
Sign up to save your podcasts
Or


Televizyonlardaki açık tartışma programlarının bütün çarpıcılığıyla ortaya koydukları gibi, bir şekilde hatırda kalmış ya da ezberlenmiş “düşüncelerin” peş peşe sıralanmalarının “düşünme” sanılmasında ya da daha komiği, düşünmenin yerine geçirilmesinde şaşırtıcı bir yön yok. Gerçek anlamda düşünmenin öldüresiye sıkıcı, boğucu, ürkütücü bir etkinlik olarak algılanıp, ondan korkulup kaçılmasında da.
Şüphesiz, düşünme karşısındaki bu genel eğilim, bizi üstünde gerçek anlamıyla düşündüğümüzde dehşete düşürmesi gereken bir başarısızlığın -insani gelişmişlik kriterlerine göre dünyanın seksen altıncı ülkesiyiz- temel nedenlerinden biri olmasaydı, o kadar da vurgulanması gereken bir şey olmayabilirdi. Ama ne yazık ki öyle: düşünmekten korkup kaçışımızın, bu kadarıyla yetinmeyip onun yeşermesini engelleyecek bütün koşullan yaratma gayretkeşliği içinde çırpınıp durmamamızın bizi getirdiği nokta işte bu. Yaşamakta olduğumuz krizle, daha diplere çekilmemişsek dünya seksen altmcıhğı! İşte “düşünmeden korkmanın bedeli!
• Özgür bir seçime benzeyen bir şey yaptığımda gerçekten özgür bir biçimde mi davranmaktayım?
• Modem çağlarda bilimin hayret verici ilerlemesini açıklayan şey nedir?
• Bilim çağında dindar olmak akı-dışı mıdır?
• Irkçılığın ahlaksal bakımdan yanlış olduğunu söylediğimizde nesnel bir doğruyu mu ifade ediyoruz, yoksa sadece kişisel duygularımızı mı dile getiriyoruz?
• Kendisine değer verdiğimiz sanat, bize verdiği haz dışında nedir?
Bu kitap, bu tür felsefi problemler üzerinde düşünmeye başlamayı arzu eden insanlar için yazılmıştır. Felsefe hakkında daha önceden bilgi edinilmiş olduğunu varsaymamaktadır. Birincil amacımız felsefenin en büyüleyici ve önemli problemlerinden bazılarıyla okuyucunun tanışmasına yardımcı olmaktır.
Kitaptaki sekiz bölüm kesinlikle felsefenin bütün dallarını temsil etmemektedir. Bu tür bir kitapta bunu yapmak mümkün değildir. Bundan dolayı bir seçme yapmak zorundaydık. Ancak üzerinde yoğunlaşmayı seçtiğimiz alanların tümü uzunca bir süredir felsefenin merkezinde olmuş olan alanlardır ve bugün de çok heyecan verici araştırma alanları olarak kalmaya devam etmektedirler.
Her bölüm az çok kendi kendine yeten bir soruşturmayı kapsamaktadır ve diğer bölümler hakkında tanışıklığımız olmaksızın kendi başına anlaşılabilir. Ancak felsevi fenin bir dalına ait problemler genel olarak bir başka alanına ait problemlerle yakından bağlantılıdırlar.
Her soruşturmayı okuyucuların çoğunun bilmesi muhtemel bir soruyu ortaya atmak veya bir tezi ortaya koymakla başlatacağız. Daha sonra bu konuyu bu yolda ilk defa ilerleyen birinin aklına gelmesi muhtemel düşünceler ve sorularla teması kesmemeye çalışacak bir biçimde tartışacağız.
Hiçbir bölüm ele aldığı alanın tümünü kapsamaya çalışmamaktadır. Tersine her bölüm genellikle birbirleriyle yakından bağlantılı az sayıda sorun üzerinde odaklanmaktadır. Örneğin Metafizik bölümü geniş olarak iki tartışmaya ayrılmıştır: Belirlenimciliğe karşı özgürlük ve idealizme karşı materyalizm. Benzer şekilde sanat felsefesi bölümü sanata niçin değer verdiğimiz sorusu üzerine uzun bir soruşturmadır. Bu yaklaşım, mevcut felsefi seçeneklerin tam listesi hakkında bilgi vermeye karşıt olarak felsefi düşüncenin özelliğini gösterme temel amacımızla uyuşmaktadır.
