
Sign up to save your podcasts
Or


Bu kitabın yazılması yaklaşık üç yıl sürdü. Kitabın kökenleri Millenium - Journal of International Studies dergisi için 2012-13'te kaleme aldığımız, "What's at stake in the transition debate? Rethinking the origins of capitalism and the 'rise ofthe West"' ["Geçiş Tartışmasında Tartışılan Ne? Kapitalizmin ve 'Batı'nın Yükselişi'nin Kökenlerini Yeniden Düşünmek"] isimli ortak makalemize dayanıyor. Kapitalizmin ortaya çıkışının tarihinin, eşitsiz ve bileşik gelişmenin sunduğu çerçeveden yararlanılarak yeniden yazılması ihtimalini ilk kez bu makalede ele almıştık. Bu ihtimalin bizi, Avrupa'daki gelişmeleri merkeze alan tarihlerden köklü bir kopuşa yöneltmesinin sonucunda, kapitalizmin kökenlerine ilişkin çok daha geniş ve karmaşık bir tarihin var olduğunu gördük. 13. ve 17. yüzyıllar arasındaki küresel tarihle başlangıçta kısa olan uğraşımız, döneme ilişkin hakim açıklamaların, Avrupa merkezcilikleri nedeniyle gözle görülür bir biçimde tatmin edici olmaktan uzak olduğunu ortaya koydu. Sadece çok önemli tarihsel olay, aktör ve süreçlerin Avrupa merkezciliğin örtüsünün altında gizlenmekle kalmadığını, bu dar jeotarihsel bakış açısından yola çıkılarak inşa edilen kuramların da tarihsel sosyoloji disiplinini, kapitalist moderniteye ilişkin yalnızca kısmi bir anlayışla baş başa bıraktığını gördük. Dahası, tarihsel kayıtları ele alırken, 2013'te ulaştığımız kuramsal sonuçları yeniden değerlendirmemiz gerektiğini fark ettik. Bu nedenle yeniden çizim masasının başına -tarihe, kurama ve muazzam ölçüde ufuk açıcı bir ortak araştırma, tartışma ve yazma projesine- sürüklendik. Sonuç, Batı'nın Eg emenliği Nasıl Kuruldu? oldu.
Bu kitabı üç açıdan kolektif bir uğraşın ürünü olarak görüyoruz. İlk olarak, araştırmanın ve kitabın taslağının kaleme alınma sürecinin büyük bir bölümünü ayrı ayrı üstlenmiş olsak da, nihai ürün sürekli bir diyalog ve çeşitli yaratıcı uzlaşma ve ihtilaf uğrakları üzerinde şekillendi. Aslına bakılırsa en fazla gurur duyduğumuz bölümler, araştırma, tartışma ve taslağın kaleme alınması açısından işbirliğimizin en yoğun olduğu bölümlerdi.
İkincisi, elinizdeki kitap yaklaşık 600 yıllık bir zaman dilimini kapsıyor ve coğrafi olarak Endonezya' dan Hint Okyanusu kıyılarına, Ortadoğu'dan Avrupa'ya, Batı Afrika'ya ve Atlantik'in karşı kıyısındaki Amerika Kıtası'na kadar uzanıyor. Projemizin doğasının bu denli geniş kapsamlı olması nedeniyle, zorunlu olarak, kendi uzmanlığımızın dışında kalan sayısız alanda uzmanlara saygı gösterdik ve onlarla eleştirel bir tartışma içine girdik. Yine belirli tarihsel olayları, aktörleri ve süreçleri seçerek, anlatımızın dışında bırakmak zorunda kaldık. Bu boşlukların yeni araştırma ve eleştiriler için gelecekteki araştırmacıların takip edeceği birer kaynak teşkil etmesini ümit ediyoruz. Eğer yararlandığımız araştırmacılar tarafından kaleme alınmış geniş kapsamlı ve önemli çalışmalar olmasaydı, bu kitabın da olmayacağının farkındayız. Bu kitabıyazarak, bu uzmanlara haklarını teslim ettiğimizi ve çalıştıkları alanlara mütevazı ama eleştirel bir katkıda bulunduğumuzu umuyoruz.
