
Sign up to save your podcasts
Or


AKP rejiminin çok katmanlı bir yapısı var. Partinin “mahalli teşkilatları’’, mahalle birimleri, taşra sermayesi ağırlıklı işveren örgütleri, korunan-kollanan tarikatlar, cemaatler, vakıflar... Bu yapılar birbirini enlemesine, boylamasına kesiyor; adeta farklı kanallardan toplumun tüm hücrelerine nüfuz etmeye çalışıyor... Örneğin dinî cemaat mensubu bir işadamı ticaret odasında faaliyet gösteriyor, bakanlıklardan bu konumu nedeniyle ihaleler alabiliyor, yeri geldiğinde yerel/merkezî yönetimlere aday olabiliyor, işyerinde öncelikle cemaat ehli personeli istihdam ediyor, eşi partinin kadınlar kolunda faaliyet gösterebiliyor... Elde ettiği “helal’’ kârlarla da hem bir vefa borcu nişanesi olarak, hem de yarın önüne çıkacak müstakbel iş fırsatlarının teminat akçesi düşüncesiyle mensup olduğu cemaate hayır hasenattan eksik kalmıyor.
Tüm bu yapı Saray’daki “kumanda tepesinden’’ kontrol edilmeye çalışılıyor. RTE otoriter bir CEO edasıyla, gereğinde uhrevi bir kisveye bürünerek ülkeyi bir anonim şirket gibi yönetmeye çalışıyor. Yirmi bir yılda inşa ettiği dolambaçlı yapıda cemaat ve tarikatların yanı sıra “Beşli Çete” diye nitelendirilen tüm büyük ihalelerin bahşedildiği müteahhitler, özellikle medya operas-yonlannda görev verilen Şahenk, Ciner benzeri seküler sermaye, 21 yıllık iktidar içerisinde gelgitlerle bir ortak yaşam biçimi, “modus operandi” tutturulmuş, TÜSÎADTa temsil edilen İstanbul sermayesi de konuşlanmış bulunuyor.
Cemaatler, tarikatlar, dinî vakıflar labirenti içerisinden tümdengelim yöntemine başvurarak, yani bütünden parçaya giderek son zamanlarda etkinliğini artıran, giderek adı daha fazla duyulmaya başlayan Menzil Cemaatine ulaşmak da mümkün. Tümevanm yöntemiyle, parçadan bütüne ulaşıp Menzil’in anatomisinden yola çıkarak, din-mezhep temelli Türkiye sosyolojisi hakkında fikir edinmek de mümkün.
Bir yönüyle Menzil Cemaatinin sağlık, eğitim, jandarma ve emniyet teşkilatı gibi kritik mevzilerde Gülen Cemaatinden boşalan yeri doldurduğu söylenebilir. Bir yönüyle de, RTE’nin FETÖ tecrübelerinden yola çıkarak, yeri geldiğinde Menzilcilere dur demeyi bildiğinden, "fren ve denge" mekanizmalarını devreye sokarak kontrolü elde tuttuğundan da söz edilebilir.
Bu genel saptamalar, İsmail Arının elinizde tuttuğunuz "Menzil’in Kasası” kitabını soluksuz okumanızı, yer yer hayrete düşmenizi, zaman zaman ülkeniz adına endişeden ürpermenizi engellememeli. Sayfaları çevirdikçe Menzil Cemaatinin aslında Seyyid soyundan geldiği iddia edilen dinî menkıbelere bel bağlayan, Elhüseyni mahlaslı ailenin birtakım hikmetlere kadir olduğu safsatasına sıkınan, takipçilerinin tam kör bir itaat ve bi-atına dayanan, sonunda maddi menfaat kapısına açılan bir yapı olduğunu görüyoruz.
Cemaatin merkezi Adıyaman’ın Kâhta İlçesi, Menzil köyü otelleri, lokantaları, hediyelik eşya dükkânları ile para basan bir sayfiye yeri gibi. Aslında “su/i” tabir edilen sıradan mensuplarının "bir lokma, bir hırka ” felsefesine dayalı ucuz emeğini istismar eden bir ticarethane gibi işliyor. Elhüseyni soyu ise malikânelerinde lüks ve gösteriş içinde debdebeli bir yaşam sürüyor. Bakanlar, devlet ricali sık sık ayaklarına kadar giderek köye ziyaretler düzenliyor.