Ancak felsefe tarihi şüphesiz gerek iç değeri bakımından, gerekse bugün felsefi problemlerimizi tasarlama ve ele alma tarzımızı kesin bir biçimde belirlemiş olmasından dolayı şüphesiz bilinmeye değerdir. Bundan dolayı önemli felsefi tezler hak-kındaki açıklamalarımızı fikirlerini tartıştığımız büyük düşünürlerin bazıları üzerine vereceğimiz kısa bilgilerle tamamlayacağız. Felsefi tartışmanın akışını bozmamak için bu özetler ana metinden ayrılmıştır.
KARANLIK KİŞİLİKLE TANIŞACAKSINIZ.
Psikoloji bilimsel gerçekliklerini kötü amaçlı kullananların kurbanı olmamak için bu çalışmayı hazırladım.
- Karanlık psikoloji, bireysel kazanç için psikolojik prensiplerin kullanılmasını içerir.
- Manipülatif pazarlık, suçluluk duygusu yaratma ve sosyal tırmanma gibi teknikler kötüye kullanıcı psikolojide kullanılır.
Manipülatif Pazarlık Teknikleri, Bireyler, pazarlıklarda avantaj elde etmek için duygusal taktikler, yanıltıcı bilgi ve stratejik aldatmayı kullanabilirler. Manipülatif pazarlık taktikleriyle karşılaşıldığında sakin olmak, durumu değerlendirmek, bilgi toplamak ve güvendiğiniz kaynaklardan tavsiye almak önerilir.
Suçluluk Duygusu Yaratma: Suçluluk duygusu yaratma, bireyleri suçlu hissettirerek onları manipülatörün istediklerini yapmaya zorlamak için kullanılır. Buna karşı koymak için, birinin suçluluk duygusu uyandırmaya çalıştığını fark etmek ve duygusal manipülasyonu önlemek için sınırları net bir şekilde iletmek önemlidir.
Sosyal Tırmanma Kötüye kullanıcı psikoloji uygulayıcıları, sosyal hak ettiklerinden daha fazlasını biriktirmek için katkılarını abartabilirler. Sosyal tırmanma manipülasyonuyla mücadele etmek için adil olma duygusunu korumak ve algılanan borçlara boyun eğmemek önemlidir.
Feminist Manipulation Feminist idealleri manipüle etmek isteyen kişilere karşı dikkatli olunmalıdır. Gerçek feminist prensiplerini öğrenmek ve açık iletişim arayışı, iyi bir kaçınma stratejisi olabilir.
Flörtte Kötüye Kullanıcı Psikoloji Flört senaryolarında, kötüye kullanıcı psikoloji ve manipülasyonun partnerleri etkilediğine dikkat edilmelidir. Sahte vaatler ve tutarsız davranışlar karşısında kritik olunmalı ve uzun vadeli hedefler hakkında açık iletişim kurulmalıdır.
Bukalemun Manipülasyonu Partnerin maskesini takan ve tüm ilgi alanlarını paylaştığını iddia eden kişilere karşı bireyselliğinizi koruyun. Farklılıklar hakkında açık tartışmaları teşvik ederek gerçek bağlantı kurulmalıdır.
Zor Elde Etme Oyunu Karşılıklı saygı ve ilginin değerini bilmek, zor elde etme oynayan kişileri tanımak için önemlidir. Sağlıklı ilişkilerin eşit yatırımlar üzerine kurulması gerektiğini unutmamak önemlidir.
Seks Kullanımı Seks, manipülasyon amacıyla ödül veya ceza olarak kullanılıyorsa, fiziksel yakınlığın karşılıklı arzu ve rızaya dayandığından emin olunmalıdır.
ve daha niceleri dinleyip öğrenip kendinizi koruyun.
Etik değerlerden yoksun olanlar bunları kullanmak için de dinleyebilir. Ancak bilgi güçtür. Aklınızı kullanın ve öğrenin.
Benim bu kitabı yazmaktaki amacım, Sigmund Freud tarafından geliştirilen psikoloji teorilerini en açık, en kısa ve öz, en sistematik şekilde sunmaktır. Freud'un anormal psikoloji, psikopatoloji, psikoterapi ve psikiyatri alanındaki katları birkaç yazar tarafından özetlenmişse de onun bir psikoloji kuramcısı olarak genel psikoloji alanında yaptığı çalışmalar, benim araştırdığım kadarıyla, sistematik ve geniş bir şekilde daha önce hiç sunulmamıştır.