Üçüncüsü, bütün bu projenin arkasındaki geniş kişisel, moral ve bilimsel destek ağına da teşekkür borçluyuz. Yararlı yorumlarını bizimle paylaşan ya da bölümlerin ilk taslaklarının belirli veçhelerini tartışan, aralarında Jamie Allinson, Josef Ansorge, Tarak Barkawi, Duncan Bell, Gurminder Bhambra, Pepijn Brandon, Gareth Dale, Neil Davidson, Kyle Geraghty, Henry Heller, John Hobson, Joseph Kay, Rob Knox, Tor Krever, Nivi Manchanda, David Ormrod, Charlie Post, Gonzalo Pozo-Martin, Justin Rosenberg, Andres Saenz de Sicilia ve Ben Slewyn'in de yer aldığı, çok sayıda meslektaşımıza ve araştırmacıya minnettarız.......
Psikoloji, Psikiyatri ve Sinirbilimi alanlarındaki BEYİN YIKAMANIN Bilim Tarihindeki yerini dinleyerek öğrenin
Bir psikiyatrist olarak, dünyanın rasyonel bir şekilde işlediğine inanan son insanlardan biri olmalıyım. Ben daha iyi biliyorum. Liderler çoğu zaman alaca kavalcılar olmuştur, ancak yirminci yüzyılda yeni bir şey ortaya çıktı. Bu fenomene ne diyeceğimi hala bilmiyorum. Beyin yıkama, zorlayıcı ikna, düşünce kontrolü, karanlık ikna- tüm bu terimler, belirli tekniklerin bireyleri endoktrinasyona karşı şok edici derecede savunmasız hale getirdiği gerçeğine atıfta bulunur.
1. Pavlov'dan Önce: İşkence ve Din Değiştirme.
Birinci cilt Devlet ve Bilim dünyası.
2. Pavlov'un Köpekleri ve Sovyet Gösteri Denemeleri.
3. Uyuşturucularla Bilgi Çıkarma: II. Dünya Savaşı'nda Ordunun Arayışı.
4. Kore'ye Soğuk Savaş Başlangıcı.
5. Kore Savaşı ve Beyin Yıkamanın Doğuşu.
6. CIA Karşılık Veriyor: Cesetler.
7. Ölü Anılar: Ewen Cameron'ın Kanada Mirası.
İkinci Cilt SUÇLULAR VE inanç iltisaklı Cinayet ve İntiharlar.
8. Rehinelerin Flaş Dönüşümü: Stockholm Sendromu ve Varyantları.
9. Patricia Hearst: Stockholm'ün Endoktrinasyonla Buluştuğu Yer.
10. Irksal Uyumdan Ormanda Ölüme.
11. Cennetin Kapısı: İnançlar mı Sanrılar mı?
Ikinci cilt YIRMI BIRINCI YÜZYILA DOĞRU.
12. Beyin Yıkamanın Kuşatılmış Israrı.
13. Nörobilim ve Sosyal Medyada Beyin Yıkamanın Geleceği.
Uzun bir geçmişi olmasına rağmen, beyin yıkamanın küflü bir konu olduğunu düşünmüyorum. Bayat olduğunu da düşünmüyorum. Beyin yıkama, yirminci yüzyılda davranış bilimi, sinirbilim ve farmakolojideki ilerlemeler nedeniyle çiçek açtı. Yirmi birinci yüzyılda kesinlikle daha da gelişecektir. Evet, Sovyetler Birliği bu fenomene karışmıştı, ancak Büyük Britanya, Fransa, Almanya, Çin, Kuzey Kore, Kanada, Kamboçya, Vatikan ve Amerika Birleşik Devletleri de öyleydi. Ve evet, beyin yıkama terimi aptalca ve bilim dışıdır. Hiç kimse bunu tam anlamıyla kastetmedi, ama metafor güçlü bir metafor.
Yirminci yüzyıl boyunca, hükümetler beyin yıkama araştırmalarına o kadar çok yatırım yaptılar ki, "Manhattan Zihin Projesi" olarak bilinmeye başladı. Ancak tekniği kullanan sadece askeri ve istihbarat teşkilatları değildi; Birçok tarikat da kullanımına rastladı. Bu mirasla her gün yüzleşiyoruz.
Öyle olsa bile, komşularım olmasaydı bu konuyla bu kadar ilgilenmezdim.