Büyük kurgunun yakın tarihini şöylece özetleyebiliriz: Küresel egemenlik, kardeşçe yaşamaya dayalı ulusal egemenlik istemiyordu. Özellikle, dünyaya örnek olmuş ba ğımsızlık savaşı vermiş Türkiye, 1923 devriminin ilkeleri ile bölgesinde örnek olmamalıydı.
Laik, demokratik, sosyal ve ulusdevlet yapısı; oluşturul mak istenen "piyasasever, tam bağımlı, etnikçi, cemaatçi, kü resel" isterler çerçevesine oturtulmuş esnek, federatif yapıyla uyuşmuyordu.
Türkiye, başta Atatürk ile simgelenen tüm özdeşlik nitelik lerinden sıyrılmalıydı. Ulus olma bilinci yıpratılmalı, eşitlik ve kardeşlik yerine her türlü ayrışım öne çıkarılmalıydı.
Bunun için başta siyaset ve medya olmak üzere toplumu etkileyen eğitimden tutun sanata değin tüm alanlar "yeni "den yapılandırıldı. Gazete yazarları ona göre belirlendi, filmler ona göre çekildi, eğitim ona göre tasarlandı, partiler ona göre kuruldu, yenilendi ya da değiştirildi.
Ve ordu, bu değişimden mutlaka payını alacaktı, aldı da: TSK'nin içindeki Pentagoncu generaller, Silahlı Kuvvetleri'ndeki laiklik duyarlılığını da kullanarak sanki bir darbe hazırlığı varmış gibi kurdukları ağa, kimi isimlerin düşmesini sağlayıp geri çekildiler. Ardından, ABD'ye sığınmış emekli vaizin Türkiye'de ve Müslüman coğrafyada küresel amaçlar için kullanılan cemaati devreye sokuldu. Yıllardır devlet, ordu ve polis içinde örgütlendirilmiş olan cemaat aracılığıyla, yapılmak üzere olduğu sanısı uyandırılan darbenin senaryoları ve uydurma belgeleri yaratıldı.
Cumhuriyet devrimine kinli iktidarın işine geldi, cemaat ile kol kola laik-ulusal ordu tasfiye edildi. Bu tasfiye gerçekleştirilirken medya da çok iyi kullanıldı.
Siyasal iktidarın yandaş basını dışında, yalnızca tezgâh senaryolarını gündeme taşıyan küresel egemenliğin kol kanat gerdiği ve kimden taraf olduğu belli gazeteler, yayın organ ları çıktı ortaya.
Cumhuriyet'e düşmanlığı ana amaç edinmiş isimler ile eline verilen bavul dolusu uyduruk belgeleri oraya buraya saçan muhbirler ittifakı sayesinde istenen hedefe varıldı.
Daha sonra kurulmuş ittifaklar çatladı, birbirine düşman KESİLDİLER. Elinizdeki kitap, işte bu çerçeve içindeki fotoğrafa yan sıyan kimi isimlerin, gazetecilerin, siyasilerin, kurumların, olayların bir bölümünü içerir.
Bu kitap ayrıca tarihe tanıklık etme savındaki bir gazetecinin, mesleğini sürdürürken belgeliğinde biriktirdiği kesikler den, küçük notlardan, düşüncelerden, yazılardan oluşan bir anı defteri gibidir.
"Başka din'den olanlar sapıktırlar... müşrikleri nerede görürseniz öldürün" dese, ya da "Babalarınızı ve kardeşlerinizi - eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa- dost edinmeyin" dese, ya da "Tanrı kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyet'e açar, kimi de saptırmak isterse... kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah, inanmayanları küfür bataklığında bırakır!" dese ya da (Tanrı'nın ve peygamberinin emrini yerine getirenlere) memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar(la dolu Cennetler var)" dese, ya da bu minvâl üzere gitse ne yaparsınız? Mutlaka tepki gösterir, hiç değilse "Olmaz böyle şey" dersiniz.
Ve nihâyet karşınızdaki kişi size, bu yukardaki verilerin şeriât hükümleri olduğunu ve hepsinin de Diyânet İşleri Başkanlığının yayınlarından alındığını bildirse, bu kez biraz daha şaşırmış olarak onu yalancılıkla, hattâ zındıklıkla suçlamaya kalkarsınız, çünkü akla, mantığa ve vicdana ters düşen bu gibi şeyleri Tanrı'nın "yüceliği" fikriyle bağdaştıramazsınız, meğer ki aksini düşünecek kadar akılcılıktan yoksun, kültürsüz ve bağnaz olasınız.
