeyi ona onayla
ma ihtiyacı hissetmişlerdir. Bu sebeple, klasik dönem İslam
dünyasındaki kadm algısıyla ilgili fotoğrafın en net şekilde
görüleceği yer Kur’an tefsirleridir.
Akıl sağlığını dumura uğratarak din adı altında insanları hurafeye bağımlı kılmanın en etkili formüllerinden biri olduğu hususunda Spinoza'nın Teolojik-Politik İnceleme adlı eserinin giriş kısmındaki tespitlerden kısa bir fragman aktarmakta fayda vardır.
"Türkler tartışmayı bile küfür sayar ve her insanın kişisel yargısını öylesine çok önyargının boyunduruğu altına alırlar ki bir kuşkuyu dile getirmek için bile olsa, sağlıklı akla zihinde hiçbir yer bırakmazlar... Monarşik yönetimin en büyük sırrı ve tüm çıkarı, insanları aldatmakta ve onları dizginlemesi gereken korkuya din maskesi takmakta yatar. İnsanlar böylece sanki kurtuluşları için savaşıyormuşçasına, köleleşmek için savaşırlar.
Tek bir adam kibirlenebilsin diye kanlarını ve canlarını vermeyi bir utanç değil de en büyük onur sayarlar. Ama tersine, özgür bir devlette bundan daha uğursuz bir şey ne hayal edilebilir ve ne de deney imlenebilir."
Toplumsal hayat sahnemizde olup bitenlere baktığımızda, Spinoza'nın yaklaşık 400 yıl önce tarihe not düştüğü bu çarpıcı tespitlerin sanki bugünkü ahvalimizin teopolitik tomografisi gibi olduğunu hissetmek, çok acı vericidir.
YAPAY ZEKA - ALGORİTMALAR - TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ
TÜRKİYE NEDEN KAYBETMEYE MAHKUM
HAYAL GÜCÜ OLMAYAN SIĞ ÜLKEYİZ
İBRETLE DİNLEYİN HATTA DEFALARCA DİNLEYİN
Size, yeni bir çağa girerken başınıza geleceklerin hikâyesini şimdiden biliyorum desem, bana inanır mısınız acaba? Geleceğiniz hakkında mühim bulduğum bazı şeyler anlatacağım desem, vaktinizin birazını ayırıp beni dinler misiniz?
Ben ömür boyu sürecek bir yolculuğa çıktım ve elinizdeki bu kitapla sizi de bu yolculuğa davet etmek istiyorum. Gerçekleri sorgulamak için birlikte çıkacağımız bu yolculukta size hayatımı ve kalbimi açacağım. Arada sırada biraz sitem edeceğim kadere, lütfen hoşgörün.
Bu kitabın basit bir felsefesi var; büyük grupları ikna etmenin peşinde olmayacağım, bir kişinin bile sağlıklı bir adım atabilmesi bu kitabın amacına hasıl olmasını sağlayacaktır.
Gerçekler korkulardan daha büyük olmalıdır. Gerçeklerle yüzleşmek cesaret ve risk almayı gerektirir. Her yolculukta bu yüzleşme biraz acı olacaktır. Büyüme ve olgunlaşma da acıyla olur. “Bireyleşme acıyla başlar” der evrimsel psikolojinin öncüsü Carl Gustav Jung. Acı, etki ve başarının kapısını açan anahtardır. Bugüne kadar pek anlatmadığım, ruhuma acı veren bazı olguları da anlatacağım. Anahtarı çevirmeye çalışacağım.
Elinizdeki kitap bir otobiyografi gibi başlasa da amacım asla bir otobiyografi yazmak değildi. Hayatımda bir otobiyografiye konu olacak kadar değerli şeyler biriktiremedim henüz ama anlattıklarımda bolca “ben” bulacaksınız çünkü gerçeklere ulaşmam için çıkmam gereken o uzun yürüyüşü, o zorlu yolculuğu anlattım bu kitapta. Sonsuz hareketler ve sonsuz çemberler çizerek yürüdüğüm bir yoldu bu. Görünürde hiçbir iz bırakmadan yürümeye çalıştığım bir yol...
Anlattığım kendi hikâyem olsa da sizler de çokça kesişmeler yaşayacaksınız. Aslında anlatılanın hepimizin hikâyesi olduğunu göreceksiniz. Das Kapital'in önsözünde Almanlara atfedilen bu sözün günümüzde artık hepimize karşılık gelmesi gibi.
