
Sign up to save your podcasts
Or


Çürütülemeyen ancak herkesten saklanan gerçekler.
Üzgünüm, ancak artık uyanma vakti.... Ölüm uykusundan uyanılması gerekiyor çünkü Yüzyıllardır hep bu masallarla sömürdüler. Ve Maymuna Shivanın penisine tapanlardan da geri kaldık. Neden cennette seks için. Utanılması gereken bir durum.
Stoacılık var olduğu andan itibaren temel görevi olan toplumsal barışı, huzuru, erdem ve etik değerleri getirdiğini net biliyoruz. Kişiliğin erdem ve etik değerlere yönelik yapılan bütün öz saygı, öz sevgi, öz disiplin, öz tutarlılık, vicdanın oluşturulması ve de doğaya uyumlu farkındalığın, zor psikolojik ortam ve koşulara psikolojik dayanıklılık kavramlarını geliştirmek ve de bunu yaşamın temel amacı olarak aldığı bilgisinin MS 800 yılından itibaren şekilcilik ve güçü elinde tutana biat olan kelamcıların uydurdukları saçmalıklara tepki olarak (kuranda ve ilk islam döneminde vicdan etik erdem kavramları yoktur.) Antik Yunan felsefesinin tercümelerle eklendiğini bilmeyen kalmadı. Stoa okulu felsefe tarihinin en etkin okullardan biridir. Yaklaşık 6 yüzyıl bilim dünyasına etkin olan bu okul, Zenon, Kleanthes, Khrysippos, Diogenes, Panetius Poseidoioss, Seneca, Epictetos ve Marcus Aurelius gibi birçok filozofun eserleri islama uyarlanmıştır. (örnek Tanrılar Allah olak ve bazı yunan mitolojisindeki tanrılar melekler olarak çevrilmiştir). Tüm eserlerini eksiksiz alfabeyle kağıda yazarak MÖ 350'den günümüze özenle saklayarak ulaştırmışlardır. Stoacıların etkisi Farabi,
Ancak kelamcılar ve eşkariler arasındaki şiddetle sonuçlanan mücadelede KELAMCI yobazlar, şekilciliği ve insanların duygudurumlarının ve de bireyler arasındaki ilişkinin sığ kalmasına ve bütün KÜLT OLAN AMA Antik yunan felsefesiyle mantık ve bilimsel düşünce erdem ve etikle yükselten tüm bilginleri islami engizisyonlarla yok etmişlerdir. Sonuç duygu yoksunu, kendisiyle çatışan, iki yüzlü, aşağılık kompleksi olan, öğretilmiş çaresizlikle pasifize edilmiş, yobaz ve her türlü ahlaksızlığı, baskı ve şiddeti yüzyıllarca kader diye yaşanmasına neden olmuşlardır. Kuran içeriğinin mucize olduğunu, tüm zaman ve toplumlara geldiği ve içinde mucizevi bilgiler taşıdığını, hiç değiştirilmediğini vb uydurma safsatalarla sabitleyerek 1400 yıl süresince karanlığın içinde yaşamamıza neden olmuştur. Ve artık biliyoruz ki dağların yoğun olduğu yerlerde deprem daha fazla, dünya güneş çevresinde dönüyor, evreni ve dünyanın yaratılış bölümlerinin, öküz boynuzunda suyun üstünde olmayan, insanın aya gittiği ve de NAS FAİZ saçmalığının KOSKOCA BİR ÜLKEYİ 20 kat fakir stagnasyon ve hiper enflasyona soktuğunu yani yalan olduğunu, köleliğin artık yasak olduğu, İnsan hakları evrensel beyannamesinin ilk 20 maddesiyle çatıştığını ve yasaklandığını biliyoruz. Ve ebedi hayatta PORNHUB gay pornostarlığın ödül olduğunu pedofilik grup seksi hedefleyerek BİR ÜLKE NASIL BATIRILIR yönteminde öğrendik. NOT: Din ile Kült arasındaki en önemli fark liderlerin seks ihtiyaçlarını takipçilerini kullanarak elde etmesi ve de maddi çıkar elde ederek zenginleşmesi ve akıldışı hayaller vaad etmeleridir. TANIDIK GELDİ Mİ?
Felsefe, insana harici olan hiçbir şeyi güvence alana alma sözü vermez... Yaşam sanatının konusu, her bireyin kendi hayatıdır. (Epiktetos, Söylevler, 1. 15.2)
Hem teori hem de pratik açıdan Stoacılık ile BDT arasında pek çok paralellik vardır. Antik Batı felsefesinin bir modern hayat rehberi olarak görülerek nasıl yeniden ilgi topladığına ışık tutmaktadır. Modern psikoterapide veya öz-yardımda kolaylıkla uygulanabilecek pek çok kavram ve tekniği de içermektedir.