KORSAN TRECÜMTERCÜME
Arabistanlı Lawrence Savaş Aldatma Emperyal işgal ve Modern Orta doğunun Oluşumu Scott Anderson
Savaşta, dilin kendisi genellikle bir silah haline gelir ve bu, I. Dünya Savaşı'nın Orta Doğu tiyatrosunda kesinlikle doğruydu. Örneğin, Müttefik güçler "Osmanlı İmparatorluğu" ve "Türkiye" kelimelerini birbirinin yerine kullanma eğilimindeyken, savaş devam ederken, şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk olmayan nüfuslarının bir şekilde özgürleşmeye ihtiyaç duyan "tutsak halklar" olduğu fikrini güçlendirmeye yardımcı olmak için ikinci atama için belirgin bir tercih sergilediler. Benzer şekilde, savaşın başlarındaki Müttefik belgeleri genellikle Filistin ve Lübnan'ın Osmanlı Suriye'sinin vilayetleri olduğunu belirtirken, İngilizler ve Fransızlar savaş sonrası dönemde bu bölgeleri ele geçirme planları yaptıkça bu ayrım ortadan kalkma eğilimindeydi. Daha ince bir düzeyde, Osmanlı İmparatorluğu'nun/Türkiye'nin savaştaki başlıca müttefiki Almanya da dahil olmak üzere tüm Batılı güçler, yerel olarak tercih edilen "İstanbul" yerine "Konstantinopolis" şehrine (1453'te Müslüman Osmanlılar tarafından devrilen bir Hıristiyan imparatorluğunun adı) atıfta bulunmaya devam etti.
Pek çok Ortadoğu tarihçisinin haklı olarak işaret ettiği gibi, Batı'nın tercih ettiği bu etiketlerin (Osmanlı İmparatorluğu yerine Türkiye, İstanbul yerine Konstantinopolis) kullanılması, en tehlikeli biçiminde, Avrupa'nın (emperyalist olarak okuyun) tarih görüşünü doğrulamaya hizmet eden Avrupa merkezli bir perspektifin göstergesidir.
Bu, Batı'nın bu savaş tiyatrosundaki rolüne odaklanan tarihçiler için bir ikilem oluşturuyor - bu kitapta yaptığım gibi - çünkü araştırmalarının büyük kısmı doğal olarak Batılı kaynaklardan alınacak. Böyle bir durumda, bir yazarın açıklık ve siyasi duyarlılık arasında seçim yapması gerekiyor gibi görünüyor; Örneğin, alıntı yapılan materyallerin neredeyse tamamı "Konstantinopolis"e atıfta bulunurken sürekli olarak "İstanbul"dan bahsetmemi birçok okuyucunun kafa karıştırıcı bulacağını düşündüğüm için, netliği seçtim.
Bununla birlikte, bu kararda, bu dil ayrımlarının o zamanlar bazı çağdaş Ortadoğu tarihçilerinin iddia ettiği kadar net olmaması gerçeği bana yardımcı oldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun/Türkiye'nin savaş zamanı liderliği bile sık sık "Konstantinopolis" şehrine atıfta bulundu ve ayrıca "Osmanlı" ve "Türkiye" kelimelerini eşanlamlı olarak kullanma eğilimindeydi (Birinci Bölüm'deki Cemal Paşa'nın kitabesine bakınız). Bütün bunlar üzerinde çok uzun süre durmak, yalnızca daha fazla komplikasyona davetiye çıkarmaktır. Osmanlı tarihçisi Mustafa Aksakal'ın Savaşa Giden Osmanlı Yolu'nda (s. x-xi) kolayca kabul ettiği gibi, "1914'te büyük aktörler 'Osmanlıcılığı' açıkça reddetmiş ve Türkler tarafından ve Türkler için bir hükümet kurmaya kararlı bir 'Osmanlı hükümeti' ve bir 'Osmanlı kabinesi'nden bahsetmek çağdışı görünüyor. . . . "
Felsefe Nedir?
Aristoteles’in ünlü yapıtı Metatalk “Bütün insanlar doğal olarak bilmek isterler” cümlesi ile başlar. Yine Aristoteles’e göre» insanların duyularını kullanmaktan, örneğin görmekten, işitmekten vb. duydukları zevk bunun en açık kanıtıdır. ^Gerçekten de insanı insan yapan en önemli özelliklerinden biri herhalde onun kendisini çevreleyeli dünyayı, içinde yaşadığı toplumu» geçmişini ve bütün yanlan ile bizzat kendisini tanımak ve bilmek istemesidir.