Bunun bir kişisel gelişim kitabı olmadığını da ayrıca belirtmeliyim. Korkarım ki bu beklentiyle okursanız hayal kırıklığına uğramanız muhtemel. Ruhumun derinliklerine indiğimde, birinin kişisel gelişimine katkıda bulunma motivasyonu bulamıyorum. Orası sadece bana ait.
Okurken şaşırabilirsiniz ama bu kitap aslında bir teknoloji kitabıdır; ancak yine de bildiğiniz teknoloji kitaplarından da değildir. Yakılan, yıkılan bir dünyanın kalıntılarının bugün yeniden canlandırıldığını göreceksiniz.
Dünyada yaşanan bazı şeylerin çok yanlış olduğuna ve bu yanlışlıklara maruz kalmış ama hikâyelerini nadiren anlatan insanların deneyimlerini aktarmanın önemli olduğuna inanıyorum. Önemlidir çünkü bunun bir aktivizm çağrısına vesile olabileceğini bilirsiniz ama yine de anlatmaya tereddüt edersiniz.
Ben hikâyelerini nadir olarak anlatan o insanların olduğu diyarlardan geliyorum ve galiba bu kez anlatanlardan biri olacağım. Bu, sessiz bir hikâye olacak ve birlikte biraz da eskiye gideceğiz. Size çok yakın gelecekte neler yaşayacağınızı biliyorum demiştim ve bu yaşanacakları anlamak için biraz eskilere gitmek zorundayız. Amacım eskileri anlatarak empatinizi kazanmak değil. Eskiyi anlatarak, geleceğinizle ilgili sizi uyarmak.
Başınıza gelecekleri anlatabilmem için sizi teknolojik kav ramlarla hipnotize etmekten kaçınmam gerekiyor çünkü tek nolojiyle ilgili içerikler hepimizi kolayca büyülüyor. Kavram lardan fazla etkileniyoruz ve maalesef gerçek anlamları üzerine yeterince düşünmüyoruz.
Doğruların ve hakikatlerin önemini yitirdiği bir çağdır gerçeklik ötesi çağı. Gerçeklerin çarpıtılması ile oluşan, sahte gerçeklikler anlamına gelen bir olgudur. Yalanlardan gerçeklik üreten çok güçlü bir sistemdir.
İşte böyle bir sistemin içinde yıllarca tutsak olduğunuzu düşünün. Korkunç değil mi?
İşte ben o tutsaklardan biriydim.
DİNDARCA ÖLDÜRMEK - 1965
BİR MİLYON 'KIZIL MÜSLÜMAN' NASIL fetvalarla 6 ayda sistematik şekilde İslama uygun şekilde öldürüldü.
Önde gelen dindar örgütler Komünistlerin kafir/ateist/ sapkın oldukları ve onları öldürmenin ibadet sayılacağı yönünde fetvalar verdiler. Ensar adı altında örgütlenen dindar çeteler ve yatılı dini okullardan toplanan öğrenciler, ordunun dağıttığı listelere göre geleneksel silahlarla (balta, kılıç, bıçak, bambu mızrağı vs.) infazlar gerçekleştirdiler.
Katledilen bir milyon kişi, toplumun en alt gelir düzeyinde bulunan topraksız ve yoksul köylüler, öğretmenler, küçük memurlar, sanatçılar, öğrenciler...............
Katillerin ortak adı ise Santri idi. Santri “dindar” demekti, İslam’ın Ehli Sünnet ve el-Cemaat koluna bağlı olan Müslüman demekti. İslam adına savaşan dindar infaz çeteleri kutlu Ensar adı altında örgütlenmişlerdi. Hedeflerinde erkeklerden çok Komünist kadınlar vardı. İftiraların en büyüğüyle karaladıkları bu kadınlara öldürmeden önce defalarca tecavüz ettiler, karınlarındaki ve kucaklarındaki bebeklerini öldürdüler, akla hayale gelmeyecek işkenceler yaptılar; sağ kalanları seks kölesi olarak kullandılar. Bütün bunları Allah için (!), cihat sevabı umarak yaptılar. Yıllar sonra araştırmacılar ve basın kendilerine mikrofon uzattığında yaptıklarını gururla anlattılar. Arada ezan okununca röportajı bırakıp camiye koştular. Kıyımın faillerinden hiçbiri mahkeme önüne çıkarılmadığı gibi aksine “cezasızlık” yönünde mevzuat değişiklikleri yapıldı.