Cumhuriyetimizin Kurucu Önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bilindiği gibi “Gençliğe Hitabe”sinin en başında “Türk gençliği”nin birinci vazifesinin “Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek” olduğunu ifade eder. Atatürk, “mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir” diye nitelediği cumhuriyetimize ve bağımsızlığımıza ilişkin sözlerini şu tarihsel öngörüyle sürdürür:
“İstikbalde dahi seni bu hâzineden mahrum etmek isteyecek dâhili ve harici bedhahların olacaktır”...
Yüzüncü yılını idrak etmek üzere olduğumuz cumhuriyetimizin ve bağımsızlığımızın sonsuza dek korunması, hiç şüphesiz dâhili ve harici bedhahların, yani kötü emeller besleyenlerin varlığından, niyetlerinden, planlarından ve bu emellerine ulaşmak için hangi yol ve yöntemlere başvurabileceklerinden haberdar olmamızı, bunlara karşı önlemler almamızı ve her zaman uyanık bulunmamızı gerektirmektedir.
Müstafi Amiral Doç. Dr. Cihat Yaycı, askerlik mesleğinin bilgi ve birikimini akademik çalışmalarıyla birleştirerek ve tam bir yurtsever hassasiyetiyle, tam da bu iç ve dış bedhahların olası emellerine ve planlarına dikkat çekmekte, halkımızı bu konularda uyanık olmaya davet etmektedir.
Gerçekten de zaman zaman sertleşen, kimi zaman yumuşayan ve dostluk söylemleri ağırlık kazanan Türk-Yunan ilişkilerinden, daha doğrusu haksız ve maksimalist Yunan taleplerinden, Kıbrıs meselesinde, güney sınırlarımızda müttefiklerimizin de dâhil oldukları hatta başı çektikleri hesap ve tezgâhlardan halkımızın yeterli bilgiye sahip olması, yine büyük Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin gereği olarak komşu ve müttefikler
başta olmak üzere hiçbir ulusa karşı kin ve husumet beslemeksi-zin, ancak milletimize ve millî menfaatlerimize karşı yapılan ve yapılabilecek olanları da göz ardı etmeksizin haklarımızı savunmaya hazırlıklı bulunmak millî bir zarurettir.
Aynı şekilde, ne kadar sinsi ve tehlikeli olduğu bir dönem çok az kişi tarafından fark edilen ve yöneticilerimiz dâhil pek çok vatandaşımız tarafından “inançlı hayırsever insanlar” diye tanımlanan FETÖ terör örgütü hâlen tam olarak tasfiye edilememiştir ve hortlama potansiyeline sahip bir durum arz etmektedir. Kisve değiştirerek siyasi partilere, cemaat ve tarikatlara sızmaları mümkündür. Esasen, sekiz-on yıl gibi ağır cezalara çarptırılan FETÖ üyeleri bile birkaç yıl sonra cezalarını tamamlayarak toplum içine geri döneceklerdir. Siyasi ayak aydınlığa çıkarılmamıştır. Bu nedenle Sayın Yaycı’nın FETÖ ile mücadelenin gevşetilmeden sürdürülmesi ve tamamlanması konusundaki görüş ve uyarılarının da son derece önemli olduğunu düşünüyorum.
Yaşadığımız son büyük deprem felaketi “tehlikeyi abartmaya gerek yok”, “nasıl olsa bir şey olmaz”, “kaderde varsa ne yapsak yine aynı şey olur” gibi kanaat ve söylemlerin ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha en acı biçimde gösterdi. Uluslararası koşulların, dış güçlerin çıkar ve hesaplarının, içimize kadar soktukları hainlerin bir gün aniden ülkemizi bambaşka felaketlere maruz bırakmasını beklemeyelim. Tehlikeleri ve sorunları küçümsemek hiçbir şey kazandırmaz ama çok şey kaybettirir. Bilgi ve tedbir her alanda lazımdır.
Tüm bu konularda toplumu, karar alıcı ve yöneticilerimizi bilgilendirme ve uyarma görevini aydın ve yurtsever hassasiyetiyle yıllardır yorulmadan, siyaset üstü bir anlayışla yürüten Sayın Cihat Yaycı’nın öncekiler gibi mutlaka okunmaya değer olan bu eserini, herkese ve özellikle gençlerimize tavsiye ediyorum.