şimdi bilgi, bilen varlıkla (felsefe dilinde özne veya süje ile), bilinmesi istenen veya bilinen varlık (felsefe dilinde nesne veya obje) arasındaki bir ilişkidir^u ilişkide bilenin mi yoksa bilinenin mi ağır bastığı; bilginin imkanı veya imkânsızlığı; bilginin kaynağı, alanı, kapsamı, sınırlan vb. türünden sorular felsefenin bilgi teorisi veya epistemoloji diye adlandırılan dalının özel konusunu oluşturur. Bu konu kitabımızda bundan bir sonraki bölümde geniş olarak ele alınacaktır.
Felsefe de esas olarak bir tür bilgidir, ancak özel bir tür bilgidir. Felsefenin ne tür bir bilgi olduğunu, felsefi bir bilgenin özelliklerinin neler olduğunu anlamak için diğer belli başlı bilgi türlerinden söz etmek gerekir. Burada ele alacağımız bilgi türleri ise gündelik bilgi ve bilimsel bilgidir
Gündelik Bilgi veya Sağduyu Bilgisi
Bunlardan en yaygın olanı ve hepimizin az çok kendisine sahip olduğumuz bilgi türü, gündelik bilgi, sağduyu bilgisi veya eski
deyimle ‘amiyane’ bilgidir. Gündelik bilgi, adının da gösterdiği gibi insanların gündelik hayatlarında ve en sıradan deneyleri -burada ‘deney’ kelimesini ‘yaşantı’ anlamında kullanıyorum- sonucunda elde etmiş oldukları sıradan bir bilgidir. Bu bilginin kaynağı, bütün insanların temelde aynı biyolojik yapıya ve benzer toplumsal koşullara sahip olmalarıdır. Örneğin ister dâhi, ister en sıradan bir insan olsun herkes yağmurun ıslattığını, ateşin yaktığını bilir; kırmızıyı kırmızı, sıcak şeyleri sıcak şeyler olarak adlandırır. Yine böyle bir bilgi sayesindedir ki insanlar yiyeceğin açlığı gidereceğini, ilkbaharın arkasından yazın geldiğini söylerler. Bu tür bir bilgi bilinçli bir araştırma yöntemi sonucunda elde edilmiş olmayıp ister istemez, farkında olunmaksızın kazanılır ve yapısı itibariyle de sistemsizdir. O yalnızca yaşama, duyularını kullanma, en ilkel türden deney sonucu ortaya çıkmıştır ve herhangi bir bilinçli yönteme dayanmaz.
Bilinçli yöntemler kullanarak gündelik bilgiyi veya sağduyu bilgisini aşan iki bilgi örneği olarak ise bilimsel bilgi ve felsefi bilgiden söz edilebilir. Bilimsel bilginin özellikleri, bilim, bilimsel yöntem, bilimsel araştırma, bilimsel açıklama, bilimsel kuram, bilimsel yasalar vb. gibi konular kitabımızın üçüncü bölümünün konusu olacaktır. Bundan dolayı burada şimdilik· bilimsel bilginin gündelik bilgiden farklı olarak, bilimsel yöntem ve usûllerle doğrulamasının yapılması mümkün olan en güvenilir bir bilgi türü olduğunu kaydetmekle yetinelim.
Türk Kurtuluş Savaşı'nda gizli istihbarat ve direniş teşkilatlarının özgürlük mücadelesinde çok büyük ve unutulmaz hizmetleri gerçekleşmiştir. Karakol Cemiyeti, Felah Grubu, Müdafa-i Milliye Teşkilatı (M.M.), İmalatı Harbiye Grubu, Muvenet-i Bahriye Heyeti, Namık Grubu, Ferhad ve Kerimi Gruplan gibi teşkilatlar Anadolu'ya silah, mühimmat, subay ve asker kaçırılması gibi cesurane uğraşları sektirmeden yap mışlar, üstelik askeri istihbarat ve düşmanı arka cepheden vurma gibi ölümcül direniş hizmetleri gerçekleştirmişlerdir.