Aklı ve vicdanı rahatsız eden veriler veya eylemler karşısında tepki göstermek, kuşkusuz ki bir uygarlık sorunudur, velev ki bu veriler "Kutsal" diye bilinen din kitaplarında yer alsın ve bu eylemler kendilerini "Peygamber" diye ilân etmiş kimselerden sadır olsun. Milletlerin uygarlık derecesi, bu tepkiyi gösterebilen insanların sayısına göre
Arşûri belirleşir. Uygar dünya bu kerteye erişmiş aydınlar ve düşünürler sayesindedir ki karanlık çağı yırtıp Akıl Çağı'na çıkabilmiştir. Çıkabilmek için de kutsal diye bilinen Kitap'lan (İncil, Tevrat vs) hallaç pa-nuğu atar gibi gibi eleştirmiş, peygamber diye bilinen kişilerin olumsuz davranışlarını kıyasıya yermiş ve bunları yapabilmek için "din elden gidiyor” hezeyanlarını ezmiş, din duygularının incitme endişelerini bertaraf etmiş, böylece halk yığınlarını din tartışmasına tahammül edebilir kerteye yükseltebilmiştir. Yükseltebildiği içindir ki kendisini dinin olumsuz yönlerinden ve din adamının kötülüklerinden kurtarabilmiştir.
Oysa ki bizim mensup bulunduğumuz şeriât dünyâsında bu doğrultuda bir gelişme görülmez. Denilebilir ki hiç bir yerde ve hiç bir dönemde halk yığınları, "Din verileri eleştirilirse din duyguları sarsılır, toplum çöker" bahanesiyle, İslâm halkları kadar kandırılmamış, din uykusuna yatırılmamış, din adamlarının sömürüsüne bırakılmamıştır. Bundan dolayıdır ki bu halklar, bugün hâlâ, aklı işlemez hâle getiren bu tür velilerle yoğurulurlar; yine bundan dolayıdır ki yer yüzünün her bakımdan en geri kalmış, bahtsız halkarındandırlar.
NEDEN BİZİM DE BİR OXFORD’UMUZ YOK?
Türkücü İbrahim Tatlıses “Urfa’da Oxford vardı da gitmedik mi” demişti. Yani “olsaydı giderdim” demeye getirmişti. Peki, Urfa’da Oxford yok da İstanbul’da veya
Ankara’da var mı dersiniz?
Dilerseniz Oxford’dan bazı rakamları sizlerle paylaşayım, siz de bizde böyle bir okul Türkiye’de var mı, yok mu bir daha düşünün:
– Oxford’da 21.000 öğrenci okuyor. Öğrenci başına yapılan harcamada Türkiye ortalamasının 10 mislinden fazla harcama yapılıyor. Lisans düzeyinde her bir öğrenci en az 1 saat danışmanlık alabiliyor.
– Öğrencilerin okuldan memnuniyet düzeyi yüzde 93. Mezunlarının yüzde 93’ü ilk 6 ayda istediği işe girebiliyor. Oxford’a kapasitesinin en az 5 misli başvuru oluyor. Buna kendisini buraya layık görmediği için hiç başvurmayan milyonlar dâhil değil.
– Öğrencilerinin yüzde 60’dan fazlası 140 farklı ülkeden geliyor.
ABD, Çin ve Almanya Oxford’da en çok öğrencisi olan ilk 3 ülke. Yunanistan’ın da 179 öğrencisi var. Türkiye listede yok.
– Öğretim elemanlarının ise yüzde 40’dan fazlası 100 farklı ülkeden geliyor. Yabancı hocaların önemli bir kısmı ABD, Almanya, İtalya, Çin, Avustralya, Fransa, İrlanda, Hindistan ve Kanada’dan.
– 3 öğrenciye 1 akademik personel düşüyor. Bu rakam Türkiye’de öğretim elemanı başına 55. Bazı üniversitelerimizde rakam 140 öğrenciye kadar çıkabiliyor.
– Üniversite her yıl 50 milyon TL’ye yakın bir parayı öğrencilerine burs olarak dağıtıyor. Böylece gelir düzeyi düşük, ama zeki gençleri de okutabiliyor.
– Üniversite yayınevi 5.000 kişiye istihdam sağlıyor. Oxford Üniversitesi Yayınları sadece Çin’de her yıl 14 milyondan fazla kitap satıyor.