Osman Paksüt Emekli Büyükelçi Anayasa Mahkemesi eski Başkan Vekili
KİMYASAL SİLAHLARIN İNSAN ÜZERİNDE NASIL KULLANILDIĞINI 1NCİ DÜNYA 2. DÜNYA VE SONRASININ ANLATIYOR. MÜTHİŞ BİR KİTAP
Britanya'daki Porton Down ve Birleşik Devletler'deki Edgewood Arsenal gibi en gizli araştırma tesislerindeki deneyleri hayata geçiren biliminsanlarının politik ve kültürel ortamını araştırarak ve toksik maddelere maruz kalan binlerce askerin hayatını ve çektiği acılan, şimdi elinizdeki kitaba dönüşen dört yüz sayfalık bir elyazmasıyla belgeleyerek geçirmişken, o anda, duyduklanmdaki deli cesareti karşısında şaşkınlığımı gizlemekte çok güçlük çektiğimi belirtmek zorundayım. Bu tür bir davranışın, eğer gerçekse, ne kadar pervasızca olduğunu düşündüm. Muhtemelen güvenli bir deneydi; ancak neden zeki bir genç kadın, üstelik otuzlu yaşlannın ortasında, daha yolun başındayken böyle bir şeye kalkışır? Bir insan, her kim olursa olsun, neden böyle bir şeye kalkışır? Toksik maddelerin kullanıldığı bir deneye katılmasının asıl gerekçesi, meğer bunun heyecan verici ve yeni bir deneyim, daha önce yapmadığı bir şey olmasıymış. Aynca beyin MR'mı bedavaya getirmek istemiş. Hikâye, ilk anda çok rahatsız edici olsa da aslında, sahiplik ve failliğe ilişkin bazı önemli etik sorunları gündeme getirmekte. Bu hikâyede söz konusu olan beden, genç kadının bizzat kendi bedeniydi. Genç kadın, kendi bedeninin sahibiydi ve onunla ne yapacağına karar verecek kişi de ta kendisiydi. Bu olayda sergilediği davranışların on yedi yaşındaki bir kıza yakışacak davranışlar olduğu düşünülebilir ancak o, konu hakkında -ki bu aynı zamanda onun ihtisas alanıydı- yetkin ve bilgiliydi, ne yaptığını benim araştırmamın konusu olan insan deneklerden çok daha iyi bilmekteydi. Onlar kendilerine olabileceklerden çoğunlukla bihaberdiler ve üstlerinin, askeri yetkililerin ve uzman biliminsanlannın hayatlannı riske atmayacağına güvenmişlerdi; ancak çirkin bir biçimde aldatıldılar.
Bu hikâye bana Tracy Chevalier’in İnci Küpeli Kız (1999) isimli tarihsel romanını hatırlatır. Roman, Johannes Vermeer'in 17. yüzyılın sonlarında çizdiği söylenilen ve genellikle "Kuzeyin Mona Lisa'sı" olarak anılan başyapıtının kaynağını hikâyeleştirmektedir. Bu resme bakan gözlemcinin bakışları, isminden de çıkarılacağı gibi, pınl pınl parlayan bir çift inci küpeye yöneltilir.
30 Ekim 1918 sabahı Albay Thomas Edward Lawrence, Buckingham Sarayı'na bir çağrı aldı. Kral onun hazır bulunmasını istemişti.
O gün Londra'daki kolektif ruh hali coşkuluydu. Geçtiğimiz dört yıl üç ay boyunca, Büyük Britanya ve dünyanın geri kalanının çoğu, üç kıtada yaklaşık on altı milyon insanın hayatına mal olan, kayıtlı tarihin en kanlı çatışması tarafından tüketildi. Şimdi, sadece haftalar önce hayal bile edilemeyecek bir hızla, her şey sona eriyordu. Aynı gün, Büyük Britanya'nın üç ana düşmanından biri olan Osmanlı İmparatorluğu barış şartlarını kabul ediyordu ve geri kalan ikisi, Almanya ve Avusturya-Macaristan da kısa süre sonra aynı şeyi yapacaktı. Albay Lawrence'ın bu savaş çabasına katkısı Orta Doğu tiyatrosundaydı ve o da hızlı kapanışına oldukça hazırlıksız yakalandı. O ayın başında, Osmanlı ordusunun çöküşünü müjdeleyen bir olay olan Şam'ın ele geçirilmesine yardım etmek için hala sahadaydı. Bir haftadan kısa bir süre önce İngiltere'ye döndüğünde, Orta Doğu'nun savaş sonrası sınırlarının haritasını çıkarmakla görevli üst düzey İngiliz devlet adamları ve generalleriyle istişarelerde bulunuyordu, bir zamanlar hayali olan ve şimdi oldukça acil hale gelen bir çaba. Görünüşe göre Lawrence, o sabah Kral V. George ile yaptığı görüşmenin devam eden müzakereleri tartışacağı izlenimine kapılmıştı.
Yanılıyordu. Saraya vardığında, otuz yaşındaki albay, yarım düzine ileri gelen ve kostümlü saray mensuplarından oluşan bir zümre tarafından kuşatılmış bir balo salonuna götürüldü, kral ve kraliçe kısa süre sonra içeri girdi. Kralın yükseltilmiş papatyasının hemen önüne alçak minderli bir tabure yerleştirilmişti, hükümdarın hemen sağında, lord mabeyinci üzerinde bir dizi madalyanın durduğu kadife bir yastık tutuyordu. Tanıtımlar yapıldıktan sonra, George V konuğunu gülümseyerek düzeltti: "Sana bazı hediyelerim var."