İnanıyorum ki sayıları her geçen gün artan pek çok psikiyatr tarafından da kabul edildiği gibi Freud'un entelektüel ve bilimsel tarihteki belirleyici rolü, bir psikoloji kuramcısı olmasıdır. Freud'un kendisi, psikanalizi sadece anormal psikolojinin veya psikiyatrinin bir dalı değil psikolojinin temel sistemi olarak görmüştür. İşte bu sebeple benim Sigmund Freud'un psikolojisini özetlememdeki amaç, onu bu akılsal karmaşa alanından kurtarmak ve hak ettiği yere yani normal psikolojinin yetki alanına kazandırmaktır. Amacımı böyle açıklamakla Freud'un psikolojiye yaptığı büyük katkıların herhangi bir şekilde aleyhinde bir konum almış olmak istemem. Bu katkıların kendileri zaten onun insanlık tarihinde alacağı yeri garantilemiştir.
Bu kitap sadece bir aktarmadır. Freud'un kuramlarını değerlendirmeye veya eleştirmeye yahut onları diğer teorilerle karşılaştırarak incelemeye çalışmadım çünkü ben, bir şeyin iyice anlaşıldıktan sonra eleştiriye tabi tutulmasının daha değerli olacağı kanaatindeyim. Tamamıyla anlaşılmamış bir tabanda süre gelen bir eleştiri hayal kırıklığı yaratacaktır. Freud anlaşılmama konusunda diğer büyük düşünürlerden çok daha fazla mağdur olmuştur. Onun teorileri o kadar çok yanlış anlaşılmıştır ve saptırılmıştır ki şüpheye düşebilecek konumda olan bir okuyucunun doğruyu yanlıştan ayırması hemen hemen imkansızdır.
Freud psikolojisinin aktarılması kolay bir şey değildir. Onun fikirleri, 1890'dan 1930 sonlarına kadar geçen süreç içindeki yazılarına dağılmış bir haldedir ve önemli bir noktanın kaçırılmadığından emin olunması için Freud'un yazdıklarının tümünün okunması şarttır. Bunun da ötesinde, bu kitabın Freud'un fikirlerinin tarih sel bir dökümü olmaması gerektiğini hissettiğim için Freud'un bazı kuramsal bulgulara ilişkin nihai görüşleriyle ilgili olarak bir hüküm çıkarma göreviyle de karşı karşıya kalmıştım. Çünkü Freud kuramını sürekli olarak değiştiriyor, düzeltiyor ve geliştiriyordu. Onun başlardaki bazı kuramları iptal edilmiş, pek çoğu da yeni bir terminolojiyle kaleme alınmıştır. Ben nihai hükmü verirken mevcut olan tüm ispatları ve kendi vardığım kararları kullandım. Şüphesiz ki bu kararlarda bazı yanlışlar yapılmıştır. Freud'un yazdıklarını anlamak istediğim şekilde "okumuş" olmam da mümkündür. İşte bu sebep le ben, bu ihtimali her seferinde göz önünde bulundurarak böyle bir hataya düşmemeye özen gösterdim. Freud'un öğretileriyle ilgili yaptığım yorumlarda aslında orada böyle bir şey olmayabileceği hissine kapıldığım her seferinde gerekli teyidi edinmek üzere onun yazdıklarını yeniden okudum. Bu sebeple umuyorum ki sonuç olarak bu kitapta Freud'un öğretilerine getirilen bir yorum yerine Freud'un öğretilerini okuyacaksınız.
Ülkemizde sözde bilimsel metodolojinin savunucuları başörtülü ve islamcıların yani aklı ve vicdanı (olmayan) hür olmayanların sürekli itibarsızlaştırmaya çalıştığı bu bilim insanının kuramları her bilim dalında olduğu gibi sürekli yeni gelişmelerle ve de bilimsel ispata dönük çalışmalarla kendisini yenilemektedir. Süreli bir devinim içinde olan kuramlarını okuyup öğrenelim. Evrim teorisini (ispatlanmış hipotez demektir) tarikatçı, aymaz, gaflet ve delalet içinde uçkur sevdalı bir grup yobazın aldığı siyasal kararla resmi eğitimden çıkartılmıştır. Freud da aynı akibeti yaşamaktadır. Ancak olayın en kritik kısmı Covid-19 virüslerinin varyantlarından korkarak kafirlerin eline bakan müslümanlar VARYANTIN evrimsel bir gerçeklik olduğunu bilemeyecek kadar zır cahillerdi. Aynı durum freudiyen psikoloji için de geöçerlidir.
