Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

By Tarkan Bulan - Öğrenmeyi ÖğrenmekEducation
Download on the App Store

Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam episodes

  • Kurtuluş savaşında İŞBİRLİKÇİLER (o.çları) İlhami SOYSAL

    I - UNUTULMAMASI GEREKENLER

    II - BİR TARİH YANLIŞI

    Deryayı Bilmeyen Balıklar

    Tarihi Yanılgı

    Dörtbaşı Mamur İşgal İnanılmaz Bir Aymazlık

    III - BAĞRIMIZDA BİR DEĞİL BİN YILAN BESLEMİŞİZ

    İşbirlikçiler Suyüzüne Çıkıyor İstanbul Limanında Bir Kara Bulut Bu İşgalin Öncesi de Var Trakyanın İşgali İşgal, Heryerde İşgal Bir Teferruat Gibi Görünse de İstanbul'un İşgalcilere Tepkisi Ne Oldu? Meclisteki Tartışmalar Hükümet Nihayet Harekete Geçiyor

    IV - TÜRKİYE'DEKİ ALMAN VE AVUSTURYALILAR

    Yabancı Askerlerin Biri Gidip Bini Geliyor Mütareke İstanbulu

    V - İSTİFAYI AKILLARINA GETİRMEYENLER

    Tartışılacak Noktalar

    «Kahrolsun İşgal» Lafından Korkanlar Teslimiyetçilikten Öte, Hainlik Tutuklanan Bir Generalin Sonu Yenilmeyeceksin, Yenilmeyeceksin Mustafa Kemal Paşa'nın Yaşadığı Gerçek

    VI - ÜÇ TİP İNSAN

    Ve Daha Başka Tipler Bağışlanabilir Olanlarla, Olmayanlar Bir Damat Ferit Portresi

    Türkgeldi'nin Ferit Portresi Al Birini Vur Ötekine

    VII - HAİNLER RESMİ GEÇİDİ

    En Bellibaşlıları Denilince Listeye Sığmayanlar

    Azınlıklar ve Gayrimüslimler

    VIII - AYAKLANMAYA KIŞKIRTILANLAR

    Askeri Nigâhban Cemiyeti İngiliz Muhipleri Uzantıları Günümüze Ulaşan Bir Parti Sivas Kongresini Basma Çabaları İhanet Yarışı

    Bir İngiliz Kışkırtması: Ali Batı Olayı Anzavur Nihayet Sahnede Edremit Kaymakamı Hamdi Beyin Şehadeti Düzce ve Bolu Ayaklanmaları Kuvayı inzibatiye Dedikleri Altından Çapanoğlu Çıkar Bu Listeler Bitmek Tükenmek Bilmez Daha Başka Ayaklanmalar

    IX - İSTANBUL'DAKİLERE GELİNCE

    Ve Bir Haklı Hüküm İşbirlikçinin Utanması Olmaz Türk Subayına Üniforma Yasak Saltanat Şûrasında Bir Gürcü Silah Tüccarları Cirit Atıyor

    X - CASUSLAR RESMİ GEÇİDİ

    Tarih Tersine Dönüyor Gemiler İstim Üzere Gerilimli Günler Lozan'dan Gelen Haber

    UNUTULMAMASI GEREKENLER

    23 Nisan 1920 günü. Ankara'da Hacıbayram Camiinde yapılan dini bir törenden sonra, Taşhan karşısındaki (şimdiki Ulus Alanı) kırmızı kiremitli, birbuçuk katlı binada mebus (milletvekili) olarak toplananların sayısı sadece 115'dir.

    Bu 115 kişi, Türkiye'nin ilk Büyük Millet Meclisinin ilk oturumunda bulunabilenlerdir. Sonraki günlerde, haftalarda ve aylarda sayaları 380'e yükselecektir. Bu ilk TBMM üyelerinin sayıları 3 80 ' e kadar yükselecektir ama, aynı zamanda da İstanbul'daki Padişah Hükümeti, Ankara'daki bu Meclis toplama işini «Huruc-u alessultan» yani Padişaha karşr ayaklanma sayacak, Kuvayı Milliye'yi «Kuvayr bagiye» yani eşkrya kuvvetleri olarak ilan edecek ve İstanbul'daki Nemrut Mustafa Paşa Divanr Harbi 11 Mayrs 1920'de, ilk TBMM'nin «Reis» seçtiği Mustafa Kemal Paşa ile, Ali Fuat (Cebesoy), Paşa, Miralay (Albay) Kara Vasrf Bey, Washington eski sefiri ve eski Ankara Mebusu (milletvekili) Midillili Alfred Rüstem Bey, Dr. Adnan Bey'ler ve Halide Edip (Adrvar) Hanım'ı idama mahkûm edecektir.