Bir İngiliz tarihi öğrencisi olarak Albay Lawrence, ne olacağını tam olarak biliyordu. Kaide, kral onu Britanya İmparatorluğu Nişanı'nın Şövalye Komutanı yapacak ayrıntılı, asırlık töreni (bir kuşak ve yastığa madalya verilmesi, kılıçla vurma ve bir yemin tonlama) gerçekleştirirken diz çökeceği bir yatırım taburesiydi.
Bu, T. E. Lawrence'ın uzun zamandır hayalini kurduğu bir andı. Çocukken, ortaçağ tarihine ve Kral Arthur'un sarayının hikayelerine takıntılıydı ve bir keresinde yazdığı en büyük tutkusu otuz yaşına kadar şövalye olmaktı. O sabah, gençlik özlemi gerçekleşmek üzereydi.
Onura birkaç ayrıntı eklendi. Geçtiğimiz dört yıl boyunca Kral George, ulusunun askerlerine o kadar çok övgü ve madalya vermişti ki, şövalyelikler bile artık genellikle toplu olarak veriliyordu; 1918 sonbaharında, Lawrence'ınki gibi özel bir yatırım neredeyse hiç duyulmamıştı. Ayrıca olağandışı olan Kraliçe Mary'nin varlığıydı. Normalde bu tür törenlerden kaçınırdı, ancak T. E. Lawrence'ın savaş zamanı yaptıklarının anlatımları onu o kadar etkilemişti ki, onun durumunda bir istisna yaptı.
Lawrence'ın diz çökmemesi dışında. Bunun yerine, tören başlarken, krala onuru reddettiğini sessizce bildirdi.
Bunu bir anlık şaşkınlık izledi. Monarşinin dokuz yüz yıllık tarihi boyunca, şövalyeliğin reddedilmesi o kadar olağanüstü bir olaydı ki, bununla nasıl başa çıkılacağına dair bir protokol yoktu. Sonunda, Kral George, beceriksizce tuttuğu madalyayı lord mabeyincinin yastığına geri verdi ve öfkeli Kraliçe Mary'nin kederli bakışları altında Albay Lawrence döndü ve uzaklaştı.
BUGÜN, ölümünden yetmiş yıldan fazla bir süre sonra ve onu ünlü yapan kahramanlıklardan bu yana yaklaşık bir yüzyıl sonra, Thomas Edward Lawrence - daha iyi bilindiği gibi "Arabistanlı Lawrence" - yirminci yüzyılın en esrarengiz ve tartışmalı figürlerinden biri olmaya devam ediyor. Çok sayıda biyografiye, sayısız bilimsel çalışmaya ve biri başyapıt olarak kabul edilen en az üç filme rağmen, tarihçiler, bir Arap ordusunun başında savaşa giren ve tarihi değiştiren genç, utangaç Oxford bilgini hakkında ne yapacaklarına asla tam olarak karar veremediler.
2012 yılı, Balkan Savaşı ve Balkanlar'da Türk- Müslüman soykırımının 100. yıldönümü. 100 yıl önce, Osmanlı Türkleri 500 yıl hüküm sürdükleri ata topraklarından, Haçlı zihniyetine benzer bir vahşet ve düşmanlıkla 'kan ve dehşet' içinde atıldılar. 600 bin Türk ve Müslüman öldürüldü. 900 bini göçmen olarak İstanbul ve Anadolu'ya sığındı. Avrupa kılını kıpırdatmadı. Tam tersi 'Hıristiyan' milletlere destek verdi.
Bu olaydan hemen sonra I. Dünya Savaşı içinde 1915'te ünlü 'Ermeni tehciri' (sürgün) olayı yaşandı. Bu olay sırasında da 1 milyona yakın Ermeni, Anadolu topraklarını terk etti. Ermeniler 100 yıldır bu olayı 'Ermeni soykırımı' olarak niteliyor ve 500 bin ile 1 milyon arasında Ermeni'nin Türkler tarafından kasten soykırıma uğratıldığını öne sürüyorlar.
'Ermeni soykırımı' aynı zamanda politik bir konu. Fransa'da Sarkozy örneğinde görüldüğü gibi bu konu Türkiye'yi Avrupa dışında tutma çabasında bir araç olarak kullanılıyor.
Tüm bu olaylar 100 yıl sonra haklı olarak yoğun biçimde tartışılıyor. Daha da tartışılacak.
Bu kitabın ana tezi şudur: 1915 Ermeni tehciri, 1912 Balkanlar'daki Türk ve Müslüman soykırımının Anadolu'da Rus Çarlığı ve Ermeni milliyetçileri tarafından tekrarlanmak istenmesinin bir sonucudur. 1912-1915 arasında sanılandan çok daha fazla bir neden-sonuç ilişkisi vardır.
Bu kitap Ermeni tehcirine yol açan olayların geniş bir panaromasını vermeye çalışıyor. Okuru, 'büyük fotoğrafı' görmeye çağırıyor. Olayın bir bütünlük içinde kavranmasına çaba harayor. Tarihi 'arka planı' gözler önüne seriyor.