Eğer insanın hayatının neredeyse %99'nu epigenetik eğilim ve öğretilmiş çaresizlikle gerçeklik karşısında 1-0 yenik başlayan Türk vatandaşı ataerkil düzende, daha annesinin kucağında iki yüzlü olmayı öğrenerek hayata başlıyor. Sürekli korkutulan anal fazı travmayla geçiren falik dönemde iğdiş edilme korkusuyla cebelleşirken toplumun bireyin hak ve özgürlüğünü hiçe sayarak zorla penisini kesip tüm Türk erkeklerini günah örüntüleriyle, çarpılma ve yanma korkusuyla ilk günahını ve devamını yaptığında ÖĞRENİLEN BUNLAR YALANMIŞ, bilgisiyle çocuğun Edindiği Bilgi: yakalanmadığı süre her türlü suçu işleyebilir. Ve Allah Melek fasa fiso.... Ve ikiyüzlüğü, yalanı, yozlaşmayı geliştirir. Tehdit esasına dayalı ahlak ahlak olmadığı gibi güvenilir de değildir., diyen Atatürk vicdan kavramının doğru olanı doğru olduğu için ve her toplumun ferdinin, ülkesine ve ulusuna, insanlığa faydalı / zararlı olduğu bilinciyle yetiştirilmesine önem vermiştir. Ancak ahlaki yozlaşmayı yapanlar ibadetlerle dualarla tüm günahların affedileceğini düşünür. Hele bir de şeyh tarikat olursa sidikten ve bok koklamaktan, ağzına tükürülerek şafaat ile cennet bahçesinde aktif pasif biseksüel grup seksi 100 erkek gücüyle duygusuzca 80 yıllık orgazmları yaşama hayaliyle ülkesine kendisine ve tüm değerlere ihanet eder.
Bu kitap İslam dini üzerine yazılmış klasik bir deneme değildir. Zaten böyle bir konunun incelenmesi ihtisasımız dışında kalır. Belli bir dini görüş bir memleketin, kendi memleketimizin, sosyal ve siyasal hayatı üzerine nasıl tesir eder? “Din adına” hareket ettiklerini ileri sürenler siyasi iktidara (geniş anlamı ile hükümet edenlere) nasıl baskı yaparlar? Siyasi iktidara verdikleri nedir? Ondan ne alırlar? Türk Devriminin etiği, temel prensipleri dışına çıkan gelenekçi bir çevre, Türk toplumu içinde nasıl bir siyasi kuvvet olur, seçmenle seçilenler arasında nasıl bir rol oynar ve oynayabilir? İslam dünyasının diğer memleketlerinde aynı nedenler benzer sonuçlan doğuruyor mu? Bu sorulara cevaplar aradık. İkinci Meşrutiyetin başından bugüne (1908-1962) yarım yüzyılı aşan bir süre içindeki olayları değerlendirmeye çalıştık.
Asıl mesele, şu müşahedede toplanıyor: Heryenilikha-reketi karşısına, gelenekçi bir zümre çıkmaktadır. Mesela Kabakçı Mustafa hareketinden bu yana, bu zümre, zamanın değişimlerini hesaba katmakla beraber, hemen hemen aynı tezleri savunmaktadır. Bu zümre içinde skolastik alanı savunan, hatta bir çeşit rasyonalizmle din unsurlarını birleştirme çabasında olan samimi kimseler var. İkinci mesele, bu çevreden olduklarını söyleyen, yazan, fakat, yüksek seviyeli bir dini tamamen politika unsuru yapan, olaylara
ilim açısından bakamayan daha da ileri giderek dini, belli bir çıkar pahasına kalıplaştıran ve özünden uzaklaştıran kişilerin çoğunlukta olması.