    15 hr 19 min
  • ÜMİT DOGAN İSKİLİPLİ ATIF (o.ç) GERÇEĞİ (Kayboldu Sanılan Mahkeme Tutanaklarıyla)

    ÜMİT DOGAN

    İSKİLİPLİ ATIF GERÇEĞİ (Kayboldu Sanılan Mahkeme Tutanaklanyla)

    Ecnebilere yaranmak için düzmece mahkemelerde yargılanıp idam edilen millî şehit Kaymakam Kemal Bey’in aziz ruhuna...


    Cumhuriyet düşmanı odakların Atatürk ve devrimlerine saldırırken kullandığı en önemli argümanlardan birisi de İskilipli Atıfın idamı meselesidir. Belli başlı çevreler, şehit mertebesine yükselttikleri İskilipli Atıfın Şapka Devrimi'ne kurban edilen masum bir din adamı olduğuna inanmakta ve bunun propagandasını yapmaktadırlar. Bu düşünceye göre İskilipli Atıf, Atatürk döneminin güya hocaları asmakla görevli İstiklal Mahkemeleri tarafindan suçsuz yere idam edilmiş bir İslam şehididir.

    Nesilden nesile aktarılan bu hikâyenin peşine düşen Refah Partisi milletvekili Haşan Mezarcı, 1992 yılında TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonuna başvurup İskilipli Atıfın yargılandığı mahkemenin tutanaklarını istedi. Amacı, İskilipli Atıfın güya suçsuzluğunu ispat edip ona hak ettiği itiban tekrar kazandırmaktı. Komisyon, İskilipli Atıfın idamına dair mahkeme karar tutanağının yeni harflere çevrilmiş nüshasının bir fotokopisini Haşan Me-zarcı'ya verdi. Kararda İskilipli Atıf Hoca’nın Şapka Devrimi’ne karşı tertip edilen isyanlarda kışkırtıcı rolü olduğu için Anayasa'yı değiştirmeye teşebbüs suçundan idam edildiği belirtiliyordu. Teâli-i İslam Cemiyetinin başkanı olan İskilipli Atıf, işgalci Yunan ordusuyla değil Mustafa Kemal Paşa'yla savaşılması gerektiğini telkin eden ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Yunan uçaklanndan atılan ihanet beyannamelerinden de sorumlu tutuluyordu.

    TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu ayrıca, yapılan inceleme sonucunda arşivde bulunamayan dördüncü ve beşinci defterler eksik olmak üzere İskilipli Atıfın yargılandığı davaya ait toplam 13 defterden oluşan Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtnamesini yine Haşan Mezarcı'ya teslim etti. Gerçeğin önündeki sır perdesi epeyce aralanmıştı. Mahkeme kayıtlarından, İskilipli Atıf hakkındaki idam kararının titiz bir yargılama sonucunda verildiği anlaşılıyordu. Haşan Mezara ve dinci çevreler umduklannı bulamamışlardı. Yine de zabıtname yeni harflere çevrilerek Ahmet Nedim tarafindan kitap hâlinde yayınlanırken Haşan Mezara da kitaba “Bu rejimin temellerinde kan vardır, zulüm vardır, ihanet vardır“ cümleleriyle başlayan çok sert bir takdim yazısı yazdı.

    Haşan Mezara ilerleyen yıllarda Atatürk'e hakaret suçundan hapse girdi. Akli dengesini yitirdiği iddia edildi. Kendisini ‘‘Mesih” ilan etmesiyle dikkatleri üzerine çekti.