– Üniversitenin yıllık geliri yaklaşık 3,5 milyar TL civarında. Bu rakam 20-25 Türk Üniversitesinin bütçesine denk.
– Üniversitenin en önemli gelir kaynağı yurt dışı ile yapılan araştırma bağışları ve anlaşmaları. Gelirlerinin yüzde 40’dan fazlası, yani 917,5 milyon lirası (£367 m.) araştırmadan geliyor. Gelirlerinin sadece yüzde 23’ü ‘İngiltere’nin YÖK’ü diyebileceğimiz Yüksek Eğitim Fonu Konseyi’nden geliyor. Gelirlerin yüzde 15’i öğrenci ücretlerinden, yüzde 21’i ise ticaret faaliyetlerinden. Oxford’daki çalışmalardan her hafta en az bir patent başvurusu çıkıyor.
Üniversite’nin 100’den fazla kütüphanesi var. 1602’de kurulan merkezi kütüphanesi (Bodlein Library) 11 milyondan fazla kitaba sahip. Yani Türkiye Milli Kütüphane’sinin kitap koleksiyonunun yaklaşık 9 misli. Bodlein Kütüphanesi’ndeki kitap sayısı neredeyse tüm Türkiye üniversitelerindeki kitap sayısı kadar. Bizim anlı şanlı üniversitelerimiz içerisinde 1 milyon kitaba sahip üniversite yok gibidir. Pek çok üniversitemizde ise kitap sayısı 50 bin, 100 bin gibi bırakınız bir üniversiteye, bir liseye bile yakışmayacak düzeylerdedir. Bodlein kütüphanesi’ni ziyaret edenlerin yarıya yakını diğer ülkelerden gelen ziyaretçiler.
– Nobel almış Oxford’lu hoca sayısı 47. Dünya liderleri içinde buradan mezun olanların sayısı 50’den fazla.
Anadolu topraklarında en az 4.400 yıldır kütüphane olduğu kesin… Arkeolojik bulgular bunu doğruluyor....
Devamını dinleyin....
Başka hiçbir yol sizinki değildir. Diğer bütün yollar sizi kandırır ve ayartır. Ruhunuzdaki yolu takip etmelisiniz. ”
— Cari Gustav Jung
PEKİ YA MERKEZ NERESİ?
1984 yılında bir araştırma yapılmış. İnsanlara “Hayatında güvendiğin kaç kişi var?” diye sorulmuş.
Elbette rakamlar farklı ama en çok verilen cevap üç...
Yani insanların hayatlarında çok güvendikleri ortalama üç kişi var.
Değerli bir rakam tabii...
Neden?
Çünkü 2004 yılında aynı araştırma bir kez daha yapılmış ve alınan sonuç ürkütücü...
Sıfır!
Yani insanlar artık hiç kimseye güvenmiyorlar. Hayatlarında güvenebilecekleri bir kişi bile yok.
Tehlike çanlarının sesi belli ki duyulmuyor bile artık. Erich Fromm, yaklaşmakta olan tehlikeyi önden haber vermişti aslında.
“İnsana inanmıyorsak, yalnızca makineye olan inancımızla kurtulamayız”
Başkalarına güvenmek içinse kendimize güveniyor olmamız gerekir öncelikle. İnsanların çoğu, kendilerine güvenemedikleri ve kendilerinin de güvenilmez olduklarına içten içe ikna oldukları için, başkalarına güvenmekte ciddi sorunlar yaşıyorlar.
Kalabalıkların ortasında yalnızlaşan insan ise kendisini dışarıda arıyor. “Kendimi bulmak için yola çıktım, benimki bir arayış hikâyesi” diyenlerin sayısı milyonlarla değil, milyarlarla ölçülüyor artık.
Vahşi doğada bir başına yaşamaya karar vermemiş olan her insan, sosyal hayatın bir parçasıdır. Dağ başına çekilip kendi kaderimizi yaşamıyorsak, toplumun bir parçası olarak yola devam etmek zorundayız demektir. Bu aynı zamanda toplumun/ kültürün/teknolojinin bütün dinamiklerinin tesiri altında olduğumuz anlamına da gelir.
Toplumdan etkilenmemek, etrafımızda olan bitenlerden etkilenmemek, teknolojiden, sosyal medyadan, diğer insanlardan etkilenmemek diye bir şey yok. Uykudan uyandığımız andan itibaren sayısız uyaranın manipülasyonuna maruz kalıyor ve hepsine “Günaydın, şekerler, bugün de yine beraberiz” diyoruz.