Haklarını ödeyemeyiz, tüm açık ve gizli üyelerine rahmet dileriz.
Işıklar içinde uyusunlar.
Biz bu kitabımızda bu teşkilatlara üye olmadan direkt
TBMM Başkam Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın özel istihbaratına bağlı olarak bir yerel direniş teşkilatı kuran ve Yunan ordusu içine kadar sızarak casusluk ve direniş hizmetleri gerçekleştirmiş bir gizli kahramanı, bir mütevazı istiklal savaşçısını, İsmi sisler içinde kalmış efsanevi Gâvur Mümin'i (Aksoy) anlatacağız.
Onu anlatma görevini bana bahşeden ulu ruhlara rahmet dilerim.
Sonsuz teşekkürlerimle...
Bu kitap, bilim insanının insan doğasının bir ürünü olarak bilime, sadece temkinli, geleneksel bilim adamının değil, aynı zamanda cüretkar, atılım yapan devrimcinin de bir ürünü olarak odaklanıyor. Bir dereceye kadar bu, psikolojik olarak sağlıklı bilim adamı tarafından üretilen bilim türüyle örtüşüyor. Bu makale, Motivasyon ve Kişilik kitabımın ve özellikle bilim ve bilim adamı psikolojisinin özel olarak ele alındığı ilk üç bölümün devamı olarak düşünülebilir.
Bu yaklaşımdan ortaya çıkan temel tezlerden biri, şeylerin, nesnelerin, hayvanların ve parça-süreçlerin kişisel olmayan bilimlerinden miras kalan genel olarak bilim modelinin, bütün ve tek tek kişileri ve kültürleri tanımaya ve anlamaya çalıştığımızda sınırlı ve yetersiz olduğudur. Weltanschauung'u ve Bilim olarak bilinen alt kültürü (tüm amaçları, yöntemleri, aksiyomatik değerleri, kavramları, dilleri, folklorları, önyargıları, seçici körlükleri, gizli varsayımları dahil) yaratan öncelikle fizikçiler ve astronomlardı. Bu, şimdiye kadar bir gerçekçilik anlamına gelecek kadar çok kişi tarafından işaret edildi. Ancak bu kişisel olmayan modelin kişisel, benzersiz, bütünsel olanla nasıl ve nerede başarısız olduğu ancak son zamanlarda kanıtlandı. Tamamen insan insanıyla geçerli bir şekilde başa çıkmak için henüz alternatif bir model de önerilmemiştir.
Bu kitapta bunu yapmaya çalışıyorum. Klasik bilimin bu sınırlamalarının özünde gerekli olmadığını göstermeyi umuyorum. Geniş anlamda, bilim, gizli ama ölümcül zayıflığı nedeniyle vazgeçmek zorunda kaldığı bilişsel sorunların çoğunu geri kazanacak kadar güçlü ve kapsayıcı olarak tanımlanabilir - kişisel olanla, değer, bireysellik, bilinç, güzellik, aşkınlık, etik sorunlarıyla kişisel olmayan bir şekilde başa çıkamaması. Prensip olarak, en azından, bilim, psikoterapinin, kişisel gelişimin, öpsychian veya ütopik sosyal psikolojinin, dinin, işin, oyunun ve boş zamanın, estetiğin, ekonominin ve politikanın normatif psikolojilerini üretebilmelidir ve kim bilir başka neler var?
Bilimin doğasındaki böylesi bir değişikliği, psikanalitik hareketin devrimci potansiyelinin gecikmiş bir gerçekleşmesi olarak görüyorum. Bu tatmin, Freud'un bilimin on dokuzuncu yüzyıl versiyonunda determinizmi, nedenselliği, atomculuğu ve indirgemeciliği ile birlikte yetiştirilmesi gerçeğiyle ironik bir şekilde ertelendi. Freud, tüm hayatını farkında olmadan bilimin bu versiyonunun altından bir zemin keserek ve aslında onu yok ederek geçirmiş olsa da, tüm saf rasyonalizmlerle birlikte, anlayabildiğim kadarıyla onun Weltanschauung'una sadık kaldı. Ne yazık ki, modern psikodinamiğin gelişimine katkıda bulunan diğer büyük kişilerin hiçbiri - Adler, Jung, Reich, Rank, Homey, Fromm - bilim adamı değildi ve bu nedenle kendilerini doğrudan bu soruna yöneltmediler. Şu anda bu işi ciddiye alan aklıma gelen tek psikanalist Lawrence Kubie. Umarım diğer psikanalistler ve psikodinamikçiler bilimi kendi verileri açısından eleştirmeye devam ederler. Bir toplantıda sinirlendiğimi hatırlıyorum. "Neden psikanalizin yeterince bilimsel olup olmadığını sorup duruyorsunuz? Bilimin yeterince psikodinamik olup olmadığını neden sormuyorsunuz?" Aynı soruyu burada da soruyorum.