    İskilipli Atıfın idamı meselesinde eksik defterlerin nerede olduğu ve neden ortaya çıkartılmadığı tartışılmaya başlandı. Bazı çevreler, kayıp defterlerde İskilipli Atıf ı aklayan bir şeyler olacağına inanıyorlardı. İskilipli Atıf gerçekten suçluysa neden defterler eksikti? Neden bir şeyleri gizleme ihtiyaa hissedilmişti? Defterlerin eksik olması bile yargılamada bir hukuksuzluk olduğunu göstermez miydi? Bu gibi hezeyanlara nihayet vermek adına kayıp olduğu söylenen dördüncü ve beşinci defterlere tarafımızca ulaşılmıştır. Yeni harflere çevrilen defterler, yayına hazır hâle getirilmiştir. Çeviri yapılırken Osmanlıca metinlerin aslına sadık kalınmış, sadeleştirme yapılmamıştır.

    Elinizdeki bu kitap büyük bir titizlikle hazırlanmıştır. İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde İskilipli Atıfın hayatından ve faaliyetlerinden bahsedilmiş, idamına dair öne sürülen görüş ve düşünceler kritik edilmiştir. İkinci bölümde, kaybolduğu öne sürülen dördüncü ve beşinci defterlerdeki Osmanlıca metinler yeni harflere çevrilerek sayfa sayfa sizlere sunulmuştur. Kitabın

    sonundaki “Ekler” kısmında defterlerin ve sayfa sayfa Osmanlıca metinlerin görselleri yer almaktadır. Kitabın yayınlanmasıyla birlikte İskilipli Atıf ın mahkeme tutanaklarının tamamı gün yüzüne çıkmış bulunmaktadır. Bu nedenle kitabın yakın dönem Tûrk tarihi açısından önemli olduğu kanısındayım.


    3 hr 36 min
  • ALLAH’SIZ MÜSLÜMANLIK Gerileme Sürecinde Müslüman Olma Sorunu Ömer Lütfi Mete

    “Sorgulayıp anlamaya çalıştığım, Müslüman insanı -bütün ; gayretlerine rağmen- geliştirmeye yetmeyen dindarlık türünün iç' kıvamlarıdır. Diliyle sürekli Allah’ı anmasına ve sürekli dini etkinliklerde bulunmasına rağmen, kendisi gibi olmayanlar üzerinde derin bir saygı ve hatta imreniş uyandıramayan Müslümanlık biçiminin, Allah’ın muradıyla örtüşeceğini düşünemiyorum., Tabii ki ‘Allah’sız Müslümanlık’ ifadesi, kâfirlik ve inkârcılık suçlaması kastıyla seçilmiş değildir. Bu isim ‘Müslüman kişinin Allah ile iletişimini geliştiremeyen dindarlık’ tanımlamasının kısaltılmışı sayılabilir.


    Peki, böylesi dindarlık nasıl bir şeydir?”

    Yıllardır dillerden düşmeyen şiirleri, senaryoları, romanları ve politik denemeleriyle tanıdığımız Ömer Lütfi Mete’den çağımızın Müslümanlığına dair “içeriden” bir eleştiri... İslam’ı nasıl yaşıyoruz ve nasıl yaşamalıyız? Onu aslında modern hayatın kimi ihtiyaçlanna göre yeniden dizayn mı ediyoruz? İslam en son ve en mükemmel din olduğuna göre, mensupları neden yüzlerce yıldır geriliğin ve ezikliğin girdabından kurtulamıyor?

    Allah’sız Müslümanlık, İslam’ı yaşama sorununa dair güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir ahlaki el kitabı...


    ÖMER LÜTFİ METE

    1950 yılında Rize’de doğdu. îlk ve ortaöğrenimini Rize’de, yükseköğrenimini İstanbul’da tamamladı. Kısa bir dönem edebiyat öğretmenliği dışında gazeteci ve senaryo yazarı olarak çalıştı. Babıali ’de Sabah, Bizim Anadolu. Tercüman, Türkiye, Yeni Haber, Orta Doğu, Yeni Şafak, Ayyıldız, Yeni Binyd gazetelerinde editör, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Türk Edebiyatı ve Çağrışım dergilerinde makale, mizahi öykü ve şiirleri yayımlandı. Yazdığı birçok kitabın yanı sıra, dizi ve film senaryoları da kaleme alan Ömer Lütfi Mete, 18 Kasım 2009 tarihinde vefat etti.



    Gerekçe

    Çağımızın büyük mürşitlerinden Tayyar Baba, ziyaretine gelen dervişine sorar:

    "Köyünüzde işler nasıl, değişen bir şey var mı?"