Çünkü Türkiye tarihinin hiçbir döneminde, olaylar ve tarih bu kadar çarpıtılmadı, bu kadar siyasi malzeme yapılmadı.
Tarihe ve geçmişe dönük 'kara propaganda' her fırsatta boy gösteriyor. Sanki 100 yıl önceki tüm hesaplar yeniden açılıyor. Tüm eski faturalar Türkiye'nin önüne yeniden geliyor ve Türkiye 100 yıl önceki gibi bir kere daha paylaşım masasına yatırılmak isteniyor. Âdeta Türkiye'den '100 yılın rövanşı' alınmak isteniyor. Birçok olayı zaman tüneline girmiş gibi yeniden yaşıyoruz.
Öyleyse tüm bu farklı söylem, iddia ve tarih anlatımı içinde herkesin gerçekleri daha iyi bilmesi gerekiyor. Gerçeğin nasıl algılandığı ise kuşkusuz, tek tek insanların olaylara ilişkin bilgisi ve bakış açısı ile ilgilidir. Herkesin gerçeği, kendi bilgisi ile smır-lıdır. Biz bu bilgi çerçevesini genişletmeye çalışıyoruz.
Günümüzün sevilen kavramlarından birisi de 'Yüzleşme'. Birçok kişi, bililerini tarihiyle, geçmişiyle, Osmanlı'yla, İttihat ve Terakki'yle, Cumhuriyet'le 'Yüzleşme'ye çağırıyor. Bu çağrıları olumlu buluyor ve gerçeklerle yüzleşmeye başlıyoruz.
Ama önce gerçekleri tarihi olguları çarpıtmadan, kendi ideolojik ve siyasi yaklaşımımıza göre eğip bükmeden ortaya koymak gerekiyor.
Bu nedenlerle o döneme ilişkin olaylar zincirini farklı bir bakışla ve farklı bir açıyla bir kez daha derlemek istedik. Öncelikle 'gerçek olguları' saptamaya ve bunların arasındaki nedensellik ilişkisini ortaya koymaya çalıştık.
Bu kitap kuşkusuz bir tarih kitabı değildir. Tarihin bir kesitinin 'gazeteci gözü' ve vurgusuyla özetlenerek derlenmiş halidir. Zaman zaman olayın farklı boyutlarına değinmek için yapılan yorum ve değerlendirmeler de vardır.
Bir beklentimiz de özellikle gençlerde o döneme ilişkin 'geniş okuma' arzusunu uyandırmaktır.
Tüm bu çabamız, dünyada ve bölgemizde daha barışçı ve huzurlu günler içindir.
Çünkü eğer geçmişten doğru dersler alınmazsa, benzer vahşetler 100 yıl sonra da farklı boyutlarda kendini tekrarlayabilir.
Üstelik tıpkı 100 yıl öncesindeki gibi 'Büyük Devletler' bölgemizi, Kafkaslar ve Ortadoğu'yu yeniden dizayn etme çabasındadır.
Türkiye yine tıpkı 100 yıl önceki gibi tüm bu hesap ve planların odak noktasındadır.
Eğer gelecekte Türkiye üzerine oynanan oyunları ve yapılan hesapları daha iyi anlamak istiyorsak, yani yarınımızı kendimiz şekillendirmek istiyorsak, tarihimizi dahi iyi bilmek zorundayız.
Kısacası: Tarih artık yarındır!
Uyumayacaksm Memleketinin hali Seni seslerle uyandıracak Oturup yazacaks111 Çünkü sen artık o sen değilsin Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin Durmadan sesler alacak Sesler vereceksin Uy uyamayacaksın Düzelmeden mem leketin hali Düzelmeden dünyanın hali Gözüne uyku giremez ki... Uyuınayacaksm Bir sis çanı gibi gecenin içinde Ta gün ışıymcaya kadar Va kur metin sade Çalacaksm. Melih Cevdet Anday, Telgrafhane, 1952.