Bilimi yeniden insancıllaştırma (ve trans-insanlaştırma) süreci, kişisel olmayan bilimleri de güçlendirmeye yardımcı olabilir. Biyolojinin çeşitli alanlarında, özellikle deneysel embriyolojide böyle bir şey oluyor. Gerçeklerin kendilerinin içsel dinamiklerinin dışında, bu disiplinin bütünsel hale gelmesi gerekiyordu. Örneğin Ludwig von Bertalanffy'nin güçlü yazılarına bakınız. Psikosomatik tıbbın melez "alanı" aynı zamanda geleneksel bilimin derin bir eleştirisini de üretiyor. Endokrinoloji de öyle. Nihayetinde, inanıyorum ki, tüm biyoloji kendini saf bir fiziksel-kimyasal indirgemecilikten kurtarmalıdır ya da en azından onu kapsayıcı bir şekilde, yani hiyerarşik bir bütünleşme içinde aşmak zorunda kalacaktır.
.......... Abraham Maslow
Bu kitap 1000 adet basıldı.
Yazarları Democracy Now (sivil örümceğin ağında kitabında anlatılmıştır dinleyiniz) yani CIA fonlarıyla ve emekli CIA personelinin çalıştığı ve ülkelerin içinden işbirlikçi o.ç. devşirerek istedikleri gibi Silahsız Kansız darbe yapmak için kullanılan o.ç.larından ve de bütün kitap içerisindeki iddiaların kaynakları PKK sözde itirafçısı ve Zaman gazetesi haberleri, makaleleridir.
Sesli kitap yaptım çünkü içindeki yazılan masallar tekrar ortalıkta gezmeye başladı. Çok az insanın okuduğu ve varlığını bildiği bu kitapla ÜLKEMİZİN KAHRAMAN SUBAYLARINI ESİR ALDILAR.
Dinci allahçı ciasal islamcılar, şu an inanılan islam yeşil kuşak öğretisidir, bu psikolojik savaş aletini bağırarak kullandır. Ve ne oldu 20 yılda kuranın yalan islamın şekilci ilkel olduğunu, allahın parasız var olamadığını öğrendik. Dinleyin
1954 Harper and Row yayınevinin basımı KORSAN TERCÜME tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Sesli kitap olarak hazırlanırken notlar ve kaynaklar silinmiştir. Bu kitabın tercümesi olmadığı için ve paylaşıma açılması için bir kütüphane olmaması nedeniyle özgün dilindeki kitabı almanız gerekiyor.
Bu kitabın içindekiler kısmını dinleyenleri rahatsız etmeyeceğini düşündüğüm şekilde düzenledim.
Bu kitabı dinlerken evrimsel psikoloji de hatırlayıp, Max Weber ve birçok sosyal bilimcinin, Karşılaştırmalı Dinler ve İnançların Kişiliklerin oluşumunda ne kadar etkili olduklarını açıklayan çalışmaları hatırlayın. Şekilciliğin epigenetik, kolektif bilincin, hafızanın, toplumsal tabuların ve inançların yarattığı İÇİ BOŞ yani duygusal muhasebeyi yapamama ve de islam dinine sonradan eklenen, antik yunan felsefesinden alınarak eklenen vicdan kavramının terk edilerek nasıl yozlaştırdığını, neden hiçbir müslüman bilim insanı (oksimoron felsefe, bilim ve islam, müslüman kavramlarının kullanılması) yazamamıştır.