Türkiye’de, iki belli çevre çarpışıyor: Devrimcilerle, devrim aleyhtarı, devrimci hükümetlere muhalif gruplarla birleşerek kabaran gelenekçiler. Savaş bu iki kuvvet arasında. Bu biçim çatışmalar başka memleketlerde de yok değil. Türkiye’deki özellik, gelenekçi çevrenin daimi surette, devrimle kurulmuş bir devletin temellerine hücum etmesinde. Bu zümre sustuğu ya da susturulduğu zaman için için yaşayabiliyor, kendini inandıracak bir ortam bulabiliyor. Seçmen kitlesine baskı yaptığı için de, iktidarların da, muhalefetlerin de ilgisini çekebiliyor. Bu sinsi gelişme karşısında devrimci prensipler ve müesseseler, verilen tavizlere, girişilen “rötuşlara” rağmen canlılıklarını muhafaza edebiliyorlarsa bunuyalnız savunucularının enerjisinde aramamak gerek. Türk Devrimi bugün varsa ve yaşıyorsa, bunun sebebi herşeyden önce bize geleceği sevmeyi, karşılamayı aşılamış olmasında, XX. yüzyılın sosyal ve siyasal gereklerine uyan prensiplere dayanmasındadır. Türk Devri-mine kafalarımız ve kalplerimizle, bağlanmamızın nedeni onun bu kudretinde aranmalıdır.
Araştırmalarımız bizi bu sonuca vardırdı.
Siyaset İlmi metodonu bu çalışmalarımızda da uygulamaya çalıştık. Gerçeği aramanın ne kadar zor ne kadar tehlikeli olduğunu yazdığımız her satırda, bir kere daha anladık.
Bu kitap sadece yazarına ait değildir. Eğer samimi bir arkadaşlık çevresinin heyecanlı iklimi içinde yaşamasay-dık, değil bu kitabı, tek satırı bile yazamazdık.
ikinci Meşrutiyet dönemi ve bundan sonra gelişen iç ve dış olaylar sonrasında çoğunluğu ulema geleneğinden gelen Osmanlı aydın sınıfı yaşanan problemlere pratik çözümler bulmak zorunda buldular kendilerini. Sorunlara bulunan çözümler öncelikli olarak askeri önlemlerin alınması ve bundan sonra da eğitim sisteminin yenilenmesi konularından başlıyor ve siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlara kadar devam ediyordu.
Said Halim Paşa ikinci Meşrutiyet döneminin ve imparatorluğun yıkılış sürecinin en önemli aktörlerinden birisi. Hem batıyı ve batıcılığı iyi bilmesi hem de İslami düşünceye hakim olması onu döneminin diğer aydınlarından ayıran ve Cumhuriyet Türkiye'sinin de İslamcılık düşüncesini oluşturanları etkilemesi açısından üzerinde düşünülmesi gerekli bir figür haline getiriyor. Bu anlamda İslamcılara OsmanlI'nın son dönemlerinden miras kalan ve CumhuriyetTürkiye'sinde de hala üstesinden gelemedikleri, kimi zaman radikal reddedişlere kimi zaman liberal/ılımlı tutumlara uzanan tepkiler verdikleri kadim sorunları üzerinde düşünülmesi gerektiğinde Said Halim Paşa iyi bir referans noktası olarak çıkıyor karşımıza. Çalışmamızda Said Halim Paşa döneminden başlayarak günümüze kadar gelinen süreçte başta batılılaşma olmak üzere taklitçilik, aydın sınıfının durumu ve İslam dünyasını geri bırakan konular üzerinde durulacaktır. Osmanlı son dönemi İslamcıları ve günümüz İslamcılannın kendi dönemlerinde karşılaştıkları sorunlar karşısında aldıkları tavır ve gelecek tasavvura da bu makalede açıklanmaya çalışılacaktır.