Dindar örgütlerin rolüne değinen çalışmalar yayınlansa da dindarlığın doğası ve dindarların şiddet potansiyeli konusuna yaklaşabilen olmadı. Çünkü dindarlığın “iyi bir şey” olduğu varsayılıyordu, dindarlar hep iyi insanlardı. Aralarından bazen kötüler çıksa da onlara zaten “dindar” denemezdi, onlara “dinci” denmeliydi.
Bu bölüm biraz teorik ve sıkıcı görünse de dindar faillerin ileriki bölümlerde etraflıca anlatılan eylemlerini anlamlandırmak bakımından önemlidir. “Onlar aslında dindar değil, onlara dinci demek lazım” görüşüne bağlı kalanlar içinse bu bölüm vakit kaybı olacaktır.
Kıyımlara dair kaydedilen tanıklıklar ve kurbanların anlattıkları kan donduracak türdendir. O kadar ki sağ kalanların çoğu tanık oldukları ya da deneyimledikleri dindar şiddet karşısında irtidat edip Hıristiyanlığa geçti. Kıyıma dair belge ve tanıklıklar, dindar şiddetin varıp dayanabileceği pratik bir sınır olmadığını göstermektedir.
Dindarlık, erkeklik ve şiddet üçlüsünü kutsayıp ayet ve hadislerle bezeyen Türkiye’nin ana akım Müslümanları için Endonezya örneğinden alınacak dersler vardır. Komünist kıyımına dair hikayeler karşısında “gerçek İslam bu değil” kolaycılığına sığınmaya devam edecekler için söylenecek fazla söz yok.
Atatürk’ten övgüyle bahsedilen kitaba Türkiye'de ambargo
“20’inci yüzyılın en önemli romanlarından birinde dünya lideri Atatürk’tür” desem şaşıran çok olur. Hâlbuki asıl şaşılacak olan tüm dünyada çok okunan ve ilgi gören bu romana Atatürk’ün ülkesinde adeta ambargo uygulanmış olmasıdır.
Aldous Huxley’in Türkiye’de “Cesur Yeni Dünya” adıyla yayınlanan “Brave New World” adlı kitabı bizde nedense okurlardan ve kamuoyundan adeta gizlenmiş, Atatürk’ün bu kitaptaki yeri ise bir iki değinme dışında hiç ele alınmamıştır.
KİTABIN GERÇEK ADI
Bu arada kitabın adıyla ilgili bir anımsatma yapayım. Bu ad Shakespeare’in “Fırtına” adlı oyunundan alınmıştır. Oyundaki bir tiratta “Ah, harika! Ne kadar güzel yaratıklar var burada! İnsanlık ne kadar da güzel! Ah, böyle insanların bulunduğu bu dünya dünyaların en güzeli!” deniliyor. Huxley, kitabının adını bu ironik satırlardan alarak “Güzel Yeni Dünya” koymuştur
Shakespeare döneminde “brave” sözcüğü “güzel” anlamında kullanıldığı için Türkiye hariç bütün dünyada kitabın adı çevrilirken cesur değil “güzel” ya da “iyi” sıfatı kullanılmıştır. Zaten kitapta anlatılanlarla “cesaretin” bir ilgisi de yoktur.
EN BÜYÜK 20 ROMANDAN BİRİ AMA TÜRKİYE’DE BİLİNMİYOR
Fransızca’da “dünyaların en iyisi”, Almanca’da “yeni güzel ülke” anlamları taşıyan başlıklarla yayınlanmış olan bu kitap Modern Library’ye göre geçen yüzyılda İngilizce olarak basılan 100 kitap arasında ilk sıralardadır.
20’inci Yüzyılın bitişinden 1 yıl önce Fransa’da yayınevleri ve gazeteciler tarafından yapılan 200 kitaplık bir liste üzerinden 17 bin kişinin katıldığı bir ankette ise aynı kitap 21’inci sıradadır.
BBC, The Observer ve Le Monde tarafından yapılan listelerde de benzer sonuçlara varılmıştır.
1932 yılında gelecek üzerine bir çeşit karşı ütopya olarak yazılmış olan “Güzel Yeni Dünya”, batılı edebiyat eleştirmenleri tarafından George Orwell’in 1949’da yayınlanan 1984 romanıyla karşılaştırılmıştır. Türkiye’de ise Orwell’e tapınırcasına hayranlık duyulurken, Huxley’den söz bile edilmemiştir. Oysa 1984 romanı Orwell’in sağlığında yaşayarak tanıdığı Nazizm ve Stalinizm rejimlerinin özelliklerini karikatürize etmekten ibaretti. Ve bunun için olağanüstü bir hayal gücüne dayanan derin bir öngörü de gerekmiyordu. Hâlbuki Huxley’in “Güzel Yeni Dünya” eseri hem insanlığa temel eleştiriler içeriyor, hem de mevcut totaliter rejimlerin yerini alacağını söylediği teknolojik gösteri ve haz toplumunun işaretlerini gerçek bir kâhin gibi anlatıyordu.