içindekiler:
BİLİME PSİKOLOJİK BİR YAKLAŞIM, İNSAN MOTİVASYONU TEORİSİ, PSİKOLOJİK TEORİDE TEMEL İHTİYAÇ TATMİNİN ROLÜ, TEMEL İHTİYAÇLARIN İÇGÜDÜSEL DOĞASI, DAHA YÜKSEK VE DAHA DÜŞÜK İHTİYAÇLAR, PSIKOPATOGENEZ VE TEHDIT TEORISI ve YIKICILIK IÇGÜDÜSEL MIDIR? DAVRANIŞIN IFADE EDICI BILEŞENI, KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN İNSANLAR: PSİKOLOJİK SAĞLIK ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA ve KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN İNSANLARDA SEVGİ, BİREYSEL VE GENELİN BİLİŞİ.MOTIVASYONSUZ VE AMAÇSIZ TEPKILER, PSIKOTERAPI, SAĞLIK VE MOTIVASYON, NORMALLIK, SAĞLIK VE DEĞERLER konuları ele alınmıştır.
Ayrıca, EK A. PSİKOLOJİYE POZİTİF BİR YAKLAŞIMIN YARATTIĞI SORUNLARI ve EK B. BÜTÜNSEL DINAMIKLER, ORGANIZMA TEORISI, SENDROM DINAMIĞI kavramsal analizlerle incelenmiştir.
.........
Dürüstlüğün, nezaketin, cömertliğin, şefkatin gerçekliğinden şüphe ederek, aptallar, "İzciler", meydanlar, masumlar, iyilikseverler veya Pollyanna olarak alay ettikleri insanlarla karşılaştıklarında makul bir şüpheciliğin veya yargıda bulunmamanın ötesine geçerek aktif bir düşmanlığa dönüşürler. Bu aktif çürütme, nefret etme ve parçalama, küçümsemenin ötesine geçer, bazen onları kandırmak, içine almak, bacaklarını çekmek için aşağılayıcı bir çaba olarak gördükleri şeye karşı öfkeli bir karşı saldırı gibi görünür. Psikanalist, bence, onda geçmişteki hayal kırıklıkları ve hayal kırıklıkları için bir öfke ve intikam dinamiği görecektir.
Türkiye, bugün 1938’in değil, 1919’un koşullarını yaşıyor. Gizli işgale dönüşen dışa bağımlılık, ulusal varlığı tehdit eden kalıcı sorunlar yaratıyor. Durumun farkına varanlar, henüz yeterince örgütlü değil. Gelinen noktanın sorumluluğunu taşıyanlar ise, yadsıyamadıkları bu gerçeği, “küresel çağın zorunlu sonucu" ya da “karşılıklı bağımlılığın kaçınılmazlığı" olarak meşrulaştırmaya çalışıyor. Yoksullaşan örgütsüz halk, dostu düşmanı seçemiyor. Ekonomik çöküntüyle yaratılan kavram karmaşası ve yoksullaşma içinde Türkiye, göz göre göre parçalanmaya götürülüyor. Günümüzün somut gerçeği, ne yazık ki budur.
Hiçbir yanıltma ve kandırma girişimi, hiçbir baskı ya da göz boyama, toplumsal gerçeği uzun süre gizleyemez. Yaşam en iyi öğretmendir ve gizlenmiş gerçekler, göremeyenlerin önüne çıkmakta gecikmez. Düşünerek öğrenmeyenler, yaşayarak öğrenirler. Ancak uygar olmak, ya da daha doğru söylemle insan olmak, olayları önceden görmeyi ve önlem almayı gerekli kılar. 1919 ve sonrasında bu yapılmıştı, bugün de bu yapılmalıdır. Bunun gerekliliğini, kitabı okuyunca açık olarak göreceksiniz.