İnsanın kendi doğasına sadık kalarak kendi yaşam yolunu sonsuz bir güven ve dinginlikle kat etmesi pek kolay olmaz. Gözümüzü açtığımız andan itibaren maruz kaldığımız sayısız arzu uyaranı, özellikle de şehir yaşamının arzular geçidi, ister istemez hepimizi manipüle eder, merkezinden uzaklaştırır.
Arzular; önemli bir konu...
Seçimlerimiz, davranışlarımız, yönelimlerimiz konusunda son derece önemli roller üstlenen, çok güçlü bir duygudur arzu... Çünkü insan zihni, kuvvetli biçimde arzuya/hazza/ ödüle meyillidir.
........
Beyin, arzulara meyilli bir sistemdir. İnsanların arzularını, isteklerini ve motivasyonlarını düzenleyen kompleks bir yapıya sahiptir. Arzular, temel ihtiyaçlarımızı karşılama, zevk ve mutluluk elde etme, tehlikelerden kaçınma ve sosyal bağlar kurma gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkar.
Beyinde ödül ve zevkle ilişkili bir dizi nörotransmitter ve bölge vardır. Ödül sistemi, özellikle dopamin nörotransmitteri ile bağlantılıdır ve arzu edilen bir şeyi elde ettiğimizde veya olumlu bir deneyim yaşadığımızda aktive olur. Örneğin, yemek yediğimizde veya bir başarıya ulaştığımızda beyinde dopamin salgılanır ve bu, bizi benzer davranışları tekrarlamaya yönlendiren bir motivasyon sağlar.
Beyindeki serotonin gibi başka nörotransmitterler de mutluluk ve memnuniyet duyguları ile ilişkilidir. Bu nörotransmitterler, olumlu deneyimler ve tatmin edici ilişkiler sonucunda salgılanır ve kişileri pozitif duygulara yönlendirir.
Sosyal çevre ve kültür, beyindeki arzuları etkilemede önemli bir rol oynar. Toplumun beklentileri, değerleri ve kabul edilen davranışlar, kişilerin arzularını ve isteklerini şekillendirebilir.
Yaşadığımız çağ, insan üzerinde her an sürekli birtakım arzuları tetikliyor, çekiyor ya da yönlendiriyor. Buna direnmek mümkün değil, bununla mücadele etmeye kalkışmaksa beyhude...
Arzuların çekimi içindeyiz ve her an hep tesir alıntındayız.....
Entelektüel İntihar Modern İslamcı Krizi Nasıl Yarattı?
Yaşanan tecrübenin ışığında, Türk milliyetçileri artık bir gerçeği kendilerine itiraf etmek zorundadırlar. Türk milliyetçiliği, siyasal, ideolojik, düşünsel, ahlaki ve kültürel bir bunalımdan geçmektedir. Bugün itibariyle Türk milliyetçiliği, yaşamın birçok alanına ve 21. yüzyılın birçok gerçeğine cevap veremez, çözüm üretemez durumdadır. Oysa, hırpalanan, örselenen, saldırılan, dönüştürülerek sona erdirilmek istenen aziz Cumhuriyet'imizi yenileyerek, güçlendirerek geleceğin içlerine taşıyacak tek ideoloji, Cumhuriyet'i kuran ideoloji olan Türk milliyetçiliğidir.Türk milliyetçiliğini ideolojik bir diriliş ve yenilenme süreci içine sokması gerekenler, Türk milliyetçileridir. Türk milliyetçileri ya bu tarihsel sorumlulukları ile yüzleşerek tarih içinde kendilerine düşen görevlerini yerine ge-cekler ya da bu görevi yapmak için başka nesillerin gelmesi beklenecektir. Ancak, Cumhuriyet'imizin kendisini savunmak için gelecek nesilleri bekleyecek zamanı yoktur.
Her şey bundan 17 yıl önce başladı.
AKP iktidara geldi ve "eski Türkiye"yi silerek "yenisini" yaratmayı vaat etti.
Yıllar içinde adım adım, planlı bir şekilde tüm kurumlarıyla devlet çöküşe geçecek, Türkiye adeta "tek adam"ın hakimiyetine girecek, gizli ajandayı hayata geçirmek için her yol mubah sayılacaktı... Böyle de oldu... 2016'daki kirli referandumla, anayasal olarak da rejimin adı kondu. 24 Haziran 2018'de ortaya çıkan tabloyla demokrasi tamamen rafa kalktı.