Orwell’e hayranlık ve Huxley’e ilgisizliğin sadece Türkiye’de olması da oldukça ilginçtir. Amerikan Modern Library’nin sıralamasında “Güzel Yeni Dünya” 5’inci iken 1984 romanı 13’üncüdür. Fransız Le Monde’un tercihine göre ise Huxley’in eseri 20’inci Orwell’inki 21’incidir.
Bu garip durumun elbette bir açıklaması vardır. Bunun bir nedeni Orwell’in kitabının insan toplumunun geleceği üzerinde bir fikir egzersizi olmaktan çok Soğuk Savaş döneminin Sovyet rejimine karşı bir propaganda broşürü özellikleri taşımasıdır. Kendisi bizzat İngiliz istihbarat elemanı olan Orwell’in fikirleri ve eserleri tüm dünyada benzer çevrelerce yayılmış, desteklenmiş ve örneğin Hayvanlar Çiftliği adlı eseri İngilizce öğretilen kolej çocuklarının el kitabı olarak kullanılmıştır.
HUXLEY BİR KÂHİN GİBİYDİ
Aldous Huxley ise bir aşağı orta burjuva olan Orwell’in (gerçek adı Eric Blair) tersine aristokratik bir kesimden gelmekteydi, reklama, desteğe ve kullanılmaya gereksinimi yoktu. Ailesinde Nobel ödüllü bilim insanları da bulunan Huxley, Blair gibi bir sömürge memuru çocuğu olarak değil edebi ve felsefi bir çevrede büyümüştü.
YILDIZI PARLAYAN AYDINLARIN SIRRI!
Propaganda yapmanın en iyi yolu, hiç yapmıyormuş gibi yapmaktır. Richard Crossman Soğuk Savaş’ın doruğa çıktığı bir sırada Amerika Birleşik Devletleri, batı Avrupa’da yürürlüğe konacak gizli bir kültürel propaganda programına büyük miktarlarda para ayırmıştı. Bu programı başka programlardan ayıran şey, “Böyle bir program yok,” iddiasıydı. Amerika’nın Merkezi İstihbarat Teşkilatı, CIA, adı geçen programı büyük bir gizlilik içinde yürüttü. Kongre hem uzun ömürlü hem de hayli başarılı oldu. Başarısının doruğuna ulaştığı günlerde, Kültürel Özgürlük Kongresinin otuz beş ülkede bürosu vardı, onlarca personel çalıştırıyor, yirminin üzerinde saygın dergi yayımlıyor, resim sergileri açıyordu; bir haber ve film servisine sahipti, tanınmış kişilerin katıldığı uluslararası toplantılar düzenliyor, müzikçilere ve ressamlara ödüller dağıtıyor, konser ve sergi olanakları sağlıyordu. Tek amaç uzun zamandır Marksizme ve komünizme yakınlık duyan batı Avrupa aydınlarını yavaş yavaş “Amerikan tarzı”na daha yakın düşen bir bakış açısına ısındırmaktı. Henüz yeni kurulmuş olan CIA, son derece geniş ve etkili bir ağ oluşturan istihbarat personelinden, siyasal strateji uzmanlarından, şirket kuruluşlanndan, Amerika’nın “Ivy League” denen kalburüstü üniversitelerinin mezunlarının eski okul ilişkilerinden yararlanarak 1947’den itibaren bir “konsorsiyum” oluşturma işine girişti; bu konsorsiyumun iki görevinden biri dünyayı komünizm hastalığına karşı aşılamak ve Amerika’nın dış dünyadaki siyasal çıkarlarının korunmasını kolaylaştırmaktı. Sonuçta, görülmemiş derecede sıkı bağlarla birbirine bağlı insanlar, Teşkilat’ın yanı sıra çalışarak şu düşünceyi yayma çabasına girdi: Dünyanın bir pax Americana'ya, yeni bir aydınlanma çağma ihtiyacı vardır ve bu çağ “Amerikan çağı” olacaktır. CIA’nın oluşturduğu ve Henry Kissinger’ın deyimiyle “partizanlık ötesi bazı ilkeler adına bu ülkenin hizmetine kendilerini adamış olan aristokratlardan oluşan bu konsorsiyum Amerika’nın Soğuk Savaş Dönemi silahıydı, kültür alanında çok etkili olmuş bir silahtı. Savaş sonrası Avrupa’da, bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeden bu gizli harekete adı bir şekilde karışmamış pek az yazar, şair, ressam, tarihçi, bilim adamı ya da eleştirmen vardı. Amerika’nın bu casusluk kurumu, yirmi yıldan uzun bir süre hiçbir engelle karşılaşmadan, kendini ele vermeden, Batı’da ve Batı için, ifade özgürlüğü adına ön saflarda çarpışan kültürlü ve çok yetenekli insanlardan yararlandı. “İnsanların beyinlerini ele geçirme kavgası” olarak nitelenen Soğuk Savaş’ta kültürel silahlar hayli bol ve çeşitliydi; dergiler, kitaplar, konferanslar, seminerler, resim-heykel sergileri, konserler, ödüller.