Kitapta, Mustafa Kemal’i ortaya çıkaran toplumsal koşul lan, eğitimini, düşünce yapısını, kendini geleceğe hazırlamasını
ele aldım. Libya günlerini, Balkan Savaşları’nı, Çanakkale’yi ve Doğu Cephesi’nde yaptıklarını inceledim. Kurtuluş Savaşı için Mondros'tan önce yaptığı hazırlığı, İstanbul çalışmalarını ve Anadolu’ya geçiş koşullarını aktarmaya çalıştım. İşbirlikçi İstanbul Hükümeti ve mandacılarla mücadelesini, Erzurum ve Sivas kongrelerini, Kuvayı Milliye'yi, gerilla kavramını, I. Meclis’i, düzenli orduya geçişi ve bütün bunların sonucu olarak İnönü, Sakarya, Başkomutanlık Meydan Savaşı'm inceledim. Türk halkının yaptığı fedakârlıkları, çektiği acıları, Yunan vahşetini ve emperyalist tuzakları belge ve kaynak göstererek yansıtmaya çalıştım. Öyle bilgilere ulaştım ki, bunları yazarken ben duygulandım, sizin de okurken duygulanacağınızı sanıyorum. Ne denli başarabildim bilmiyorum, ama ben yalnızca bir yaşamı ve bir ulusun kurtuluşunu değil, adeta bir '‘destanı” aktarmaya çalıştım ya da daha doğru bir söylemle, aktarmaya çalıştığım olayın bir “destan” olduğunu gördüm. Bu “destan”, bana göre, gerçek boyutuyla duyumsanır, ancak hiç kimse tarafından tam olarak yaıısıtılamaz.
Yinelersem; bu ülkede ulusal değerler tümüyle yok olmadıysa, millet yaşam yeteneğini tümden yitirmediyse, insanlar kendi yaşam hakkına sahip çıkacaksa ve sonraki kuşaklara acı çekecekleri bir gelecek bırakılmayacaksa; Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı'nın, bugün her zamankinden çok önemi vardır. Bu büyük eylem, her yönüyle incelenmeli ve kesinlikle, başarılmış olan bu yoldan yürünmelidir. Bu, yalnızca geçmişe bağlılık ya da saygı duymak değil, doğrudan, ulusal varlığın ve geleceğin güven altına alınması için, yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Ülkesi için herkesin yapabileceği bir şey vardır. Abartmadan ve küçük görmeden, herkes elinden geleni bu ülkeye vermelidir. Ayrılıklara izin verilmemeli, halkı içine alan yeni birliktelikler oluşturulmalıdır. Nelerin yitirilmekte olduğunu ve gelecekte nelerin yitirileceğini herkes görmelidir. Çıkış yolu vardır ve elimizin altındadır. Türk ulusunun gerçek gücünün ne olduğu bilinmeli, bu güç harekete geçirilmelidir. Bu yolda geç kalınan her gün, ka-
çınılmaz gibi görünen gelecekteki mücadele günlerinde çekilecek acıların artmasına neden olacaktır. Kendi gücüne dayanmalı; dış isteklere, siyasi ve ekonomik oyalamalara izin verilmemelidir. Gerçek dışı sanlar, aldatıcı söz vermeler ve sanal hedeflerle halkın kandırılması önlenmelidir. Bunun tek yolu, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Türk Devrimi'ni öğrenmektir.
Metin Aydoğan 20 Şubat 2005-îzmir
AYAAN HIRSI ALI: İTHAM EDİYORUM
Bir görüntü dünyayı sarstı: Öldürülen film rejisörü Theo van Gogh'un göğsüne katili bir tehdit mektubu iliştirmişti. Ayaan Hirsi Alî'ye yönelik bir mektup; çünkü aslında ölmesi gereken bu kadındı. Ayaan Hirsi Ali baskı altındaki Müslüman kadınlar için verdiği mücadelenin hayatına malolabileceğini biliyor, fakat -bu krtabıyla da ispat ettiği gibi - yılmıyor, »ilerideki, erkek evlat üreten bîr fabrika olma görevlerini olabildiğince iyi yapabilmeleri için kızlara küçük yaştan itibaren itaat etmeleri öğretiliyor. »Allah'a, babaya, erkek kardeşe ve kabileye itaat. Bir kadın bunu ne kadar başarırsa, fazileti de o ölçüde yüksek sayılıyor." Ayaan Hirsi Ali nelerden söz ettiğinin farkında: Babasının kendisi için planladığı zorunlu evlilikten ancak kaçarak kurtulabilmiş bir kadın; attığı bu adımın sonucu, ailesiyle ve o zamana kadarki bütün arkadaşları, bütün çevresiyle arasına bir uçurumun girmesi olmuş. O zamandan beri kendi kader ortakları olan kadınlar için mücadele ediyor. Sadece »oğul fabrikası- olmaktan kurtulsunlar, okuyabilsinler ve nasıl yaşayacaklarına - şimdiye kadar olduğu gibi erkekler değil - kendileri karar verebilsinler diye.
From the publisher's feed