21. yüzyılda dünyanın saygın kabul edilen ülkeleri, insanlığın hizmetine sunulmayı bekleyen yer üstü ve yer altı kaynaklardan daha fazla pay almaya odaklanmış görünüyor. Bu doğrultuda yapılacak her hareketin meşruiyeti de kanıksanmışlığını koruyor. Mazlum ulusların potansiyel düşman, terörist biçiminde algılanması, ulusal bağımsızlığını ilan ederek meydan okuyan ülkelerin 'bizden taraf olmayanın dünyada yeri yok ' anlayışı çerçevesinde izolasyonu; sömürge başkaldırılarına karşı, tahribat gücü yüksek silahlarla hedef ülkenin işgalini gerektirdiği Batı'nın temel yöntemini oluştursa da; bu yöntem, farklılaşan işgallerin doğmasını engellemiyor. Batı emperyalizmi, beyinlerin işgalini sağlamaya dönük işleviyle medyayı, toplumsal tepkinin temelinde yatan sorunu devletine ve kültürel birlik, bütünlük anlayışına yönlendirebildiği sivil toplum örgütlerini güdümleyebilmektedir. Akademisyenlerini, araştırmacılarını ve gazetecilerini satın alma yoluyla toplumsal değer ve gerçekliğin tasfiyesiyle birlikte, ulus devlet yapılanmasını ortadan kaldırma çerçevesinde; zorla varsayılan farklılıkların, etnik, dini, dilsel ve kültürel azınlıklar yaratmak olduğunu savlayıp kendine bağımlı toplumsal yapı kurmayı hedef ülkelerde devreye sokmak girişimlerini denemektedir. Bu yeni işgal yöntemlerinde, Batı'nın emperyalist çıkar politikalarını, kuramsal pratik temellerle desteklemeye yönelik araştırmalarıyla hedef ülke üniversitelerinin özel bir rolü bulunmaktadır. 12 Eylül kurumlarından olan YÖK, Batının amaçlarına koşut olarak tasarlanarak, Türk üniversitelerinin üzerin de tahakküm mekanizması niteliğinde yer alınası belirlenmiştir. Batı çıkarlarının güdümünde olan 'lndex'lere, hakemli bilimsel dergilere yayın yetiştirmekle meşgul edilen Türk akademisyenleri ulusal çıkarını savunamama, ana dili Türkçe'de eser verememe noktasına getirilmiştir. Kuşkusuz burada niteliksiz eğitim öğretim sürecinin belirleyiciliği göz ardı edilemez. Bir Türk genci, Amerikan güdümlü soğuk savaş ürünü Türk İslam sentezi düşüncesinden ve yine Batı destekli yasa dışı hocaefendi tarikatı kıskaçlarından kurtularak, bağımsız birey olma erdemini yüklenebilirse; bu kez de başkaca bir zorlu sınavı üniversite sınavını kazanma savaşımından alnının akıyla çıkmaya yönelecektir. Üniversite yaşamında da çoğunluğunun not oı1alamasını yükseltmeye odaklandığı, ders kitabı dışında eleştirel aklı oluşturabilecek yayın okumaya özendirilmediği ortamın edilgen insanını sahnelediği bir süreçten öte anlam taşımamaktadır.
GÜNÜMÜZÜN EN KAPSAMLI İSTİHBARAT TARİHİ
Küresel İstihbaratın Kayıp Tarihi Yirmi birinci yüzyıl istihbaratı uzun vadeli bir hafıza kaybından muzdariptir. Amerikan istihbarat analizinin kurucusu ve tarihçi Sherman Kent, Soğuk Savaş’ın başlarında ciddi bir literatürü olmayan tek meslek kolunun istihbarat olmasını eleştirmişti: “Bana göre bu konu büyük bir öneme sahip. Bu disiplinin bir literatürü olmadığı sürece yöntemleri, sözcük dağarcığı, doktrininin gövdesi ve hatta temel teorisi bile tam olarak olgunlaşamama tehlikesiyle karşı karşıyadır.” Geçmiş tecrübeler hakkında çok az sayıda kayıt bulunduğu için istihbarattan tarihî dersler çıkarmak diğer herhangi bir mesleğe göre daha zordur, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, Batılı istihbarat servisleri Birinci Dünya Savaşı öncesindeki –ve bazen de Birinci Dünya Savaşı sırasındaki– istihbarat hakkında çok az şey biliyorlardı. Düşman şifrelerini kırma konusunda daha önceki bütün kod kırıcı teşkilatlardan daha büyük başarı elde eden Bletchley Park’taki “İstasyon X” için bile bu geçerliydi.
..............
İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki asırlar boyunca, eğitimli İngilizler İncil’de kayıtlı istihbarat operasyonları hakkında, istihbaratın kendi tarihlerinin herhangi bir anında oynadığı rolden daha fazla bilgi sahibiydiler. Hristiyan Eski Ahit’i (Yahudilerin Tanah’ı), casuslardan, Britanya veya birçok başka ülke hakkında yazılmış tarih kitaplarının bahsettiğinden daha fazla bahseder. Örneğin, Victoria dönemi okul öğrencilerinin çoğu ve yetişkinler, Musa’nın Arz-ı Mevud’a casuslar yolladığını; Mısır firavununun veziri olan Yusuf’un vefasız ağabeylerini tanımazlıktan gelip, onları Mısır savunmasının zayıflıklarını tespit etmek için gelmiş casuslar olmakla itham ettiğini; yüksek hahamların ücretli bir ajanı olan Yahuda İskaryot’un İsa’ya, Çile Haftası’nın “Casus Çarşambasında ihanet ettiğini bilirlerdi. Musa aynı zamanda bir İslam peygamberidir. Kuran’da ondan, diğer tüm insanlardan çok daha fazla olarak, 136 kez bahsedilir.[2] Tanah’da olduğu gibi, Kuran’da da Tanrı, Musa’ya İsrailoğulları’na bahşettiği Arz-ı Mevud’a on iki casus göndermesini emreder. Bu casusların görevi, kayıtlara geçmiş ilk büyük İstihbarat başarısızlığıyla neticelenmiştir. Bu başarısızlık, sonraki yüzyıllarda sıkça olduğu gibi istihbaratın niteliğinden çok, kullanım şeklinden kaynaklanmıştır. Kırk yıl sonra, kutsal kitaplarda belirtildiği üzere, daha iyi organize edilmiş bir istihbarat operasyonunun ardından, Musa’nın halefi Yuşa, İsrailoğulları’nı Arz-ı Mevud’a götürmüştür.