    Derviş cevap verir:

    "Köyümüze yeni bir hoca geldi efendim."

    Hazret gülümseyerek tekrar sorar:

    "Müslüman mı bari?"

    "Efendim, öğretmen demiyorum, hoca diyorum, camiye yeni imam geldi..."

    "Tamam, ben de onun için soruyorum, Müslüman mı?"

    ***

    Bu küçük öyküdeki keskin eleştiri şüphesiz bütün imamları zan altında bırakacak bir önyargının yansıması değildir. Burada yapılan, tasavvufı idrakin özündeki yaklaşımı vurgulamak, "Her türden yaratılmışa yaratandan ötürü hoş bakabilen Müslüman" ihtiyacına dikkat çekmektir.

    Aynı nükteyi taklit etmeye çalışarak bu baskı için "Allah'sız Müslümanlık" ismini seçmem de, yaratan ile iletişim ihtiyacına dikkat çekebilmek gayesine matuftur.

    Yoksa buradaki "Allah'sız" deyimi tanrıtanımazlık değildir. Zaten tanrıtanımaz anlamını kastetsem kesme işareti kullanmadan "Allahsız" derdim.

    Ayrıca, "Tanrıtanımazın da Müslümanlığı olur mu?" diye yadırgama ile karşılaşabileceğimi de gözden uzak tutmuyorum. Aslında tecrübelerime göre bu yadırgama çok da haklı sayılmaz. Kendini tanrı tanımaz diye takdim eden nice insanm tuhaf bir dindarlık türü yaşadığına ve yansıttığına tanık olmuşumdur, ama bu çalışmanın o alanlarda dolanmak gibi bir gayesi yoktur.

    Sorgulayıp anlamaya çalıştığım, Müslüman insanı -bütün gayretlerine rağmen- geliştirmeye yetmeyen dindarlık türünün iç kıvrımlarıdır.

    Sürekli dilden Allah'ı anmasına ve sürekli dini etkinlikler yaşamasına rağmen, kendisi gibi olmayanlar üzerinde derin bir saygı ve hatta imreniş uyandıramayan Müslümanlık biçiminin, Allah'ın muradıyla örtüşeceğini düşünemiyorum.

    Tabii ki "Allah'sız Müslümanlık" ifadesi, kâfirlik ve inkârcılık suçlaması kastıyla seçilmiş değildir. Bu isim "Müslüman kişinin Allah ile iletişimini geliştiremeyen dindarlık" tanımlamasının kısaltılmışı sayılabilir.

    Peki, böylesi dindarlık nasıl bir şeydir?

    .............................................................

    6 hr 53 min
  • Sabahattin Ali

    Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor, rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum Kürk Mantolu Madonna'yı seyre dalıyor, kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum. Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.




    Yazar Hakkında Sabahattin Ali 25 Şubat 1907'de Gümülcine'de doğdu, 2 Nisan 1948'de Kırklareli'nde öldü. İstanbul İlköğretmen Okulu'nu bitiren Sabahattin Ali, Yozgat'ta bir yıl öğretmenlikten sonra, 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'nca Almanya'ya gönderildi. 1930'da döndükten sonra Aydın, Konya ve Ankara ortaokullarında Almanca öğretmenliği, Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü'nde memurluk ve Devlet Konservatuvarı'nda dramaturgluk yaptı. 1945'te Bakanlık emrine alındı, İstanbul'da Markopaşa adlı mizah gazetesini çıkardı. 1948'de bir yazısı yüzünden tutuklandı, üç ay kadar hapis yattı. Sürekli izlendiği için yurtdışına kaçmak istedi, ancak Kırklareli dolaylarında bir kaçakçı tarafından öldürüldüğü iddia edildi.

    Roman, İkinci Dünya Savaşı'nı önceleyen yıllarda yaşanmış tutkulu ve marazi bir aşkı eksen almakta, atmosferi ve yarattığı etki ile, ondokuzuncu yüzyıl Rus anlatı edebiyatının -özellikle de Dostoyevski ve Gogol'ün- çağrışımlarını taşımaktadır. Yazarın Berlin'de geçirdiği iki yıllık (1928-30) öğrencilik döneminin esinlemiş olabileceği bu uzun öykünün ilk çeyreğinde, yeni bir işe giren bir küçük memurun; kendini, memuriyet yaşamının küçük ve dar dünyasını ve karşılaştığı hiç de ilginç biri gibi görünmeyen bir başka küçük memuru -Raif efendi'yi- tanıttığı neredeyse bütünden bağımsız gibi görünen bölüm yer almakta. Daha ilk satırlarda, bu anlatıcının, hiç de sık rastlanmayan özellikleriyle Türk romanının çok özgün bir karakteri olan Raif efendiyi okura: "Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım.