Said Halim Paşa 20 yüzyılın başlarında ve Osmanlı İmparatorluğu'nun en zorlu günlerinde Müslüman milletlerin düştükleri zor durumun sebepleri ve içeriği hakkında derin bir bilgisizlik sürdüğünü iddia ediyordu. Onun bu iddiası 21. yüzyıla kadar onun düşünce çizgisinde giden İslamcı düşünürler tarafından da aynen kabul edilir. Buna rağmen yaklaşık yüzyıl boyunca İslamcı düşünürlerin ve aktörlerin birazdan sıralayacağımız buhranların tespiti ve çözümü noktasında ciddi paradokslar yaşadığını görüyoruz. İslamcıların kadim sorunlarına cevap verme ve yeni tez üretme noktasında ikinci Meşrutiyetten günümüze fazlaca bir mesafe alamadıkları apaçık ortada. Yenilgi ve eziklik psikolojisiyle oryantalist okumaların faşizan ve tek tipleştirici yorumları yüzünden İslamcı düşünürler ve aktörler içinde bulundukları tıkanıklığı hala aşamadılar. İslamcılığın dünden bugüne yaşadığı paradoksal tutumlar bir nevi "İmal edilmiş belirsizliklere benziyordu. İmal edilmiş bu belirsizlikleri de aşmanın yolları elbet mevcuttu. Bu yolların bir şekilde de bulunacağı muhakkaktır. Ancak burada Cabiri'nin Lalande'den alıntıladığı "oluşturucu akıl" ve "oluşturulmuş akıl" kavramlarına değinerek bir öneride bulunulabilir. Oluşturucu akıl (aklı mükevvin) araştırma ve incelemeler yaparak kavramlar ve ilkeler ortaya koyarken, oluşturulmuş akıl (aklı mükevven) çıkarsamalarımızdan ilkeler ve kurallar ortaya koyar. Her insanın eşyanın ilişkilerini kavramak suretiyle bütün insanlar tarafından değişmez olarak kabul edilen temel ve determinist ilkeler çıkarabilmesi oluşturucu akıl sayesinde gerçekleşir. Oysa oluşturulmuş akıl belli zaman diliminde varolur ve bireyler arasında dahi değişebilir-lik özelliği taşır. Yani oluşturulmuş akıl "bizim zamanımızda ve bizim uygarlığımızda" inşa edilmiş olandır. Oluşturucu akıl ise bütün insan toplumlarında mevcuttur. Ancak oluşturucu akıl sahipleri oluşturulmuş akıl vasıtasıyla ait oldukları kültürü tesis ederler.2 Oluşturucu aklın her toplumda var olduğu kabul edildiğinde zaten imal edilmiş belirsizliklerinde bu akıl sahipleri tarafından bir biçimde bertaraf edebilecekleri de kabul edilmiş oluyor. Mesele kuvveden fille geçmekte kalıyor.
Sizce Türkiye bu sürece nasıl geldi?
Kitapta “Ele geçirilen çocuklar” cümlesini sık sık kullanıyorum. Çünkü AKP iktidarı döneminde yaratılan eğitim sistemiyle çocuklarımızın zihinsel olarak “ele geçirilmek istendiğini” söylüyorum. Bunun en önemli araçlarından biri de imam hatipler ve tarikatların hâkim olduğu yurtlar. FETÖ örneğinden yurtların ve okulların nasıl çalıştığını biliyoruz. Fakat bu durum FETÖ’den sonra da artarak devam etti. Adana’da Süleymancılar’ın yurdunda yanarak ölen çocuklarımız var bizim. Konya’da yıllar önce Kuran kursundayken tarikat yurdunda doğalgaz patlamasıyla kaybettiğimiz çocuklarımız var. Giresun’un Alucra ilçesinde 13 çocuğa uygulanan cinsel istismar olayını herkes bilmez. Türkiye bu sürece “eğitimde dincileşme çabalarıyla” geldi ve halen bu süreci yaşıyoruz.
Kitabın adı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözünden alıntı. Erdoğan’ın, “eğitim-öğretim alanında başarısız olduklarına” yönelik ifadeleri de var...
Eğitimi eleştirmek bu ülkede en kolay iş. Fakat onu nasıl düzeltiriz, bilmiyoruz. Çünkü cumhuriyetin ilk yılları hariç eğitim Türkiye’de, özellikle sağ iktidarlar tarafından hep araç olarak kullanıldı. AKP iktidarı da 18 yılda 5 kez eğitim sistemi değiştirerek, eğitimi tarikatlara teslim ederek, hemen hemen her alanında başarısız oldu. En acı tarafı da bunun farkında olmasına rağmen düzeltemeyeceğini görüyor olması.
“Dindar nesil” AKP için bir hayal mi? AKP, gençlerden beklediği geri dönüşü alabiliyor mu?
Hayal bile değil. Mümkün de değil. Çünkü son rakamlara göre, 2016-2019 arasında, 215 yeni imam hatip lisesi açılmasına karşılık, aynı dönem içerisinde imam hatip liselerindeki öğrencisi sayısı 136 bin azalmış durumda. Bu açıdan baktığınızda “Dindar ve Kindar” politikanın temel taşlarından imam hatiplere olan ilginin de azaldığını görüyoruz. Dolayısıyla AKP beklediği geri dönüşü de alamıyor. İnsanlar önceden Kuran kursuna gönderdiği çocuklarını, imam hatip okullarına yollarlardı. Artık onu bile yapmıyorlar. Hatta bu iddiamı biraz daha ileriye taşıyayım. Kitapta incelediğim dönem içerisinde milyonlarca öğrenci imam hatip okullarında yetişmesine karşılık, ilerki dönemlerde “deizm” tartışmalarını daha çok yapacağımızı düşünüyorum.