Musa ve Yuşa’nın casuslarının Kenan ülkesine girmelerinden beri, istihbarat operasyonlarının öncelikli amacı, açık kaynaklardan temin edilemeyen bilgileri gizlice elde etmek olmuştur. Amerikan Merkezî İstihbarat Teşkilatı (CIA) başkanı George Tenet, yirmi birinci yüzyıl başında teşkilatın ana misyonunu üç kelimeyle özetlemişti: “Biz sırları çalarız.” Soğuk Savaş zamanı, en uzun süre görevde kalmış CIA başkanı Alan Dulles, yüzyıllar boyunca istihbarat örgütlerinin kendilerini “komplo için ideal bir vasıta” olarak kanıtladıklarını yazmıştı. En erken zamanlardan beri, istihbarat çoğu kez, aldatmadan suikasta kadar, yirminci yüzyılda KGB’nin[3] “etkin önlemler” olarak adlandırdığı çeşitli örtülü operasyonlarla olayların gidişatını etkilemişti. Sahte şekilde taraf değiştiren bir Atinalı casus sayesinde gerçekleştirilen aldatma, Perslerin Yunanistan’ı istilasının en kritik anında, MÖ 480’deki Salamis Deniz Muharebesi’nde Atinalıların kazandığı zaferde önemli bir rol oynamıştı.
İslam dininde tarikatlardaki yaygın cinsel istisnar nedenlerinden birisi
Çocukken cinsel istismara uğrayan insanlar, genellikle failleri tarafından kendilerine programlanmış, kendileri hakkında felç edici fobilere sahiptir. Birçok çocuğun fobi kurulumuyla ilgili bilinçli bir anısı yoktur. Ancak kimlik ve cinsellikle ilgili derin travma sorunları yaşarlar. Kendilerini sağlıklı ve eşsiz bir insan olarak değerli olarak hayal edemezler. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, çok sayıda seks ticareti mağduru çocukken cinsel istismara uğradı, bu da onları özellikle işe alım ve sürekli istismara karşı savunmasız hale getirdi. Bu çocukluk zihin kontrolü istismarı, onları tekrar tekrar istismar edilmeye hazırladı.
Fobilerin kült grupları ve zihin kontrolü ile ne ilgisi var? Bazı tarikatlarda, üyeler sistematik olarak gruptan ayrılma konusunda fobik hale getirilir. Bugünün tarikatları, üyelerin bilinçdışı zihinlerinin derinliklerine canlı olumsuz imajları nasıl etkili bir şekilde yerleştireceklerini biliyorlar, bu da onların grup dışında mutlu ve başarılı olmayı düşünmelerini bile imkansız hale getiriyor. Bilinçdışı bu tür olumsuz çağrışımları kabul etmeye programlandığında, sanki doğruymuş gibi davranır. Tipik bir tarikat üyesinin bilinçdışı zihni, kendilerinin veya herhangi birinin gruba ihanet etmesi durumunda ortaya çıkacak tüm kötü şeylerin önemli bir görüntü bankasını içerir. Üyeler, açık ya da gizli bir şekilde, eğer ayrılırlarsa korkunç bir hastalıktan öleceklerine, bir araba çarpacaklarına, bir uçak kazasında öleceklerine veya belki de sevdiklerinin ölümüne neden olacaklarına inanmaya programlanmıştır. Bazı tarikatlar, üyeleri gruptan ayrılırlarsa sonucun gezegensel nükleer soykırım olacağına inanmaları için programlıyor. Yine de kült kaynaklı fobiler o kadar zekice yaratılmış ve implante edilmiştir ki, insanlar çoğu zaman var olduklarını bile bilmezler.
Ayrıca sünnette aynı şekildedir. Aslında ciddi şekilde analiz edilirse islam dini bir külttür.
40 YIL SONRA
“Soğuk Savaş" tırmanırken, 1956-57'de Türkiye'de "bir solukta okunan çeviri casusluk ve polisiye cep romanları patlaması" oldu. Bu "furyaca ciddi yayınevleri de değişik biçimlerde katıldılar. Nebioğlu Yayınevi, Recai Sanay ile Osman Seden’in kaleme aldıkları “Türk Casusu İngiliz Kemalin macera ve anılarını yayımladı.