..............
Efsaneleri irdelemeyi, kurumsal öncelikleri sorgulamayı, iktidarın rahatını kaçırmayı kendine iş edinmiş olan aydınların köktenci muhalefet geleneği, “Amerikalıların ileri sürdüğü önermeyi” desteklemek adına askıya alınmıştı. Batı’nın düşünce hayatında birkaç yıl önce nasıl komünizm bir kartel haline geldiyse, güçlü kurumların onayladığı ve parasal destek sağladığı bu komünizm karşıtı grup da öyle bir kartel haline geldi.
“Öyle bir zaman geldi ki ... hayat kendi kendini düzenleme yeteneğini açıkça kaybetti,” der, Saul Bellow’un Humboldt's Gift adlı romanının anlatıcısı Charlie Citrine. “Dışarıdan düzenlenmesi gerekiyordu. Aydınlar bunu kendilerine iş edindiler. Söz gelimi Machiavelli’nin zamanından günümüze kadar bu düzenleme işi; hayalleri boşa çıkaran, felaketlere yol açan, göz kamaştırıcı, aldatıcı ve büyük bir projeydi. Humboldt gibi kabına sığamayan, keskin zekalı, çatlak bir adam, insanlığın o devasa ve sonsuz çeşitlilikteki işlerinin artık ender bulunur kişiler tarafından yönlendirilmesi gerektiğini keşfetmenin sevinciyle doluydu. Kendisi ender rastlanır bir insandı ve bu nedenle de güç sahibi olmaya uygun bir adaydı.
B. Suat Çağlayan'ın yazdığı TARİHİ ROMAN
Oğlumu Çağırın Bana
Hasta yatağındaki yaşlı kadın, doğasındaki hırçınlığı bakışlarına yansıtmamaya çalışan bir annenin ruh hali içindeydi. Görüş alanı içinde kimse olmayınca, başını hafifçe kaldırıp gözleriyle odanın diğer yanlarını taradı. Kimseyi bulamadıysa da oda kapısının açık olması onu rahatlattı. Bu küçük hareketle bile yorulunca başını yeniden yastığına bıraktı. Çok kısa bir soluklanmanın ardından kendini zorlayarak, kısık ve çatallı bir sesle;
“Beni duyan var mı?” diye seslendi.
Uzun süren hastalığı boyunca ona bakan akrabalarından biri, sesini duyarak yanına geldi.
"Hipokrat’ı çağır bana!” dedi. "Ona söyleyeceklerim var!”
Yaşlı kadın, Kos’un en ünlü hekimi olan eşi Herakleides’i yakın geçmişte yitirmişti. Herakleides bir Asklepiades’ti, yani hekimlik tanrısı Asklepios soyundan gelen bir hekimdi. Bu soydan gelen erkekler hekim olma ayrıcalığına sahip olduklarından, Herakleides de oğlu Hipokrat’ı daha çocukluğundan başlayarak hekim olarak yetiştirmeye başlamıştı. Sürekli yanında tuttuğu oğluna, ölmeden önce hekimliğin temel ilkelerini öğretmiş, bağımsız bir hekim olarak çalışabilmesi için onu yeterli bilgilerle donatmıştı.
Herakleides’i yitirdiğinde büyük bir bunalıma giren kadının iyileştirilmesi için herkes seferber olmuştu. Sadece tıp adamı olarak çalışan rahip hekimler değil, otacılar ve uzak ülkelerden getirilen büyücüler de ellerinden geleni yapmış, hiçbiri kadının sorunlarına çare bulamamıştı. Bu yetmiyormuş gibi art arda gelen rahatsızlıklar, onu yatağa daha da bağımlı hale getirmişti.