    .........................

    Romanın esas gövdesini oluşturan ikinci bölüm ise, bir Rus öyküsünden fırlamışa benzeyen ve o öykülerdeki anlaşılmaz hummalı hastalıklardan biriyle ölüm döşeğine sürüklenen Raif efendinin siyah kaplı bir deftere döktüğü tutkulu aşk hikayesi.


    20 Haziran 1933 tarihini atarak başladığı bu defterde Raif efendi, on yıl öncesine dönerek, Berlin'de bir resim galerisinde rastladığı bir kürk mantolu kadın portresinin ruhunda ateşlediği tutkuyu ve o portrenin ressamı ve modeli olan gizemli kadınla yaşadıklarını hikaye ediyor.


    Yazarı da etkilemiş olduğunu düşünebileceğimiz esin kaynağına ilişkin bir ipucunu Raif efendinin defterindeki şu satırlarda bulabiliriz sanıyorum: "Üzerimde en çok tesir yapanlar Rus muharrirleriydi. Turgenyef'in koskocaman hikâyelerini bir defada sonuna kadar okuduğum oluyordu. Hele bunlardan bir tanesi günlerce sarsmıştı. Klara Miliç ismindeki bu hikâyenin kahramanı olan kız, oldukça saf bir talebeye âşık oluyor, fakat buna dair hiç kimseye bir şey söylemeden, böyle bir aptalı sevmenin hicabıyla, müthiş iptilasının kurbanı olup gidiyordu. Bu kızı nedense kendime pek yakın bulmuştum, içinden geçenleri söyleyememek, en kuvvetli, en derin, en güzel taraflarını müthiş bir kıskançlık ve itimatsızlıkla saklamak cihetinden onu kendime benzetiyordum."


    6 hr 38 min
  • Seyid Hüseyin ALATAS - ENTELLEKTÜELLER VE APTALLAR

    BOMBA GİBİ KİTAP. İSLAM VE ESKİ SÖMÜRGE ÜLKELERİNİN NEDEN APTALLAŞTIĞINI ve bu sorunun önüne nasıl geçilmesi gerektiğini SİSTEMATİK ANALİZ EDEN, ÜLKEMİZİN SORUNLARINA FARKLI BAKIŞ GETİRİYOR.

    MUTLAKA DİNLEYİN BOKMBA BİR KİTAP....


    Bu kitapta tartışılan bazı konular Batılı okuyucuya tanıdık gelebilir ve bunları kendi toplumundakilerle karşılaştırmak isteyebilir. Örneğin, gelişmekte olan toplumlardaki aptallardan bahsettiğimde, “Bunlardan Batıda da mebzul miktarda var,” diyecektir. Yolsuzluk sorununa işaret ettiğimde ise, “Amerika ve Avrupada sanki yolsuzluk yok mu?” diye soracaktır. Gerçekten de yolsuzluğun olmadığı hiçbir yer yok. Ancak belirli olguların bağ-lamsal önemindeki farklılıkları silikleştiren bu tutum, sosyolojik olguların inceliklerine dair kavrayış eksikliğinden kaynaklanıyor.

    Bir örnek olarak yolsuzluğu ele alalım. Gelişmekte olan top-lumlarda siyasi liderliğin ve bürokrasinin yolsuzluğa bulaşması, toplum üzerinde Batıdaki benzer bir olgudan çok daha yıkıcı etkilere sahiptir, çünkü gelişmekte olan toplumlarda “kalkınma sermayesinin büyük bir kısmı bu liderlik ve bürokrasi üzerinden aktarılır. Ayrıca Batıda, ortaya çıkarılan herhangi bir yolsuzlu-

    ğa karşı güçlü bir toplumsal öfke gösterilirken, gelişmekte olan toplumlarda ne yazık ki böyle bir tepkiden söz etmek mümkün değildir. Dahası Batıda dönem dönem ciddi bir reformist eğilimin ortaya çıkmasına imkân tanıyan güçlü ve açık sözlü bir orta sınıf var.‘ Dolayısıyla, yolsuzluk her iki yerde yapılsa da, sosyolojik bağlamları birbirinden ciddi farklılıklar arz eder. O yüzden, gelişmekte olan toplumlardaki olgunun bir bütün olarak Batıdaki ile kesinlikle aynı olmadığını söyleyebiliriz.