Kaçınılmaz Çöküş, aşama aşama AKP rejiminin devlete nasıl yerleştiğini, seçmende "AKP seçimleri kaybederse içsavaş çıkar!" algısının nasıl yaratıldığını, "Devlet Krizi, Milli Birlik Krizi, Ekonomik Çöküş ve Suriyeliler Krizi" olmak üzere dört ana başlıkta irdeliyor, krizden çıkışın yol haritasını çiziyor. Bu kitabı okuduktan sonra hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlayacak ve ait olduğunuz vatanı kaybetmemek için ona sıkı sıkı sarılacaksınız...
SUÇLU OLAN HALK DEĞİL, HALKA GERÇEKLERİ ANLATAMAYAN VE ALGIYI YÖNETEMEYENLERDİR
Algı yönetimi, propaganda, enformasyon savaşı, örtülü operasyon ve psikolojik savaş... Bunların hepsi kitlelerin algısını yönetmek üzere kullanılan en güçlü aygıtlardır. Tarih boyunca kitlelerin algılarını yönetenler, bu alanda mükemmeliyeti yakalamak üzere yeni yöntemler keşfetmeye devam ediyorlar. İnsanların özgür iradelerini ellerinden alacak bir saldırı boyutuna dahi ulaşmışlardır artık. İleri propaganda, psikolojik savaş ve enformasyon savaşı teknikleriyle yurttaşın elinden seçme özgürlüğü bile alınabilmektedir.
Algı yönetimi meselesi, Türkiye'de bir başka büyük öneme sahiptir. Çünkü 2002'den bu yana Türkiye'yi neredeyse matematiksel zeminde gerçekleştirdiği algı yönetimi teknikleriyle yöneten bir iktidarla karşı karşıyayız.
Bu kitap, algı yönetimi operasyonlarını gün ışığına çıkarmayı, insanların beyinlerine yönelik sürdürülen savaşın boyutlarını ortaya koymayı hedeflemektedir.
Bazıları bu kitabın yazarına sürekli şu soruyu soruyorlar:
"Hocam, neden sürekli Suriyeli sığınmacılar konusu üzerine duruyorsunuz. Üzerinde duracak başka konu yok mu?"
Bu sorunun cevabı aslında çok açık. Türkiye'nin elbette birçok sorunu var. İstanbul'da yaklaşan deprem büyük bir milli güvenlik sorunu. Terör Türkiye için büyük bir tehdit. Türk dış ve güvenlik politikasının kötü yönetilmesi milli güvenli-ğimizi tehdit ediyor ve ben bu konular üzerinde de konuşuyorum. Ancak bu konular üzerinde konuşan birçok kişi var. Oysa Suriyeli sığınmacılar üzerinden gerçekleştirilen etnik temizlik ve stratejik göç mühendisliği ile Suriye'nin kuzeyinde bir PKKistan yerleştirilerek Türkiye'nin bir iç savaşa sürüklenmek için örtülü bir istila ile demografik değişime uğrayışını benim dışında anlatan kimse yok. Üstelik emperyalizm, yerli işbirlikçileriyle birlikte Türk kamuoyunun Suriyeli sığınmacı-lar konusunda tepkisiz kalması ve konunun tartışılmasını engellemek için bir birinden farklı psikolojik operasyonlar ile Türk halkını ikna etmeye çalışıyor. Böyle bir ortamda da ben ısrarla ve sürekli olarak Suriyeli sığınmacılar üzerinden oy-nanmak istenen oyunu Türk halkına anlatıyorum ve bundan sonrada anlatmaya devam edeceğim. Çünkü bu çalışmalar sonucunda Türk Milleti'nin çok önemli bir bölümü zaten ülkesine dönmelerini talep ettiği Suriyeli sığınmacılar üzerinden emperyalizmin Türkiye'ye kurduğu tuzağın büyüklüğünü anlamaya başladı.
Unutmamak gerekir ki propaganda zihinleri ve yürekleri işgal etmek için yapılan bir savaştır. Bu nedenle Suriyeli sı-ğınmacılar üzerinde Türkiye'ye kurulmaya çalışılan bu tuzağı elimden geldiğince deşifre etmeye devam edeceğim."
Prof. Dr. Ümit Özdağ
From the publisher's feed