“Atatürk'ün alnından öptüğü Türk casusu İngiliz Kemal'in yaşamından kesitler aktaran bugüne kadar yayımlanmış özgün yapıtlar şöyle:
"İstiklal Harbinde / Yunan Zindanlarında / Yakın-şark Cumhuriyetçileri Arasında / Lawrance'e Karşı / İkinci Dünya Harbinde / Kıbrıs Muamması Peşinde”
Sanay ve Seden'in yazdıklarından başka, bir de Dr. Zekeriya Türkmen’in kaleme aldığı "İngiliz Kemal (Ahmet Esat Tomruk): Milli Mücadele Dönemi Hatıraları" bulunuyor.
Bu kitapları okumak isterseniz; Milli Kütüphane yerine TBMM Kütüphanesi'ni öneririm. Eğer, İngiliz Kemal ile ilgili ciddi bir araştırma yapmayı düşünürseniz; bu kitaplar dışında kaynak ve belge bulabileceğinizi hiç sanmıyorum. Çünkü...
Ölümünden üç yıl önce, Ahmet Esat Tomruk ile Ocak 1963'te Ankara’da yaptığım röportajı kitaplaştırmak için 2001 yılı sonbaharında bir çalışma başlattım. Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Genelkurmay Askeri Tarih Araştırmaları Merkezi, Harp Tarihi ve Türk Tarih Ku-rumu'na başvurularda bulundum. İngiliz Kemal hakkında tek bilgi ve belge edinememek, beni hiç mi hiç şaşırtmadı. Bunun üzerine, bugüne değin anlatılanları, yazı-
lanlar ve son olarak bana anlattıklarıyla; bu "İngiliz Kemal Belgeseli" ortaya çıktı.
Başa, bu belgeselin başlangıcı 1963 yılı Mart ayına dönüyorum... Güneydoğu Anadolu'da iki haftalık bir ge ziyi tamamlamış, pazartesi sabahı gazetedeki masama oturup; geçmiş günlerin gazetelerini gözden geçiriyor dum. Celalettin Çetin'in Akşam gazetesindeki yazısı şu cümleyle başlıyordu:
"Türkiye'de bir adam nasıl harcanır, bir adam nasıl sömürülür ve bir adam ölmeden nasıl öldürülür: bunu Sergi Sarayı'nda yapılan bir Jübilede görecektiniz."
Çetin'in yazısını merak ve dikkatle okumayı sürdürdüm:
"O gece orada gazozların, sandviçlerin ve kiralık minderlerin çığırtkanları vardı. O gece orada boş sıra-, lar, basket fileleri, bozuk mikrofonlar ve sesleri evlere şenlik 20'ncı sınıf şarkıcılar vardı.
Tuluat tiyatrolarının emektar aktörü Eyüp Sabri, takdimlerin en iyisini, anonsların en ilgi çekenini yapıyordu:
- Şimdi sîzlere boyuyla, poşuyla, o güzelim enda mıyla şöhret yapmış kanarya sesli Melahat'i takdim ediyorum.
Melahat geliyordu, Nermin geliyordu, iri göğüslerden ve gergin kalçalardan çıkan ‘kanarya’ sesler; Sergi Sarayı'nın beton duvarlarında çın çın çınlıyordu.
Derken, jübilesi yapılan adama sıra geldi. Adı Esat Tomruk'tu. 73 yaşındaydı ve iki dünya arasında dal dal sallanmaktaydı. Yıllarca kitaplara, gazetelere geçmişti, Esat Tomruk... Ve gençler onun serüven dolu hikâyesini heyecanla okumuşlardı. Çünkü, Milli Mücalede'nin en korkulu, en gürültülü günlerinde o, memleket yararına büyük işler başarmıştı... Ve sonunda, Atatürk çağırmıştı onu; alnından öpmüştü. Son yıllarda İngiliz Kemal parasızdı, hastaydı, elinden tutan yoktu ve yaşadığı topluma küskündü.
Işte onun bu durumundan istifade eden biri; ‘Gel sana jübile yapalım* demiş ve hazırladığı bir liste ile belediyeye başvurmuş. Bu listeye göre Safiye Ayla'dan. Mür nir Nurettin'den tutun da, bütün tanınmış ses sanatçıları Ingiliz Kemal'in Jübilesine katılacaktır. Bu listenin önemini anlayan ve İngiliz Kemal adını duyan belediye ilgilileri derhal, en yüksek tarifeyi.veriyorlar; biletler 15 lira...
.........
‘Buyurun muhterem efendim, sıranız geldi...'
İngiliz Kemal kalktı. 73 yaştan arta kalan son gücü, son kuvveti ve son enerjiyi toplayarak kalktı. Ellerini yukarıda birleştirerek mikrofona doğru koştu. Yaşlı bir boksör ringe giriyordu sanki.
‘Evlatlarım, biz bir şeyler yaptık işte... Yaş 73, an latılacak çok hikâyeler var. Ama bakın, buna bakın. Tak tak,ta ta tak tak. Steptir bu; bununla bizim ordulara haber ulaştırıyordum. Tak tak, ta ta, tak tak...’
From the publisher's feed