    6 hr 3 min
  • KORSAN TERCÜME Karar Verme Sürecinde Bilişsel Önyargıların Rolünün Analizi Veronica Juarez Ramos

    İnsanlar, karar verme veya yargıda bulunma konusunda en yetenekli hayvandır, ancak bu genellikle hatalı kararlar veya yanlış yorumlamalar yapmak için gelir. Groucho Marx'm dediği gibi, "Kime inanacaksın, bana mı yoksa kendi gözlerine mi?" Hızlı karar vermemiz gereken zamanları düşünürsek, belki saatlerce, hatta günlerce bunları hatırlatıyor olabiliriz. Bir yandan, bu yanlış kararları hatırlıyor olabiliriz. Ancak öte yandan, diğerlerini, yani sıklıkla aldığımız hızlı ve etkili kararları ve hatta hayatımızı kurtaran bir şeyi hatırlıyor olabiliriz.

    Bu kararları elbette analiz ederek hatalarımızın farkına varabiliriz. Belki bu durumlarda bazı yönlere diğerlerinden daha fazla önem verdik ya da almak için yeterli bilgiye sahip olmadığımızda bile karar vermeye devam ettik ya da belki farklı stereotipler tarafından sürüklendik vb. Bunu söyledikten sonra, bir şey "kötü kararlarımızı" düşünmek, başka bir şey de beynimiz mükemmel olmadığı için bu tür hatalar için bize işkence etmektir. Aslında beynimiz düzgün çalışıyor ama o anda mevcut olan tüm bilgileri analiz edemiyor. Eğer beyin tüm uyaranları test ederse, doyurur ve sonuç olarak herhangi bir karar almakta son derece yavaş oluruz ve bu bizim dünyamızda büyük bir handikap olur.

    Sonuç olarak, karar verme veya hüküm verme, herhangi bir bireyin sıradan yaşamında önemli bir işlevdir. İnsanoğlu olarak, hayatımız boyunca sürekli olarak farklı faaliyetler (mesleki, eğlence, politik, ekonomik, aile vb.) arasında karar vermek zorundayız. Bu kararlar, örneğin biri bir meslek seçtiğinde veya birisi evlenmek isteyip istemediğinde, aşkın olabilir; veya önemsiz kararlar (örneğin, kahveyi nasıl içeceğime veya yarın elbise, pantolon veya etek giyip giymeyeceğime karar vermek).

    Çoğu zaman kararlar insanlar tarafından çok kolay verilir, ancak diğer zamanlarda karar vermek zordur çünkü doğru karar hakkında şüpheler vardır veya

    karar çatışmaya neden olur veya bağlam çok az bilinir, yani tüm gerçekleri veya değişkenleri bilmiyorsunuz ve karar belirsizlik veya muğlaklık tarafından yönetiliyor. Anlaması kolay bir örnek, yeni bir Hint restoranına gitmeyi seçtiğinizde ancak hiç Hint yemeği yememiş olmanızdır. Bu nedenle, Hint yemeklerini isteyip istemediğinizi bilmiyorsunuz. Başka bir örnek, bir borsacının, mevcut tüm bilgilere sahip olmadığınız, yalnızca sübjektif tahminlere ve bilgilerin yaklaşık olasılıklarına sahip olduğunuz bir belirsizlik veya belirsizlik bağlamına dayalı olarak bazı eylemleri satın almayı veya satmayı seçmesi olabilir.


    8 hr 4 min
  • Daron Acemoğlu Simon Johnson İktidar ve Teknoloji Bin Yıllık Mücadele

    Tarih boyunca teknoloji ve ilerleme el ele yürüyen iki kavram olarak değerlendirildi. Teknoloji çoğu zaman gücü elinde bulunduranlar tarafından yönlendirildi, ancak her zaman toplumun yararı gözetilmedi.
    Bugün teknoloji küçük bir grubun kontrolündeyken, iktidar ile teknoloji ilişkisini yeniden düşünmek elzem.