Kitapta, eğitimdeki özelleştirmeler ve cemaatin özel okullarına da ciddi bir bölüm ayrıldığını görüyoruz. AKP’nin özel okul hedeflerindeki ısrarı neden?
AKP neo liberal bir parti. Türkiye’nin en önemli kurumlarını özelleştirdiği gibi milli eğitimi de özelleştirerek, bu “beladan” kurtulmak istiyor. Bunun için de eğitimin başına özel okul sahibi Ziya Selçuk’u getirdi. Fakat buna rağmen özel okulların eğitimdeki oranı Avrupa Birliği rakamlarının gerisinde. Avrupa’da devlet okullarının niteliği çok yüksek. Türkiye’deki çelişki ve sorun burada ortaya çıkıyor. AKP, eğitimi özelleştirerek tarikatların ve TÜRGEV, Ensar, TÜGVA gibi dinci yapıların okullarına, yurtlarına eğitimde alan açmak istiyordu. Var olmayan bir eğitim sisteminde din simsarlarının eline verilen çocuklara uygulanan cinsel istismarlar toplumdan büyük bir tepki alınca bu proje de kısmen çöktü.
AKP dönemindeki adımlar düşünüldüğünde sizce Türkiye’de bu yapılardan arındırılmış bir eğitim sistemi mümkün mü?
Tabii mümkün. Bu konuda kitapta sadece sorunları anlatmıyorum. Çözüm önerilerine de yer veriyorum. Çözüm ise belli; Atatürk... Atatürk’ün eğitime nasıl önem verdiğini örneklerle anlatıyorum. Kurtuluş Savaşı sırasında, savaşın en sert geçtiği günlerde bile öğretmenleri toplayıp bir konuşma yaptığını biliyoruz. Ama Atatürk’ün hangi eğitim yöntemini önerdiğini, nasıl bir eğitim sistemi hayal ettiğini pek kimse bilmez. Kitapta Atatürk’ün eğitime yönelik çözüm önerisine de yer veriyorum. Öyle ki bence Atatürk’ün eğitim görüşü yaklaşık 100 yıl önce dahi bugünkü toplumsal genel kanıdan ileri bir seviyede.
Sevgili okuyucu, bu çalışmanın adı biraz ürkütücüdür, ilk bakışta kınanması gereken bir etki uyandırabilir. Ancak, bu çalışma, ilk gençlik yıllarını Nakşbendi Tekkesi’nde boşuna geçirmiş, İslâmî şunun bunun ağzından sarkan dayanaksız sözlerle, çelişik yorumlarla değil, kaynakları, özellikle Kur’anı okuyarak, inceleyerek öğrenen bir yazarın elinden çıkmıştır.
Bağnazın, densizin, gericinin en güçlü aracı saldırıdır, özü anlamadan kabuğun boyasına kanarak yumurtayı tereyağı topağı diye yiyen bir kimsenin kulağına üfürülen saçmalıklar bilim değildir. İslam bilim derken, gericinin anladığı tanımı vermemiş, sözcüğü ortaya atmakla yetinmiştir. Biz, deney, us ilkelerine dayanmayan bilimden yana değilsek de, başkalarının inançlarına karşı saygılıyız. Bizim inançlarımıza, beğendiğimiz değerlere sövgülerle, öğürtülerle, yergilerle saldıran, alanları uğultularla doidunnayı "İslâmî savunma" sanan kimselerle işimiz yoktur. Bilimden, uygarlıktan yana olmayan bir kurum, hangi tanrısal niteliklerle donatılırsa donatılsın, onun önünde eğilmeyi, onun gösterdiği yolda yürümeyi, bilinç ışıldağından yoksun kalarak ilerlemeyi sevmeyiz. Bilimin karşısına çıkmayan, bilimsel verileri binlerce yılın ötesinden gelen geleneksel verilere dayanarak, güvenerek çürütmeye kalkışmayan bir inanca diyeceğimiz yoktur. O inanç, kendi sınırları içinde sessiz kaldığı, alanlara dökülerek bize sataşmadığı sürece, bizim için de saygıdeğerdir.