İşte böylesi bir ruh durumu içinde, hiçbir şeyin fayda etmediğini gören, hasta yatağından bir daha kalkamayacağını anlayan kadın, geride kalan tek varlığı olan oğluna bazı öğütler vermek istiyordu.
Hipokrat'ın içeri girdiğini görünce, içini dolduran mutluluk yüzüne hafif bir gülümseme olarak yansıdı. Hemen küçük bir kaş ve göz hareketiyle odadaki kadını dışarı çıkardı. Yorgun fakat sıcak, sevgi dolu bir sesle;
“Otur oğlum!” diyerek, gözleriyle yatağının kenarını gösterdi. Hipokrat gösterilen yere oturunca, güçsüz elini kaldırıp oğlunun yüzüne doğru uzattı. Hipokrat annesinin işini kolaylaştırmak için onun elini iki eliyle yakalayıp yüzünde gezdirmeye başladı.
"Hipokratım, sevgili oğlum!” dedi yaşlı kadın. "Yaşamın sonuna geldiğimi görüyorum. Bu nedenle seninle biraz konuşmak istedim!”
Hipokrat çok üzgündü. Her ne kadar babası saygın ve becerikli bir hekim ise de, Hipokrat’ı asıl kollayıp koruyan, yaşama hazırlayan annesiydi. Hiç beklemediği bir anda yitirdiği babasının ardından annesini de yitirmek kolay katlanabileceği bir şey değildi. Çocukluğu çoktan geride kalmış olmasına rağmen, hâlâ anne şefkatinin sonsuz koruması altındaydı. Bu büyük sevgi atmosferi sayesinde bütün dertlerinden kolayca sıyrılıyor, annesinin yanında güvenli, huzurlu ve mutlu bir yaşam sürüyordu.
Yaşlı kadın, yer yatağının kenarına oturan oğlundan, başının altına bir yastık daha koymasını istedi. Bu yastıkla yarı oturur bir konuma geçince oğlunun elini elleri arasına aldı. Yüzünde huzurlu bir gülümseme belirdi. Kısa bir dinlenme için yumduğu gözlerinin kirpikleri arasından birkaç aceleci damla inmeye başlamıştı. Yeniden, hiç beklenmedik bir canlılıkla açtığı gözlerinde beliren ıslak ama sımsıcak bakışlarla, sanki sarılmak istercesine oğlunun yüzüne baktı. İki elinin arasında tuttuğu oğlunun elini yüzüne bastırırken, kesik kesik ve zayıf hıçkırıklarla ağlamaya başladı.
Gözyaşlarını üzerindeki örtünün kenarına sildikten sonra, yeniden Hipokrat’ın yüzüne bakarak;
"Senin mutlu olmanı istiyorum oğlum!” dedi. "Ama bir korkum var. ..................................................
Hipokrat eliyle annesinin başını okşadı.
ATATÜRK'ün Türkiye'si şekil değiştirmiş, daha korkak daha içe kapanan eskimiş Osmanlı ruhunun etkisiyle bir katliama seyirci kaldı.
Struma, Balkanlarda bir nehrin adı iken, yaşanan olaylar yüzünden insanlığın büyük trajedilerinden birinin simgesine dönüştü. Bu ismi taşıyan gemi, devletler, hükümetler, sonu gelmez siyasi yazışmalar ve anlaşmazlıklar yüzünden Karadeniz’in soğuk sularına gömülürken yedi yüzden fazla sivil kadın, erkek ve çocuğun mezarı haline geldi. Yüzlerce insan, yüzlerce umut, yüzlerce aşk, korku, şefkat, hasret... Hepsi bir anda yok oldu. Bu ölüm gemisinden kurtulan tek kişi David Stoilar adlı genç bir adamdı. Elinizdeki kitapta Aaron Nommaz, David Stoilar’ın Romanya’da ve gemiye bindikten sonra yaşadıklarını incelikle, hüzünle, duyarlılıkla anlatırken bir çağa ve büyük bir trajediye tanıklık ediyor. Ve kitabın sonunda şu soruyu sormadan edemiyoruz: Bu dünyada zulüm ne zaman bitecek, savaşlar ne zaman son bulacak, insan soyu birbirini öldürmeyi ne zaman bırakacak, din, milliyet ve ırk adına işlenen cinayetler daha ne kadar devam edecek?
From the publisher's feed