    Daron Acemoğlu ve Simon Johnson bu ilişkiyi tarihsel süreçte ele alıp teknolojiye gözetim değil, demokratikleşme aracı olarak yeniden yön verilmesi gerektiğini savunuyorlar. Ekonomi ve tarihten ustalıkla süzdükleri bilgiler ışığında yeni bir vizyon öne sürüyorlar.

    21 hr 12 min
  • Çiğdem Oğuz Osmanlı'da Ahlak Buhranı

    Birinci Dünya Savaşı tarih yazımında cephe gerisine yönelik akademik ilginin artmasından çok daha önce, Türk akademisyen ve aynı zamanda savaş yıllarına tanıklık eden bir gazeteci olan Ahmed Emin (Yalman), tanınmış eseri Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye kitabında “Savaşın Ahlakı” başlıklı bir bölüm yazmıştı. Bu bölümde, Türkiye halkının ahlaki açıdan, savaşın ekonomik ve toplumsal etkilerine direnmeye karşı herhangi bir hasmından çok daha az hazırlıklı olduğunu ve savaşın getirdiği mahrumiyetin toplumda ahlaki bir düşüklüğe yol açtığını ileri sürmüştü.1 Farklı ideolojik kökenlere sahip birçok başka Osmanlı Türk entelektüeli, 20. yüzyılın şafağında sürekli ahlak buhranı meselesinden bahsetmişti, onlara göre bu buhran Birinci Dünya Savaşı yıllarında doruk noktasına ulaşmıştı. Peki, bu ne anlama geliyordu ve bu sorun nasıl ortaya çıkmıştı? Ve sonuç olarak asırlık bir imparatorluğun dağılmasına yol açan bir savaşın ortasında ahlakın tartışılmasını nasıl anlamlandırabiliriz?

    Bu çalışma, ahlak buhranı polemiklerini ve bu polemiklerin Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı cephe gerisindeki ön koşullarını açıklamayı amaçlıyor ve ahlakla ilgili tartışmaların bu özel dönemde önemli siyasi, toplumsal ve kültürel tezahürleri olduğunu ileri sürüyor. Burada “ahlak”, dönemin toplumsal ve siyasi çalkantılarını deneyimleyen Geç Dönem

    Osmanlı toplumunun kültürel ve sosyal dönüşümünü görmenin anahtar kavramıdır.

    Bu konuya dair ilgim, aynı zamanda ahlakın modern Türkiye’nin toplumsal ve siyasi ortamındaki merkezî konumundan da kaynaklanmaktadır. Yaşam tarzı hakkındaki tartışmalarla iç içe geçmiş güçlü bir ahlak söyleminin Türk kimliğinin bir parçası olduğu ileri sürülebilir. Her Türk vatandaşı, “Avrupa’nın teknolojisini benimseyeceğiz, ahlakını değil” düsturunu bilir. Buna ek olarak, “din”, “ataerkillik” ve “gelenek” terimlerini işe koşan ahlaki söylemler gündelik hayatta -özellikle Türkiye’nin taşra kentlerinde- hüküm sürmekte ve böylece mevcut toplumsal düzene yönelik potansiyel meydan okumaları bastıran önemli bir dinamik oluşturmaktadır. İlerleyen bölümler, günümüz Türk toplumunun fay hatlarının, Geç Dönem Osmanlı împaratorluğu’nun sosyo-politik bağlamında nasıl temellendiğini farklı şekillerde tasvir etmektedir.