Bizim saygı duyduğumuz, sevdiğimiz, benimsediğimiz, önünde eğildiğimiz değerleri yererek, alaya alarak, kötüleyerek ’İslama hizmet” ettiklerini sanan kişilerle de, bize sataşmadıkları sürece, alıp vereceğimiz yoktur. Ancak, İslam denen inanç kurumunu, özellikle Kur’anı okumadan, anlamadan, Kur’an’da olmayanları varmış gibi göstererek şunu bunu kandırmaya çalışanlara karşı saygılı olamayız. İslam denince, bizim anladığımız, bireyle tanrı arasındaki özel, içsel ilişkiler yumağıdır, oy avcılığı, çıkar aracılığı, kazanç dolandırıldığı değildir. Atalarımız, ninelerimiA müslümandı, dinine saygılıydı, ancak çıkarcı, vurguncu değildi. İslamda yalan yoktur, yalancılık yoktur, particilik yoktur. Yatırlardan, şundan bundan yardım dilenmek yoktur, akça karşılığı tapım(ibadet) yoktur. İslamda sank, cübbe, çarşaf, peçe yoktur.
İslamda gösteriş için, oy toplamak için ’’ibadet” yoktur. İslamda şunun bunun sırtından geçinmek, emek sömürücülüğü yoktur. İslamda şunun bunun ölüsüne, sinine (mezarına) sövmek yoktur. İslamda, senin gibi düşünmeyeni yakmak, büyük acılar altında kıvrandırmak yoktur (suçlunun cezasını tanrı verir). İslamda kadınları baskı altına alarak oy avcılığına çıkarmak, İslamda gösteriş için, devletin akçasıyla Hacca gitmek, soyunu sopunu devletin gelirleriyle Hacı yapmak yoktur. İslamda (Kur’an’da) tarikat yoktur, mezhep yoktur, şeyh yoktur, mürşid yoktur. En büyük şeyh, en büyük mürşid tanrıdır (din bakımından).
İşte bu çalışmanın konusu, islamda bulunmayanları bulunur sayan, öyle gösteren, seçim alanlanna sürükleyen, Kur’an’la bağlantısı olmayan, buna karşın tüm yaptıklarının kitaptan kaynaklandığını ileri süren, islamın çöküşüdür. Bu nitelikli İslam yalnız Türkiye’de değil, tüm İslam ülkelerinde çöküşe sürüklenmiş, yıkımın uçurumuna kaymış, ayaklan yerden kesilmiştir.
İslamda kadm-erkek eşitliği yoktur. Kadın kalıttan erkeğin yansı oranında üleş (hisse) alır, iki kadın bir erkek tanık yerine geçer. Kadınlar toplum kurumlannda görev alamaz, cuma na-mazlanna katılamaz, müftü olamaz, imam olamaz, kadı (yargıç) olamaz, savcı olamaz, vali olamaz, kaymakam olamaz, bakan, başbakan olamaz, bu görevlerin Kur’arida (kadın için) yeri yoktur. İslamda din adamları topluluğu (ruhban sınıfı) yoktur. Peki kızların başlarını örterek Îmam-Hatip okullarında ne işleri vardır? Değişmeyen ”şeriat”a sanlanlar neden bu konular çıkar odağı olunca ’’müslüman” kesilirler, Kur’arida bulunmayan görevleri savunurlar, yollara, alanlara dökülürler?
Düşünürlerinin öldürülmeleri, asılmalan, yakılmaları (fetvalarla) yapılmıştır.
Allah ile yapılan bir sözleşme var. O tüm müslümanları koruyacağını ve zaferler kazandıracağını, 1400 sene önce bir grup bedevi 7 yüzyılda, şu an 2024 yılda hepimizi bağlayan bir sözleşme ile kul/köle olup zaferler kazandırıp en son dine ve Allaha inananları koruyup kollayacağını, tüm diğer toplumlardan kafirlerden daha üstü tutacağına laflarına inanıp taraf olmuşlar. Bu sözleşme genetik değildir. Kültüreldir.
Ancak 17 yüzyıldan itibaren Allah sözlerini tutmayı bırakmış ancak insanlar devam ettiriyorlar. Peki bu sözleşmeye göre vaat edilen en üst ödül cennettir. Ve her insan kendisi sorumludur. Acaba tüm sefalet zulme ve karanlığın içinde cahilce her gün 1000 müslümanın din kardeşi tarafından Cennet için öldürüldüğünü hatırlatarak ACABA CENNETTE ne var? Hiç merak edip araştırdınız mı?Buyurunn dinleyin.
From the publisher's feed