    Geç Dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda ahlak buhranı olarak nitelenen bu konuda çalışmaya başladığımda, aklımda daha sonra fikrimi değiştirmek zorunda kaldığım iki varsayım vardı. îlk varsayımım, “ahlak buhranı” kavramının ekonomik zorluklar sebebiyle fuhuşun yaygınlaşmasından kaynaklanan toplumsal paniğin bir yansıması olduğuydu. İkinci varsayımım ise Osmanlı cephe gerisinde genel ahlakın korunmasına yönelik birçok cezaî tedbir alınmış olduğu yönündeydi. Bu son varsayımın ortaya çıkma nedeni, kısmen savaş döneminin olağandışı yapısından aldığı otoriter güçle Osmanlı Devleti’ni yöneten tek partiden -İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden (İTC)- kaynaklanıyordu. İlk varsayımımdaki fuhuşun aslında ahlaki tartışmaların ana başlığı olduğu doğruydu ancak fuhuş ile ahlaksızlık arasındaki nedensel bağlantının yönü, varsaydığım gibi değildi. Yani birbirine paralel birçok söylemde fuhuş, ahlaki çöküşün sebebi olarak kabul edilmemiş, daha ziyade bu çöküşün sonuçlarından biri olarak ele alınmıştı. Ayrıca fuhuşun tanımı, varsaydığımdan daha genişti ve her türlü ahlaka aykırılığı içeriyordu. Yanı sıra bu durum fuhuşun, daha geniş bir ahlaki çöküş tartışmasının küçük bir parçası olduğu anlamına geliyordu.

    8 hr 15 min
  • Barış Terkoğlu, Sami Menteş Size Yalan Söylediler Çetin Doğanın Gözünden 28 Şubat

    • Erbakan 28 Şubat Davası’na neden karşıydı? Atatürkçü askerlerin sanık olduğu kumpas davalarına neden destek vermedi?
    • 28 Şubatçıların Erbakan’ı istifa ettirdiği iddialarını çürüten resmi belgeler... Erbakan-Çiller protokolü, Erbakan’ın Demirel’e verdiği istifa mektubu ve sürecin tanıklarının açıklamaları…
    • “28 Şubat sürecinde baskı görmedik” diyen AKP kurucusu…
    • Çevik Bir’in “demokrasiye balans ayarı yaptık” dediği yalanı nasıl ve nerede imal edildi?
    • Polisin gözaltına aldığı Aczmendilerin “asker tarafından korunduğu” yalanını söyleyen Cumhurbaşkanı Başdanışmanı…
    • 28 Şubat’ın FETÖ’yü nasıl “tekmelediği ve yumrukladığının” belgeleri… Güven Erkaya’nın saptadığı ve ihraç ettiği 12 kişilik FETÖ çelik çekirdeği…
    • 28 Şubat’ta Karadayı’nın Özel Kalem Müdürü olan Hulusi Akar neden suskun? FETÖ davalarında kimler Akar’ın tanıklığını ve dinlenmesini istedi?
    • Çevik Bir’e mal edilen “post-modern darbe” tanımını aslında hangi gazeteci kullanmıştı?
    • Sincan’daki tankların komutanı neden mahkemeye çağrılmadı?
    • FETÖ Mahkemesinin 28 Şubat Davası’na “müşteki” olarak dahil ettiği o isimlerin hikâyeleri…
    • 28 Şubat Davası’ndaki FETÖ izleri…
    • SADAT davaya nasıl müdahale etti?

    6 hr 8 min
  • Nigel Warburton Klasiklerle felsefe

    Warburton bu sefer büyük düşünürlerin artık klasikleşmiş kitaplarını işlediği yeni eserine Platon’un Devlet’i ve Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik’e uygun bir girişle başlıyor. Bu filozofların temel düşüncelerini kuşbakışı verdikten sonra onlara yönelik temel eleştirileri sıralıyor.
    Ardından kitap okurun sıkılmasına olanak tanımadan adil ve seri bir hızla ilerliyor. Platon’un Devlet’inden Rawls’un Adalet Teorisi’ne 32 felsefe klasiğini hepimiz için ulaşılabilir kılıyor. Her bölümün sonunda verilen okuma listeleri ve kitabın sonunda verilen sözlükçe ise isteyen okura yeni kapılar açıyor.
    “Batı felsefesinin klasik kitaplarına ilişkin kıvrak ve canlandırıcı bir tur.”

    “Meydan okuma, tarihsel olarak derin bilgilerle bulanma eğiliminde olan fikirlerin kalıcı bir tazelikle okura aktarılmasıysa, Warburton bunu hayran olunası bir yetenekle yapıyor.”
    –Roger Scruton, The Times

    10 hr 12 min

About Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

From the publisher's feed

Öğrenmeyi öğrenmek, tam öğrenme kavramının temeli ve eleştirel düşüncenin sonucudur. Bilgiye nasıl erişileceği, nasıl işlenip uygulamayla uzun dönem hafızamıza işleme hedefini öğretir. Bu denli önemli…